Viewing 1 to 20 of 39 items
Tag Archives: yor

DEMİR KARDAŞ: Unique Prints

Açılış: 10 Ocak 2012 (Salı), 17:30 – 20:30 Galeri/Miz, 2011-2012 sergi sezonunu, Demir Kardaş’ın Unique Prints sergisi ile sürdürüyor. Sergi, 10 Ocak 2012 günü saat 17:30’dan itibaren Teşvikiye Galeri/Miz’de görülebilir. Kardaş’ın Unique Prints sergisinde sunacağı çalışmalarının tümü linol baskı tekniği ile gerçekleşti. Sanatçı, baskı tekniği ile çalışmakla birlikte, tercihini monoprint yönünde kullanıyor. Böylelikle, resim kalitesindeki  Full Article…

Comments Off

KAPİTALİMİN KRİZİ KARŞISINDA GENEL ÇARESİZLİĞİN İKONLARI-BİRGÜN-PAZAR-27 KASIM 2011

Son iki aydır gördüğüm yapıtlar arasında iki yapıt önemliydi. Birisi Bienalde yer alan 1975 Kolombiya doğumlu sanatçı Milena Bonilla’nın Sağır Taş adlı Karl Marx’ın yeri değiştirilmiş mezarına ilişkin resim ve video. Diğeri de Nasan Tur’un Galeri Mana’da sergilenen Das Kapital adlı kâğıt triptiği. Bu iki iş de son derece sade, gösterişsiz ve sessiz; ancak tüm  Full Article…

Comments Off

engin güneysu: varlıkla yokluk arasında

gallery
Engin Güneysu’nun fotoğraflarına ilk baktığımda hissettiğim derin bir üzüntüydü. İnsan fotoğraflarına bakıyordum ama bir şekilde o insanları görmüyordum, fotoğraflar portreden çok peyzaj resimleriydi sanki. Şehir, bireyleri bastırıyor, içine alıyordu, insan figürleri şehrin bir parçası haline geliyordu. Bu yüzden de bu fotoğrafları belli bir kategoriye koyamıyorum, sanki ortak noktaları konudan çok ifade ettikleri. Fotoğraflardaki insanlar da [...]

Comments Off

zsar chankian: gerçeküstü sıradan anlar

gallery
Sanatçının ‘Cebir’ olarak tanımladığı bu fotoğraf projesi, siyah-beyaz fotoğrafçılığın şekil, ışık ve kompozisyonu öne çıkarma özelliğini kullanarak gündelik hayattan detayları soyutlaştırıyor, yabancılaştırıyor.

Comments Off

Sükrü Karakus, BAKIS-UZAM

Şükrü KARAKUŞ Bakış-Uzam 12 Ocak – 6 Şubat 2010 Garage of Art Garage of Art, 12 Ocak – 6 Şubat tarihlerinde İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinliklerine paralel olarak Çağdaş Türk Resmi’nin İspanya’daki temsilcisi sanatçımız Şükrü Karakuş’un resim ve desenlerinden oluşan kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor… Kendine özgü organik formlarıyla tanınan sanatçı daha önceki sergilerinde  Full Article…

Comments Off

Cevdet Erek, “Ankara Modern 1, Zigon Sehpa ve Ritim Takımı için Taslaklar”


Cevdet Erek, Masa’nın mevcut yapısından yola çıkarak ona eklemlenebilecek ve gerekirse başka sergi platformları olarak da kullanılabilecek bir dizi başka “Masa” lar üretmeye koyuluyor. Zigon fikri ayni zamanda Ankara yöresinin tipik dans ritmine uygulanıyor ve olası bir uygulamanın tüm taslakları yine Masa’nın kendisinde sergileniyor.

Cevdet Erek 1974′te İstanbul’da doğdu. MSÜ ve İTÜ’de mimarlık ve ses tasarımı eğitimi aldı. İstanbul’da yaşıyor ve çalışıyor.

Comments Off

‘Yer Kavgası’ Tayfun Serttaş 27-12-09 / 03-01-10

'Yer Kavgası' Tayfun Serttaş 27-12-09 / 03-01-10
Kendime bir ‘ara yer’, bir de ‘ara nesne’ buldum. Ne kolay. Kent, başı sonu muğlak bir hayale daha şantiyelik ediyor. Arsızca yoksullaşıp, arsızca soylulaşıyor. Kötü ‘kader’. Bir kez daha ‘neyin?’ nerede duracağı, kimlerin kimlerle olacağı, nerenin nereye benzeyeceğini öngörme(me)k istedim. Bu, hem geçmişe, hem geleceğe dair bir öngörme(m…

Comments Off

‘Resimlerimin içinde yaşıyorum’

İzleyici, Bahar Oganer’in resimlerinde olan biteni hep sırtı dönük genç kadının bakış açısından görüyor. İşin ilginci, giysilerinden gördüklerine kadar, o figür sanatçının ta kendisi.

Küçük bir kız düşünün; yaşıtları enerjilerini oradan oraya zıpalayarak tüketip, türlü yaramazlıklarla büyürken, bir köşede sessiz sedasız renkli dünyasının renklerini kâğıtlara döken. Her halde kimse sorma gereği duymamıştır ‘büyüyünce ne olacaksın kızım’ diye… O küçük kız şimdi ikinci kişisel resim sergisi ‘Kristal’le Nişantaşı Dirimart’ta.

Dokuz Eylül Üniversitesi Resim Bölümü mezunu ve aynı üniversitede yüksek lisansına devam eden Bahar Oganer’den bahsediyoruz. “İçinde yaşıyorum resimlerimin” dediği yapıtlarını görenler gerçekten de Oganer’in o tuvallere gizlediği ruhunu ve bedenini görebiliyor. Gizlediği diyoruz çünkü her tabloda farklı kompozisyonlarla yüzünü göstermeyen genç kadın ta kendisi. ilk sergisi ‘Rüya’yı 2008 Haziran’da yine Drimart’ta açan sanatçı, aslında İzmir’de yaşıyor. Hocaları ön ayak olmuş resimlerini İstanbul’a taşımasına. Neden İstanbul denildiğinde; “Sanat piyasasının merkezi istanbul, insanlara ulaşmak için burada bir şeyler yapmam gerekti,” diyerek açıklıyor.

Tuval üzerine akrilik kullanan Oganer, büyük ölçülerde ve kare formlarda çalışıyor tablolarını. “Bakıldığında düz boyama mı, makine işçiliği mi ayırt edilemeycek ölçüde temiz çalışıyorum, akrilik ve tuval benim için uygun malzeme. Kendimi kullanıyorum resimlerimde. Kadın figürü olması benim için önemli, her kadın olabilir ama kendimi kullanmak daha kolay” diyen Oganer, resimlerindeki sırtı dönük figürler kullanmasının nedenini “Figürlerimin sırtı dönük çünkü kendi izlediği alanı yani bakışını size hapsediyor. Siz onun izlediği yerden bakıyosunuz, bir kadrajda sıkışıyorsunuz” diye açıklıyor.

Fotoğrafı soyutluyor
Fotoğraf çıkışlı resimler yaptığını anlatan Oganer, “Fotoğrafı soyutlamayla dönüştürüyorum. Aslında çalışmalarımın temeli öğrencilik işlerim. Daha küçük boyuttaydılar ama yetmiyor; daha büyük tuvaller daha büyük paneller. Büyüdükçe hem ben tatmin oluyorum hem de sanatsal açıdan daha etkili oluduğunu düşünüyorum. Zaman içinde tabii ki değişicektir bu görüşler ve istekler” diyor.

Oganer, eserlerini ve yapılış süreçlerini ise “Resimlerimi yaparkan önce dekor ve kostüm hazırlığı yapıyorum sonra kompozisyon. Fotoğrafları da eşim çekiyor. 100-150 kadar fotoğraf arasından seçim yapıyoruz. Sonra da projeksiyonla yansıtıp sınırlarını çizerek resmime başlıyorum. Renkleri kompozisyonla uyumlu bir şekilde değiştiriyorum, o an canım nasıl isterse. Tablolarım tamamen yaşam tarzımı anlatıyor. İçlerinde yaşıyorum, resimlerdeki figür benim. Onlar benim kıyafetlerim, malzemelerim, kurgularım. Çok fazla dolaşıyorum, topluyorum, çiziyorum, yerleştiriyorum yani çekilen fotoğraflar tesadüf değil hepsini hazırlıyorum. Renklerin daha canlı olabilmesi içinde özel bir dekorasyon malzemesi kollanıyorum. Renk ve desen kaygım hiçbir zaman olmadı” sözleriyle anlatıyor.

Tuvaller cıvıl cıvıl, rengârenk ama kristal bunun neresinde? Tabii ki renklerinde. Kristali ışığa tutunca yansıttığı renklerden alıyor ismini sergi. ‘Rüya’yla ‘Kristal’in farklarını mekân ve boyut olarak özetleyen sanatçının bir buçuk yılda hazırladığı dokuz adet eseri mekân duvarlarını süslüyor. “İleride tablolarım daha da büyüyebilir, yavaş yavaş yüz de görünebilir,” diyerek bir sonraki sergisi için ipuçları veren Bahar Oganer’in işleri 10 Ocak’a kadar Dirimart’ta görülebilecek.

CEREN AKARDAŞ

Comments Off

“Etkiler Tepkiler II”, 9 Aralık-15 Ocak

Hülya Düzenli’nin “Etkiler Tepkiler II” başlıklı resim sergisi, 9 Aralık 2009 – 15 Ocak 2010 tarihleri arasında Galeri Işık’ta ziyaret edilebilir.

Comments Off

“Merhamet Melankolisi” Siemens Sanat’ta

Küratörlüğünü Mürteza Fidan ve T. Melih Görgün’ün yaptığı Merhamet Melankolisi adlı sergi, 5 Aralık 2009 -5 Şubat 2010 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşuyor. Sergide, Müge Akçakoca, Burak Bedenlier,  Audrey Bakx, Şükran Mertcan ve Petrit Halilaj’ın yapıtları yer alıyor. İnsanı insan yapan en temel özelliklerden merhamet duygusunu yorumlayan sanatçıların yapıtları, başkalarını sevmenin ve başkaları için üzülmenin melankolik  Full Article…

Comments Off

Zigzag

10 Ekim, 2008 – 31 Ekim, 2008


Zigzag

None

None

None

None

None

None

Alina Viola Grumille

None

None

None

None

None

None

None

None

None

None

None

Zig Zag
Zig Zag (Independent Drawing Gig 4, Istanbul)

“Zig Zag” Türkiye’den ve yurtdışından çizimle ilgili fikirleri ve örneklerini bir araya getiriyor. Sergide, Adriana Farmiga, Akiko Kotani, Alina Viola Grumiller, April Gertler, Bjorn Hegardt, Bora Başkan, Ceren Oykut, Cins, Erdem Ergaz, Gözde İlkin, Gözen Atila, Güçlü Öztekin, Güneş Terkol, İnci Furni, John Jurayj, Koray Kantarcıoğlu, Linas Jablonskis, Mehmet Uluşahin, Nazlı Eda Noyan, Necla Rüzgar, Rachel Bacon ve Tina Schneider’in çalışmalarından oluşuyor. Sergide, kara kalem, mürekkep, suluboya, lif, tebeşir ve bantın yanı sıra dijital çizgi ve fotoğraf gibi malzemeler kullanılarak üretilmiş işler yer alıyor. Çizimler kimi zaman hızlı bir skeç biçiminde, kimi zaman da titiz ve karışık süreçlerin sonucunda ortaya çıkıyor. Bazen sanat tarihinden örneklere göndermede bulunuyor. Bazıları rüya ve sanrıları yansıtıyor, bazıları ise düşünceleri besliyor: Görme, dokunma ve hareket
bütünleşiyor.

Serginin çerçevesi içinde gündelik hayat tasvirleri, fast-food kültürü üzerine ince kalem çizimleri, gündelik nesneleri kağıt üzerinde heykel gibi işleyen incelikli suluboyalar, bir imza, grafiti ya da tebeşirle yapılmış bir duvar resmi, çizim defterleri, mimari skeçler, çizgi romanlar, dokunma duyusunu, süsleme ve ışığı içine alan çalışmalar, kamusal ve özel alanı görünür kılan video-kolajlar, ses, dijital kompozisyonlar, fotokopi, pikseller yer alıyor.

Zig Zag’daki çalışmalarda usta el işçiliğinin yanında kimi çizimlerde asabi ve hızlı darbeler öne çıkıyor. El, riski göze alıyor, kavrayarak temas kuruyor, bedeni yaratan ve onunla ilişki kuran bir araç olarak, anıların izini bırakıyor.

Uygulama, içerik ya da araç ne olursa olsun çizim elimizi kavrar, değişik düşünce, görme ve temsil etme akışını birbirine bağlar, çizimin ne olduğunu ve ne olabileceğine dair bu bağlantı ve devamlılıkların izini sürer.

Sergi, İnci Furni, Alina Viola Grumiller ve Koray Kantarcıoğlu tarafından düzenleniyor.
Zig Zag, Aynı zamanda müzik performansları ve çizimi aynı çatı altında bir araya getiren “Independent Drawing Gig 4″ etkinliğinin bir uzantısı ve uyarlaması.
“Independent Drawing Gig 4″, New York, San Francisco, Seul, Lahey, Maastricht, Üsküp ve Vilnius gibi kentlerde birbirinden bağımsız olarak düzenleniyor ve Ekim ayı boyunca çeşitli açılış etkinlikleri ile beraber gerçekleşiyor.

Zig Zag (Independent Drawing Gig 4, Istanbul)

 

Düzenleyenler/Organized by: Alina Viola Grumiller, İnci Furni, Koray Kantarcıoğlu
Açılış Performansları/Opening Performances:
Klaustro (www.myspace.com/klasor), Daire 2: General Gramofon (www.myspace.com/d2gg)
Web: idgnr4.blogspot.com

Sanatçılar/Artists

1. Adriana Farmiga www.adrianafarmiga.com
2. Akiko Kotani artin2000test.com/gallery_artists.htm
3. Alina Viola Grumiller www.qissah.com
4. April Gertler www.aprilgertler.com
5. Bjorn Hegardt /www.bjornhegardt.com
6. Bora Başkan www.antrepo.org/bora
7. Ceren Oykut cerenoykut.blogspot.com
8. Cins cciinnss.deviantart.com
9. Eda Noyan www.girlsawthesea.net
10. Erdem Ergaz
11. Gözde İlkin oythgezegeni.blogspot.com
12. Gözen Atila
13. Güçlü Öztekin
14. Güneş Terkol gunesterkol.blogspot.com
15. İnci Furni
16. John Jurayj
17. Koray Kantarcıoğlu www.koraykantarcioglu.com
18. Linas Jablonskis
19. Mehmet Uluşahin www.mehmetulusahin.com
20. Necla Rüzgar
21. Rachel Bacon
22. Tina Schneider


Comments Off

Merhamet Melankolisi / Siemens Sanat / 4 Aralık

Küratörlüğünü Mürteza Fidan ve T. Melih Görgün’ün yaptığı Merhamet Melankolisi adlı sergi, 5 Aralık 2009 -5 Şubat 2010 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşuyor.
Sergide, Müge Akçakoca, Burak Bedenlier, Audrey Bakx, Şükran Mertcan ve Petrit Halilaj’ın yapıtları yer alıyor. İnsanı insan yapan en temel özelliklerden merhamet duygusunu yorumlayan sanatçıların yapıtları, başkalarını sevmenin ve başkaları için üzülmenin melankolik [...]

Comments Off

, 2009-11-16 16:47:00

‘İstanbul Bienali mükemmele yakın, biraz kıskanıyorum’Kortun’a göre İstanbul Bienali birçok açıdan Venedik’i bile geride bıraktı.02/11/2009 08:41Çağdaş sanat dünyasının etkili isimlerinden küratör Vasıf Kortun, son haftasına g…

Comments Off

untitled 20

Elveda çok yürüdü. Tereler havalanmış, ayakları hafiflemiş, alnı nem almıştı.Gün boyunca düş gördü anneciğim. Bağrını kimse delmedi, bir garip hülyada omzu rahatsız. Geçecektir, anlayış gösterin.O mercanlı bir köşktü. bir…

Comments Off

TophaneArtWalk@SABAH

Sanatın yeni adresi: Tophane
ECE KOÇAL

Yaklaşık bir yıldır pek çok sanat galerisi Tophane’nin yolunu tutmaya başladı. Birbirlerine yürüyüş mesafesinde olan bu galeriler, ‘Tophane art walk’ diye bir oluşum başlattı
Çok değil bundan birkaç yıl önce İstanbul’un bazı semtlerine adım atmaya bile korkanlar, şimdi buralarda bir ev veya işyeri sahibi olmak için birbirleriyle yarışıyor. Önce Cihangir, ardından Galata ve Asmalımescit, bu değişimden nasibini aldı. Şimdi sırada Tophane var gibi… Yaklaşık bir yıldır Tophane’nin arka sokaklarına akın eden sanat galerileri bunun göstergesi. Şimdilik bu semtte şık restoranlar veya barlar yok, ama gidişat bunu gösteriyor. Tophane’ye sanat galerilerinin gelmeye başlamasının en önemli sebebi, kuşkusuz İstanbul Modern’in ve Antrepo’nun buraya çok yakın olması. Ardından pek çok sergi için mekân işlevi gören Tütün Deposu’nun da hizmete girmesi buradaki hareketliliği artırdı. Bugünlerde Antrepo ve Tütün Deposu’nda bienalin bulunması da bölgeye ayrıca dikkat çekiyor.

SEMTİ KEŞFETME GİRİŞİMİ
Tüm bunlardan yola çıkarak Tophane’deki iki galerinin sahipleri (Outlet’ten Azra Tüzünoğlu ve Pi Artworks’tan Yeşim Turanlı) bu semti bilmeyenlere keşfettirmek için bir girişim başlattı: Tophane art walk. Burada birbirine yürüyüş mesafesinde pek çok galeri, müze ve sanat kurumu olduğuna dikkati çekmek istediler ve bu mekânları da bir haritada göstermeye karar verdiler. Üstüne üstlük buradaki altı sanat galerisini örgütleyerek bu sezon ilk sergilerini aynı tarihte açtılar. Yeşim Turanlı, Tophane’ye gelme hikâyelerini şöyle anlatıyor: “Pi Artworks, 1998′den beri Ortaköy’deydi. Eylül 2008′de, Tophane’de, biri Boğazkesen Caddesi’nin üzerinde, diğeri ara sokakta olmak üzere iki mekân açtık. Ortaköy, 2003′e kadar çok güzeldi. Ama sonra galeriye gelen izleyici sayısı düşmeye başladı. Günde neredeyde üç-beş kişi geliyordu artık. Ama burada günde 40′ın altına inmiyor. Son yıllarda İstanbul’a olan ilgi artmaya başladı; yabancılar geliyor, Galerist’in Mısır Apartmanı’na geçmesi ve İstanbul Modern’in açılmasıyla birlikte bu tarafa bir kayma oldu. Bienal mekânları zaten uzun zamandır buradaydı. Biz de buraya gelmeye karar verdik. Burası çok ham bir bölge; çöpler bir toplanıyor, bir toplanmıyor. İstiklal Caddesi’nin bu kadar yakınında ama İstiklal’den bu kadar kopuk ve gelişmemiş… İstiklal Caddesi’yle İstanbul Modern’i bağladığı için de çok aktif.” Azra Tüzünoğlu ise bu galeriyi açtıklarında Tophanelilerin ilk başta ne yaptıklarını anlamadıklarını anlatıyor: “Önce uzak durdular, sonra içeri girmeye başladılar. Önce çocuklar geldi; burada neler olduğunu çok merak ettiler. Bu civarda çok fazla okul var ve burada yaşayan çocuklar da hep sokakta. Önce çocukları kazandık, sonra onlar annelerini getirmeye başladılar. Baktılar ki biz zararsız insanlarız, bizi kabul ettiler. Şimdi bizi de bu mahallenin bir parçası olarak görüyorlar.” Bunlara paralel olarak Tophane de değişiyor tabii ki… Galericiler bile bir yılda kendi gözleriyle buna şahit olmuşlar: “Burada biblo toptancıları çoktu, yavaş yavaş gidiyorlar. Her kapanan mağazanın yerine daha temiz mekânlar açılıyor.” Bu arada pek çok bina restore ediliyor, hatta Tophane-i Amire’nin arkasında bir butik otel açılacağı söyleniyor. Kısa zaman içinde Orhan Pamuk Müzesi’nin de açılması buraya ayrı bir hareket getirecek kuşkusuz. Şimdiden özellikle yabancı sanatseverler galeri sahiplerine bu müzeyi soruyormuş.

YAYA TRAFİĞİ ÇOK FAZLA
Çukurcuma Caddesi’nde yer alan Hayaka Artı, aslında sanatçı Dilara Akay’ın atölyesi. Ama bir galeriyi andırıyor. Akay, “Burası ticari bir galeri değil, bir sanatçı platformu. Ben de içinde bir sanatçıyım. Bienalle eşzamanlı olarak veya diğer sanat yoğunluğu olan zamanlarda burayı galeriye çeviriyoruz,” diyor. Bir yıl önce bu mekânı açtığını söyleyen Akay, Tophane’nin önemini şöyle anlatıyor: “İstanbul Modern’in, Antrepo’nun, İstiklal Caddesi’ndeki galerilerin yoğunluğu, bu arayı da doldurmamıza sebep oldu. Çünkü burada çok yaya trafiği var. Galeriler açılıştan açılışa gezilir. Burası her gün geziliyor. Bu mahallenin çocuklarıyla çalışmalar yapıyoruz. Geçen yıl mayıs ayında 15 çocuğun katıldığı bir resim atölyesi yaptık. Bu yıl, haftada bir galeri ve müzeleri gezdirme projemiz var. Çocukların bizimle etkileşime geçmeleriyle birlikte gündelik kullandıkları lisan bile değişti. Öğretmenlerini görünce nasıl toparlanıyorlarsa, bizi görünce de aynı…”

DİNLENME MOLASI
Bu kadar serginin arasında insan biraz oturup dinlenmek istiyor tabii… Ama Tophane’de gezerken öyle şık restoranlar, kafeler bulacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sahildeki nargilecilerde çay-kahve keyfi yapabilirsiniz. Biraz ileride yer alan kuru fasulyeci Fasuli, burada en lezzetli yemek yiyebileceğiniz mekân. Fasuli’de Doğu Karadeniz’e dair pek çok lezzet bulabilirsiniz. Boğazkesen Caddesi’ne girdiğinizde solunuzda bulunan Babeyn Cafe, terasıyla dinlenme molası vermek için hoş bir mekân. Karşısındaki tantunicide de hızlı bir yemek yiyebilirsiniz. Daha şık mekânlar arıyorsanız, önerimiz İstanbul Modern’in kafesi. Ayrıca Cihangir ve Galatasaray, baş dakikalık yürüyüş mesafesinde. Buralarda istediğiniz kadar mekân bulabilirsiniz.

Comments Off

Mtaär 2009-10-09 20:02:31

Mtaär açık sanat alanı, gönüllüler ve destekçiler arıyor. Daha ayrıntılı bilgi için lütfen tıklayın.

Comments Off

Jakup Ferri “Beş Bulut ve Bir Bardak Güneş” @ garajistanbul

06, 10 – 20, 10 2009

Jakup Ferri, bir süredir video işlerinin yanında desenler de üretiyor ve bunları “geleneksel” ve güncel yöntemler kullanarak sunmanın yollarını araştırıyor. Sanatçının kurduğu kompozisyonlarda yer alan insanların, hayvanların ve nesnelerin, gündelik görünümleri dışında, naif bir yaklaşımla ele alındığı ilk elden kolaylıkla söylenebilir. Ama bunlara bir bütün olarak baktığımızda ve karşımıza çıkan nesnelerin niteliği değiştiğinde işler için naif sözcüğü yetersiz kalıyor. Ferri’nin desenlerinde, kişisel deneyimini birleştirdiği savaşlar, büyük anlatılar, gelecek tasavvurları ve gündelik eylemler ürkütücü bir biçimde iç içe geçiyor.
Sanatçının işlerine http://jakupferri.blogspot.com/ adresinden ulaşılabilir.

Jakup Ferri 1981 yılında Prishtina, Kosova’da doğdu. Bugüne kadar katıldığı sergiler arasında 28. Grafik Bienali (Ljubljana, Slovenya) 9. İstanbul Bienali ve In den Schluchten des Balkan, Kunsthalle Fridericianum, Kassel (Germany) sayılabilir.

Jakup Ferri, Amsterdam’da yaşıyor ve çalışıyor.

Comments Off

İLK KURŞUN GAZETESİ

Bienal Açılımı (2) Lale Şıvgın 29 Eylül 2009 ÖNCEKİ yazımda 11. İstanbul Bienali’nde açılım gündeminden faydalanan bazı sanatçıların, sergi alanlarını milli değerlere karşı bir propaganda arac…

Comments Off

PİÇ SANAT

Burak Delier

11. İstanbul Bienali “İnsan Neyle Yaşar?” açılalı iki haftayı aşkın bir süre geçti. Bu süre içerisinde serginin –bienal demeyeceğim çünkü söz konusu sergi alışık olduğumuz bienal sergilerinden hayli uzakta nerdeyse onlara karşı bir tavır niteliğinde- aldığı tepkilere ve tepkisizliklere baktığımızda serginin ortada kaldığını söylemek mümkün. Ne büyük medya gazete ve dergilerinin piyasaya yıldız sanatçı pompalamaları, ne geleceğin reklamcı-tasarımcı-halkla ilişkilerci adayı öğrencilerinden yorumlar, ne de sanat camiasından sergiyi tercüme edecek bir yazı. Bütün bu kesimlerin kendilerine has motivasyonları ve siyasi pozisyonları var elbet ve çoğunun da serginin açıktan yaptığı Komünizm propagandası sebebiyle uzak durmaları ve duracakları anlaşılabilir. Anlaşılamaz olan sol cenahın sergiyi tek kalemde sermayenin düzenlediği bir retorik hamleye indirgeyerek silmiş olması. Hali hazırda önümüzde filizlenmekte olan sponsorluk ve sanat/siyaset tartışmaları hiç de beklemeyi kaldıracak türden değil. Bu manzara günümüz koşullarında siyaset ile sanatı birbirinden ayırmayan, hiyerarşik bir sıralamaya tabi tutmayan hem sanatsal hem de siyasal bir var oluş alanını kovalayan bir tavır için sorumluluk duygusuyla harekete geçmeyi gerektiriyor.

Hem sanata hem de siyasete zaten güveni olmayan ve giderek düşmanlaşmış bir toplum içerisinde sanat ve siyaseti ayrıştırmadan kovalayanlar için zemin giderek daralıyor. Bunun pratik sonucu hiç kuşkunuz olmasın sanatın ve kültürün giderek daha fazla sermaye ve ürettiği zihinler tarafından rehin alınması olacaktır. Bu tartışmaların sürdüğü günlerde Masa’nın Beyoğlu İş Merkezinden küçük esnaf kapitalizmini ortaya seren bir bahaneyle atılması, aynı kapitalist nedenlerle Asmalı Mescit’in ticarileştirilmesi kapsamında Apartman Projesinin kesintiye uğrayan programı gibi küçük olayları yan yana koyduğumuzda sanatın zaten zayıf olan toplumsal zemininin iyice aşındığını görüyoruz. Sanat ortamına çekilmeye başlanan uzlaşmacı sanatçı-eleştirmen-küratör-izleyici grubu ve bu konformist ruhu destekleyen holdinglerin bu koşullarda daha da palazlanması hiç şaşırtıcı olmayacak.

Bu sergiyi ve genel olarak sanatı içinde bulunduğu ekonomik koşullardan dolayı hiçleyen sol cenahın, sanat cephesini güçten düşürerek asıl olarak kendi yaşamsal damarlarından birini umarsızca kestiğini iddia edeceğim. Özellikle mesele sanat gibi ele avuca sığmaz zihinsel ve duyusal sonuçlar ortaya çıkarabilecek bir üretim alanı olduğunda, işin ekonomik yapısı dolayısıyla alanı toptan silmek hiçbir siyasi sorumluluk anlayışı ile bağdaşmıyor.
Kaldı ki bu sol grupların çoğunun sanat alanındaki minör oluşumlarla da nerdeyse hiçbir ilgisi yok. İnsanın aklına asıl ilgilendikleri ne diye sormak geliyor; bir büyük sahne ve o sahnede tepkiselliklerini ortaya koyarak medyatik bir kimlik edinme fırsatını mı kovalıyorlar yoksa gerçekten sanat/siyasetle mi ilgileniyorlar? Sanatla ilgilenseler Masa’dan ve Apartman Projesinden ve yaşadıkları zorluklardan haberleri olurdu. Ama bu sol eğilimli grupları, tepkisel tavırlarını olumlu bir dayanışmaya çevirebilecekleri minör alanlarda göremiyoruz maalesef.

Çeşitli toplantılarda ve mail gruplarında bu toptan silme tavrına karşı verilen cevapları burada uzun uzadıya yansıtmayacağım. Ama birkaç soru sormakta fayda var. Bu seneki bienalin başlığı -WHW’nin de vurguladığı gibi- Brecht’ten alınmasaydı da “Çiçek Böcek ve Diğer Hoşluklar” olsaydı rahat mı edecektik? Güncel sanatı içinde bulunduğu ekonomik yapıdan dolayı eleştirenlerin kütüphanesinde YKY’den kaç kitap var? Yaşar Kemal’in yeni çıkan kitabını satın alacaklar mı? Ya da Yaşar Kemal’i protesto etmeyi düşünüyorlar mı? Ya da Yıldırım Türker’i? Peki film festivallerine(Film Ekimi ve İstanbul Film Festivali) ne demeli; Express dergisi her nisan ayında sayfa sayfa yayınladığı festival filmleri tanıtımları yerine bu sene festivali düzenleyenleri veya katılanları KOÇ ve Eczacıbaşı hakkında bilgilendirip sorgulayacak mı? Bu listeyi daha da uzatabilirim ama çok da gereksiz olduğunu düşünüyorum. Çünkü şöyle bir sonuç çıkıyor: Solun geleneksel sanatları edebiyat ve sinema sermaye ve finans tarafından dolayımlanabilir bunda bir sakınca yok. Ama güncel sanat hafif bir uğraş olduğu için ya siyasallaşmamalıdır ya da ancak münzevileşirse inandırıcı olabilir. Express dergisinin ve çeşitli sol grupların asıl olarak böyle düşünmediğine inanıyorum fakat bütün bu çıkışlardan sonra oluşturulan sanatın siyasallaşmasını sorunlu bulan kamuoyunu düşündüğümüzde çıkan sonuç budur. Ve günün anti-siyasi havasını göz önünde bulundurduğumuzda bu çıktının sonunda siyaseti vuracağı, vurduğu açıktır. Siyasi bir mesele çerçevesinde yola çıkan birçok insan için öncelikle sanat olmak üzere her alanın (ekonomi, üretim, eğitim, bilim, sağlık vs.)siyasallaşması, mücadelenin çoklu kollardan yürümesinin elzem olduğu tartışma götürmez.

Amacı sanat alanını sermaye dolayımından kurtarmak olan bir blogda yazdığım için sanatın bu koşullardaki durumunu kabullenmemiz gerektiğini savunmadığımın verili olduğunu düşünüyorum. Sanat alanı ve genel olarak kültür alanı sermaye dolayımından kurtulmalıdır. Buna hiç kimsenin bir itirazı yok. Ama içinde bulunduğumuz koşullar nefes alacağımız temiz alanı bize bırakmıyor. Gündelik hayatımız, fabrikalar, ofisler, okullar dahil her alanda kapma, üst-kodlama ve sömürme mekanizmaları çalışıyor. Elbette kariyerizm, konformizm, üretimcilik, başarısızlıktan korku, güvensizlik gibi ruh halleri sanat alanından da pis kokular gelmesine sebep oluyor. Fakat diğer alanlar farklı mı? Böyle bir kuşatılmışlık içerisinde bütün mesele ne yapacağımız, neyi bırakacağımız neyi tutacağımız, neyi güçlendireceğimiz ve adım adım neyi nasıl kendimizin kılarak bir temel, çatı ve sonunda başka bir yaşamı inşa edeceğimiz.

Ve Sergi

Şimdi sergiyi ve sanatsal/siyasal tutumunu daha genel bir çerçeve içinde değerlendirelim. İşe birkaç soru sorarak başlayalım. Serginin açılış tarihiyle aynı günlere denk gelen sel felaketi neden toplumsal bir ayaklanmaya dönüşmedi? Neden Türkiye’de son bir sene içinde polis tarafından öldürülen 23 kişi ancak Yunanistan’daki ayaklanma sonrasında hatırlanıyor? Ve Yunanistan’daki ayaklanmaya ne oldu? 2000’li yılların sonunda inişe geçen karşı-globalleşmeci hareketin akıbeti nedir? 2003 yılında dünya çapında düzenlenen ve milyonların katıldığı anti-savaş yürüyüşlerinden ne gibi sonuçlar elde edildi? 2008 krizinde hiç yüzüne bakılmadan bir çırpıda işten çıkarılan binlerce insanın öfkesi neden toplumsal bir kalkışmaya dönüşmüyor? Bugün kapitalizm 1848’den ya da 1871’den daha mı az vahşi? Fredric Jameson’ın söylediği gibi neden dünyanın sonunu hayal edebiliyoruz da kapitalizmin sonunu hayal edemiyoruz? Bu anlamda sergideki Arthur Zmijevski’nin “Demokrasiler” video enstalasyonu, bir nümayiş olduğunda dahi ortada alternatif bir dünya tasavvuru mevcut değilse ifade özgürlüğü ve demokrasi gibi kavramların sadece tepkisel bir kimlik sergileme(bu kimlik solcu, anarşist, anti-militarist, müslüman, vs. de olabilir) olarak kısıtlı kaldıklarında ne kadar anlamsızlaştıklarını gösteriyordu. Dolayısıyla nedir temel sorun?

Ben bu manzaranın bize tek bir şey söylediğini düşünüyorum. Toplumun vizyonu/hayal gücü/dünya görüşü/hayat tasavvuru kapitalizm tarafından o kadar esir alınmış durumda ki, ne kendi hayatımızı ve sonuçlarını ne etrafımızda olan biteni tam olarak anlayabiliyoruz ne de alternatif olacak bir proje, bir başka vizyon geliştirip bunu yaygınlaştırabiliyoruz. Topluma dayatılan hayat tarzlarının sonuçlarını yeterince algılanabilir, hissedilebilir, görülebilir kılamıyoruz. Tek yapabildiğimiz menzili kısıtlı tepkisellikten ibaret eylemler planlamak. Oysa daha olumlu ve dönüştürücü etkiler yapacak yöntemlere ve bilgilere ihtiyacımız var. Eğer kafalarımızda alternatif bir vizyon oluşmuş olsaydı, bütün bu olup bitene cevap verecek aletleri, gücü ve kitleyi kolayca bir araya getirebilirdik. Buradaki mesele bir örgütlenme ya da basitçe bir tavır sorununa indirgenemez. İnsanların kafalarında üzerinde ortaklaşabileceği ve kendilerini içinde buldukları alternatif bir dünya imgesi bulunmuyor. Böyle bir imgenin yokluğunda kapitalizmin aptallaştırıcı ve özgürleşme arzularını sömürücü teknikleri hayatımızın her alanında cirit atıyor. Çeşitli örgütlenmeler olsa dahi bunlar antagonist olmanın çok uzağında toplumsal düzenin bir devamı olabilecek vizyonlarla hareket ediyorlar.

Çokça üzerinde durulmuş olan “bilgi toplumu” gibi klişeleşmiş tanımların hakkını verircesine sömürü her şeyden önce hayal gücümüzden başlıyor. Bu anlamıyla bilgi, imge, duygulam akışlarının henüz kısıtlı olduğu 19. yüzyıla göre bizim içinde bulunduğumuz dünyada sömürü fabrikadan değil tam da hayal etmek ve hareket etmek için ihtiyacımız olan bilme, öğrenme ve tasavvur etme kapasitemizden başlıyor. Bugünün kapitalizminde her ihtiyaç ona ihtiyaç duyulmadan önce kapılıyor ve sırası geldiğinde tatmin ediliyor. Bu tam anlamıyla bilişsel üst-kodlayıcı bir süreç vasıtasıyla ilerliyor. Örneğin İstanbul’da son zamanlarda pıtrak gibi her yerde biten yaşam standartları yüksek kapılı-cemaatler hangi arzuları kışkırtıyor ve tatmin ediyor? Bilbordlarda ve televizyonlarda gördüğümüz güvenlikli, Havai havuzlu rezidanslar bizim için nasıl bir hayat tasavvur ediyor? Bu hayat tarzının tehlikelerini haber verecek araçlardan biri sanat değilse nedir? Hiç kuşkusuz eğer sömürü gayri-maddi alanlara, bilişsel alanlara da sirayet etmişse, mücadele de bu alanlara yayılmalıdır. Bu anlamda başta sanat olmak üzere işi bilgi, imge, fikir, düşünce üretmek olan her alanın(sanat, üniversite, basın vs.) bir antagonizma oluşturma niyetiyle işe koşulması gerekmektedir. Eğer içinde bulunduğu finansal koşullardan dolayı bu bilgi alanlarını toptan gözden çıkartacaksak, mücadelenin ne niteliğini anlamışız demektir ne de böyle bir mücadeleyi kazanma şansımız vardır. Alternatif bir vizyon oluşturmak için sanata belki de hiç olmadığı kadar çok ihtiyacımız var. Ne kadar sorunlu olsa da sanat elimizde kalan deneysel tartışmalar ve soruşturmalar yürütebileceğimiz yegâne özerk bilgi alanıdır.

Sanırım “İnsan Neyle Yaşar?” sergisi bağlamında gelmek istediğim nokta kendini ele vermeye başlamıştır. “İnsan Neyle Yaşar?” sergisinin en ayırıcı özelliklerinden biri açıkça zihinsel bir çalışmaya kışkırtan sanat işlerinden kurulu olması. Şatafatın, büyük enstalasyonların, ileri teknoloji kullanan çeşitli süslemelerin yokluğu izleyiciyi, sanatsal olduğu söylenen bir takım gizemli meseleden ayırarak içinde bulunduğu dünyayı öğrenmeye, bu dünya içinde gizlenmeye çalışılanı görmeye çağırıyor. Bu sergi hem estetik, hem siyasal hem de epistemolojik tavrıyla en hakikisinden disiplinler-arası bir karşı-bilgi toplaşması olarak görülebilir. Eğer saf estetik dertlerin dışlandığını ve eğitici, öğretici ve dolaysız bir hakikat oluşturma tavrının benimsendiğini kabul edersek bu sergide “izleyici” dediğimiz pasif bir seyretme konumunu tanımlayan kavramın geçersiz olduğunu da kabul etmiş oluruz. Tütün Deposunda en üst kattaki Brecht alıntısını vurgularcasına bu sergi ve ortaya çıkan karşı-bilgi onu en çok sevene, en çok öğrenene ve onu en çok kullanana aittir. Bu şu anlama gelir: Çeşitli liderlerin, dehaların, yıldızların ve uzmanların arkasında hizaya girmekten başka bir var oluş konumu hayal edemediğimiz bu günlerde, bu işler ile ortaya çıkan bilgi onu kullanana, işleyene, yorumlayana aittir- ne isim plakalarında yazan sanatçılara, ne de küratörlere…

Hele hele o sergiyi finanse eden holdinglere veya burjuvalara hiç ama hiç ait değildir. Fakat şunu iyice anlaşılır kılmalı: Ancak ve ancak söz konusu sergi çeşitli insanlar ve gruplar tarafından bir soruşturma atölyesine çevrilirse, bu insanlar ve gruplar bu fikirleri ve bilgiyi sahiplenebilirler ve bir fail olarak inisiyatifi ellerine alabilirler. Tıpkı alternatif bir dünya tasavvuru ortaya çıkarmanın bilişsel bir emek işi olması gibi alternatif bilginin de sahiplenilmesi bir emek ve başta belirttiğim gibi bir sorumluluk meselesidir. Sanat, fikirler, hayaller, tasavvurlar söz konusu olduğunda hiçbir burjuva, hiçbir kurum, hiçbir holding sırf maddi lojistik sağlayıcılığıyla bir fail olarak ortaya çıkamaz. Holdingler gelir holdingler gider, kurumlar gelir kurumlar gider fakat fikirler, hayaller ve tasavvurlar baki kalır.

Sermaye ilişkilerinin düzenlediği bu illüzyona kapılmak ve sanat/siyaset ilişkisini hiçlemek toplumu siyasi hayal gücü kıtlığına mahkûm etmek anlamına gelecektir. Bunun vebali ise siyasal bir konumdan söz aldığını ve her hangi bir şekilde sanatla ilgilendiğini iddia eden herkesin boynunadır.

Comments Off