Posts Tagged: yap


1
Mar 10

TAKSİ ŞOFÖRÜ – TAXI DRIVER // ARDAN ÖZMENOĞLU

ARDAN ÖZMENOĞLU
TAKSİ ŞOFÖRÜ // TAXI DRIVER
ALANistanbul
4 Mart 2010 – 2 Nisan 2010 // 04 MARCH 2010 – 02 APRIL 2010

Şerif Gören’in 1976 yapımı “Taksi Şoförü” filmi güncel sanat tarafından yeniden yorumlanıyor ve Ardan Özmenoğlu’nun sanatsal uygulamalarına konu oluyor. Sergi 4 Mart – 2 Nisan 2010 tarihleri arasında ALANistanbul’da!

Ardan Özmenoğlu yerel kültürel ürünleri, elemanları veya yapıtları kendine has renkli ve çarpıcı ifade biçimleri ile çağdaş sanatın kodlamaları içinde yorumlayan bir sanatçı. Bu açıdan kendi öznel deneyimlerini ve etkileşimlerini özgürce seçilmeyerek kendi sanatsal üretim süreçlerine dâhil etmekte ve yaratıcı bir şekilde kullanmaktadır. Mimari bir motiften, tarihsel bir olguya, popüler kültür içinde yer alan bir üründen, bir sinema yapıtına kadar kendisine dokunabilen bu “şeyler” onun çoğunlukla baskı tekniği kullanarak oluşturduğu yapıtlarında yeniden kodlanmakta ve güncel bir sanatsal söylemin parçası haline gelmekteler.

Ardan Özmenoğlu çalışmalarını sergi mekânının tüm değişkenlerini ve kendisine sunduğu olanakları yani mekânın kendisine söylediklerini dikkate alan bir sanatçı. Bu açıdan işler mekânla farklı ilişkiler üretmekte, kimi zaman mekânın kendi dinamikleri ile biçimlenirken kimi zamanda çalışmaların kendileri mekânı yeniden üretmekteler. “Taksi Şoförü” sergisinde Ardan Özmenoğlu, ALANistanbul’u serginin bütünlüğüne uygun olarak, sanatının görsel olanaklarını mekânı oluşturan tüm unsurları kullanarak çok katmanlı algılamalara ve çağrışımlara açıyor. Bu açıdan filmin içeriğinden mekânın içine doğru gerçekleşen hareket aralığında Ardan Özmenoğlu’nun baskıları ile oluşan çarpıcı yapıtlar, her bir izleyici için çoklu deneyimler vaat ediyor.


29
Jan 10

Çağdaş Türk resminin önde gelen ismi Ömer Uluç 79 yaşında hayata veda etti.

İki yıldır kanser tedavisi gören ünlü sanatçı geçtiğimiz yıl iki büyük sergi açmış, Yapı Kredi Sanat Galerisi’ndeki son sergisine kanserle mücadelesinde yaşadıklarından haraketle ‘Parçalanmanın Kimyası’ adını vermişti. Uluç’un cenazesi cumartesi günü Bebek Camii’nde öğlen kılınacak cenaze namazından sonra Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verilecek.

Son sergisi Parçalanmanın Kimyası’nda yer alan karakalem otoportresinin yanına Lucretius’un “Ölümün olduğu yerde ben yokum/Benim olduğum yerde ölüm yok” dizelerini yazmıştı Ömer Uluç. İki yıldır yakalandığı kanserle mücadelesini sadece hastane koridorlarında değil, atölyesinde yaptığı çalışmalarıyla da kıyasıya sürdürüyordu.

Sanat yaşamının en cesur denemelerini yaptığı, en üretken zamanıydı aslında son iki yılı. Beylerbeyi Sarayı’nda açtığı Beylerbeyi Cinleri ve Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi’nde açtığı Parçalanmanın Kimyası ve Sağ El, Sol El Desenleri sergileriyle sevenlerini şaşırtmaya devam ediyordu.
Şaşırtmak, gidilmemiş yollara girmek onun sanat anlayışını özetliyordu aslında.

1931 yılında İstanbul’da doğan sanatçı 1953 yılında Robert Koleji bitirdikten sonra 1953-1957 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nde önce mühendislik sonra resim eğitimi gördü.  İlk kişisel sergisini 1955 yılında Boston’da açan sanatçı,
1953 yılında Nuri İyem’in öncülüğünde kurulan “Tavanarası Ressamları” olarak adlandırılan grupta yer aldı, 1965’te bir yıl süreyle Londra ve Paris’te, 1972-1973’de ABD ve Meksika’da, 1973-1977 arası Nijerya’da bulundu.
1983’ten beri Paris’te yaşayan sanatçı yılın önemli bir bölümünü İstanbul’da geçiriyordu.
Başta Paris, Berlin ve İstanbul olmak üzere çok sayıda yurtdışı ve yurtiçinde sergi açtı.
Tablonun dışına çıktı

Yapıtlarında anlamlı bir resim yaratmak değil, doğrudan çizgi ve renk ile dışsallaşan bir anlatıma ulaşmayı amaçladığını dile getiren Uluç, 1960’ların sonunda başladığı yoğun çizimlerinde temel olarak resimlerindeki imgeleri oluşturan fırça vuruşlarını geliştirdi.  1969 Sao Paulo, 1987 ve 1989 Uluslararası İstanbul bienallerine katılan Uluç, 1970’te TRT Resim Yarışması Birincilik Ödülü’nü almıştı.
Uluç’un yapıtları Paris’teki Kültür Bakanlığı Müzeleri, Berlin’deki Canlı Müze ve İstanbul’daki Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde yer alıyor.
Uluç’un 2005 yılında Baki’den alıntı ile “Heves Kuşu Durmaz Döner” adını verdiği ve kendi konuşma kayıtlarından seçtiği “Fragmanlar”la başlayan ve sayfalarını bir sergi mekanı olarak düşünerek tasarladığı kitabı, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmıştı.
Yazar Sevim Burak’la evliliğinden Elfe adında bir kızı bulunan Ömer Uluç, 1988 yılından beri de yazar Vivet Kanetti ile evliydi.


14
Jan 10

Bıyık Kedide de Vardır” ile Canan Şenol 21 Ocak’ta x-ist’te

BIYIK KEDİDE DE VARDIR

Biopolitik kavramlar üzerine çalışmalarıyla tanıdığımız Canan Şenol, 21 Ocak – 13 Şubat 2010 tarihleri arasında x-ist’te sergilenecek “Bıyık Kedide de Vardır” başlıklı sergisinde yer alan yapıtlarında, geçmiş ile bugün arasında bağlantı kuruyor.
“Haberleri duyuranlar, eserleri nakledenler ve zamanın olaylarını anlatanlar bildirirler ki” diye başlarmış eski doğu masalları. Bundan dolayı eskiden, masal anlatanlara “râvi” denirmiş. Biopolitik kavramlar üzerine çalışmalarıyla tanıdığımız Canan Şenol, “Bıyık Kedide de Vardır” başlıklı sergisinde yer alan, geçmiş ile bugün arasında bağlantı kurduğu “Vakvak Ağacı”nda yine “ravi” olarak karşımıza çıkıyor. “Vakvak Ağacı”, sanatçının, 11. Uluslararası İstanbul Bienali’nde sergilenen ilk video-masalı “İbretnuma” gibi yakın Türkiye tarihine ait görsellerden oluşan bir video-animasyon.
Sanatçı, “Masal denince, her ne kadar gerçek dışı bir dünya tanımı aklımıza gelse de, aslında bir çeşit bellek aktarımı ve sözlü tarihe işaret eder masallar bana göre. Ve her masalda bir gerçek payı mutlaka vardır.” diyor.
İslam Mitolojisi’ne göre cehennemde bulunan, meyveleri insan kafası olan efsanevi bir ağaçtan adını alan “Vakvak Ağacı” aynı zamanda tarihsel bir olaya ismini vermiş bulunmakta. 1656 yılında Sultanahmet’te bulunan çınar ağacına o kadar çok adam asılmış ki bu ağaca “şecerei vakvak”, insanların bu ağaca asılmasıyla oluşan olaya da “vaka-i vakvakiye” denmiş. Şenol, Osmanlı İmparatorluğu döneminde gerçekleşen yeniçeri isyanından yola çıkıp yakın Türkiye tarihindeki askeri darbeler ile bağlantı kurduğu videosunda, anlatım olarak dokümanter bir yaklaşımı da kullanıyor.
“Bıyık Kedide de Vardır” sergisinde yer alan yapıtlar, bir yanı ile geçmiş ve bugün arasında bağlantı kurarken bir diğer yanı ile ise geçmiş ve bugün arasında karşılaştırma yapmak üzere kurgulanmış. Bu yapıtlardan bir diğeri de sanatçının, Halife Sultan’ın şeyh olma hikayesinden esinlenerek gerçekleştirdiği “Hünsa”; diğer bir deyişle “taşaklı kadın”. Güçlü kadınların ancak erilleştirilerek bir yerlere gelebilmesine örnek bu hikaye aracılığıyla yapıt, “normalleştirilme, meşrulaştırma” süreçlerinin, iktidar alanları tarafından nasıl ele alındığını inceliyor.
Sergide ayrıca sanatçının, ScopeBasel 2009’da sergilenen “Kusursuz Güzellik” adlı 7 yapıttan oluşan serisi ve “İbretnuma” videosundan karelerin yer aldığı minyatür çalışmaları da görülebilecek.

CANAN ŞENOL, 1970
1998 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü’nde eğitimini tamamlayan Şenol, çeşitli rezidans programlarına katıldı. “Hicap” (Performans, Platform Sanat Merkezi, İstanbul, 2007), “Bahname” (Masa Projesi, İstanbul, 2007), “Perde Arkası” (Festival De Rode, Amsterdam, 2006), “Nihayet İçimdesin” (İstanbul, 2000) gibi sergileriyle İstanbul, Almanya ve Hollanda’da oldukça ilgi gördü. Ayrıca Contemporary İstanbul 08, Contemporary İstanbul 09, IFCA 13th International Festival of Computer Arts (Maribor), 9. Uluslararası İstanbul Bienali Misafirperverlik Alanı, ScopeBasel ArtShow 2009 ve 11. Uluslararası İstanbul Bienali’nde yapıtları sergilendi. Sotheby’s 2009, Türk Çağdaş Sanatı Müzayedesi’nde yer aldı.


16
Dec 09

Bor minerali kullanıp heykellere vücut verdi

Dünyada sayılı birkaç ülkede bulunan ve çok değerli bir mineral olan bor, heykel sanatçısı Genco Gülan’ın heykellerine malzeme oldu. Bor mineralini dünyada işleyen ilk sanatçı olduğunu ifade eden Gülan, Venüs, Tiberius, Athena, Apollon gibi Batı Anadolu antik ve klasik dönem heykelleri aracılığıyla günümüzün farklı değerlerine göndermeler yapıyor.

Genco Gülan’ın Galeri Artist’te izlenime sunulan “Ben Bir Müzeyim” adlı sergisi, bor mineralleri kullanılarak üretilen eserleri barındırıyor. Devlet Resim ve Heykel Müzesinde de eş zamanlı olarak sergilenecek heykeller, ilk kez Başkentte görücüye çıkacak. Türkiye’nin değişik müzelerindeki tarihi eserleri farklı bir anlayışla yeniden yorumlayan sanatçı, sergisini gelecek yıl İstanbul ve Berlin’de de sanatseverlerle buluşturacak.

“Ben Bir Müzeyim” adlı sergisine bir dizi alt başlık açarak “Geleceğin Teknolojisi” isimli bir seri oluşturan Günal, 11 Eylül saldırılarını Venüs heykelinin değişik yerlerine çarpan uçaklarla, tüketim toplumunu market arabalarının içine koyduğu torslarla, GDO’lu ürünleri sfenkslerle işliyor.
Bazen figürleri kesen ya da yurt dışından kaçırılmış parçalardan geri kalanları birleştiren sanatçı, bir eserinde de kendi kirpik ve kaşlarını kullandı. Sanatçının sergisinde farklı formlara kavuşturduğu 15’e yakın çalışma yer alıyor.

Patent alacak

Sanatçı Genco Günal, “Ben Bir Müzeyim” adlı çalışmasının pek çok yönüyle ilkleri barındırdığını söyledi. Bor mineralinin işlenmesi zor bir element olduğunu anımsatan Günal, minerali işlemeden önce bazı üniversitelerin öğretim üyeleriyle görüştüğünü, ancak bu şekilde bir işlemenin daha önce yapılmadığının kendisine iletildiğini belirtti. Bunun üzerine “deneme-yanılma” yoluyla bu işe giriştiğini ve zorlu bir sürecin ardından işlediği boru eserlerinde katkı malzemesi olarak kullandığını aktaran Günal, “malzeme seçimimle Türkiye’nin gelecekteki jeo stratejik önemine katkıda bulunacağı söylenen doğal rezervlerimize ilişkin bir hatırlatma yapmak istedim. Böylece de ortaya bir kimyasal formül çıkmış oldu. Bu formülün patentini almak için de başvuru yapmaya hazırlanıyorum. Çünkü bu bir buluştur” dedi.

Genetik malzeme

Bir heykel çalışmasına kaş ve kirpiklerini koyduğunu, diğerinde ise bir torsun içerisine görünmeyen biçimde yağlıboya tablosunu yerleştirdiğini anlatan sanatçı, “Böylece hem kendi genetik malzememle esere imza atmış oldum, hem de yapıtlarımdan parçaları bu heykellerden kullandım” sözleriyle farklı çalışmasını yorumladı.

Dünyada iz bırakan 11 Eylül saldırısını Venüs heykeliyle yorumladığını, heykelden akan kanları ise ojeyle oluşturduğunu ifade eden Genco Günal, “Geleceğin arkeolojisine de gönderme yaptım. Yani, 3000 yılında Antalya’ya gelen bir sanatçı, bunlara baktığı zaman 2000 yılında böyle heykellerin yapılmış olduğunu görecek” diye konuştu.

Alışveriş merkezlerine gönderme

Tüketim toplumunu da market arabalarına koyduğu heykellerle eleştirdiğini vurgulayan Günal, sürekli alışveriş merkezlerinin yapıldığını, bu heykelin de ona gönderme yaptığını söyledi.
Sanatçı Genco Günal’ın “Ben Bir Müzeyim” başlıklı sergideki yapıtları, 4 Ocak 2010 tarihine kadar Galeri Artist’te, 22 Aralık tarihine kadar Devlet Resim ve Heykel Müzesinde sunulacak.


14
Dec 09

“Merhamet Melankolisi” Siemens Sanat’ta

Küratörlüğünü Mürteza Fidan ve T. Melih Görgün’ün yaptığı Merhamet Melankolisi adlı sergi, 5 Aralık 2009 -5 Şubat 2010 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşuyor.

Sergide, Müge Akçakoca, Burak Bedenlier,  Audrey Bakx, Şükran Mertcan ve Petrit Halilaj’ın yapıtları yer alıyor. İnsanı insan yapan en temel özelliklerden merhamet duygusunu yorumlayan sanatçıların yapıtları, başkalarını sevmenin ve başkaları için üzülmenin melankolik bir duygu olmasına ve bu duygunun da merhametten beslenmesine gönderme yapıyor.

Merhamet Melankolisi’nin küratörlerinden Mürteza Fidan, serginin kavramsal çerçevesini 14. yüzyılda Paris’te cerrahlık yapan Dr. Henri de Mondeville’in yaptığı cerrahi deneylerden yola çıkarak şöyle anlatıyor: “Dr. Mondeville yaralı organların çektiği acıyı gidermek için bedenin diğer organlarının ısı ve kanlarını onlara göndererek yardıma koşmalarını merhamet tepkisi olarak açıklıyor. Acı çeken bir beden içinde gelişen bu merhamet mekanizmasının bedenler arasında da geliştirilebilmesinin ruhları tarafından terk edilmiş mesafeli bedenleri de huzura kavuşturacağına inanıyor. Bu durumun insanlara ahlaki sorumluluklar yükleyeceğini ifade eden Mondeville, başka bedenlerde tanık olunan acıdan duyulan korkunun insanlarda da merhamet duygusunu geliştireceğine inanıyor. Başkalarını sevmenin başkalarının acısını kendi acısı gibi görmekten geçtiğini ileri süren Mondeville’e göre, başkaları için üzülmek melankolik bir duygudur ve başkalarını severken duyulan içe dönük acı da düşünmeye dayalı haysiyetli bir melankoliyi ifade etmektedir. ‘Merhamet Melankolisi’ adlı sergi ile birlikte Mondeville tarafından bu şekilde değerlendirilen merhamet duygusunun sanatçıların yapıtlarında nasıl yeniden yorumlandığını görebileceğiz.”

Küratörlüğünü Mürteza Fidan ve T. Melih Görgün’ün üstlendiği, Müge Akçakoca, Burak Bedenlier, Audrey Bakx, Şükran Mertcan ve Petrit Halilaj’ın yapıtlarının yer aldığı Merhamet Melankolisi adlı sergi, 5 Aralık 2009 – 5 Şubat 2010 tarihleri arasında, haftanın her günü 10.00 – 19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

Siemens Sanat
Meclisi Mebusan Cad. No:45
Fındıklı-İstanbul
Tel: (212) 334 11 04


8
Dec 09

Argun Okumuşoğlu / Yalnız Kalpler / 44a / 18 Aralık – 29 Ocak

Argun Okumuşoglu (Small)İkona Buluşmalar –Okumuşoğlu’nun bu sergisinde, bir kolajdan yola çıkılarak yaratılmış, bir kolajın çerçevelediği tablolarla karşı karşıyayız. The Beatles’ın, stüdyo ses kayıt teknolojilerindeki yenilikleri kullandığı deneysel “kavram albümü” Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band’ine, pop art ressamları Peter Blake ile Jann Haworth’un yaptığı, ikonik albüm kapağından yola çıkmış Okumuşoğlu. The Beatles, Okumuşoğlu’nun yapıtlarında ilk kez karşımıza çıkmıyor. Bu sergide, bize tanıdık gelen, yalnız The Beatles değil ayrıca: Okumuşoğlu’nun daha önceki yapıtlarından tanıdığımız kimi ünlü kimi ise Okumuşoğlu’nun özyaşam öyküsüyle ilintili özel yüzler var. Nasıl, The Beatles, Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band’in kapağına kendi kahramanlarını yerleştirmişse, Okumuşoğlu da, bazılarını The Beatles’la paylaştığı kendi kahramanları ve arkadaşlarını yerleştirmiş, onları bir aile albümü için bir araya getirmiş, onları buluşturmuş. Önce buluşturmuş, sonra da tek tek ya da kümeler halinde ayırmış. Bütünü oluşturan parçalar, dağılmış sonra.

Buluşturma, çıkış noktası yapıta yapılan anahtar bir müdahale biçimi bu sergide. Olanaksız olanı olanaklı kılma, kurmaca, gerçekliğe karşı koyma, kendi gerçeğini yaratma; sanatın tanımı, sanatçının varoluşsal kaygısı. Dünya bilardo şampiyonu Semih Saygıner’e van Gogh’un, Gece Kahvehanesi’nde bilardo oynatarak; Müzeyyen Senar ile Bob Dylan’ı birlikte sahneye çıkartarak; Rembrandt ile Cruyff’u, Hollanda milli takımında forma giydirtip, sahaya çıkartarak hem olanaksız olanı, kişisel isteği ve nedenleri için olanaklı kılıyor hem de saygı duyduğu klasik ve çağdaş, ikonlaşmış, müzikten futbola, edebiyattan resime, sinemadan heykelciliğe yayılan geniş bir alandaki ustalara bireysel, çok özel selam gönderiyor. Kendi sanatçı arkadaşlarına da uzatıyor selamını. Ressamın, görsel imgelere yaşamını adamış bir sanatçının, yaşamındaki öbür sanatçıları, alanlarındaki ustaları estetik ve varoluşsal kaygılarla ikonlaştırmasını görüyoruz bu sergide. Her sanatçı, kendisini etkileyen, önemsediği, onu kendisi yapan insanlara yapıtlarında şu ya da bu biçimde yer verir. Sanatçıyı okumamızda ancak ipucu olabilir bu tür göndermeler. Sanatçının dünyasına girmemiz için ise kesinkes bir kapıdırlar- hem açık hem de kapalı kapılar. Okumuşoğlu, kendisine ve yapıtlarına açılabilecek ikona kapılar kalabalığıyla başbaşa bırakıyor bizi bu sergide.

İkonların, yeniden ikonlaştırılması olarak da görebiliriz bu sergiyi. Bir kolajdan yola çıkan bu sergi, kolajda toplanan ikonları tek tek ve kümeler halinde başka tablolara ayırınca, kolajdaki ikonlardan tablolardaki ikonlara geçiyoruz. Sanat tarihinde yapılan bir yolculuk da var bu sergide. Beckett, bütün gizemiyle kendi oyunlarından birindeki sahnenin içinde; Sarkis, Vermeer ile buluşarak, Vermeer’in tablosu içinde ve kendi nesneleri arasında; Sevim Burak otomobiliyle; Godard, Serseri Aşıklar’dan bir sahneyle yeniden ikonlaşıyorlar. İkonun temelinde, ahşap üzerine boyanmış yüzler olduğunu anımsayalım. Okumuşoğlu’nun imgeleri, bilgisayardan “kesilip” ahşap üzerine “yapıştırılmış”. Yeni bir ikona yapma tekniği ile de karşı karşıyayız burada. Okumuşoğlu, bir eliyle, Sgt. Pepper’s Lonely Heart Club Band’in kapağından yola çıkarak, ikonlarını tek bir tabloda buluşturmuş; öbür eliyle de estetik amaçlarla ahşap ile sayısal teknolojiyi buluşturmuş. Sayısal teknolojinin ahşapla buluşması, talaş kokuları içinde gerçekleşiyor; bilgisayar teknolojisinin ince sanal hesapları, ahşap oymacılığın ince ve kalın ustalıkları; kireç ve ahşabın organik dokusuyla buluşuyor. İçerik ile biçimin özgünce buluşturulduğunu görüyoruz bu sergide. Sanatçı, kişisel ikonalarını özgün ve çağcıl bir teknikle yapmış. Bu nedenden dolayı, serginin sonunda, çıkış noktası olan içerikten, Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band albümü kapağındaki kolajdan çok uzaklara taşıyor bizi Okumuşoğlu: herşeyden öteye, bu sergiden geriye çok çarpıcı bir estetik kalıyor. Sayısal teknoloji ile ahşabın uyumlu buluşması. Bilgisayarın faresini oynatan sanatçının eli ile beyni, ahşabı kesmeye, oymaya, kireçlemeye koyuluyor sonra. En sonunda, bitirilmiş, çerçevelenmiş tablolarda, bilgisayar ekranı ile heykeltraş stüdyosunun estetik uyumu asılı duruyor.

İkona sanatının en uç noktalarına ulaştığı Bizans ve suret yapımını yasaklayan İslam dininin en son imparatorluğu Osmanlı’nın başkenti İstanbul’da, Okumuşoğlu, Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band’in kapağından yola çıkarak yeni bir görsel estetik arıyor. Sayısal teknoloji ile ahşabı, yeni ikona yapımı için ustalıkla ve yaratıcılıkla buluşturuyor. Sayısal teknolojiyi oyuna değil, bir sanat tarihi sorunsalına, bir görsel sanat kaygısına dönüştürüyor: kendi ikonlarını, estetiğin tapınağında, organik bir ortam üzerinde zaman dışına taşıyor, onları sonsuzlaştırıyor.

Sergi: Argun Okumuşoğlu “Yalnız Kalpler” Sergisi
Tarihleri: 18 Aralık – 29 Ocak 2009
Mekan: 44A Sanat Galerisi
Ahmet Fetgari Sok. 2/9, Teşvikiye
Açılış: 18 Aralık, Cuma Saat: 19:00 – 21.00
Ayrıntılı Bilgi için:
Tel :+90 212 233 33 80
E-mail : 44a@44a.com.tr
web : www.44a.com.tr


8
Dec 09

Les Meninas

Diego Velázquez tarafından 1656 yılında yapılmış olan “Les Meninas” adlı eserin Michel Foucault tarafından değerlendirmesinde önemli vurgularla karşılaşıyoruz.

3
Dec 09

Merhamet Melankolisi / Siemens Sanat / 4 Aralık

merhamet melankolisiKüratörlüğünü Mürteza Fidan ve T. Melih Görgün’ün yaptığı Merhamet Melankolisi adlı sergi, 5 Aralık 2009 -5 Şubat 2010 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşuyor.

Sergide, Müge Akçakoca, Burak Bedenlier, Audrey Bakx, Şükran Mertcan ve Petrit Halilaj’ın yapıtları yer alıyor. İnsanı insan yapan en temel özelliklerden merhamet duygusunu yorumlayan sanatçıların yapıtları, başkalarını sevmenin ve başkaları için üzülmenin melankolik bir duygu olmasına ve bu duygunun da merhametten beslenmesine gönderme yapıyor.

Merhamet Melankolisi’nin küratörlerinden Mürteza Fidan, serginin kavramsal çerçevesini 14. yüzyılda Paris’te cerrahlık yapan Dr. Henri de Mondeville’in yaptığı cerrahi deneylerden yola çıkarak şöyle anlatıyor: “Dr. Mondeville yaralı organların çektiği acıyı gidermek için bedenin diğer organlarının ısı ve kanlarını onlara göndererek yardıma koşmalarını merhamet tepkisi olarak açıklıyor. Acı çeken bir beden içinde gelişen bu merhamet mekanizmasının bedenler arasında da geliştirilebilmesinin ruhları tarafından terk edilmiş mesafeli bedenleri de huzura kavuşturacağına inanıyor. Bu durumun insanlara ahlaki sorumluluklar yükleyeceğini ifade eden Mondeville, başka bedenlerde tanık olunan acıdan duyulan korkunun insanlarda da merhamet duygusunu geliştireceğine inanıyor. Başkalarını sevmenin başkalarının acısını kendi acısı gibi görmekten geçtiğini ileri süren Mondeville’e göre, başkaları için üzülmek melankolik bir duygudur ve başkalarını severken duyulan içe dönük acı da düşünmeye dayalı haysiyetli bir melankoliyi ifade etmektedir. ‘Merhamet Melankolisi’ adlı sergi ile birlikte Mondeville tarafından bu şekilde değerlendirilen merhamet duygusunun sanatçıların yapıtlarında nasıl yeniden yorumlandığını görebileceğiz.”

Küratörlüğünü Mürteza Fidan ve T. Melih Görgün’ün üstlendiği, Müge Akçakoca, Burak Bedenlier, Audrey Bakx, Şükran Mertcan ve Petrit Halilaj’ın yapıtlarının yer aldığı Merhamet Melankolisi adlı sergi, 5 Aralık 2009 – 5 Şubat 2010 tarihleri arasında, haftanın her günü 10.00 – 19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

Siemens Sanat
Meclisi Mebusan Cad. No:45
Fındıklı-İstanbul
Tel: (212) 334 11 04


1
Dec 09

Aslı Özok – Nuri Battal / Contemporary Istanbul’09 / 3 Aralık

asli_ozok_nuri_battalKültür uygarlıktır. Uygarlığın temeli de kültürdür. Bu döngünün varsıl katmanları uygarlık ve kültür kavramlarının çok derin anlamlarıyla örtüşür. Kültürün tanımları arasında zaman kavramına anlam yükleyen tek asal değer ise kültürel bellektir. Bir başka söyleyişle zaman akıp giden bir olgudur ve bu olgunun farklı coğrafyalarda farklı uygarlıkların varlığıyla anlam kazanır, bu anlam da kültürel mirasla kanıtlanır, tanımlanır. Kültür, uygarlıkların yarattığı uygarlık olarak medeniyet kavramıyla özdeşleşirken bu medeniyetlerinin düzeyini belirleyen kültürel kesişmelerle özgünleşir.

Bu bağlamda kültür, dünya üzerinde insanın evriminin belleğidir. ‘An’lar olarak yaşanan hayatın yüzyıllık bellek katmanları, kültürel tabakaların kesişmelerinde saklıdır. Kültürel Belleğin katmanlarında insan evriminin kesişme alanları olan bu bölümlerin niceliği ve nitelikleriyle anlam bulur. Her katman bir dönem, her dönem bir evrim, her evrim kültürdür. Bellek katmanları, kültürün gelişim sürecinde var olur ve aynı zamanda kültürel belleğin yapı taşını oluşturur. Kültürel bellek, uygarlığı kendi içinde ayrımlar gösteren öznel bölümlere ayırır. Toplum düzeni, sosyal yapı, politik erk, ekonomik sistem, inanç ve özellikle de bütün bu oluşumların yaratısı ve aynı zamanda da kanıtı olarak sanat bu bölümlerin temellerini oluşturur.

21. yüzyılın ilk çeyreğinde sanat, yüzyılların sarsılmaz sistemi içindeki bellek olma, yaratılan bellek katmanlarını yansıtma işlevini korumakta, sürdürmektedir. Uygarlık olarak tanımlanan ülkenin, toplum düzeninin, sosyal yapısının, politik erkinin, ekonomik gücünün ya da güçsüzlüğünün, inancının gösterge değerleri sanatın özüne yansıyarak bellek katmanlarını oluşturur. Doğal olarak bu sistem, toplumların gelişmişlik düzeyini net olarak belirler ve katmanlarının verileriyle de açıkça saptar. Tarih içinde sanat toplumların gelişme düzeylerinin en temel göstergesi olma niteliğini korur. Açıkçası, gelişmiş toplumların sanatsal değerlerinin güçlü olması söz konusuyken gelişmemiş toplumlarda ise sanatsal bellek çöküntüleri kaçınılmazdır.

asli_ozok (Small)Önemlisi sanat insanın, uygarlığın göstergesi olarak, kültürü oluşturan bütün temel değerleri sorgulamakta ve hatta yargılamaya alt yapı oluşturacak tartışmalara açmaktadır.

Bu bağlamda insanı tanımlayan bellek sanatı tanımlayan kültürel mirasla kesişerek pekişir. İnsan evriminin yapı taşları, kültürel bellek üzerinden okunarak evrilir. Dünya olarak adlandırılan güneş sisteminin küresi kendi çevresinde ve güneşin çevresinde dönerken insanın çevresinde gerçekleşen oluşumların tarihini sanatla yazar ve kültürel bellekle biçimlendirir. Bu biçimlenme Dünya üzerinde yer alan kara parçalarının ancak birkaç dönemle ve birkaç merkezle belirlenen kültürel belleğine yazılır.

Sanat tarihsel süreçleri aydınlatan verileriyle yüzyılımızın sanatçısının bellek katmanları arasındaki yerini bu nedenle alır. Aslı Özok 21. yüzyılın ilk yarısının sanatçısı olarak bu duyarlığı yapıtlarına İstanbul’dan yansıtmakta ve kültürün tanımı içinde var olan öğelere dokunarak yeni düşünce alanları yaratmaktadır. İstanbul tarihsel kimliğiyle dünya üzerinde birkaç merkezin en önemlilerinden birisidir. Çünkü İstanbul’un tarihi İmparatorluklar Başkenti olarak kültürel belleğe yazılır. Tarihte ilk, orta ve yeniçağ dönemlerinde İmparatorluk merkezi olan kaç kent vardır? Bu sorunun yanıtı İstanbul’u kültürel belleğin en değerli örneği olarak belirlemekle kalmaz aynı zamanda insan evriminin laboratuarı olarak da göstergeler arasına kazandırır. Türk sanatçılarının yüzyıllar süren üretimlerinin önemli değerlere ulaşmasının alt yapısı da bu nitelik olmalıdır.

Bu bağlamda Aslı Özok sanatının yapı taşlarını bu kültürel bellek içinde yapılandırmaya yönelmektedir. 21. yüzyılın ilk çeyreğinin toplum düzeni, sosyal yapı, politik erk, ekonomik sistem, inanç katmanlarından geçerek İstanbul’un kültürel katmanlarının derinliklerinin kültürel mirasına bakmaktadır. Bu bakış farklı tarihsel süreçleri tanımlayan bellek katmanlarına öykünmenin ötesinde, 21. yüzyılın İstanbul’unda ekonomik ve politik erkin güç değerlerini çözümleme yükünün günceli ve özellikle de tüketimi hedeflemesini irdelemektedir. Kültürü, tarihi bir yana bırakıp, her gün önünden geçip gittiğimiz ve kültürel kesişmeleri dünyanın ve özellikle de kıta Avrupa’sı ve Amerika’nın kültür katmanlarında süzdüğümüz estetik çözümlemelere sanatsal kesişme alanları kazandırmak çabası içindedir. Bu eleştirel yapı içinde insan tarihinin evriminin kanıtları olan sanat katmanlarını Ayasofya’nın figüratif anlatımlarıyla harmanlamakta, karşıtlamakta ve sorgulamaktadır. Statik duruşlarıyla, öyküsel anlatımlarıyla kültürel bellek oluşturan figüratif kompozisyonlar, ikonografinin değişmez değerleriyle katılığın, sorgulamamanın sınırlarını çizen ikonlar tüketim dünyasının ikonlarıyla kesişmektedir.

*Prof. Dr. Kıymet Giray Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Başkanı.

“ARINMA”NIN SOYUT-DUYUMSAL AKIŞINDA

Kaya Özsezgin

nuri_battal

Resimde yüzeye dağılacak biçimleri, seçilecek eğilime göre örgütleme yöntemleri farklıdır. Bu farklılık sanatçıyı, biçim ünitelerini benzerlik ilişkilerine göre gruplandırmaya yönlendirir. Yüzeye egemen olacak geometrik form örgütlemesinde, dörtgen ve üçgenlerle sınırlandırılmış ya da dairesel kapsayıcı bütünlükle göz önüne alınmış geniş parçalar, onların içini dolduran elemanların benzerlik va yakınlık ilişkilerine göre düzenlenir. Algı psikolojisi bağlamında, resme dışardan bakan göz, sanatçının bu düzenleme biçimini soyutçu biçim mantığının gerektirdiği esaslar çerçevesinde algılar. Sanatçının amacı da onların bu çerçeve içinde kavranması yönündedir. O nedenle Gestaltçı psikoloji, biçim elemanlarının geometrik düzenleme esasları uyarınca toparlanması anlamına gelen bu çabayı sanatın temel tasarım kuralları arasında ön sıraya oturtur.
Nuri Battal’ın resimlerindeki soyut biçimsel paradigmanın dayandığı estetik yapılanmayı, öncelikle bu açıdan görmek gerekiyor.
Çünkü onun resimlerinde yer alan biçim elemanlarının, birbirini izleyerek oluşturduğu geometrik gruplandırma yöntemi, böyle bir paradigmanın oluşum süreçleriyle ilgilidir.
Sanatçının izleyicisine sunduğu biçim kavrayışının gerisinde, doğanın özündeki düzen algısını somutlaştırma eğilimi vardır. Ancak bu çaba, söz konusu düzen algısının doğadan soyutlanmış ve genelleştirilmiş bir içerikle dolu olduğu gerçeği üzerinde temellenmektedir. İfadesini düşlerde ve fantezilerde bulan böyle bir içerik, kaynaklandığı doğa gerçekliğini arılaştırma amacına yönelik olduğundan, tinselliği ve şiirselliği ön planda tutar. İnsandaki saf anlayış yeteneği, görünür olanın arkasındaki anlam yoğunluğunu dışa vurmayı amaçlar. Böylece asıl olanla ayrıntı arasında birbirine dönüşme sonucunda açığa çıkan metafizik bir evren kavrayışı kendini gösterecektir. Zamanın akışı içinde silinip kaybolanı değil, kalıcı olanı bularak onu sanatsal dile aktarmak şeklinde özetlenebilecek bu kavrayış metafizikçi düşünürlerin de ilgi alanına giren konuların başında gelir.
Ancak görsel dil, bu türden bir metafiziği soyutlama tekniği uyarınca kategorize etme ayrıcalığına sahiptir. Nuri Battal da bu gerçeğin farkında olduğundan, onu, görünüş dünyası değil, bu dünyanın soyutçu plandaki anlam sorunu ilgilendirmektedir. O nedenle de boyanın bütünüyle kapatmadığı biçimleri ışık yardımıyla istifleyerek bu anlama keskin göndermeler yapmakta, açık-koyu ayrımlarını öne çıkarmak suretiyle bu keskinliğin vurgu dozunu öne çıkarmaktadır. Yunanca “arınma” anlamına gelen “katharsis” kavramı, onun resimlerinde çağdaş kökenli bir tinsel rahatlamanın kapısını açar. Burada söz konusu kavram, soyut biçimlerin bir araya gelerek ve birbirini haklı çıkararak kurdukları geçirgen ve ağsal doku kapsamındadır. Gerçekten de Nuri Battal, üzerine resim yaptığı muşambanın sıkı dokunmuş kumaşını çözmek istercesine spatülle ya da fırçanın sert ucuyla boya üzerinde oluklar açmakta, bu olukları belli yönlere doğru kanalize etmektedir. Bu teknik, malzemenin alışılmış yapısını bozarak “sui generis” bir yolu sanatçıya açacak olan farklı yöntem arayışının sonucudur. Nuri Battal, bu teknik yöntem aracılığıyla mesajını tinsellik bağlamında derinleştirecek olanakların yolunu da açmış olmaktadır böylece. Nitekim üç yıl kadar kaldığı Japonya’da Uzakdoğu felsefesinin inceliklerinden yeterince etkilenmiş olmakla bilinçaltına işlemiş olan Zen-budist kuramlara yakınlık duymuş olmasının payı yok değildir bunda.

Bütün soyutluğuna karşın, kullanılan biçim gruplarının özellikle ışıktan kaynaklanan içsel dinginliği pekiştirici işlevi, Nuri Battal’da görselliğin ana iletkenidir.
Eleksi renk dokusu, kimi resimlerde doğa gerçekliğinin izdüşümsel motiflerine dönüşebiliyor. Ancak bu dönüşüm, resimlerin tümünü kapsayıcı bir özellik göstermemektedir. Denizin derinliklerinde ışığa doğru kitlesel bir akış yönünde, balık sürülerinin uyumsal devinimini yansıtan bir kompozisyon, bunun tipik örneği olarak alınabilir. Orada balık motifinin gruplandırılmış görüntüsü ve ışığın bu görüntüyle çakışımı, aslında sessiz arınma güdüsüne işaret eder. Örneğin balığın kutsallığını simgeleyen Yunus peygamber, çeşitli mitoslarda, psikanalistlerin de sevdiği bir imge olarak yaşar ve arınma güdüsünü bir başka açıdan temsil eder. Nuri Battal’ın balık imgesine gönderme yaptığı kompozisyon, ışığa koşan tinsel büyüyü böylece bir kez daha karşımıza çıkarmaktadır. Başka çalışmaları da bu tinsel büyünün versiyonları olarak algılanabilir.
Nuri Battal’ın soyut kompozisyonlarında anlamın taşıyıcısı, biçimin kendisinden başka bir şey değildir. Biçime yüklenen bu anlam, biçimin kendisi gibi söylemlere kapalıdır ve sessiz bir bildirgenin üstlenebileceği “anlam”ı kendi içinden türetir. Uzam ve zaman çaprazında buluşan bu anlam dizgeleri, resmin dokunmuş izlenimi yaratan yüzeyinde, merkezden çevreye doğru açılarak genişler. Ama tablonun çerçevesinin başladığı yerde biter bu genişleme; açılan perdenin belli noktalarda duvara çiviyle tutturulması gibi, bu biçimsel açılım da belli noktalarda dizginlenir. İnsandaki içsel iradenin, kendi dışındaki güçlerle hesaplaşarak denge kurmasına benzer bir durumdur bu. Nuri Battal’da bu denge önceden saptanmış olmaktan çok, akışın doğal anatomik yapısıyla paralel yürür ve duracağı yeri bulmaya çalışır. Biçimlerin doğal yapılarından kaynaklanan bir devinim olarak da tanımlanabilir bu suskun gerilim.

Yolunu ve bu yol üzerinde varacağı menzilleri önceden saptamak yerine, bunu biçimlerin doğal akışına bırakması, Nuri Battal’ın izleyicisi açısından beklenen bir olgudur. O nedenle, onun resmine bakarak edindiği izlenimi, içinde canlı tutmak ve yaşatmak ister. Resimdeki bu ölçülü soyut arayış, aslında Nuri Battal’ın kurguladığı renk ve biçim tasarımıyla doğrudan örtüşür ve izleyiciyi tinsel arınma duygusuyla spontan bir buluşmaya çağırır.


14
Nov 09

ALL YOU NEED is love


Yoko Ono: Onochord

Yoko Ono | MySpace Video


Öncelikle Türkiye’deki yaygın olan komplo teorilerine bir bakalım: Türkiye’de misyonerler cirit atıyor, her yıl para karşılığı binlerce kişiyi Hıristiyan yapıyorlar. Yabancılar, özellikle zengin madenlerin olduğu bölgelerde ve Güneydoğu’da sürekli toprak alıyorlar, yakında ülkemizi tamamen satın alacaklar. Türkiye’yi Masonlar ve Yahudi dönmeleri Sabateistler yönetiyor, bunlar Türk evladının bir yerlere gelmelerini engelliyorlar. İrticacılar ülkenin asıl tehdidi, Amerika ile işbirliği yapıyorlar ve şeriatı getirmek için zaman kolluyorlar. AB’nin destekleriyle hain planda düğmeye basıldı, İstanbul’daki Rum ve Ermeniler önce Fener Rum Patrikhanesi Vatikanlaştırılacak hemen ardından da Bizansı diriltilecekler. Bunlar bizim hâlihazırımızdaki komplolarımızdan bazılarıydı. Ayrıca, kuş gribinin Türkiye’de ilk görüldüğü dönemde ABD’li yetkililer sık ziyarette bulunmuştu. Keneyi İsrailliler uçakla üzerimize attılar. Tuzla’daki ölümler gemi yapımındaki başarılarımızı çekemeyen yabancıların işi, gibi günlük hatta duruma/olaya göre anında tezahür eden komplo teorilerimiz de mevcut.


Çeşme akıyorsa, suyun kalitesi önemli değil mantığıyla düşünen gurur sahibi kisir koca ve sabah çayı termosta demleyen düşünceli karısından ibretlik bir tartışma.Malak gibi izliyorum demokrasi kavgalarini,yahu bu kadar nefret icinizde vardi niye evlendiniz?peki bakamayacaksaniz bu kadar cocugu niye doguruyorsunuz?,biz cocuklar olarak neden hepimiz ideoloji ugruna oluyoruz,neden taraf olmak zorundayiz? Bu ulkede aski yasamadan olmek nasil bir duygu? ya/hele yasarken?.


Hala anlamis degilim kurt/ turk agdali bir bicimde yorumlanan - pompalan polariteci parizyenci reaktor devrimci bilincden,sikayetciyimde .Bana flash tvdeki gercek kesit diye programi hatirlatiyor.bayat ve curuk ve kokuyorda.Kadina kisir oldugu icin bagiran verimsiz ucube kendini sorgulamiyor salak efendi zayif kole.bana,sanki representation gibi geliyor ama sundugun marul salatalik hava civa kardesim,mezende ben niye bulunmak zorundayim?ne diye sogus olayim?

Meclis tartismalari ve oraya sokulan bir suru slogan tbmm yasanan gerginlik neyin kavgasini yapiyorsun hala?hisssedemedigin seylerinin mi tekelci zihniyetinin korkunc kaprisleri /sen empatiyi somuruyorsun ve pazarliyorsun bunuda fasitligine kosuyorsun..surekli korkuyorsun yapacak bir seyin yok,spinoza oku ethica sana iyi gelir-dunyadaki butun cinayetler akil adina islendi bu nietzsche den tanidikmi?

Ben kadir gecelerinde bile dusurmezdim nietzchemi elimden ,cunku kultur varsa orada horgoru vardir kardesim hayir deme sert olma kararli olma azimliligini gosterme ve bunu uygulamak icn varolustan gelen esnekligin ustun korumasi.

tarih islemiyor duruyor zaman tersine calisiyor zaman ilerleme nedir ki kardesim sen beni ben seni anlamadiktan sonra,ayni anda ayni seyi dusunmedikten sonra..hala ayni celiskilerle daha ne kadar daha ugrasacagizzz.

sen beni dinleme ben sadece sayikliyorum ok?