“Ben Yaktım O Yandı”, kumaş, dikiş, strafor, 110 cm x 62 cm x 144 cm , 2009 ———————————————————————————-Bu sergi, feminizm konulu bir sanat tarihi sergisi değildir. Feminizm adına yapılan bir…
“Destek Yapıları” Destek Üzerine Konuşmaları
13 Şubat 2009, 18:30
James Langdon ve Celine Condorelli
Osmanlı Bankası Müzesi
Konferans Salonu
Bankalar Caddesi, 11, Karaköy
“İstanbul Misafirleri Programı” kapsamında Türkiye’de bulunan Mimar ve Sanatçı Celine Condorelli’nin düzenlediği “Destek Üzerine” konuşma dizisi, James Langdon ve Celine Condorelli ile son buluyor.
Dizinin son konuşması, “Destek Yapıları” kitabı için yapılan, Gavin Wade’in de katıldığı bir taslak çalışmadan oluşuyor. Konuşmada, grafik tasarımcısı James Langdon ve Celine Condorelli tasarımın nasıl bir destek modeli olabileceğini tartışacaklar. Kitapta yer alacak bazı malzemeler ışığında, sanat, mimarlık ve diğer mekansal pratiklerdeki destek kavramları üzerine yapılan araştırmayı birleştirerek, bir destek bibliyografyasının nasıl olabileceğiyle ilgili kamusal bir öneride bulunacaklar. “Destek Yapıları” ismini, bu konuyla ilgili eksik kalmış bibliyografyayı oluşturmak üzere gerçekleştirilen bir yayın projesinden alıyor.
James Langdon sanat eğitimi aldı. Sanatçı ve sanat organizasyonlarıyla ilgili kitaplar tasarlıyor. İşleri arasında Ruth Claxton, Harrison & Wood, Steven Shearer ve Victor Man ile beraber hazırladığı sanatçı kitapları bulunuyor. Gavin Wade’in sergisini düzenlediği Has Man a Function in Universe? adlı kitapta, sergideki Mark Titchner, Shezad Dawood ve Neil Chapman gibi sanatçılar yer aldı. Langdon aynı zamanda Birmingham’da bir sanatçı girişimi olan sergi alanı Eastside Projects’in kurucu üyeliğini yapıyor.
Gavin Wade sanatçı ve küratör. Strategic Questions’ın yayımcısı, aynı zamanda Eastside Projects’in yönetmenliğini yapıyor. Küratörlüğünü üstlendiği projeler arasında: This is The Gallery And The Gallery is Many Things, Eastside Projects (2008); Strategic Questions Venice, 52nd Venice Biennale (2007); Thin Cities, Piccadilly Line Centenary, Platform for Art, London Underground (2006-8); Public Structures, Guang Zhou Triennial, China (2005); ArtSheffield 05: Spectator T, Cross City Biennial (2005) bulunuyor.
British Council Desteğiyle
Güncel Sanat Tartışmaları Dizisi, 9 Türkiye’de yeni küratörlük yaklaşımları…
İYİ KÜRATÖR TANIMI: İLK ŞARTLARI YERİNE GETİRENLER/ adnan yıldızBu metni, Azra’nın bizden (yani yukarıda posterini gördüğünüz seminerin katılımcı konuşmacılarından) geri dönüş istemesi nedeniyle yazıyorum. Tartışma sonr…
Fatma Çiftçi “Bir Dalgınlık Anında” @ PLAN Tasarım
09 01 – 31 01 2009
MASA, 2009’un ilk sergisinde Fatma Çiftçi’yi konuk ediyor. Çiftçi, bir süre için bulunduğu kentlerde karşılaştığı sıradışı durumları ve görüntüleri çizimler ve sesler aracılığı ile yeniden üretiyor; Istanbul, Tahran, Seul ve Londra’dan sanatçının dolayımı ile hafızada yer edinen bu sahneler kültürel farklara ve tasavurlarına işaret ediyor.
Fatma Çiftçi, 1981’de Amasya’da doğdu. Lisans eğitimini Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde 2005 yılında tamamladı. Çalışmaları daha önce “Freekick” sergisinde ve Yama Screening gibi projelerde gösterildi. Sanatçı Asian Artists Fellowship Program, Seul ve Bristol’deki Spike Island Residency programlarına katıldı. 31 Ocak’da Platform Garanti/Spike Island’da Misafir Sanatçı Sergisi açılacak sanatçı İstanbul ve Ankara’da yaşıyor ve çalışıyor.
Çizimler: Suat Öğüt
Zihnimdeki Boğaz / Christoph Keller
Sanatçı Konuşması
2 Ocak, 18:30
Garanti Galeri
Istiklal Cad. No:115A
Beyoglu/Ist.
Berlin Senatosu desteğiyle 6 aydır İstanbul’da yaşayan ve çalışan sanatçı Christoph Keller, işleri üzerine bir sunum gerçekleştirecek.
Kriz, Küreselleşme, Yeni-Liberalizm ve Sanat
Kamil Şenol
Ali Akay’ın Y.K.Y Sanat Dünyamız güz sayısında (sayı 108) yayınlanan, büyük sergiler ve bienaller sorununu tartıştığı, bu sorun bağlamında “dünyasallaşma” kavramını ele aldığı ve “küreselleşme” kavramı ile arasında nasıl farklar olduğunu açıkladığı yazısı, “Kriz, yine, kol geziyor ” cümlesi ile bitiyor. Biz bu cümleden devam edelim. Aslında çok yakın zamana kadar, globalizmin taraftarlarınca, dünya kapitalizminin yapısal krizinin bittiği, en azından bunlara bağışıklık kazandığı ve yönetilebildiği iddia ediliyordu. Yaşanan son kriz bunun hiç te böyle olmadığını kanıtladı. Şu anda yapılan hesaplamalar, bu krizin işsizlik ve yoksulluk açısından 1929 krizinin yıkıcılığına ulaşma ihtimalinin olup olmadığı üzerine. Son 20-25 yıldır ortalığı kaplayan “küreselleşme” tezleri günümüzde ulus-devletlerin önemini yitirdiği üzerine idi. Şu an yaşanmakta olan kriz küresel özellikler taşısa da, yapılan müdahaleler herkesin görebileceği gibi ulusal mekanizmalar aracılığıyla. Küresel tezlerin aksine, bu krizden çıkış için her bir sermayenin kendi ulusal devletinin müdahalesine olan ihtiyacı azalmak bir yana daha da artmıştır. Devlet müdahalesi, yani kamulaştırılarak kurtarılan, banka ve sigorta gibi finans sektöründeki şirketlerinden sonra, sıra üretim yapan şirketlere gelirse bu kimseyi şaşırtmayacak. ( Bu satırların yazıldığı sırada GM iflası ve buna Amerikan Devleti’nin izin verip, vermeyeceği konuşuluyor). Bu şu anlama geliyor, sadece “küreselleşme” eğilimleri değil, devlet müdahalesi gibi, “küreselleşme” karşıtı eğilimler de bir taraftan işliyor. Yaşanılan kriz ortamında bu karşıt eğilimin dozu o kadar artmış durumda ki yapılan müdahaleler “komünizm” olarak eleştirilebiliyor.
Bu kriz toz dumanı içersinde, Ali Akay yazısında, sanatın aynı zamanda siyasi ve toplumsal tarihin bir taşıyıcı olduğunu belirterek, sanatçılar, galericiler, koleksiyoncular, sanat kurumları, fuarlar, büyük sergi kurumları, tüm bunların, artık hayatımızın parçası olduğunu söylüyor haklı olarak. Borsa gibi inen çıkan, yükselen değerler, spekülasyonlar, kaçınılmaz bir şekilde kültür ekonomisinin parçaları olduğunu, Adorno ve Horkheimer’in “kültür endüstrisi” kavramına, Débord’un “gösteri toplumu” kavramına ve Baudrillard’ın “tüketim toplumu” kavramlarına referans vererek altını çiziyor. Ama öte yandan artık bu kavramlarla düşünmemizin imkânlarının da kısıtlı olmaya başladığı hatırlatıyor..
Son dönemde büyük sergiler ve bienaller için şu eleştirel cümleleri her yerde duymak mümkün: “küreselleşen bienallerin tek tipleşmesi; bienaller, uluslararası şirketler, bu şirketlerin yerel muadilleri ve belediyeler tarafından desteklenirken, bienal yapılan kentlerin kendisini tüketime sunulan bir metaya dönüştürmesi, sanatsal etkinliklerin de bu metayı pazarlamanın ve satmanın araçları olması vb.” Bir taraftan bu eleştireler, diğer taraftan özelikle 1999-2000’de doruğa çıkan küreselleşme karşıtı hareketlerin eylemleri, (şu an bu karşıtlık dünya sosyal forumları ile “alternatif küreselleşme” hareketleri şekline bürünmüştür)ve yaşanan son “küresel kriz” ile kapitalizminin somut çelişkilerini perdeleyen “küresel” tezlerin ipliği pazara çıkmış durumda. Bu durumda kirlenmiş “küreselleşme” kavramının yerine, özellikle de sanat ve kültür gibi potansiyel direnme olanaklarının bulunduğu alanlarda yeni bir kavrama ihtiyaç duyulması şaşırtıcı gelmiyor. Bunu bir eleştiri olarak söylemiyoruz, aksine böyle bir tartışmanın gerekliliğine inanıyoruz.
“Dünyalı olmanın veya dünya vatandaşı olmanın milli sınırların ve kültürün dışından bakmak demek olduğunu da anımsadığımızda, dünyasallığın sermaye hareketlerini ele alan küreselleşmeden de ayrı olarak işlediğini düşünebiliriz” diyor Ali Akay. Küreselleşme ve dünyasallığın arasındaki farklara değinmenin öncesinde kurulan bu hazırlık cümlesi için bir parantez açmamız gerekiyor. Özellikle milliyetçilik akımlarının insanlara gözyaşından başka hiçbir şey vaat etmeyen yapısı, kasıp kavuran şiddeti düşünüldüğünde “dünya vatandaşı” kavramı kulağa çok hoş geliyor.(Hardt/Negri ikilisinde bu formül “dünya vatandaşlığı”, “sosyal ücret” ve “herkes için garantili gelir” talepleri şeklinde işliyor). Dünya vatandaşlığı dediğimizde, ne anlamamız gerekiyor? Hiçbir sınırın olmadığı, vize duvarlarının yükselmediği, insanların serbest bir şekilde dolaşabilmesi geliyor aklımıza doğal olarak. Hepimiz biliyoruz ki dünyada mülk sahibi sınıflar ve çok küçük bir elit kesim dışında hiç kimse bu hareket kabiliyetinde değil. O kadar değil ki yaşadığımız bu coğrafyada her gün onlarca kişi başka, başka ülkelerden gelip, Yunanistan’a geçebilmek için Ege’nin sularında boğuluyor. Hareket kabiliyetine sahip çok küçük elit kesime elbette sanat alanında çalışanlar –sanatçılar, küratör, eleştirmen ve gazeteciler- giriyor. Tam da bu nokta belki de bir direnme potansiyeli gördüğümüz kültür ve sanat dünyası ile “büyük insanlık” arasındaki mesafeyi açıyor. Son Documenta’da Çinli bir sanatçının belki hayatları boyunca bir Avrupa ülkesi göremeyecek 1000 Çinliyi Kassel’e getirmesi bu mesafeyi azaltır mı bilmiyorum. Bu parantezden sonra, konumuza dönersek, Ali Akay soruyor: “nedir dünyasallaşma ile küreselleşme arasındaki farklı anlam? Bu, dünyasalı küreselden ayıran direnme ve kültür kavramlarına bizi bağlayacak. Sanatsal ve kültürel çabaları ve düşünme tarzlarını, isterse küresel şirketlerden sponsorluk yardımı alsın, sermayenin prestijinden ayırmak gerekecek; çünkü çok önemli gibi duran ayrım, aslında, nedenlerde yatmakta. Niçin sanat düşünüldüğünde hesap düşünülmemektedir? Niçin sermaye grupları bir kültürel veya sanatsal alana yardım yaparken sanatı değil de parayı düşünmektedir? Niçin “Halkla ilişkiler” veya “Reklam şirketleri” sanat ve sermaye arasında aracı ve para ilişkilerini düzenleyen rolü oynarlarken, sanatı değil, ama prestiji veya sembolik olanı düşünmektedirler?” Bir taraftan sorular sorarak meseleyi açmaya çalışan bu paragraf, diğer taraftan yöntem olarak sorular ile birlikte cevapları da içeriyor kendi içinde. Sondan başlayalım. Niçin “Halkla ilişkiler” veya “Reklam şirketleri” sanatı değil, ama prestiji veya sembolik olanı düşünmektedir? Cevap basit, çünkü sanat konusunda “uzman” değiller. Ayrıca bu şirketler sanatın içeriğinden çok, sanat yapıtlarını üreten sanatçıların şöhretinden ve statüsünden yarar beklerler. Prestiji ve sembolik olanı değil de, sanat’ı düşünmeye başlarlar ise süreç şöyle gelişir: düşünmek demek, o konu hakkında fikir öne sürmektir, fikir öne sürdüğünüzde yavaş yavaş sürece katılıyorsunuzdur, katıldıkça yapılan işe müdahale etme riskiniz artar, eğer müdahale ederseniz de aslında yapmak istediğiniz ile elde ettiğiniz sonuç tam tersi olur. Sizin amacınız prestij ve sembolik olanı satın almaktı; ama sanat düşünmeye başladığınız anda amacınızdan uzaklaşırsınız, dolayısıyla bu amaç ile sanatı düşünmek arasında ters orantı vardır. O yüzden “akıllı” reklam ve halka ilişkiler şirketleri, prestij ve sembolik olanı, direkt sanatın içinden, merkezden görünür kılmazlar. Siz geri planda bir yerde “destekleyenin” prestijini hissedersiniz. (reklam ve halka ilişkiler işinde “uzman” olanlar, opera sahnesinde, şarkının içinden sponsor adını söyletmezler!)
Madalyonun öbür yüzünde, niçin sanat düşünüldüğünde hesap düşünülmemektedir? sorusu var. Eğer tek bir projeden, tek bir sergiden ya da tek bir eserden söz ediyorsak burada hesap düşünülmediği doğrudur. Düşünülen sadece sanattır. Eserin etkisi ile hesapçı olmak arasında kuşkusuz ters orantı vardır. Ama bu sadece o an, o sergi veya o proje için geçerli değil midir? Sanat, sanatçısından eleştirmenine, küratöründen koleksiyonerine, destekçisinden kurumlarına dek tüm aktörleriyle bir alan ise, eser/sergi öncesini ve sonrasını da düşünmek zorundayız. Bu alan “geçerli kılma tekelini” ele geçirmek için verilen savaşlarla doludur. İşin içine “geçerli kılma tekeli” girmeye başladığında kaçınılmaz olarak hesap düşüncesi gündeme gelir. Durumu daha iyi anlatabilmek için bu noktada P.Bouirdieu’dan uzun bir alıntı ile yardım isteyebiliriz: “Bir yapıt ortaya koyan sanatçının kendisinin de üretim alanı içinde, bu sanatçının ‘bulgulanması’na ve bu sanatçıyı ‘tanınmış’ ve benimsenmiş sanatçı olarak kabul etmeye katkıda bulunanların tümünce –eleştirmenler, önsöz yazarları, satıcılar, vd. – yaratıldığının ayrımına varmak için yasak soruyu gündeme getirmek yeterlidir. Böylece, örneğin sanat tüccarı( tablo satıcısı, yayıncı, vd.), ayrımsız bir biçimde, ürünlerinin ticaretini yaparak sanatçının çalışmasını sömüren ve bu çalışmayı sergiler, yayınlar veya sahnelemeler aracılığıyla sembolik iyelikler piyasasına sürerek sanatsal yapım ürününe kendisinin benimsenmesi oranında önem kazanan bir geçerlik sağlayan kişidir. Savunduğu yazarı tanıtıp benimsettirerek ona değer kazandırır, yazara güvence olarak edindiği sembolik sermayeyi sunarak yapıtın yayınlanmasını ( kendi güvencesi altında galerisinde veya tiyatrosunda, vd.) sağlar ve böylelikle de onu benimsenme çevrimine katar; bu yolla, yazar, giderek daha seçkin topluluklara ve daha değerli ve aranan (örneğin ressamların durumunda toplu sergiler, kişisel sergiler, saygın koleksiyonlar, müzeler) yerlere girer[1].” Bu uzun alıntıya eklenebilecek tek şey, “geçerli kılma tekeli” mücadelesinin yerel değil; artık uluslararası (küresel değil !) boyutta cereyan ettiğidir.
Ali Akay, yazısında küreselleşme ile sermaye hareketleri arasında birebir denklik kuruyor. Para dünyası eşittir küreselleşme şeklinde bir formül işliyor. Ali Akay’a göre sermayedar ile sanatçı arasındaki farkları görmek, dünyasallaşma ile küreselleşme arasındaki farkı anlamak için önemlidir. Küreselleşmenin karşına koyduğu dünyasallaşma kavramını şu şekilde tarif ediyor: “Sanatçılar veya küratörlerin bazıları sergilerini yaparlarken, hangi pratik sermayenin işine gelecek diye düşünmeyerek çalıştıklarında, zaten küresel sermayenin hizmetinde gibi durmaz olmaya başlamışlardır; hâlbuki sermayenin kurallarına ve sadece buna bağlı kalarak sanat veya sergi yapmak, serginin düşünsel ve sanatsal boyutuna bir set çekerek etkisini azaltacaktır. Bu anlamda, dünyasal olan bir kültür veya bir sanat pratiği, küresel olan sermayenin hareketlerinden ve düşünme biçimlerinden kendisini ayırmaktadır… Sanatın içinde olduğum zaman sanat dünyası benim içimdedir ve sanat dünyası benim dünyam olmaktadır; ama sermayenin kültür ve sanata bakışındaki dünya sanat dünyası değildir; sanatın önünde duran sermaye dünyasıdır. Bu işte küreselleşmedir… O halde içinde bulunduğum dünyanın sanat dünyası veya para dünyası olması dünyasallaşma ve küreselleşme arasındaki ayrımı bize göstermektedir.” Aynı zamanda bu alanda direnmeyi ve bir ideale doğru gitmeyi barındırdığından dünyasallaşma kavramın yerine “evrensel”in de kullanılabileceğini belirttir. Devamında sanatçı ve sermayedar arasındaki ayrıma dikkat çeker: “sermayedar parayı düşünürken bir yandan da kendisini düşünmektedir veya yakın çevresini, ailesini vb. Hâlbuki sanatçı sanat düşündüğünde parayı, ailesini veya kendisini değil, insanlığı düşünmektedir.”
Küreselleşmeyi sadece sermaye hareketleri üzerinden tanımlayabilir miyiz? Sanatçıların veya küratörlerin “bazıları”nın sermayenin taleplerini düşünmemeleri, sergileme biçimleri/modelleri üzerinden oluşan global etkilerden kaçınmalarını mümkün kılar mı? Küreselleşmenin ekonomik boyutunun yanı sıra, kültürel boyutundan muaf olabilmek için, sanatın içindeki dünyada kalmak, sadece o alanın sorunları üzerinden düşünmek ve hareket ediyor olmak yeterli midir? Bu ve benzer soruların cevapları için, son 20-25 yıldır, özellikle kaçınılmazlık ve zorunluluk vurgusu ile etkili olmaya çalışan küreselleşme teorilerinin, en azından kendi konumuz açısından gerekli yanlarını kısaca bir gözden geçirelim[2]. İlk başta söylememiz gereken “küreselleşme” ideolojik bir kavramdır. İkincisi ise, küreselleşme teorisi bir ekonomik teoriden ibaret değildir. Devlet teorisine, uluslararası ilişkiler teorisine, barışa, demokrasiye, “küresel bir sivil toplum”un oluşumuna, NGO’lara, kültürel hayata ilişkin çeşitli önerme ve tezler içerir. Globalizmin üzerine bastığı ve sömürdüğü maddi zemin, dünya ekonomisinin, politikasının, kültürel hayatının vb. son dönemde yaşadığı yoğun bütünleşme sürecidir. Burada bir şeyin altını iyi çizmek gerekiyor, küreselleşme teorilerini eleştirmek ve bu teorilere karşı olmak, kapitalizmin dünyayı bir şekilde bütünleştirip bütünleştirmediği tartışması değildir. Tartışılan ve eleştirilen bütünleşmenin biçimleridir. Nedir bu biçimler? Bu biçimler yeni-liberalizm ve onun politikalarıdır. Bu politikalar ile dünya ekonomisi içindeki bütün engellerin kalktığı, meta, para ve üretim sermayesi akımlarının serbestleştiği, yani her şeyin düzlendiği bir durum yaratmak amaçlanmıştır. (Türkiye’nin de 24 Ocak 1980 kararlarıyla çok erken bir aşamada -Thatcher’dan hemen sonra, Reagan’dan önce!- bu yola girdiği hatırlanmalı.) Bir taraftan, yeni-liberal stratejinin benimsenip benimsenmemesi bir toplumsal ve uluslararası mücadele konusudur. Uluslararası planda yeni-liberalizmi dayatan uygulamalar IMF koşullarından başlar, yeni Dünya Ticaret Örgütü’nden geçer, Avrupa Birliği ve Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (NAFTA) gibi oluşumlara kadar uzanır. Diğer taraftan her bir ülke içinde ise yeni-liberalizm tam bir sınıf mücadelesi konusudur: bu mücadelenin yöntemleri, Amerika ve Avrupa’da işçi örgütlerinin zayıflatılması ve ideolojik/politik kuşatmadan, Türkiye gibi ülkelerde 12 Eylül tipi rejimlerin vahşi yöntemlerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Genel olarak bütünleşme kavramı ile birleşmenin özel bir tarzı, yani yeni-liberal yöntemlerle, engellenmemiş piyasalar aracılığıyla birleşme, özdeş kılınır. Öyleyse, yeni-liberalizm kriz içindeki sermayenin(kapitalizmin uzun dalga krizinden bahsediyoruz, şu andaki krizi bu dalganın en tepe noktalarından biridir) yeniden-yapılanmasının ve işçi sınıfına karşı taarruzunun ihtiyaçlarına cevap veren bir stratejidir. Bu niteliğiyle de bütün dünyanın burjuvazisinin işçi sınıfı ve öteki emekçi kitleler karşısındaki ortak çıkarını dile getirir. Yeni-liberalizm (ve onun dümen suyunda yürüyen uluslararası bütünleşme) bütün ülkelerin işçilerini ve emekçilerini bölerek, parçalayarak, giderek atomize ederek teslim almaya yönelik bir stratejidir. Bir başka değişle ağır bir taarruzun adıdır. Finans kapital, mali sermaye ve üretim sermayesini bir arada tutan yapısıyla, emperyalizm çağına özgü bir sermaye türü olarak günümüzde neredeyse evrensel hale gelmiştir. Finans kapitalin evrensel hale geldiği günümüz koşullarında, küreselleşme, liberalizmin, dizginlenmemiş bir dünya piyasasının, sermayenin özgür hareketinin hüküm sürdüğü bir dünyada sermayelerin kıran kırana rekabeti, güçlünün ayakta kalması ülküsüdür. Yabancı sermayeyi çekebilmek için, düşük ücret, disiplinli işgücü, düşük vergi, düşük düzeyli çevre koruma standartları vb, diğer gelişmekte olan ülkeler gibi Türkiye’de de uygulanan yeni-liberal politikaların bir ayağıdır. Öte yandan, Türkiye’de globalistlerin politik söylemi hep “treni kaçırmama”, hiç olmazsa en sondaki vagona kapağı atma benzetmesiyle bezelidir. Dünya sisteminin belirli bir yönde hareket etmekte olduğu saptamasını yapar, Türkiye’nin de bu gidişata avantajlı biçimde katılmasını savunurlar. Hatta bazı tavsiyeleri yerine getirirlerse, ülkenin köşeyi döneceğini iddia edenleri de vardır. Avrupa ile Gümrük Birliği’ni bu mantıkla savunurlar, kaliteli eğitimi ve yüksek teknolojiyi toplumsal ihtiyaçların daha iyi karşılanması için değil, Türkiye’nin rekabet şansını arttıracağı için isterler, İstanbul’u bir dünya kenti olarak nasıl satacaklarını tartışırlar.
Bu noktada, İstanbul’un bir dünya kenti olarak nasıl pazarlanacağı tartışmalarından, bunun araçlarından biri olarak düşünülen büyük sergiler/bienaller üzerinden konumuz olan sanata tekrar geri dönebiliriz. Büyük sergiler ve bienaller üzerinden şehirlerin kendilerini tüketilebilir bir metaya dönüştürmeleri problemi sadece İstanbul’un değil, bu tür etkinlikleri düzenleyen dünyadaki birçok şehrin problemi. Elena Filipoviç, Global Beyaz Küp adlı makalesinde[3], büyük sergiler ve bienaller için şu tespitte bulunur : “Ancak, tek tek tarihleri nasıl olursa olsun müzeye ve müzenin geleneksel sergilerine karşı model olma niyeti, bu tür etkinlikleri tanımlayan önemli bir özelliktir.” Devamında ise, küreselleşme teorilerinin, kültürel hayatta uzantılarını kavrayabilmemiz açısından şu önemli açıklamalarda bulunur: “Kimse bu konuda konuşmak istemiyor, ama bienaller ve diğer büyük çaplı sergiler kendilerini müze fikrinden ne kadar ayrı tutarlarsa tutsunlar, en çok klasik müze sergilerindeki gibi katı geometrisi, beyaz bölmeleri olan ve penceresiz alanlarda, özel inşa edilmiş mekanlarda eser sergiliyorlar.” Meta, para ve üretim sermayesi akımlarının serbestleştiği, yani her şeyin düzlendiği bir durumun aynısını, sergileme biçimi ve modellerinde de görüyoruz. Filipoviç’in sözleriyle, “burada paradoks, tabi ki şu: bienallerin çoğu, karşı çıktıkları neoliberal globalizasyon modelinden besleniyor ve kendileri bu tür homojenliği yaratıyor”. İstisnalar, Havana, İstanbul, varolduğu sırada Johannesburg ve Tiran. Bu yazı bağlamında, küreselleşme, dünyasallaşma (Ali Akay dünyasallaşma kavramının evrensel ile de ikame edilebileceğini söylemişti, peki enternasyonel’i kullanmak mümkün olabilir mi?) kavramlarının karşılaştırması ve çeşitli olası sorular açısından, Filipoviç’in aşağıdaki sorusu üzerinde ısrarla durulması gereken nitelikte: “Bizim modernitenin kültürel tarihleri ve onların üreticilerini baskı altına alan, gizleyen ve değiştiren bir kurgu olduğunun daha (yeni) bilincine vardığımız bu dönemde, neden ödevini yerine getiren bu mekânsal işbirlikçi hiç sorgulanmadan yayılmaya devam ediyor. Eğer globalizasyon, çoğu kez iddia edildiği gibi, ulusal ve uluslararasının ikili karşıtlığını sorunsallaştırıyorsa, ulusal sınırlara ve yerinden oynamayan dominant kültürel paradigmalara karşı çıkarak tarihlerin, geçiciliklerin ve Batı’nın ötesindeki üretim koşullarına giriş izni veriyorsa, o halde neden bu kadar çok sayıda konvansiyonel yapılar ve bu yapıların epistemolojik ve kurumsal temellerini vurgulamaya çalışan yerlerde bulunmaya devam ediyorlar?” Bu soruya olası cevaplardan biri olarak şu verilebilir: “Küreselleşme teorisi, emperyalist ülkelerin sosyo-ekonomik, politik ve kültürel yapılarını bütün öteki ülkelere kendi gelecekleri gibi gösteren, emperyalizmin hakimiyeti altında bir bütünleşmeyi bütün ülkelerin çıkarı olarak sunan bir teoridir. Aynen atası ‘modernleşme’ teorisi gibi ‘küreselleşme’ kavramı da bir konverjans (yakınsama) teorisidir ve kapitalizmin ve Batı kültürünün yaygınlaşmasını haklı gösterir. Liberal ‘küreselleşme’nin bütünleşmenin tek yolu olmadığının ortaya konulması, emperyalizmin ekonomik, politik ve kültürel hâkimiyetini tek mümkün gelecek olmaktan çıkararak, anti-emperyalist bir politik tavrı olanaklı hale getirir[4].”
Küreselleşme karşısında bir pozisyon ve kavramlaştırmaya gidilecekse, sermayenin taleplerine kulak asmadan, sanatın içinden, onun problemleri üzerinden bir kurgu, çalışma ve düşünme biçimi tek başına yeterli olmayacaktır. Kemikleşmiş sergi şablonlarının dışında, “beyaz küp”ün uzantısı olmayan bir sergileme biçimi/modeli (bu elbette sadece bir gösterme üzerine kurulu değil, ilişkiler düzeyini de içine olan) arayışı, küresel genişleme ve homojenleşme karşısında atılacak ilk adım olabilir. Böyle bir arayış mekânların masum olmadığı, sergi mekânlarının da ideolojik bir yanı olduğunu teslim etmektir aynı zamanda. “Zenginlik” ile sanat arasında hep bir neden sonuç ilişkisi kurulur. Bu kriz vesilesiyle zenginliklerin yaratıcısının emek olduğunu (Smith, Ricardo, Marks) yeniden idrak edersek, hem ülkemizde hem de dünyada işsizliğe ve işten çıkarmalara karşı, bu yola sapan şirketlerin kamulaştırılması yolunda talepleri dile getirip, sanat alanında, sermaye ile kolkola yürümek yerine, tam da değeri yaratan emeğin farklı örgütlenme biçimlerini gündeme getirerek, sanatın biçimlerini değiştirebiliriz. Unutmayalım ki bir diş hekiminin emek-zamanı ile bir sanatçının emek-zamanı arasındaki mübadele için sermayenin dolayımına ihtiyacımız yok. Bu örnekler çoğaltılabilir. O yüzden “insan neyle yaşar ?” sorusu doğru bir başlangıç noktasıdır.
[1] Pierre Bourdieu. Sanatın Kuralları.Y.K.Y.Çeviri:Necmettin Kamil Sevil.Sayfa:264
[2] Burada küreselleşme kavramına ait açıklamalar, ideolojik bir kavram olan küreselleşme üzerine yıllardır ideolojik/teorik mücadele yürüten Sungur Savran’ın aşağıdaki makalesinden, onun cümleleri ile çıkarılmış özet görüşlerdir.Bu makale ile uyuşmayan veya çelişik olabilecek tüm kavramsallaştırmaların sorumluluğu bana aittir. Küreselleşme mi, uluslararasılaşma mı? Sınıf Bilinci Dergisi.yıl.1996 sayı.16-17.makalenin online versiyonu için : http://www.iscimucadelesi.net/arsiv/kuresel/kurmu_ulmu.htm
[3] Y.K.Y Sanat Dünyamız Sayı 108.Çeviri: Mine Haydaroğlu.(Ali Akay’ın yazısıyla aynı sayıda)
[4] Sungur Savran’ın adı geçen makalesinin politik sonuçlar bölümünden.
İstanbul 2010’dan “Taşınabilir Sanat” projesi
İsimŞEHİRProjenin ilk sergisi, 1 Kasım 2008’de Kartal Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nde başlayacak olan İsim-Şehir sergisi olacak. Proje kapsamında 100’ü aşkın sanatçının çalışmaları İstanbullularla buluşacak.İstanbul 2010…
Bir Kültür Devrimini Düşünmenin Gerekliliği
Burak Delier
Son 3-4 ay içerisinde oldukça yoğun bir sanat gündeminden geçtik. “Modern ve Ötesi” sergisi, Pera’ya gelen JP Morgan koleksiyonu ve arka arkaya açılan “güncel sanatı nasıl elitleştiririz/ticarileştiririz” ana temalı fuarlar, bunların yanında elbette Bienal’i , hatta Bienalleri (İstanbul, Venedik, Dokümenta) saymak gerekiyor. İnsanın beynini uyuşturan, düşünme ve eleştirme kapasitesini felce uğratan bir fırtına sanki, (buna “Allah Korkusu” sergisinin başına gelenler, Kuzey Irak harekatı, esir düşen, sonra “kurtarılan” askerler, bizi iyice köşeye sıkıştıran polis terörü vs. de ekleyebilirisiniz) her gün gündem değişiyor, tam bir şeye yoğunlaşıp onu tam anlamıyla sindirip, tüketip, sağını-solunu kavrayıp bir tavır geliştirecekken, başka bir darbe geliyor ve oluşmakta olan her şeyi süpürüp gidiyor. Komplo teorisi değil bu, aptallaştırılıyoruz, uyuşturuluyoruz, yarı bilinçsiz bir beden gibi küçük kasılmalarla cevap verebiliyoruz ancak. Verdiğimiz cevapların etkileri de küçük, geçici ve anlamsız kalmaya mahkum oluyor. Gündem içinde yapılan çekişme/tartışmalardan ne kalıyor elimizde ona bakıyoruz ve koca bir hiçin kaldığını görüyoruz… Geniş kapsamlı ve uzun erimli bir plana ihtiyacımız var. Bütün dünyayı kaplamasa da, en azından kendi mahallemizi, yani sanat mahallesini kaplayacak dönüştürücü, mikro bir plan üzerinde çalışmaya girişmeliyiz.
Sanat alanında yaşanan son gelişmelerin, aslında birbirine son derece bağlı süreçler olduğunu söyleyelim ilk önce, yani, müzelerin açılması, galerilerin, holding/şirket patronlarının, koleksiyonerlerin güncel sanatla ilgilenmesi, “Modern ve Ötesi” gibi son derece geniş kapsamlı bir serginin etrafında gelişen sanat cemaatlerinin rant kavgaları, JP Morgan’ın Türkiyeli elite neredeyse bir örnek olarak sunulan koleksiyonu ve bu koleksiyondan ders alacak ve bunu uygulayacak patronlar için fuarlar… Eh, tabii bir de sanatla sermaye arasında bağlantıyı kuracak küratörler, eleştirmenler lazım, neyse ki onlarda buradalar. Şimdi sıra, eleştirmenlerin/küratörlerin/galericilerin “en iyi çıkış yapan genç sanatçıları” listelemeleri, hafif muhalefet veya yetenek sosuyla güzelce paketleyip, fiyatlandırmalarında. İleride, bu “zirve” yapan sanatçıları ve “iz bırakan” eserlerini tarihsel bir akış içinde arka arkaya koyduk mu, işte size en hakiki, en has Türkiye Sanatı!
Bu hikaye çok bildik, güneşin altında yeni bir şey yok. Ama şunu görmek gerekiyor, sanat herhalde hiç şimdiki kadar para etmemiş ve parayla bu kadar meşrulaşmış bir biçimde içli dışlı olmamıştı. Sadece Türkiye için geçerli değil bu söylediğim, dünyada da bu böyle[1]. Borsalar çıktıkça sanat borsası da yükseliyor, İstanbul dünya şehirleri arasında yerini sağlamlaştırdıkça Türkiye sanatı da “değerini” yükseltiyor. Bütün bunların arasında bir paralellik var. Tam olarak içselleştirilmiş bir kültür endüstrisi işte bu! İçerik tartışması yok, gerek de yok, her şey, her sergi, her mülakat, koleksiyona giren her iş, atılan her adım bir promosyon değeri olarak algılanıyor. Kapitalizmden, liberalizmin serbest piyasa ekonomisinden başka bir alternatif düşünemediğimiz, rekabetçi bireylerin, cemaatlerin ya da ulusların çeşitli güç alanlarında(sanat, ülke, dünya vs.) rant kavgasından başka bir “oluş” modelini tasavvur etmenin tamamen gündemimizden çıktığı bir dönemdeyiz. Rekabetçilik, kazanma hırsı, vahşilik sanat alanında da hüküm sürüyor. Kim daha fazla “görünür” olacak, kim daha fazla “değerine değer” katacak… Küratörlerimiz ise neredeyse memnunlar bu gelişmeden, bu rekabeti, çekişmeleri üretken bir sanat ortamının bir göstergesi olarak düşünüyorlar herhalde! “Vahşi” kapitalizmin ve rekabetçiliğin üretimde çoğullaşma değil, aksine tektipleşme ve muhafazakarlaşma getirdiğini unutmuşa benziyorlar. Bir de güncel sanatın kendini kabul ettirmiş olmasından, kurumsallaşıyor olmasından duydukları bir memnuniyet var sanırım. Öyle ya, yıllarca doğru düzgün bir müzesi olmamış bir ülkede, -beceriksizce olsa da- müze patlaması yaşanıyor, hep taklitlerle avunmuş içe kapalı bir sanat dünyası, 90’larla beraber kendini kendi gibi temsil etme şansını yakalıyor ve 2000’lerle, müzesiyle, müşterisini güncel sanatın verimli bir yatırım aracı olduğuna ikna etmeye muvaffak olmuş galerileriyle sanat popülerleşiyor, elitleşiyor ve kurumsallaşıyor. Türkiye sanat tarihinde “ilk”lerin yoğunlaştığı bir dönem, tarih yazılıyor, sanat tarihi yazılıyor… Tıpkı liberal piyasaya geçişle koleksiyonların oluştuğu 80’ler gibi. Bugün, 80’lerde yavaş yavaş “satmaya” başlayan ve giderek piyasalaşan sanatın ve sanatçıların, güncel sanat alanındaki muadillerini bulabilecek durumdayız. Sanat piyasasıyla, bütün kurumlarıyla oluşuyor, buna karşı bir direniş gerçekleşmez ise, önüne aldığı her şeyi kendine katarak ilerleyecek ve dokunduğu her şeyi kül edecek.
Nereye baktığınız da önemli tabii, piyasayla, ana akımla, hatta ana akımın kenarında dolaşan üretimlerle de bağını tamamen koparmaya aday, angaje üretimler var tabii, fakat şunu görmemiz gerekmiyor mu: 90’lardan beri hayli politik bir içerikle sahne alan güncel sanatın kapitalizasyon süreci başladı ve görülen o ki sanatçılar buna nasıl karşılık vereceklerini, nasıl direnebileceklerini iyi çalışmamışlar.
İşte tam burada duralım ve durum nasıldı 90’larda diye soralım. Güncel sanat tam olarak nasıl konumluyordu kendini elit/konvansiyonel/ticarileşmiş sanata karşı? Ayrıca bu konumlama, daha girift olmakla beraber siyasal bir kamplaşmaya da denk gelmiyor muydu, elit ve elit olmayan milliyetçiliklere karşı sol taraftan ve tabanın üretici çokluğundan söz almıyor muydu güncel sanat? Şimdi durum nedir? Milliyetçiliğe karşı geliştirilen tavır liberal piyasalaşmaya/elitleşmeye karşı neden geliştirilemiyor? Tabii ki, anti-milliyetçi sol ve sanat kendine millici bir cephe içinde yer bulamayacaktır, dolayısıyla liberal kanada doğru itilecektir.(Son seçimde AKP’ye oy veren “solcular”, “azınlıklar” vs. gibi.) Hatta teşvik edilecektir bambaşka niyetlerle. Zaten, güncel sanatı destekleyen banka, aile, kurum, kuruluşlara baktığımızda hangi projenin parçası olarak güncel sanatı desteklediklerini kolaylıkla anlayabiliriz. Güncel sanat, küreselleşen dünyanın kazanan elitleri arasında yerini almak için portföyünüzde olması gereken fiyakalı bir kart. Halbuki, 90’larda çıkışını yapmış bir çok sanatçı için, güncel sanat elitizme karşı da bir duruşu temsil etmiyor muydu? Nasıl böyle bir kayma oluyor ve bununla nasıl mücadele etmek gerekir?
“Gerçekçi Ol, İmkansızı Talep Et!” sergisinin katalogunda, güncel sanat sahnesinin bir ayrışmaya uğrayacağını söylemiştim. Kapitalizasyonun ve buna paralel olarak elitleşmenin etkisi ile bu ayrışmanın ana hatları ortaya çıkacak iyice. Milliyetçi ve elit solla paslaşanlarla ilgilenmiyoruz zaten, bizi ilgilendiren, önümüzde duran bütün melekeleri, hoşgörüsü, “yaratıcılığı”, kendinden menkul demokrasisi vs. ile piyasaya/kurumsallaşmaya, yeni anti-milliyetçi küresel elite karşı nasıl bir cephe alacağımız. Bu aynı zamanda, büyük resimde oldukça ciddi bir siyasal hassasiyet ve ajandayı gözetmek anlamına da geliyor. Sanatçı olarak kendi konumumuzu sorunsallaştırmamız ve dönüştürmemiz gerekiyor. Hatta, sanat alanını baştan aşağı yenilememiz; kurallarını, kariyerist sanatçının, bilir-kişilerin, küratörlerin, eleştirmenlerin, galericilerin, koleksiyonerlerin, holding patronlarının koyduğu sanat alanını terk etmemiz, başka bir yapılanma, başka bir siyaset ve örgütlenme içinde alanı tekrar tanımlayarak, “özgürleşmeyi” gerçekleştirmemiz gerekiyor. Bütünlüklü bir projeye ihtiyaç var, küçük hamlelerle yetinemeyiz, ne de olsa sanat alanı, kurallarının bozulması ile kendini besliyor. Sanatçının üretimi ve söylemi ile yapılan mini kırılmalar hemen düzene entegre ediliyor. Üretimimizin içinde tetikleyeceğimiz kırılmalarla ilgilenirken, büyük söylemsel yapılara(bu yazıda “Sanat”) müdahale etme, farklı yapılar ve söylemler kurarak özneleşme süreçlerini gözden kaçırıyoruz.
Şu soruyu soralım: Elimizdeki düzen içinde fail kimdir, kim konuşuyor? Sanatçı mı? Küratör mü? Koleksiyoner, yatırımcı, bankanın halkla ilişkiler müdürü mü? Ya da hepsinin katkısı(ekonomik ve sembolik) ile oluşan bir yapı/fabrika mıdır, asıl fail? Sanatçı üretimi ile içine girdiği sahada ne kadar özneleşebiliyor? Sanat söyleminin bütününe ne kadar hakim olabiliyor? Elbette, bu sanatçının üretimi ile oldukça alakalı, fakat, sadece ve sadece onunla alakalı değil. Kafamızı bir an kaldıralım ve üzerimize gelmekte olan dev kar topuna bakalım. Sanatın tarihsel, toplumsal ve ekonomik süreçlerin içinde oluşmuş bir yeri var toplum içinde. Bu yer hiç de olması gerektiği gibi “özerk” değil. Çeşitli güç odakları arasıda gidip gelen bir saha. Bu saha içinde sanatçıya/eleştirmene vs. bir konum ve işlev biçiliyor. Bu hazır konumu ve işlevi sahiplenip, toplumsal bir “değere”, bir ürüne dönüşmek ve toplumun işleyişini onaylamak mı istiyoruz, yoksa, başka bir konum üretip, didişmek mi istiyoruz? Bu siyasetin, siyasi bilincin önemli rol oynayacağı bir ayrım. Bourdieu “Sanatın Kuralları” adlı kitabında oldukça vurucu bir karşılaştırma yapıyor, kabaca ele alırsak: Duchamp sanatın kurallarını bozan ve yeniden tanımlayan biridir, çünkü sanat ve sanatçı üzerine düşünür, kendi konumu sorgular; oysa, “naif” ressam Gümrükçü Rousseau sanat alanının yarattığı/yaptığı bir şeydir. Rousseau bir nesnedir, o yapmaz, alan tarafından yapılır. Kendi bilinci, alan bilinci yoktur, onun söz alacağı konum ona biçilmiştir. Duchamp oyunun kurallarına o kadar hakimdir ki, onları bozar, sorunsallaştırır, eğer, büker, dalga geçer, işine geldiği zaman kullanır. Oyunda kendi bölümünü bırakıp, oyunla oynamaya girişmiş biridir Duchamp.
Bizim ise güncel sanatın ehlileşmesi ve kapitalize edilmesi sürecinde oyunu terk edip, başka bir oyun yaratmamız, oraya eklemleneceğimize başka kurallar, başka bir işleyiş yaratmamız gerekiyor. Sanat alanında topyekun bir devrimi kovalamamız gerekiyor. Bunu yapmadığımız takdirde, 90’lardan itibaren gelişen sanatın siyasallaşma eğrisi, sanatsal ve siyasal içerik kof bir söylem olarak kalma tehlikesi ile karşı karşıya. Öznesi olacağımız yeni bir oyun sahası icat etmeliyiz.
Bir süredir, üretimlerin farklılaştığını ve kayda değer bir siyasallaşma eğrisi izlediğini söyleyebiliriz. Deneysel sergiler, angaje ve amatör projeler yapılmakta. Bunların cesaretlendirilmesi ve sanat faaliyetinin profesyonellerin ve bir takım özel “deha”ların alanı olmaktan çıkması için çaba harcanmalıdır. Bu tür çabalar var, peki nedir başından beri değişmeyen? İzleyici/koleksiyoner profili sanat icat edildiğinden beri tarihin hiçbir anında kırılmaya uğramamıştır. Sanat hep egemen sınıfların uğraşı olarak kalmıştır. Egemen sınıfların uğraşı olmayan sanat ise, dışlanmış ve değersizleştirilmiştir. Dışlanmadığı durumlarda ise bir analiz nesnesi konumuna indirgenmiş ve yine burjuva salonlarının duvarlarında yerini almıştır. Sanatçılar bunu eleştirseler dahi, dönüp burjuvazinin kucağına kendilerini bırakmak zorunda kalmışlardır. Sosyal içerikli hiçbir sanat eserinin sahibi ya da o eseri tartışan kişiler o esere konu olanlar olmamıştır. Koleksiyon yapmak egemen sınıfların bir ayrıcalığı olarak süre gelmiştir. Sarkis’in eleştirileri, Haacke’nin işleri ve Broodthaers ve daha nicelerinin işleri bu konu etrafında döner hep. Sarkis meseleyi “savaş ganimet”i diyecek kadar ileri götürür. Sanat faaliyeti, sanat eseri egemen sınıf tarafından esir alınır. O sınıfın inceliğini ve aklını onaylayan, egemen olmaktaki haklılığını pekiştiren bir alet olur sanat. Bugün bizim karşı karşıya olduğumuz tehlike de bundan başka bir şey değil. Bunu değiştirmek ve buna karşı direnmek için kendi yapıtlarımızdan öteye gitmemiz gerekiyor. Örgütlenmemiz, eserlerimizi ve tetikledikleri tartışmaları gerçek sahiplerine ulaştırmamız, alanı kaydırmamız gerekiyor. Büyük ölçüde toplumu bölmeye, dolayısıyla düşmanlaştırmaya hizmet eden, hiyerarşik, özelleştirici, burjuva ideolojisi tarafından belirlenen sanat alanı yerine, başka bir sanat alanını, (aşırı demokratik kamusal bir alt-alan olarak), kapitalist olmayan insani bir değiş-tokuş modelini ve başka bir “müzeyi” hayal etmemiz gerekiyor. Elimizdeki hazır izleyici/koleksiyoner profilini, mekan profilini, müze profilini değiştirmemiz gerekiyor. Baştan aşağı farklı bir sanat alanı yaratmalıyız. Başka bir sanat, başka bir ilişki, başka bir sanatçı, başka bir eleştirmen, başka bir mekan, başka bir izleyici/koleksiyoner… ve nihayet başka bir dünya!
Not: Elbette, mesele bu örgütlenmenin nasıl bir ortak bilinç(siyasal ve sanatsal) ile yapılacağını ortaya koymak ve bulunduğumuz koşullar içinde, liberal ekonominin kültür politikalarından bağımsız, ekonomik olarak kendine yetebilen bir yapı ile aşırı demokratik kamusal alanın nasıl kurulabileceğini araştırmaktır. Zaman, yerleştiğimiz çatlaklardan çıkarak “alanlar” yaratma, somut adımlar atma, deneme-yanılma ve bir daha deneme yeniden yanılma zamanıdır…
[1] Art Review: dergisinin Kasım 2007 sayısındaki “En Güçlü 100” (The Power 100) dosyası oldukça ilginç. İçinde sanat aleminde bir yerlere gelmek istiyorsanız nasıl davranmanız gerektiği ilgili dersler de var. Hemen söyleyelim En Güçlü François Pinault(koleksiyoner), 6. sırada En Güçlü -hepimizin bildiği- Damien Hirst, üzülerek, listede Türkiye’den kimsenin olmadığını belirtelim. Bizim için hala biraz zaman var demek oluyor bu.
Art-ist Güncel sanat dergisi sayı: 7, Ocak 2008
İhraç fazlası sanat ihtiyacı
10 Ekim’de açılacak olan Outlet, Azra Tüzünoğlu’nun marifeti. Mekân, sıkışan güncel sanat ortamına bir yörünge kazandırma niyetinde.
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
NİGAR AVŞAR (Arşivi)
Sanatın outlet’i olur mu?
Haftaya Tophane’de açılacak olan sanat üssü Outlet, bulunduğu mahalleyle soluk alırken, camianın kıyısında duran sanatçılara da hayat öpücüğü verecek. Söz, kurucu Azra Tüzünoğlu’nda…
Beyoğlu’ndan Fındıklı’ya inen yokuşlar sanatın güzergâhında önemli duraklar haline geldi ne zamandır; Fındıklı’da İstanbul Modern, Tophane’de Tütün Deposu, Karaköy’de Hafriyat derken, şimdi Tophane’yi kesen Boğazkesen Caddesi, ‘İhraç Fazlası Sanat’ altbaşlığındaki Outlet’e ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.Outlet, Radikal Cumartesi ve güncel sanat dergisi Art-ist’e yazdığı sanat kritikleriyle tanıdığımız Azra Tüzünoğlu’nun marifeti, aylarca süren meşakkatli bir çalışmanın ürünü. İddialı bir yapım Outlet; her şeyden önce sıkışan güncel sanat ortamına bir yörünge kazandırma, genç sanatçıyı, kıyıdaki sanat üretimini izleyiciyle buluşturma derdinde.10 Ekim’de kapılarını açacak mekân, sanatçı Merve Şendil’in Jean Luc Godard’ın ‘Alphaville’inden ödünç aldığı, ‘Normal Olmayı Reddediyorum!’dan hareket ediyor ve ilk serginin adını da aynen koyuyor: ‘Normal Olmayı Reddediyorum!’. Fikret Atay’ın ‘Theorists//Teorisyenler’, Bashir Borlakov’un ‘Hemşire’, Burak Delier’in ‘KontraAtak’, Servet Koçyiğit’in ‘Motherland’ ve ‘Shake It Till Drops’ ve Cengiz Tekin’in ‘Stratejik Analiz Dersleri’yle sergi 20 Kasım’a dek Outlet’te. Azra Tüzünoğlu’yla Outlet’in Tophane’deki macerasını, ezberi şaşan mahalleliyle tecrübeyi ve güncel sanatın ihtiyaçlarını konuştuk.
Outlet’in muradı ne?
Outlet, Türkiye’deki sanat ortamına bir canlılık kazandırma girişimi. Güncel sanat ortamının sıkıştığı bir alan var. O alanı genişletmek gerekiyor; tekelleşmiş yapılarla, kurumsallaşmış yerlerle değil de, daha küçük, parçalı, farklı işler yapacak insanlarla olacak bu dönüşüm. Burayı da öyle bir alan olarak kurgulama arzusundayım. Bizim niyetimiz, hem böyle yeni bir alan açacak, zemin üretecek bir oluşumu başlatmak, hem de sanatçılar için bir destek noktası olabilmek. Hem bir mahallede ürettiğini bilerek hem de illa bu mahalleye özgü üretimler yapma peşine de düşmeden, geniş düşünen, ama nerede olduğunu da bilen bir hareket alanı yaratmakla ilgileniyorum.
Sıkışan sanat alanından sıyrılıp kitlelere ulaşmak gibi bir niyetiniz olduğunu da okuduk. Kitle tahayyülünüz ne?
Elbette buraya sanatsever kitle gelecek. Onlara gelmeyin diyemeyiz, gelmeliler de. Sanatın o 200 kişilik cemaatinden daha geniş bir alana yayılmakla ilgileniyorum. Bu nasıl olacak? Bu sizin yaptığınız işle alakalı. Biz burada beş-altı aydır çalışıyoruz. Önce komşularla başlayan bir ilişkimiz oldu. Köşede kahvecimiz var, buraya ilk geldiğimizde gökten inmiş gibiydik. Henüz açılmamış olmamıza rağmen merak ediyorlar, yardım ediyorlar, sandalye taşınıyor, birlikte iş yapıyoruz… Böyle başladık; şimdi mesela öğrencilerle ilişki kurmakla ilgileniyoruz. Günümün önemli bir kısmını öğrencilerle konuşarak, yeni sanat yapan insanlarla yatay bağlantılar kurarak harcıyorum. Bunun da çok önemli geri dönüşleri olacağını düşünüyorum.
Outlet’in ihtiyaç belirlemek gibi bir gündemi var. Güncel sanat ortamının ihtiyaçları neler?
90’lardaki dert: Sanatçının burada varlığı yok gibiydi, sanat ihraç ediliyordu. Outlet’e ismini veren de bu. Tüm bu üretimler geri döndüğünde gösterilecek alanı da yoktu ya da çok dardı. Bir bienal vardı, az sayıda küratörün yaptığı sergilerde ya vardınız ya da yoktunuz veya tamamen dışarısındaydınız. Bir yandan da dışarıya doğru üretme meselesi nüksediyordu. 2000’lerde de büyük banka galerileri, müzelerin açılmaya başlamasıyla, daha oturaklı, bürokratik kuralları olan ve büyük sermayenin yönlendirdiği mekânlar ve sergiler açıldı. 90’larda sanatçılar arasında birlikte hareket etmek varken, 2000’lerde bu çözüldü ve daha bireysel bir sanatçı profili ortaya çıkmaya başladı. Şimdi de star sanatçılara doğru gittiğimiz bir dönemdeyiz. İki kutup var: Birincisi, kurumsal-ağır işleyen mekânlar, ikinci kutup inisiyatifler, küçük oluşumlar… İki kutup arasında derin uçurumlar var ve ara alanlarımız az, enstitüler, galeriler yok. Sürekli üretim yapan, yeninin peşinde koşan ve bunları izleyiciyle buluşturmayı dert eden alanlar boş…
Güncel sanat izleyicisinin profili ne? Kim bu izleyici?
Herkes olabilir. Güncel sanat güncel olanla, tam da sokaktakinin derdiyle, politikayla, ekonomiyle ilgileniyor. Yeni medyayı da kullanıyor. Bütün bunların anlaşılmaması abesle iştigal. Bu fazlasıyla karşılaşmakla alakalı. Daha fazla noktada karşılaşılırsa iletişim kurulmaya başlayacak. İnsanın ilgisi şöyle uyanıyor: Önce bir şeyleri görüyorsun, anlamasan da gördüğün şeyle başlıyorsun, sonra o gördüklerinle aynı aileden farklı şeyleri o kadar çok görmeye başlıyorsun ki, ‘Bu ne’ diye soruyorsun. Ondan sonra anlam, etki, tepki, zevk, bilgi ilişkisi başlıyor. Yaygınlaştırmakla ilgisi var. Dolayısıyla bu konuda umutsuz değilim.
Outlet’in Tophane’de açılması bu anlamda önemli bir tercih, öyle mi?
Bu sadece sanatçıyla, galeriyle ya da müzeyle ilgili değil, aynı zamanda izleyiciyle de ilgili. Önce arzunun oluşması gerekiyor. Bu istek paraşütle de inmez kimseye. Ya sanatçı, ya sergi, ya konu, ya enerji bilemiyorum, bir şey yakalayacak, çekip kolundan bakmaya zorlayacak. Bunun yollarını da deneyeceğiz. İlk sergide Fikret Atay’ın işini gösteriyoruz: Mardin’le Batman arasında bir yaz Kur’an kursundaki ezber yapan insanlar var videoda. Sahne şu: Bir büyük salon, herkesin ayakları çıplak, zaten ayak hizasından çekilmiş görüntüler, sadece gövdeleri gözüküyor ve insanlar aşağı yukarı, ellerindeki Kur’an fasikülleriyle yürüyüp ezber yapıyor… Bu işi izlerken karşısında duramıyorsun. O videonun karşısında yüzleşmek, ne hissettiğinin hesabını vermek zorundasın. 1 Mayıs 2008’de çekilmiş… Ben defalarca izledim, bütün bu çevrenin entelektüelleri de izleyecek, ama bu sokakta Kadiriler Tarikatı yaşıyor. Onlar da başka türlü bakacaklar. Ama sonuçta aynı videoyu izleyeceğiz! En önemli işim onları içeri sokmak. İşte geniş kitleler için bir adım.
Altı ay öncesine kadar Tophane sizin için nasıl bir yerdi?
Tophane bildiğim bir yer değildi. Tütün Deposu’na, bu yokuştan inip İstanbul Modern’e, Karaköy Hafriyat’a gidip geliyorduk. Ama burada olduğun zaman burasının bir mahalle olduğunu görüyorsun. Beyoğlu’ndan da izole bir yer. Burada başka bir hayat var, birçok insanın İstiklal Caddesi’yle hiçbir ilişkisi yok. Homojen bir yapısı da yok. Çok farklı gruplar, etnik kökenleri farklı insanlar yaşıyor. Yavaş yavaş da değişiyor. Beyoğlu’na bu kadar yakın olup, bu kadar ucuz olan ve aynı zamanda mutenalaşmamış bir yer Tophane…
Azra Hanım’dan ‘Abla’ya geçtiniz mi mahallede?!
Abla durumu var tabii! Buradaki insanlara benzemiyorsun ama ablasın işte… Bir gün mahalleli kızlar asistanımı görmeye geldiler! Asistanım sarışın, mavi gözlü, 1.85 boyunda; pembe tişört giyip kısa şortuyla çalışan genç bir erkek. Kızlar hayretle pembe tişörte bakıyorlar. Kodlar bozuldu, ezberleri şaştı. Bir erkek pembe tişört giyiyor, ama babası, abisi giymiyor… Olabildiğince onları rahatsız etmeden çalışmak, diğer yandan kendim olarak kalma niyetindeyim. Açılışı eylülde yapacakken, Ramazan diye 10 Ekim’e erteledik. İçki verdiğimiz zaman mahallelinin rahatsız olmasını istemedim. Onlara saygısızlık etmiş olurduk…
-Türkiye’de sanat çok politik -Başka türlü nasıl olabilir ki?
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜNSantralistanbul’daki ‘Transfer’ ekibinin Türk güncel sanatına dair izlenimleri farklı. Alman sanatçılar, işlerin çok politik olduğu görüşünde birleşirken Türk sanatçıların cevabı ‘Başka nasıl olacak ki? Kişisel hikâyelerimize gelene kadar bir sürü sorun var’ diyor
18/12/2007 (1081 kişi okudu)
JÜLİDE KARAHAN (Arşivi)İSTANBUL – İki yaşında Alman bir kız çocuğu kırmızı puanlı şapkasıyla İstanbul’da bir otobüste oturuyor. Annesi diğer çocuklarıyla uğraşırken şapkayı göz ucuyla izlemekte. Bir süre sonra kızına kardeşleriyle birlikte inmesini söylerken fark ediyor ki şapkanın altındaki çocuk başka. Kendi kızını ancak aylar sonra bulabiliyor. Almanya’da kulaktan kulağa dolaşan bu hikâyeyi bize aktaran Alman sanatçı Tatjana Doll, “Var mı bunun ötesi?” diyor ve ekliyor: “Almanya’da hangi harften sonra hangisinin geleceği bellidir. Ama burası çok olasılıklı.” Doll, Kuzey Ren Vestfalya (KRV) Kültür Sekreterliği’nin 1990′dan beri iki yılda bir başka bir ülkeyle düzenlediği ‘Transfer: Uluslararası Sanat ve Sanatçı Değişim Programı’ katılımcılarından biri. 2005 Aralık ayında uluslararası bir jürinin 14 kişiyi davet etmesiyle başlayan proje, Türk sanatçıların Almanya’nın Aachen, Bochum ve Münster kentlerini; Alman sanatçıların da İstanbul, Diyarbakır, İzmir Eskişehir ve Ankara’yı ziyaretleriyle devam etmiş. Bunca zaman ve mekân değişikliğinden bir sürü hikâye kalmış geriye. Türkiye’deki proje ortağı Santralistanbul’daki ‘Transfer’ isimli sergi, bu hikâyelerden izler taşıyor. Bu izlerin yetmediği yerlere de sanatçıların izlenimleri yetişti. Heike Weber: Bir değişim programı çerçevesinde iki aylığına Türkiye’ye gelmekten korkuyordum ilk başta. Türkiye, geleneksel ile modern değerler arasında kalmış, AB üyeliği adaylığında ısrar eden, bir o kadar da İslam kültüründe ısrar eden yabancı bir ülke. Demokrasisi kırılgan. Ama geldikten sonra dönmek istemedim geriye. Sanat ortamına gelince, üretimler çok politik. Bize karşı şöyle suçlamalar oldu mesela: “Sanatçı mısınız? Sanat yapamayacak kadar tuzunuz kuru sizin.” Sanat yapmak için acı çekilmeli diye genel bir kanı var sanırım. Anja Jensen: Türk sanatçılar çok politik işler yapıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bizde de politik işler öne çıkmıştı. Ama sonraki kuşaklar daha global işlerle uğraştı. Türk güncel sanatında da böyle bir değişim olacaktır mutlaka. Şener Özmen: Alman sanatçılar haklı. Türkiye’de işler daha politik. Ama başka türlü nasıl olacak ki. İki kültürü, iki kültürün sanatsal pratiklerini karşı karşıya koyduğunuzda uçurumu görüyorsunuz zaten. Türkiye’deki sanatçı özellikle 90 sonrası belirginleşen bir tavırla ironi, eleştiri ve provokasyon çıkışlı işler üretmeyi kendine görev bildi. Politik işler üretmek bir tavır, bir konumlanma burada. Sanat, fazladan bir nefes borusu açılması demek bizim için. Hakikaten nefes darlığı çekiyoruz ve yeni soluk borularına ihtiyacımız var. Eva-Maria Kollischan: Türkiye, Almanya’dan göründüğünden çok daha farklı. Zengin ve yaşayan bir güncel sanat ortamı var. Politik ve medyaya yönelik işler öne çıkıyor ama tüm üretimi bu şekilde sınırlayamayız. Çok farklı işler de yapılıyor. Ferhat Özgür: Almanya’da güncel sanatın her türlü eylemini kucaklayan, sahiplenen, gösteren ve tetikleyen verimli bir ortam var. Bu, sanatçılara cesaret veriyor. Her türlü eğilimin yeri var orada. Bizdeki güncel sanat ortamı çok zengin ve dinamik ama ne yazık ki bunları gösterebilecek olanaklardan yoksunuz. Türk güncel sanatının politik diye yerel bir etikete tabi tutulmasına karşıyım. Sanatçı, yaşadığı yerden beslenir. Coğrafya sorunluysa bu, işe de siner. Yeni kuşak daha politik olmaya başladı, bu yadsınamaz bir gerçek ama bu yönelim de bir ihtiyaçtan doğuyor aslında. Politik olmaktan yıllarca çekinildikten sonra normal bence. Stephan Mörsch: Türk güncel sanatı sadece politik sorunlarla ilgilenmiyor aslında. Medyaya yansıyan, dolayısıyla bilinen işler öyle. Türkiye’de bir strateji bu. Politik işler yaparak ünlü olmak çok kolay burada. Yeterince küratör ve yer yok Türkiye’de. Eğer daha çok imkân olsa ve küratörler birbirleriyle didişmeyi bıraksa Türk güncel sanatı daha da gelişecek. Bence asıl problem bu. Cengiz Tekin: Avrupa’da her şey o kadar rutin ki, hayatın kendisi değil de belgeseli sanki yaşanan. Sanatçılar da daha kişisel hikâyelerle uğraşıyorlar. Biz Türkiye’de kaostan besleniyoruz, biraz filozof gibi davranıyoruz. Toplumsal olaylara değiniyoruz, çünkü sorun var. Bir de sanatın bir şeyler değiştirebileceğine inanıyoruz; umutluyuz yani hâlâ.
“Miguel Rothschild plays Miguel Rothschild”
İMÇ’de bulunan sanat mekanı 5533, Arjantinli sanatçı Miguel Rothschild’ın iki video filmini sunuyor.
Rothschild’ın post-modern filmlerinde, insan vücudu ve sanatçı ruhunun kırılganlığı gündeme geliyor. Filmlerde, ‘Sanat’ın anlamı da ironik bir yaklaşımla sorgulanıyor. Konuları, her ne kadar trajedi kökenli de olsa, öldüren deha mitinin hafifçe alaya alınmasıyla neşeli ve komik filmlerinin daha ilk anından itibaren Rothschild’, sıradan bir insan olmak için yaratılmadığını açıkça belli ediyor. Derya Yücel’in küratörlüğündeki sergi 5 Temmuz – 2 Ağustos 2008 tarihleri arasında izlenebilir.
Killer Tears (1999) isimli video filmi sanatçının hazırladığı 73 flipbooktan oluşur. Filmin baş kahramanı olan Miguel, neo-fantastik bir anti-kahramandır. Doğuştan ağlayamayan bu kahraman hayatı boyunca acı çeker ve tek bir damla gözyaşı dökemez, ta ki bir gün beklenmedik bir şekilde Miguel Rothschild’ın gözlerinden yaşlar dökülmeye başlar. İki farklı fantastik güce sahip bu gözyaşlarından biri ölümcüldür diğer gözyaşı ise onun eskiden yaşadığı başarısızlığa karşın muhteşem sanat eserleri yaratmasına yardımcı olur. Miguel şövalenin başına oturur oturmaz gözyaşları yeteneksizce boyanmış tabloları delip geçer ve onu büyük bir sanatçıya dönüştürür.
The Messiah Fights Back (2007) isimli videosu melodramatik bir öykü ile başlar ve kahraman yine Miguel’dir. Galeri sahibi bir kadın, sanatçının işlerini ve sanata dair eski moda romantik tavrını beğenmez. Sanatçı bu reddediş sonucunda bir yıkım yaşar ve galericiyi zehirlemeye karar verir. Ne var ki, tüm beceriksizliği ile içecekleri karıştırır ve istemeden kendi hüzünlü sanatçı yaşamına son verir. Hikaye bundan sonrasında uzun bir cennet-cehennem-evren yolculuğu ile devam eder. Film, klişeler, bildik mekânlar, tükenmiş temalar, sanatçının kendisine, kendi işlerine ve sanat tarihine göndermelerle doludur.
Isabel Schmiga "Kamuflaj" @ BAS
“Gündelik hayattaki daimi varlıkları yüzünden ihmal edilebilir addedilen şeyler neredeyse görünmez hale gelirler. Isabel Schmiga’nın sanatsal müdahalesinin temeli tanıdık durumlardaki önemsiz öğelerin bağlamlarında yapılan makas d…
bm-suma’da açık sanatçı stüdyoları
26 kasım 2007- 12 ocak 2008
bm suma’da erdağ aksel, selim birsel, ali cabbar, ahmet elhan, parastou forouhar, nilbar güreş, bahar kocaman, sıtkı kösemen, kemal seyhan, ibrahim tokaslan’ın
desen, resim ve fotografları kasım-aralık-ocak aylarında, 7 hafta boyunca izleyicilere ve koleksiyonculara açık stüdyolarda sergilendi ve satışa sunuldu. açık sanatçı stüdyoları izleyicilere ve koleksiyonculara sanatçılarla konuşma, onların nasıl çalıştıklarını anlama, sanatçılara da özgür ve bağımsız bir ortamda istediği gibi çalışma ve sergileme olanağı vermeyi amaçlıyor. açık sanatçı stüdyoları bm suma’da devam
edecek.
BM-SUMA 2007-08-19 18:04:00
Press Release – August 2007 Danish Contemporary Artists Contemplate ”Optimism in the Age of Global War” On September 3rd 2007 the doors of BM SUMA Contemporary Arts Center opens up and with the opening of the newly renovated center, an exhi…
bienal-izm
52.VENEDİK BİENALİ (1) Sanat eleştirel düşünce üstüne olduğu kadar vicdan, hakikat ve doğruluk üstüne de yapılanır. Nitekim Venedik Bienali’nde birkaç dostuma ne aradıklarını sorduğum zaman, birçoğu “insan zekâsının dor…
Giriş
Erden Kosova: Vasıf, Türkiye’de güncel sanat pratiğinin, kavramsallaşmaya yönelen görsel kültür üretimlerinin son on yıldaki gelişimine yakından tanık olduk. Bu yönde daha önceki dönemlerde gösterilen uğraşları, yalıtılmışlığa rağmen sürdürülmüş olan kararlılığı ve cesareti miras alan ve doksanlı yılların sonlarına doğru kendini yaratıcı ve tok sesli bir sözce olarak varedebilmiş bir sanatçı topluluğu ile birlikte çalıştık. Gücünü ve üretkenliğini bir şekilde yoksunluk koşullarından ve organik bir kolektif çalışma deneyiminden alan bu sözce alanı hızlı biçimde tanınırlılık kazandı ve yerelliği içinde biçim kazanan çalışmalarını küresel sanat dolaşımı içine dahil etmeyi başardı. Aynı sürece koşut olarak, İstanbul kenti de kendini bir çekim alanı olarak yeniden kurmayı, bir sanat ortamı olarak yapısallaşmayı başardı bir ölçüde. Yakın döneme kadar gözlerimizi kamaştıran bu kazanımlara bir kitap aracılığıyla söylemsel bir katkıda bulunmayı tasarladığımız o iyimser günlerde, bir nebze ironiyi de içerir biçimde, ‘Istanbul Mucizesi’ başlığını önermiştin. Retrospektif bir bakış olanağını ancak şimdi Jahresring projesiyle birlikte yakalayabildik. İyimserliğini koruyor musun? Yoksa bir dönemi kapayıp başka bir düzleme geçmenin durgunluğunu mu yaşamaya başladık bugünlerde?
Vasıf Kortun: Erden, Istanbul Mucizesi sözcüğü, dediğin gibi, ironiyi barındırıyordu. 1990’larda Arnavut Mucizesi, Kuzey Mucizesi, Beyrut Mucizesi gibi güncel sanat coğrafyasında çekim noktaları oluştu. Bunların bir kısmı geçici çekim noktaları oldu. Bir kısmı da daha sonraki dönemlerde normalleşme sürecinin içine girdi. Öncelikle, genel durumu ifade etmeye çalışalım: Açık baskı rejimleri sonrası durum; neo-liberal ekonomi; 1990’ların iyimser apolitikliği; katılımcı sanat projeleri; yerel söylemlerin karşısına ulus-aşırı network söylemlerinin çıkması… Bunlar gibi bir çok neden, mucizeleri sıradan ve sırayla keşfedilip ardından baştan savılan olgular haline getirdi. Tarihte olduğunun aksine, koşullar farklılık gösterse de ‘kaşif’ [avrupalı] ile ‘keşfedilen’ [ötekiler] arasında beliren entellektüel ve felsefi dil paylaşımı var.
İstanbul’un gösterdiği değişim, zamana yayıldı. Istanbul Bienali (1) 1987’den bugüne kesintisiz sürmekte, sanatçılar ve güncel sanat ortamı, benzer konumdaki kentlerdeki mucizelerin aksine, üzerinde bir talep olsa da, kurumsal koşulların verimsizliğine karşın, kendini ihraç etme ve reklam etme zorunluluğunda hissetmedi, aşağılanmadı. Istanbul`un önemini yeni yeni kavramaya başlıyoruz. Kentin 1990ların sonunda ivme kazanan dönüşümü ve sanat ortamı belirgin bir sinerji içinde; Berlin gibi yabancı illerimizden Anadolu’nun doğusundaki illere uzanan devasa bir bölge Istanbul’un çekim alanında. Tüm bunların, göz kamaştıran kazanımların örtülü hikayelerini detaylandırarak tartışalım.
E: İstanbul’un bin küsür yıllık emperyal belleğinin bir çok konuda kentin etrafındaki coğrafyalar üzerinde bir çekim enerjisi yarattığı doğru. Ama bunun tarihsel merkeziyetin güncellenişinden de bahsedebiliriz, sanırım. Orhan Pamuk’un Istanbul, Hatıralar ve Şehir kitabında gayet başarılı biçimde tarif ettiği gibi emperyal gücün kaybının yarattığı bir kompleksle, içe kapanmayla, melankoliyle, yoksunlukla yüklü bir atmosferin mutlak hakimiyetinden bahsedebiliriz yakın bir geçmişe kadar. (2) Son yirmi yılda yaşananları ise kimi sosyo-ekonomik değişimler ve büyük siyasal kayışlar sayesinde eskilerden gelen erkin hatırlanmasıve yeniden üretilmesi olarak değerlendirmek mümkün. Açık baskı rejimlerinden neo-liberalizmin siyasal atmosferine geçis ya da bu ikisinin kohabitasyonundan bahsettin. Bu zemin üzerinde İstanbul’u benzer konumdaki kent/coğrafyalarla birlikte ve kendi özgüllüğü içinde nasil inceleyebiliriz? Mucize arayışını tetikleyen dinamikler nedir? Son on yıl içinde öne çıkan bienallere ilişkin saptamaların geliyor aklıma.
V: İstanbul`un 1900 yılındaki nüfusu 1925 nüfusunun neredeyse iki katıydı. Koca bir ticaret merkezinin, bu cüsseli emperyal kentin bu denli ciddi bir nüfus kaybına uğramasının yarattığı tahribat büyüktü. Osmanlı’nın son döneminde, modern sanatı yerleştirip yaygınlaştıranlar, izleyenler, üzerine yazanlar 1909’da, II. Abdülhamit`in iktidardan indirilmesi ve II. Meşrutiyet’ten itibaren izlenen Türkleş(tir)me politikalarıyla devre dışı kaldılar. Örneğin Sanayi Nefise`nin neredeyse tüm öğretmen kadrosu bir anda istenilmeyen adam ilan edildi. Zamanın ticaret, alışveriş ve siyaset merkezi Beyoğlu’ndaki sanat ortamı sona erdi. Cumhuriyetin kurulmasının ardından artık ne sanat ve edebiyat ortamının çok zengin olduğu bir Batı-Ermeni rönesansından, ne çağ başındaki şatafatlı salon sergilerinden söz edilebilirdi. Bir anlamda İstanbul, çevresindeki mazbut kentlere benzedi. Kentin, Ermeni, Rum, Levanten azınlıklarının ayrılmalarıyla okuyan-yazan nüfusunu yitirmesi salt sayısal bir yitimden çok ötesini işaretledi. 1930’larda, kozmopolit İstanbul’un Ankara`ya karşı cezaya durmasının yanısıra, uluslararası boyuttaki ekonomik çöküntü ile kentten köye, merkezden kaçış olgusu birbirine katlandı. O ortamda sanatçılar devletin ideolojik aygıtlarından biri olmak, araçsallaşmak durumundaydılar. (3) İkinci savaş sırasında, kent iyiden iyiye boşalmıştı. Dolayısıyla, kentin tarihsel konumuna özenmesinin olgunlaşması, 1940’ların sonundaki içgöç ile başlasa da —ki burada Ayşe Erkmen`in “Istanbul…” videosu kadar (4) , [Ayşe Erkmen, Dario ve Emre, 1999] Vahit Tuna`nın, Baskan’in Arabası [Vahit Tuna, Başkan'ın Arabası 1998] adlı işlerinde döneme yapılan göndermeleri dikkate alınabilir— post-endüstriyel döneme tüm gücüyle girdiği 1980’lere bağlanabilir. Ayşe Erkmen`in videosunda işlenen “İstanbul…şarkısı, 1950’lerin, Amerikan şirketlerinin uluslararası açılımlarına, Rio, vb. kent şarkılarına, turistik uluslararası üslupla yapılmış Hilton otelleri kuşağına, bu otellerin barlarında modası geçmiş şarkıcıların söyledikleri baladlara gönderme yapıyordu bence. Keza, Vahit Tuna`nın ürettiği az sayıda işten “Başkan’ın Arabası” da aynı dönemde İstanbul`a gelen lüks Amerikan arabalarının geçirdiği dönüşümünü izliyordu. Ne de olsa, 1950’lerden 1970’lerin sonuna kadar İstanbul, turistik ve deneyimlenen bir kent olmaktan ziyade bir emekçi kenti olarak varoldu. Tuna`nın amerikan arabası, önce zengin aileler için, sonra taksi servisinde, sonunda da dolmuş olarak kullanılmış, bir limuzine benzercesine boyu uzatılmış, kentin atelyelerinde, dış kabuğu hariç yeniden üretilmiş bir melez endüstrinin aracı olmuştu. Endüstri yaratan ya da kendi araçlarını üreten bir kentten söz etmiyorum tabii ki.
Son yirmi yılda sanat alanındaki değişiklikleri değerlendirirken, 1980’lerin kavramsalcı kuşağını (5) bu geçiş dönemi üzerinden okuyabiliriz sanıyorum. Merak ettiğim konu, Kuzey Amerika`da kavramsal sanat ile endüstri sonrasına geçiş arasındaki çok önemli bir bağlantı mekâna ilişkindir. Sanatçılar, küçük endüstrinin terk ettiği, sonradan adına ‘loft’ dediğimiz mekânlara taşınırlar; işleri de bu mekânların kodları üzerinden okunabilir. Eser işe, temaaşa ise okumaya dönüşür. Türkiye ve Doğu Avrupa`ya baktığımızda ise, çökmekte olan ulusal ekonomi ve çökmekte olan devlet komünizminin zamansal anlamda örtüşmesi sanat ortamında da yankılandı. (6) Örneğin 1990′ların başında Güven İncirlioğlu, Vahap Avşar [Vahap Avşar, Özgürlük ve Macera, 1992] ve Erdağ Aksel’in [Erdağ Aksel, Pandoraprism, 1988] işlerinde Ankara, askeriye ve cumhuriyetin başat simgeleri devreye alınarak yeniden harmanlanır.
Türkiye`de 1980’lerde iyiden iyiye billurlaşan kavramsalcı kuşağın asık suratlılığı, disiplinli muhafazakârlığı, inatçılığı ve elitizmi, o dönemin isimlerinden Serhat Kiraz örneğin eserlerinde yer verse de sosyal ve politik realiteyi, bulunduğu coğrafyanın verilerini askıya alıyor, okunmasını ısrarla yersizleştiriyordu. [Serhat Kiraz, İkilem, 1991] Sarkis`in 1987de gerçekleştirdiği Çaylak Sokak enstelasyonu [Sarkis, Çaylak-Sokak, 1986] (7) bu kuşağı bir anlamda güçlendirip kamuya çıkarır ama daha da önemlisi güncel sanat ortamını coğrafyanın hafızasına mıhlar.
E: Asık suratlılık olarak nitelediğiniz durumu, benim kavramsallaşmaya yönelik ilk eğilimleri biçimsel arayışlarla sınırlandırma tercihi olarak gördüğüm şeyi, 1980-öncesi solun ve genel olarak entelijensiyanin içinde bulunduğu sert ortamla, esnekleşme lüksünden yoksun oluşla ve 1980-sonrasındaki travmatik kasılmalarla açıklayabiliriz sanırım. Apolitikleşmenin süngü zoruyla dayatıldığı bir ortamda bağlamsallaşma boyutu eksik kalıyor ve kamusal alana müdahale olanak-dışı bir durum gibiymiş gibi algılanıyor. Bu ikinci semptomun tümüyle bağlamsal işler üreten genç kuşaklar için bugün bile geçerli kaldığını düşünüyorum.
V: Otosansür öylesine doğallaştı ki, başka türlüsü düşlenemez oldu. Hatta, makulleşme, mazbutluk, edep gibi tartıştığımız kavramların içinde, dayatılmış bir apolitikleşme de olabilir. Açık baskı rejimleri’nden neo-liberalizmin siyasal atmosferine geçiş kohabitasyonunu, endüstriyelden endüstri-sonrası duruma geçişle örtüştürek tartışalım. Bu süreç içinde, sanatın aldığı yeni konum başlı başına kapsamlı bir çözümlemeyi gerektiriyor. Belki de Johannesburg kataloğunda yazdığım baskı rejimlerinin aklanma süreci ve bienaller (Istanbul, Johannesburg, Gwangju, vb.) o dönemde varsaydığım gibi doğrudan bir ilişkilendirmeden ibaret değildi. (8) Bienallerin asıl yaptığı, aklanma sürecinin muğlaklaştırılmasıydı. Sanat ortamı iyiniyetli ve katılımcıydı. Bir yandan çok-kültürlülük, kimlik ve cinsiyet siyasetleri gibi konuları değerlendirirken öte yandan çatışmacı bir siyaset anlayışını dışlıyordu. Türkiye sanat ortamında 1989 ile birlikte görülen değişim örneğin Gülsün Karamustafa`nın 1991 yılında gerçekleştirdiği sınırları geçerken bizim için önemli olanları çocuklarının yeleklerinin içine saklardık adlı [Gülsün Karamustafa, Sınırları Geçerken Bizim Için Önemli Olanları Çocuk Yeleklerinin İçine Dikerek Gizliyorduk, 1991] işini yeniden ele alırsak, üç yelek içinde gizlenmis, metinler, nesneler ve imgeler vardı. (9) Sanatçının sosyalist kimliğinden, devlet sosyalizminin çöküşüyle oluşan, ricatını da imliyor, tıpkı sanatçının ailesinin yüzyıl önce yapmak zorunda kaldığı gibi Doğu Avrupa’dan Batı Türkiye’ye göçü hatırlatıyordu. Birdenbire kendimizi, Karamustafa`nın işinde siyaset sonrasında bulduk. Dahası, coğrafyasından beslenen, onun imgelemiyle yerine mıhlanmış, anaç bir işti. Hüseyin Alptekin’in Heteretopia dizisi (1991-2) dizisi (10) [Hüseyin Alptekin & Michael Morris, Heterotopia, 1991-92], aynı dönemde Balkan sanatçılardan Nedko Solakov’un Nuh’un Yeni Gemisi (1992) (11) aynı kulvardan gidiyordu. Örgütlü siyasetin örgütlü sanatçısı olmadan, özgüllüğünü koruyarak iş üreten sanatçı tipi de tam o dönemde (1990-3) oluştu, Hale Tenger örneğinde olduğu gibi. Tenger 1992 İstanbul Bienali için yaptığı Böyle Tanıdıklarım Var 2 (12) [Hale Tenger, Böyle Tanıdıklarım Var 2, 1992] işiyle, travma sonrasıyla 1989 sonrasının eforyası içinde gençliğimizi yeniden yaşadığımız o günlerde, Güneydoğu Anadolu’da Türkiye Cumhuriyeti ordusu ve Kürt milliyetçisi, ayrılık yanlısı PKK arasındaki savaşın tüm vahşetiyle sürdüğünü hatırlatarak gerçeklik ayarını yapıyordu.
E: Aslında bu gerçeklik ayarı dediğin şey siyasallık sonrası bir dönemle değil, siyasallığın genişletilerek yeniden tanımlamayla alakalı daha çok. Doksanlı yıllarla birlikte sanatçıların güncel kuramlara gösterdikleri yakınlık hümanizme dayanan gelenekten uzaklaşmalarını sağlamıştı. Fark kavramının toplumsal cinsiyet, etnik kimlik, tarihsel bellek gibi alanlara yönelik açılımları dikkate alınmaya başlamıştı.(13) Gülsün Karamustafa ismi burada oldukça belirleyici aslında. Daha önce kararlı bir sosyalist oluşuma angaje olmuşken 1980-sonrası dönemde Cumhuriyet ideolojisi, içgöç ve bunun getirdiği kültürel çatışmalar, tarihsel nüfus değişimleri gibi kültürel ve sosyolojik yanı ağır basan tematikleri öne çıkarmıştı Gülsün.
Seksenli yıllarla başlayan neo-liberal düzenlemelerin dış dünya ile bağlantıya geçebilmeyi kolaylaştırabildiği söylenebilir. Sanatçıların kuramsal açılımları belki de yurda giren yabancı yayınların, kaynakların artmasıyla ilgili olduğu söylenebilir. Ama tabii ki hesapsız bir dış borçlanma, elde olan sosyal güvenlik sistemlerin deregülasyonu ve üstüste yaşanan krizler pahasına yaratılmıştı bu ekonomik büyüme. Cepten çıkarılan paralarla yapılan işlere, bütçesiz biçimde gerçekleştirilen sergilere yansıdı bu yoksunluk durumu ama belki de İstanbul’da ortaya çıkan enerjiyi koşullayan durumdu bu. Son bir kaç sene içinde yaşanan kurumsallaşma kıpırtıları bu durumu değiştirecek mi dersiniz?
V: İstanbul’daki enerjinin odaklaştığı sanat ortamı ve kolektif çalışma görece kurumsallaşmaya koşut olarak dağıldı. Yurt dışından sergi, residency, workshop ve ders verme talepleri, sürekli üretim ve iş takibiyle geçiyor. Kurumların açılıp kapanma hızları çok yüksek. Bu dönemi içinden tartışmayı olanaksız bıraksa da koşulların resmini çizebiliriz. (14) Devletin sanat sektörüne hiç bir yardımı olmadı. Bu devletin, kendi çıkarlarını korku ve çekince üzerine inşa etmesinden geldiği kadar, politik sürece göre değiş(k)en çıkarları doğrultusunda kültür üretmeye teşne olmasından. Beklentisizlik hali ise, yeni ekonominin mecbur bıraktığı özel sektör sponsorluğunun ve çıkar doğrultusunun bir anlayış birlikteliğine dönüştürdüğü bir sanatsal ortam oluşturdu. Böyle bir model bu oranda dünyanın hiç bir yerinde yok. 1980 öncesinde kapital sağa yatıktı. Travma yıllarında ise ne kapitalin ne de kültür sektörünün sesi yüksekti. Özel sektörle kültür sektörünün arasındaki izdivaç danışıklı bir sessizlik, afazi, idamecilik ve en iyi durumda da yara sarıcı bir dürtüyle gerçekleşti. Yakın dönemde ise devlet siyasetinin daha katlanılır, kabul edilebilir ve tartışmaya daha açık olmasıyla birlikte, dünyadaki değişime koşut giden ılık kültürel sektör arasında bir detant oluştu. Görebildiğim kadarı ile şu anda yaşanan “genişletilmiş taşralılık” (extended provincialism). (15)
(1)Uluslararası İstanbul Bienali, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfi’nin Yaz Festivalleri sırasında düzenlenen küçük sergi kümelerinden ve yılda bir yapılan ‘Öncü Sanat’, ‘Günümüz Sanatçıları İstanbul’, ‘Yeni Eğilimler’ gibi sergilerden çıkışla gerçekleştirilen bir atılımın sonucu oluştu. 1987 ile 2004 yılları arasında sekiz Bienal gerçekleştirildi.
(2)Orhan Pamuk`un Istanbul, Hatirlar ve Sehir (2003) adlı son kitabi, Pamuk’un yazarlığı seçmesine kadar otobiyografisi ve kent deneyimlemesi ile Istanbul üzerine yazan yerli ve yabanci ikonik yazarları harmanlayan bir okuma. ‘Tristesse’, ‘melancholy’ gibi terimlerin karşılamadığı ‘hüzün’ sözcügü kitapta önemli bir role sahip.
(3)Köy enstitülerinin kurulması, sanatçıların kent dışına gönderildikleri yurt sergileri, örneğin ABD’deki “regionalism” ve WPA ile, anlayış itibarı ile —o denli sert ve yaptırımcı olmasa da— 1930lar Sov yetleri ve Almanya`sına tekabül ediyordu. Dönemin sanatçılarının eserlerinde, cumhuriyet ideolojisini taşımanın getirdiği sorumluluk hissi ile, bireyselleşme arasındaki gerilim kendini iyiden iyiye hissettirir.
(4)Ayse Erkmen’in videosu, beyaz arka planda genç bir erkeğin enerjisi azalana kadar, ‘Istanbul, Not Constantinople’ adlı şarkıya dans etmesini gösterir. Bu eser 2000 yılında Berlin’de Haus der Kulturen der Welt’te Iskorpit adli sergide yer almıştı. Bu şarkıyı İzmir’de Meksikalı anne ve Türk babadan dogan Dario Moreno 1954’de seslendirmiştir. Aynı şarkıyı seslendiren Eartha Kitt te, Istanbul’da, üne kavuşmadan önce söylemektedir.
(5)1980 askeri darbesiyle tırpanlanan sanat ortamı ancak 1983 yılında kendisine gelmeye başlar. Bu dönemde Tomur Atagök gibi sanatçı/düzenleyicilerin çabalarıyla, sanat ortamında başlayan hareketlenme, ‘öncü sanat’ sergileriyle biçim alır. Geç-kavramsalcı bu deneyim gecikmiş bir anlayış olmaktan ziyade, önce 1970lerin sert politik ortamında kendine yeterince ifade alanı bulamaz. Darbenin yarattığı kesinti de bu tarza bir gecikmişlik görüntüsü verir.
(6)1992 yılında gerçekleşen 3. Uluslararası Istanbul Bienali`nde yer alan, Türkiye’den Gülsün Karamustafa`nin “Mystic Transport”u ile Romanya’dan SubReal’in isi karşılıklı okunabilir.
(7)1987 yılında dönemin önemli galerisi Maçka Sanat’ta yer alan ‘Çaylak Sokak’ sergisi, Fransa’da yasayan Sarkis’in Istanbul’da gerçeklestirdigi, bir kirilma noktasi olusturan kapsamli bir enstelasyondu. Enstelasyonun bir diger özelligi de yerel, bireysel hafizanin islenme biçimiydi, ‘Çaylak Sokak’ 1989 yilinda Paris’teki ‘Yer Sihirbazlari’ sergisinde yeniden gösterildi. Ortamin ulus ötesilesmesinden rahatsizlanan, yerel ressam ve galeri sektörü, kiralik kalemleri araciligiyla, 1991′de bir Istanbul Ermeni’si olan Sarkis’e “Türk Düsmani Ermeni Dostu” diye popülist bir saldiriya geçtiler. Sarkis’in nezdinde saldirdiklari, kozmopolitlesen güncel sanat ortamiydi.
(8)Vasıf Kortun, Trade Routes: History and Geography, 2nd Johannesburg Biennial , 1997 içinde. Turkce cevirisi RG deneme sayisinda cikti.
(9)Bu eser Vasıf Kortun’un ilk sergisi, Anı/Bellek 1’de sergilenmişti, Taksim Sanat Galerisi, 1991.
(10)Alptekin 1991’den itibaren,önce Heterotopya kavramını Türkçeye iliştirerek, küreselleşmenin öteki yüzünü, İstanbul’un bir kesiş noktasi olarak durumunu, imzasız, temellük edilmis simgeler evernini devreye aldı.
(11)Nedko Solakov’un enstelasyonu, sosyal konutlarda oturan Nuh’un, banyosunda bir sabah buluverdiği tuhaf yaratıklarla ilgiliydi. Eser, kimsenin inanmadığı ama kamusal onay verdiği bir düzenden inanmayanların inanmayı tercih ettiği bir başka düzene geçişibir nevi inanç sistemini simgeliyordu.
(12)”Böyle Tanidiklarim Var 2” (3. Istanbul Bienali, 1992), Türkiye haritasini andiran bir duvar enstelasyonunda, Priapus adli, koca penisli, küçük kafali turistik simge haline gelmis minik heykellerle, 3 maymun heykellerini çakistirmisti. Enstelasyon sürmekte olan bir savas ile, savasi umursamazligi net bir biçimde hatirlatiyordu. Serginin ardindan Hale Tenger Türk bayragina hakaretten mahkemeye verildi ve bir yil sonra aklandi.
(13)Doksanlı yılların başında gelişen tartışma ortamı postmodernizm kavramına kapanmadan bahseden bir karamsarlıktan çok iyimser bir açılım olarak sarılmıştı. Gilles Deleuze’ün öğrencisi olmuş Ali Akay’ın Istanbul’a döndükten sonra birikimini güncel sanat alanına açması da belirli bir etki yaratmıştı genç sanatçılar üzerinde. İnci Eviner ve Esra Ersen gibi sanatçıların o dönemdeki işleri üzerinde Foucault okumalarının izleri belirgindir, örneğin.
(14)Son 10 yıl içinde, Nejat Eczacıbaşı Müzesi (Feshane) bienalden sonra kapandı. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın Ayazağa Kültür kampusu açılmadı, Proje4L, 3 yıl dayandı. Bugünlerde ise yeni 2 müzenin 12 ay içinde açılması gündemde. Önümüzdeki yıllarda yeni özel müzeler de açılacak gibi gözüküyor.
(15)“genişletilmiş taşralılık”tan anladığım, küreselleşme ve iletişimin vazgeçilmez perforasyonu içinde, gündemi koşulsuz kendi habitusuna çeken formlar. MacDonalds formatlı Simit Sarayları, “Miş gibi” güncel sanatlı Aksanat sergileri ve apartılmış melezleşmeli kral televizyon kliplerinin ortak noktası bu. Bu modeller, salt yerel piyasayı hedefliyor ve bu piyasanın kültürel sınırlarında durmayı öngörüyorlar.
CİNSİYET
Vasıf Kortun : Erden, birkaç yıl önce, Türkiye’de güncel sanat omurgasının ağırlıklı olarak kadın sanatçılardan oluştuğunu konuşmuştuk. Bu sanatçılar, çoğunlukla galerilerde temsil edilmiyorlar. Sanat okullarında yüksek poziyonlarda değiller. Medyada pek yer almıyorlar. Ancak, Füsun Onur’dan (1), Aydan Murtezaoğlu’na 60lı yaşlarından 30larına kadar uzanan üç kuşak kadın sanatçı, genç sanatçılar için esaslı bir referans noktası. Hatta, kuşaklar arası bir beraberlik var; aynı sergilerde yer alınması hiç şaşırtıcı olmuyor. Ayrıca, kadın sanatçılar kendilerini sürekli yeniliyorlar. Yabancılar, özellikle Avrupalılar için bu çok şaşırtıcı bir durum teşkil ediyor. ‘Nasıl olur da kadın sanatçılar, bu Müslüman, Ortadoğu ülkesinde bu denli önemli bir yer tutuyor?’ gibi soruları yöneltiyorlar. Bu sanatçılar, bizler için, Türkiye’deki güncel sanat anlatısının temel omurgasında yer alıyordu. Hatta, bunun üzerine onları ‘anneler’ altında, babanın olmadığı bir bağlamda, kaba saba bir biçimde kümelemiştik. Batılı anlamda kurumsal bir cinsiyet ayrımcılığı ile doğulu ayrımcılık akademilerdeki yapılara sızmış olabilir. Belki bu ayrımcılık kadın sanatçılar için pozitif bir enerjiye dönüşmüştü. Yani, kadın sanatçıların üzerinde ciddi bir toplumsal talep yoktu, sanatla ilgili olmaları gençten budanması gereken bir araz değildi. Talepsizliğin yarattığı boş alan üretkenliğe dönüşebildi. Bunu detaylandırılması gereken bir orta sınıf tarifi üzerinden yapıyorum.
Bu konuya şöyle bir ekleme de yapabilir miyiz: ‘Anneler’ diye yaptığımız tarifin içinde, bedene saygı, kapsayıcı hatta sarmalayıcı bir tutum, şiddetten ve şiddetli sunumlardan uzak durma söz konusu muydu? Devam edersek, bu sanatçıların kadın olmaları cinsiyet siyaseti ile ne biçimde bağlantılıydı? Erkini elinde tutan açık cinsel tarifler, kadın bedenini ya da kendi bedenlerini sunma, pek de görülmüyor. İzleyiciye de daha dostane, samimi, makul bir yaklaşım var.
Acaba tüm bunu sosyo-politik bir çerçeveye oturtabilir miyiz? Eklersek, cumhuriyetin sekülarizmi içinde, kadın figürü de kurumsallaşarak cinsiyet verilerini yitirmemiş miydi? Gene, bu spekülasyonu ‘orta sınıf’ kadını üzerine yapıyorum. Mazbutluğun ikili özelliği olabilir mi? Yani, geleneksel mazbutluk ile sekülarist mazbutluğun —her türlü aykırı ve aşkın işaretten ayıklanmış— arasında sıkışan kadın figürü (bir o kadar da erkek figürü) yok mu? Aile denen kurum burada nasıl bir öz-denetim mekanizması işletiyordu? Bu öz-denetim mekanizması 1980lerle birlikte nasıl bir yalpalanma geçirdi?
Bu tartışmayı biraz daha çetrefilleştirmek için sanatçıların işlerinde sosyal geçmişlerinin, orta-halli kentli, kimi zaman bürokrat ailelerden gelmelerinin izlerini okuyabilir miyiz?
Erden Kosova: Sorduğun sorular aslında üstüste katlanarak yanıtlarını kendi içlerinde veriyor. Senin toplumsal cinsiyet faktörünün sanat üretimi ve içeriği üzerindeki etkisine dair okumandan benim bakışım sanırım bir nebze ayrılıyor. Birkaç sene önce birlikte deneysel bir şema soyağacı oluşturmuştuk. 70li yıllarda ürettikleri deneyci çalışmalar yüzünden garipsenmiş ve yalnız bırakılmış figürleri, Füsun Onur ve Sarkis’in (2) kişiliğinde büyükanne ve büyükbaba olarak konumlandırmıştık. 80li yıllarda öne çıkan ve doksanlı yıllara taşıdıkları tutarlı üretim çizgileriyle genç kuşağa zemin hazırlayan üç ismi ‘anneler’ olarak adlandırmıştık: Ayşe Erkmen, Gülsün Karamustafa ve yaş olarak biraz daha geriden de gelse Hale Tenger. 90lı yılların ortalarıyla beraber genişleyen üretim zemini üzerinde bizim mizahi şablonumuzda iki topluluk oluşmuştu: ‘kırılgan kızlar’ ve ‘kötü oğlanlar’. Bu kuşağın tümünü belirli bir baba figürü (soya ait olma çağrısından) -şükür ki yoksunluğundan ötürü, özgürleştirici anlamda ‘piç’ olarak nitelemiştik. Bunu tartışırken bizi güdüleyen kaynak, Nurdan Gürbilek’in 70 sonlarına kadar cumhuriyet edebiyatını inceleyen Kötü Çocuk Türk (3) adlı kitabı olmuştu. Gürbilek’e göre, gücünü yitirmiş olmasına (imparatorluğun kaybına) rağmen otoriterliğini halen bütün nemrutluğuyla dayatmaya çalışan, ama güçsüzlüğü ve modernizmin giydirdiği yeni kılığıyla eğreti duruma da düşen devlete dair bir eğretilemeydi aslında uzun bir süre yazarları rahat bırakmayan baba hayaleti. Bizim birlikte çalıştığımız genç sanatçılarda bulduğumuz şey ise bu soy sorunsalının hiç dert edinilmemesiydi. Baba figürü dert edinilmemişti, çünkü baba figürü yoktu ortalıkta. Babalık taslamaya girişen kişiler bu zeminde tutunamamışlardı. Zemin, ‘anneler’ olarak adlandırdığımız sanatçıların orijinallik, sahaya egemen olma, gücü erke dönüştürme, koltuğu muhafaza etme gibi eril hastalıklara sapmadan, üretimleri üzerinde titiz bir dirayet göstermeleriyle açılabilmişti. Buna yönelik bir diğer kanıt, başka kültürel üretim disiplinlerinde bugün çalışan genç kuşak üzerinde baba hayaletinin halen etkili olmasıdır. Güncel sanat olarak tarif edilen alan kendini bu ‘anneler’in varlıkları sayesinde özgülleştirebilmiş ve diğer kültürel üretim biçimlerinden daha deneysel ve spekülatif bir dili edinebilmişti. Bu farklılaşma sorununu belki entelijensiya içinde Kemalist ve Neo-sosyalist Sol arasındaki ayrışmaya kadar uzatabiliriz.
Tabii ki, herhangi bir söylemsel düzlemi aile modeli üzerinden deşifre etmeye çalışmak Freudiyen hastalıkları çağrıştırabilir kaçınılmaz olarak. Bu yüzden eve pek uğramayan dayıyı (Hüseyin Alptekin) (4), dışarıdan eve yemek taşıyan ve eviçini dış dünyayla iletişime sokan yaşlı ve bilge üvey-babayı (René Block) (5), uzak akrabaların ya da yan mahallenin çocuklarını (Alexander Brener (6), Erzen Shkololli vs.), sütçüyü, öğretmeni, evin kedisini de koyabiliriz resmin içine. Ama stratejik olarak basitleştirilmiş bu şema bazı şeyleri düşünmemizde bize yardımcı oldu sanırım.
Ancak bu okumanın devamında ayrıştığımız bir nokta var sanırım. Öncelikle, toplumsal cinsiyetten bahis açarken Türkiye için kullandığın Müslüman Ortadoğu ülkesi tanımını kategorik olarak reddetmek istiyorum. Batı ve Doğu sözcüklerine duyduğum antipatiden beslenen bir red bu. Öncelikle ortam üzerindeki belirleyici kimlik göstereninin, hiç hoşlanmasam ve hayali olduğuna inansam da, Türklük olduğunu düşünüyorum. Bir dizi argüman var kafamda: Türkiye din olgusu kadar laiklik tarafından da biçimlendirildi; Hristiyanlar ve Yahudiler kadar ve belki çok daha fazla oranda agnostik, ate, metafizikçi, zen budist gibi inanç duruşları o büyük üst-ismi kesintiye uğratıyor; Müslümanlık olarak tariflediğimiz şey Bektaşilik, Alevilik, Sufilik gibi oldukça (cinsel roller anlamında da) özgürlükçü olmuş ve olabilen mezhepleri barındırıyor; Anadolu ve Orta Asya miraslarından gelen paganist ve anaerkil izler tortu olarak da olsa bir yerlerde duruyor; dili Arapça olmayan, etnisitesi Araplıktan farklı olan bir coğrafyanın, ortodoks inancı bile yerelleşmiş bir Müslümanlığın ağır izlerini taşıyor (camii modellerindeki, ilahi makamlarındaki farklılıklar vs.); ayrıca, çok uzun bir geçmişten bu yana, din denen şey devletin araçsallaştırma süzgeçlerinden geçiyor.
Kadının toplumsal rolüne dair komplikasyonlar daha da genişletilebilir: Türkiye’nin batısı ve doğusu, kentseli ve kırsalı arasındaki kültürel farklar; Balkan’dan göçen nüfusun sahip olduğu değerler, Ege kıyısında deniz kültüründen beslenenlerle feodalitenin halen sürdüğü Güneydoğu Anadolu sosyallikleri arasındaki aile yapısı farklılıkları vs.
Benim ‘kırılgan kızlar’ ifadesini kullanırken aklımda aslında ahlaki bir muhafazakarlığı içselleştirmiş bir kadınsallık bulma niyetim yoktu. Aydan Murtezaoğlu’nun işlerindeki hassaslığın bir muhafazakarlıktan çok başka birşey olduğunu, toplumsal eleştiriyi birçok genç erkek sanatçıdan daha derin biçimde verebildiğini düşünüyorum, üstelik sahip olduğu mizah anlayışı da ayrı bir olumlayıcı tat kazandırıyor işlerine. Bunun yanında, ortak şemamıza tam dahil edemeyeceğimiz isimler de var. Canan Şenol’un [Canan Şenol, nihayet içimdesin, 2000] kendi sureti üzerinden kadınsallığı korku veren bir tanrıçalığa itmesi internercafelerinin üzerine koydukları tabela geliyor aklıma; ‘abject’ yanlış kavram olabilir ama arketip bir korkutuculuk [Canan Şenol, Ceşme, 2000] ; hamileliği sırasındaki bedenini çıplak biçimde sergileyebilmiş olması geliyor aklıma. Ya da Esra Ersen’in [Esra Ersen, In Untersuchungshaft, 1995] erken dönem işlerindeki inanılmaz derecede sert eleştirelliği. Bunun yanında cinsellik konusunda daha tasasız görünen ve siyasal-doğruluğun kısıtlamalarının ötesine geçtiği söylenen ‘kötü oğlanlar’a ait kimi işlerin (Halil Altındere’nin ”Hard & Light” [Halil Altındere, Hard & Light, 1999], Tunç Ali Çam’ın ”Bir Sanat Eseri Sik”, Serkan Özkaya’nın ”Kaynak Olarak Sanatçı” [Serkan Özkaya, Kaynak Olarak Sanatçı, 1999], Şener Özmen’in ”Tracey Emin’in Hikayesi” (7), Serkan Özkaya ve Ahmet Ögüt’ün ”11 Karpuz Taşıyan Türk Anıtı” [Serkan Özkaya & Ahmet Öğüt, 11 Karpuz Taşıyan Türk Anıtı, 2004] farklı anlamlarda içerdikleri derinliğin yanında, cinsellik bağlamında ciddi bir eleştirellik eksikliğine hatta kimi zaman misojeni ve homofobiye yaslandıklarını düşünüyorum. Açtığı dada-barda kadınların çamur içinde güreştirilmesini eleştiren Express dergisini ‘seksten paniklemek’le suçlayan Bedri Baykam (8) geliyor aklıma ister istemez burada. Fallus-mutluluğu, fallus-arsızlığına dönüşmemeli. Öte yandan, bedenin çıplaklığı konusunda ve bedenin bütünlüğünü tehdit eden görselliklerin kullanımında ‘kötü çocuklar’ın ‘kırılgan kızlar’dan daha öteye gittiklerini de düşünmüyorum. Henüz bir penis görselliğine tanık olmadım bahsettiğimiz üretimler içinde.
V: Türkiye için Müslüman Ortadoğu ülkesi tabirini kullanmadım. Söylemeye çalıştığım, bunun öncelikle Avrupa ve Amerikalı misafirler için bir önveri olmasıydı. Bu kavramla ilgili sorunlar dillendirdiğinde, coğrafyasından ve tarihinden kopmuş, enternasyonelleşmiş aracılar olarak algınlandığımızı unutma. Doğu-Batı üzerine kurulan şablonlar sarsıldığında, hem kendilerine atfettikleri kimlik ve tekellerinde olduğunu sandıkları söylemler sarsılıyor hem de totalize ederek gettolaştırdıkları Müslüman Ortadoğu hurafesi. Biz Almanya’da Münster Müzesi’ne yazıp ‘Katolik kadın sanatçı tanıyor musunuz?’ diye sormuyoruz ama, ABD’li, ve Batı Avrupalı dostlarımız, bu tarz soruları sormaktan çekinmiyorlar. Hale Tenger’den, Ayşe Erkmen’den, Aydan Murtezaoğlu’na bu tarz teklifler geldi yıllar boyunca ve reddedildi. Sanıyorum, bu meşrutiyet sorunu son yıllarda aşıldı.
Cumhuriyet sekülarizmi, cinsleri, cinsiyetlerinden ve cinsiyet seçimlerinden ayırıyordu. Bunun derinden eleştirisini, Aydan Murtezaoğlu’nun 1994 enstelasyonunda (Taksim Sanat Galerisi) [Aydan Murtezaoğlu, Tur, 1995] okumak zor değil. Sonuçta, cinsiyet işaretlerinin müzakeresi sokakta yapılıyor. Herşeyin mazbut bir duruşa çekilmesi, sanırım önce 70lerin sonundaki politik ortamının ardından medyatize edilmiş 80 sonrasından bugüne gelen dönemde tahribata uğradı. Daha öncesinde ise, makul ve mazbut olan ile, televizyonda, gazetelerde boy gösteren öteki, düşkün kadın, ailemizin homoseksüeli Zeki Müren (9) arasında içinde zımni bir kabul taşıyan net bir mesafe vardı.
Canan Şenol, Esra Ersen’in yanısıra Ebru Özseçen’i de var (10) [Ebrü Özseçen, Presentation, 1996]. Nilüfer Göle’nin (11) yazdıkları ve konuştuklarının üzerinden bir spekülasyona girişmeme izin verirsen, eril cumhuriyet figürü, erkek bedeninde billurlaşmadı, tam aksine erkekten de (efeden, kahraman figüründen) erilliği temellük ederek, bedeni cumhuriyet simgesine tabi kıldı. Doğrusunu istersen kahraman deyince aklıma aslen Deniz Gezmiş, Yılmaz Güney gibi, düzene direnç gösteren kahramanlar geliyor aklıma sadece. Bugün örneğin, Leyla Zana’nın geldiği gibi. İğdiş edilmiş erkek figürünün ‘ananın amı’ nefretini kadına ve hanımına yansıtarak uyguladığı şiddeti de aklımızda tutmak üzere. Bunun aksine, kadın figüründe ise, koruma ve sürdürme duruşu hakim. Tüm bunları, kamulaşmış simgeleşmiş figürlerin varolmaması nedeniyle yazıyorum.
E: Son birkaç sene içinde Murtezaoğlu’nun işleri üzerinden geliştirdiğin bir tartışma var. Buna değinerek daha önce bahsettiğin kadın sanatçılar ile mazbutluk kavramlarını yanyana düşünmene geri dönmek istiyorum. Başka yerlerde yazmış olduğun yazıları da göz önüne aldığımda bazı hatları öne çıkardığını gözlemliyorum; yanlışlar okuyorsam, düzelt lütfen. Öncelikle ‘anneler’ ve ‘kırılgan kızlar’ olarak grupladığımız sanatçılar arasında belirli devamlılıklar görüyorsun –en çok da sanırım Aydan Murtezaoğlu ve Füsun Onur arasında. Ve bu devamlılığı sağlayan etkeni toplumsal cinsiyet olarak, ‘kadınlık’ olarak saptıyorsun. Sonrasında, sanatçı ile ürettiği çalışma içinde sahnelenen persona arasında (örneğin bir sanatçı olarak Aydan ile onun kompozisyonlarında karşılaştığımız kadın figürünün çakışması) zorunlu olarak bir örtüşme olduğu argümanıyla şu saptamaya geçiyorsun: toplumsal olarak ataerkil değerler tarafından yaşamları sert biçimde regüle edilen kadınların kültürel dışavurumları, bizim ele aldığımız durumda kadın sanatçıların işleri de bu sıkıştırılmışlığı içerik ve biçim üzerinde, farklı şekillerde de olsa, yansıtacaktır. Bu yüzden gündelik yaşamı sıkıcı biçimde banalleştirilen ve hizada tutulan kadın sanatçı yasakaşmacı ifadelere ve pratiklere başvurmayacaktır. Bu, yalnızca, babanın da varlığını ciddiye almayan ‘kötü oğlanlar’ın ulaşabildikleri bir konum oldu.
Burada hemen bazı çekinceler doğacaktır. Öncelikle, kuşaklara yayılarak kurulan bir ortaklık ‘ ‘kadın doğası’ gibi birşeye mi başvuruluyor?’ diye sorduracaktır. ‘Anaç’ kavramı da burada böyle bir çekinceyi destekleyebilir. Daha önce bahsi geçen ‘anneler’ yanyanalığı daha çok sözkonusu sanatçıların kendi benliklerine hapsolmamışlığının, başkalarına alan açmayı ve başkalarıyla beraber çalışmayı becerebilmişliğinin eğretilemesi olarak kullanılmalı bence, daha fazlası için değil. Yine de kadınlık durumunu doğal bazı önverilere değil ama toplumsal bir koşullanmaya bağladığınız açık. Ama burada da kadınlığı yapısal olanın içine mahkum etmek, onları muhafazakarlıkla işaretlemek ve mutlak bir kapanma yaratmak gibi bir tehlike var. Daha önce andığınız Hale Tenger’in ”Benim Böyle Tanıdıklarım Var II” adlı çalışması son yirmi yılın en keskin, sakınmasızca en siyasal işi değil mi?
V: Öncelikle, ‘kötü oğlanlar’ kuşağının, homofobik olmadan ziyade siyasaldoğruluk-sonrası bir duruma dahil olduklarını düşünüyorum. Tunç Ali Çam, Serkan Özkaya, Şener Özmen gibi kötü oğlanlar, Halil Altındere’nin en transgresif işleri hariç, [Halil Altındere, İsimsiz, 2004] kendilerine zarar vermeyecek olan, hatta yer yer onaylanmış bir edepsizlik içindeler. Örneğin Halil Altındere’nin ‘Kötüyüm ve Gurur Duyuyorum’ ve ‘Seni Öldüreceğim İçin Üzgünüm’ sergileri (12). Daha masum bir homofobi, daha ziyade, Diyarbakır eksenindeki sanatçılarda olabilir. Ne de olsa, Diyarbakır eksindeki sanatçıların arasına kadınların girebilmesi olanaklı görülmüyor.
Cumhuriyetin biçimleyici hayaleti peşimi bırakmıyor. Sözünü ettiğimiz sanatçıların önemli bir bölümü, ‘anneler’ kuşağı da aile yapıları olarak Cumhuriyet Halk Partisi’ni destekleyen, elit kültürel formları yeğleyen, batıcıl arkaplanlardan gelmekteydiler. Öte yandan, istisnasız tümü cumhuriyet ideolojisinin beslediği kurutulmuş ve arıtılmış kültürel yapılardan, folklorik anlayıştan uzak durdular. Cumhuriyetçi kültürel yapı, ‘cinsel aykırılığın’ kamusal alanda temsiline şiddetle karşıydı. Aykırılığı temsil eden en tanınmış figür, ‘sanat güneşimiz’, ‘paşamız’ diye andığımız, aleni bir şekilde cinsi-kabulun sınırlarını zorlayan —hem de Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay önüne etekle çıkacak kadar cesur— 50lerin sonundan 70lerin ortasına kadar manşetten düşmeyen, şarkıcı ve oyuncu Zeki Müren’di. Zeki Müren’i ailelerin o denli benimsemesinin ardında yatan, 80 öncesinde homofobinin o denli pompalanmamış olması mıydı? 1980lerde ise polisin ibnelere, dönmelere, fahişelere fütursuzca bir çete savaşı açtığı, kaldıkları evlerin ateşe verildiği, sokaklarının işgal edildiği, medyatik bir homofobi dönemi yaşadık. Bu aynı zamanda, derneklerin oluştuğu, cinsiyetlerin çoğalarak kurumsallaşmaya başladığı bir dönemdi. Zeki Müren hepimizin beklentilerini, sesiyle, giysileriyle, şaşırtıcı derecede düzgün retoriğiyle parçalanmış bedeninde ayrı ayrı karşılamıyor muydu? 70lere kadar aba altından sopa gösterilirken, 80lerle birlikte sadece sopa gösterildi, aile içinde de dahil olmak üzere.
E: Zeki Müren fenomeni, hem ahlaki muhafazakarlığın güçlendiği hem de Amerikan kültürüne olan özentiyle küreselleşen popüler kültür öğeleriyle flörtleşmeye girildiği 50li yıların Demokrat Parti dönemi ile ilgili sanki. Glam Rock’tan on yıl önce travesti bir sahne kıyafetini sahiplenen ve bunu ailelerin de geldiği ortamlara taşıyan ve klasik Türk müziğini popülerleşme yörüngesine sokan Müren’in kendi ahlaki paradoksları da toplumun çifte-standartlarıyla bağıntılıydı. Osmanlıya doğal biçimde içkin ‘queer’ yaşantı biçimlerinin üstü modernleşme süreciyle birlikte örtülmüştü. Daha sonra siyasal ortamın sertleştiği dönemlerde kapama hali daha güçlendi: farklı ideolojilerin birbiriyle boy ölçüştüğü 30lu yıllar örneğin; ya da iktidar talebindeki sosyalist mücadele ile iktidara ezelden beri sarılmış ordu arasındaki çatışmanın yoğunlaştığı 70 sonları ve 80 başları. 90lı yılların ikinci yarısında içsavaş ortamı ile tetiklenen milliyetçiliğin aşırı biçimde popülerleşmesi ve gündelik dil üzerinde egemenlik kurması da benzer bir dönemi başlattı. Televizyonların haktanır, vatansever, eli silah atan ve tutan, yakışıklı, maço kahramanlarla bezenmiş yerli dizilere rağbet etmesi; artan genç eril nüfusun tatmin edilmeyen testosteron enerjisini sokağa yayması; bacısının namusunu kollayan, geleneğe, töreye bağlı ama sokakta gördüğü en ezik kızlara ağız suyu akıtmaktan çekinmeyen, Doğu Avrupa’dan gelen hayat kadınlarını paylaşamayan bir ikiyüzlülük. Cinsel şiddetin giderek ağırlaştığı, kurumsallaştığı bu ortamda siyasal doğruluğun ertesini talep etmek sorunlu görünüyor bana.
Hem sınıfsal anlamda hem de coğrafi olarak Türkiye’deki güncel sanat pratiği bir farklılaşma zeminini yakalamış görünüyor. Bu genişlemeye ‘queer’ temaların da dahil olduğu söylenebilir. Kutluğ Ataman’nın ‘Ruhuma Asla’ gibi çalışmaları [Kutluğ Ataman, Ruhuma Asla, 2001], Erinç Seymen’in SM [Erinç Seyman, Newgenital2, 2002] ikonografisine yaslanan resimleri norm-dışı cinselliklerin yer bulabildiklerini gösteriyor. Ama iki erkeği cinsel ilişki içinde gösteren, daha doğrusu kendi bedenini yine kendi bedeniyle birleşir durumda resmeden Taner Ceylan’ın [Taner Ceylan, Taner Taner, 2003] üniversitedeki işinden yakın bir geçmişte bu çalışma nedeniyle uzaklaştırılmış olduğu unutulmamalı.
V: Aydan Murtezaoğlu, Füsun Onur, Gülsün Karamustafa, hatta Sefa Sağlam (13) nezdinde ele almaya çalıştığım, ancak ifadesini en kavramsallaşmış biçimde Aydan Murtezaoğlu’nda bulan durum, Türkiye’de, İstanbul’da kadın olmakla gayet alakalı olduğu kadar, örneği yaşdaşları yakın Avrupa’lı kadın sanatçılardan ne kadar farklı olduklarını da gösteriyor. Bu farklılık bir anlamda da bireysel değil. Aydan Murtezaoğlu’nun işlerinin herbirinde baştan kabul edilmiş bir durumun içinden oluşan imkansız ve düşsel bir transgresyon vardır. Çatıda anteni kopartan kadın, başıyla manzarayı sola yatıran kadın, iki yarım topa dönüşen göğüslerini düşleyen bluğ çağı öncesi genç kız, [Aydan Murtezaoğlu, İsimsiz, 2000] vesaire. Aralarında Karamustafa cinsiyet siyasetine, kimi zaman aynı anda hem dışarıdan hem içeriden bakmayı beceren ikili pozisyon göstererek her iki pozisyonu da doğallaştırmayı men eder (14) [Gülsün Karamustafa, Oriental Phantasies, 2001] . Füsun Onur ise, mekanın kuruluma dair (ki bence düz, sıradanlaşmış, beyaz mekanlar Onur’un işlerine hiç yaramaz) sözünü ertelenmiş bir cinsellikle bezer (15) [Füsun Onur, Opus 1, 1999]. Çok abartmış olabilirim ancak, ben Onur’un işlerini zaman zaman açılan ve daha sonra kapanan bir çeyiz sandığına benzetiyorum. Eğer, bedene saygı, korumacılık hissi, mazbut sunumlar tam da bu coğrafyadan gelen bir yaklaşım değilse ne? Bu bağlamda aklıma Nur Koçak’ın foto-gerçekçiliğe yakın aile fotoğrafı resimleri [Nur Koçak, Anababam, ablam, ve ben, II, 2000-03] de gelmiyor değil.
Tüm bunlar üzerinden girmeye çalıştığım konu bir yandan da, Türkiye sanatçısındaki aile olgusu. Aile yapısının nasıl değiştiği ve bunun sanat üretimini nasıl etkilediği. Bu devletten ve genel ortamdan kimi zaman daha belirleyici oluyor. Birincisi, ana ekmek kapısı aile, ikincisi sanatçılar son yıllara kadar aileleri ile oturmaktaydılar. Yerleşmek (16) kataloğunda Aydan Murtezaoğlu ve Bülent Şangar`ın işlerinden bahsederken muhafazakarlık kelimesinin altını ısrarla çizdim ve çizmeye devam etmek istiyorum. İşlerinin özgünlüğünün bununla ilgili olmadığı olgusundan kaçamazlar. Ancak, bunu ev ve sokakla ilgili bölüme bırakmak istiyorum.
(1) Füsun Onur, Amerika’dan eğitimden döndükten sonra, 1970de başlamak üzere zamanın sanat anlayışının, hem Türkiye hem de dünyada olmak üzere, çok ötesinde, talepsiz ve beklentisiz sergiler açtı.
(2) Sarkis 1960ların sonunda Paris’e yerleşti. Güzel Sanatlar Akademisi’nden çıkan ve Paris’te devlet bursuyla okuyan bir çok sanatçının aksine Sarkis bu tarz bir angajmana ve desteğe sahip olmamıştı.Uzun yıllar İstanbul’da sergi açmamış olan Sarkis Türkiye’den gelen sanatçılar arasında en uzun uluslararası kariyere sahip olan, ve daha sonraları ‘kavramsal’ sanatçılarla yakın ilişkide olan bir sanatçıdır.
(3) Kötü Çocuk Türk, Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, İstanbul, 2001.
(4) Hüseyin Alptekin felsefe alanındakini birikimini doksanlı yıllarla beraber gerçekleştirmeye başladığı güncel sanat çalışmalarında değerlendirdi. Akademi dışından geliyor oluşu kavramsallaşmaya yönelik eğilimin içinde yer almasını sağlamış gibi görünüyor ve daha sonraki dönemlerde gözlemlenebilecek farklı disiplinlerden sanat pratiğine olan geçişlere de örnek oluşturuyor. Dinamik bir biçimde dolaşımda olan sosyal nesneleri malzeme olarak kullanan ve megalopoller arası hareketlilik, yataygeçişlilik ve üst ve alt kültürler arasındaki alışverişler gibi temaları öne çıkaran Alptekin, sabitlenmeye ve sahip olmaya meyleden erkek sanatçı figüründen farklı bir duruş sergiliyor.
(5) Rene Block, 1995 yılında gerçekleştirilen 4. Uluslararası İstanbul Bienali’nin küratörüydü.
Bu serginin ardından İstanbul’da ve Avrupa’da, başta Gülsün Karamustafa, Ebru Özseçen, Ayşe Erkmen, Füsun Onur, Halil Altındere ile olmak üzere çok yoğun olarak çalıştı ve sanatçıları destekledi.
(6) Brener’in yayın hayatına 1999da başlayan Art-İst dergisi üzerinden, özellikle bu dergiyi ana referans noktası alan sanatçılar üzerinde ciddi bir etkisi olmuştur. Brener, Halil Altındere’nin, Urart Sanat Galerisi’nde 1998 yılı sonunda Esat Tekand’ın bir resminin üzerine artist marka yeşil sprey boya ile dolar işareti çizmesiyle gündeme geldi. Bu olayın ardından, birkaç sanatçı ve yazar aralarında para toplayarak Brener’i İstanbul’da bir panele çağırdılar.
(7) Diyarbakır’da oturan sanatçı Şener Özmen, 1999 ile 2001 yılları arasında adını plastik anlatı koyduğu 4 sanat eseri gerçekleştirdi. Bunlar, Şizo-Defter, Sanatçının Üç Gün Önceki Sağduyusu, Tracey Emin’in Öyküsü ve Manifesta Cinayetleri’dir.
(8) 80li yıllarla beraber dışarıda geliştirdiği yeni-dışavurumcu dili Türkiye’de sürdürmüş bir ressam. Küçük yaşlarda resmi ideolojinin yürüttüğü ‘Harika Çocuk’ uygulamasından yararlanmasıyla, CHP içindeki siyasal çalışmaları ve yazdığı romanlarla mutlak bir kamusal görünürlülük kazanmış, sanatçı kavramının popüler imgelemdeki yerini kişiliğiyle cisimlendirmiş bir figür.
(9) Zeki Müren Türkiye’nin zamanında en tanınmış şarkıcı ve film yıldızlarındandı.
(10) Ebru Özseçen’in “Bulaşık Hayalleri” (1996), “Sunuş” (1996) adlı erken dönem eserlerinde cinsiyet ve beden sunumu, yerel işaretlerle bezenmiş ve mekansallaşmıştı.
(11) Nilüfer Göle: Modern Mahrem/Medeniyet ve Örtünme, Metis Yay., B.1, 1991, Nilüfer Göle: İslam ve Modernlik Üzerine Melez Desenler, Metis Yay., 2000.
(12) ‘Kötüyüm ve Gurur Duyuyorum’, Refika, Istanbul, 2002 ve ‘Seni Öldüreceğim için çok Üzgünüm’, Proje4L- İstanbul Güncel Sanat Müzesi, 2003.
(13) Burada, Sefa Sağlam’ın işlerinden de söz etmeliyiz. Sağlam, cinsiyet, coğrafya ve sınıfsal bilincini, malzemesiyle çevirerek geri getirir. Örneğin, Özseçen’deki tanınabilir işaretler, Sağlam’da muğlaklaşır, çünkü okumaları daha yerel daha çetrefillidir.
(14) “Double Action Series for Oriental Phantasies”, 2000.
(15) Füsun Onur için Bakınız, Aus der Ferne So Nah: Füsun Onur, Margit Brehm, Staatliche Kunsthalle, 2001 Baden-Baden.
(16) Vasıf Kortun. Yerleşmek “Yer/leşmeler” s. 18-25. Proje4L- İstanbul Güncel Sanat Müzesi, 2001.
danimarka’da beş gün
Şubat başında Kopenhag’da devletin sanatçılara destek vermek için işlettiği Overgaden adlı çağdaş sanat merkezinde AICA Danimarka üyelerine verdiğim konferansta Avrupalı sanatçıların ve sanat uzmanlarının Türk…
"Tek Nüsha" dergi projesi
“Tek Nüsha” dergi projesi, “Diğerlerinin Şansı”, Güncel Sanat Sergisi, K2 Sanat Merkezi, 23 Mart- 5 Nisan 2005, İzmir 23 Mart Çarşamba günü İzmir’de K2 Sanat Merkezi’ de açılan “Diğerlerinin Şansı” başlikli sergi; yurtdı











