Posts Tagged: Paris


25
Feb 10

“BEDRİ BAYKAM’IN DÜNYASINDAN…” SERGİSİ SAİNTE PULCHERİE OKULUNDA

Sainte Pulchérie, “Festival de la francophonie” (Fransız Dili Festivali) kapsamındaki, etkinlikleri çerçevesinde, ünlü Bedri Baykam’ın işlerini sergiliyor.

163 yıllık köklü bir kurum olarak, okulda 2009’dan beri sergiler açan Sainte Pulchérie, bu şekilde kültürel etkinlikleriyle hem öğrencilerine, hem de İstanbullu sanatseverlere hizmet etmiş oluyor. Okul daha önce bünyesindeki etkinliklerde İdil Biret, Ayla Algan, Nedim Gürsel gibi sanatçı ve aydınları da konuk etti.

Türk Çağdaş Sanatının yıllardır yurtiçinde ve yurtdışında en çok tanınan isimlerinden olan Bedri Baykam, gerek sergileriyle, gerek sosyal duyarlılıklarıyla sürekli gündemde olan bir sanatçı. 1957 Ankara doğumlu sanatçı, 6 yaşından itibaren tüm dünyada açtığı sergilerle “Harika Çocuk” olarak tanındı. Daha sonra 12 yıl Paris ve California’da yaşayan sanatçı, halen Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve Uluslararsı Plastik Sanatlar Derneği’nin Başkanı. 111 kişisel sergi açan Baykam’ın yayınlanmış 21 kitabı bulunuyor.

Sainte Pulchérie’deki sergisinde Baykam’ın değişik dönemlerinden tualler, kolajlar ve bazı desenlerin yanı sıra, sanatçının son iki yılda Monaco’dan Londra’ya, San Francisco’dan Berlin’e sergilendiği her ülkede büyük ses getiren lens tekniğiyle gerçekleştirdiği 4-D işlerinden örnekler yer alıyor.

Sainte Pulchérie, ”Od’A-Ouvroir d’Art” galerisinde
ziyaret saatleri : Pazartesi – Cumartesi
9.00 – 18.00 arası (Çarşamba günü hariç)

Küçükparmakkapı, Çukurluçeşme Sokak No 7 Beyoğlu Istanbul
www.sp.k12.tr


29
Jan 10

Çağdaş Türk resminin önde gelen ismi Ömer Uluç 79 yaşında hayata veda etti.

İki yıldır kanser tedavisi gören ünlü sanatçı geçtiğimiz yıl iki büyük sergi açmış, Yapı Kredi Sanat Galerisi’ndeki son sergisine kanserle mücadelesinde yaşadıklarından haraketle ‘Parçalanmanın Kimyası’ adını vermişti. Uluç’un cenazesi cumartesi günü Bebek Camii’nde öğlen kılınacak cenaze namazından sonra Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verilecek.

Son sergisi Parçalanmanın Kimyası’nda yer alan karakalem otoportresinin yanına Lucretius’un “Ölümün olduğu yerde ben yokum/Benim olduğum yerde ölüm yok” dizelerini yazmıştı Ömer Uluç. İki yıldır yakalandığı kanserle mücadelesini sadece hastane koridorlarında değil, atölyesinde yaptığı çalışmalarıyla da kıyasıya sürdürüyordu.

Sanat yaşamının en cesur denemelerini yaptığı, en üretken zamanıydı aslında son iki yılı. Beylerbeyi Sarayı’nda açtığı Beylerbeyi Cinleri ve Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi’nde açtığı Parçalanmanın Kimyası ve Sağ El, Sol El Desenleri sergileriyle sevenlerini şaşırtmaya devam ediyordu.
Şaşırtmak, gidilmemiş yollara girmek onun sanat anlayışını özetliyordu aslında.

1931 yılında İstanbul’da doğan sanatçı 1953 yılında Robert Koleji bitirdikten sonra 1953-1957 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nde önce mühendislik sonra resim eğitimi gördü.  İlk kişisel sergisini 1955 yılında Boston’da açan sanatçı,
1953 yılında Nuri İyem’in öncülüğünde kurulan “Tavanarası Ressamları” olarak adlandırılan grupta yer aldı, 1965’te bir yıl süreyle Londra ve Paris’te, 1972-1973’de ABD ve Meksika’da, 1973-1977 arası Nijerya’da bulundu.
1983’ten beri Paris’te yaşayan sanatçı yılın önemli bir bölümünü İstanbul’da geçiriyordu.
Başta Paris, Berlin ve İstanbul olmak üzere çok sayıda yurtdışı ve yurtiçinde sergi açtı.
Tablonun dışına çıktı

Yapıtlarında anlamlı bir resim yaratmak değil, doğrudan çizgi ve renk ile dışsallaşan bir anlatıma ulaşmayı amaçladığını dile getiren Uluç, 1960’ların sonunda başladığı yoğun çizimlerinde temel olarak resimlerindeki imgeleri oluşturan fırça vuruşlarını geliştirdi.  1969 Sao Paulo, 1987 ve 1989 Uluslararası İstanbul bienallerine katılan Uluç, 1970’te TRT Resim Yarışması Birincilik Ödülü’nü almıştı.
Uluç’un yapıtları Paris’teki Kültür Bakanlığı Müzeleri, Berlin’deki Canlı Müze ve İstanbul’daki Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde yer alıyor.
Uluç’un 2005 yılında Baki’den alıntı ile “Heves Kuşu Durmaz Döner” adını verdiği ve kendi konuşma kayıtlarından seçtiği “Fragmanlar”la başlayan ve sayfalarını bir sergi mekanı olarak düşünerek tasarladığı kitabı, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmıştı.
Yazar Sevim Burak’la evliliğinden Elfe adında bir kızı bulunan Ömer Uluç, 1988 yılından beri de yazar Vivet Kanetti ile evliydi.


5
Jan 10

Yüksel Arslan’ın defterleri Yıldız’da

TÜRK sanat tarihi içinde önemli ve özel bir yeri olan sanatçılardan Yüksel Arslan’ın defterleri, YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesi’ne destek için Yüksel Sabancı Sanat Merkezi’nde.

7 Ocak’ta açılacak sergide Yüksel Arslan’ın halen santralistanbul’da devam eden retrospektif nitelikli sergisine paralel olarak sanatçının defterlerine ait kayıtlar dijital ortamda yer alacak. 1961′den bu yana yaşamını Paris’te sürdüren Yüksel Arslan’ın sanatını ve düşünce dünyasını defterlerinden izlenebilir. Sergi 5 Şubat tarihine dek sürecek.


5
Jan 10

AÇIK ŞEHİR: ÇANAKKALE

Küratör: Hakan Kırdar

Sanatçılar: Funda Alkan, Tuncay Murat Atal, Müge Bilgin, Yeşim Denizhan, Mehmet Dere, Ersan Deveci, Sema Kayaönü, Dilay Koçoğulları, Emre Meydan, Nur Muşkara, Fırat Neziroğlu, Arzu Oto, Teslime Başak Özkutlu, Candan Öztürk, Sinem Pehlivan, Esra Sultan Şahin, Gülcan Şenyuvalı, Yaprak Yürek

“Açık Şehir: Çanakkale” sergisi, başlığını daha çok askeri alanda kullanılan ‘açık şehir’ teriminden ödünç alıyor. Bu terim, düşman saldırısına karşı savunma önlemleri alınmamış, içinde herhangi bir askerî hedef bulunmayan ve bu durumu önceden ilan edilmiş olan (1), kökleri derinlere giden tarihleriyle anılan şehirleri tanımlamak için kullanılıyor. Bu şehirler aynı zamanda ulusötesi bir bakış açısıyla insanlığın ortak kültürel mirası olarak kabul ediliyorlar. Örneğin II. Dünya Savaşı’nda Paris şehri açık şehir olarak ilan edilmiş ve hükümranlık 1945 yılına kadar işgalci güç olan Almanlara bırakılmıştır.

Dilimizde ‘açık’ sıfatıyla üretilmiş bir çok terim mevcuttur: açık alan, açık deniz, açık hava sahası, açık atölye, açık düşünce, açık görüş.. Bu sıfat hangi ismin veya kavramın önüne getirilirse o şeyi benzer şekilde nitelemektedir: tutuculuğun karşı tezi olarak açık görüşlülük ve hoşgörü sahipliği; önyargı geliştirme, içe kapanma ve iletişimsizliğin karşı tezi olarak diyalog, alışveriş ve paylaşım; düşmanlık besleme ve kaba gücün karşı tezi olarak barışçıllık, insana saygı ve demokratiklik..

Nitelenen şey bir şehir olduğunda ise ‘açıklık’ın kapsadığı tüm bu niteliklerin o şehre atfedilebilmesi sözkonusu olabilmektedir. Açık Şehir: Çanakkale, aynı zamanda askeri, stratejik bir noktada bulunması itibariyle, bu anlamda belki de paradoksal biçimde bu nitelemenin elverişli bir metaforunu da bize sunmaktadır. Bilindiği gibi bölge antik çağda da (Troya Savaşı), modern zamanlarda da (Çanakkale Savaşı ve bugünün ekonomik savaş ortamında da) güç malikleri için dayanılmaz bir cazibe merkezi olagelmiştir. Böylelikle açıklık nitelemesi bize aynı zamanda, silahlardan arınmış sivil bir dünyanın özlemini birkez daha dile getirme fırsatı vermektedir. Bu bakış açısıyla ve sahip olduğu tarihsel geçmişiyle Çanakkale şehri de Türkiye’deki birçok şehir gibi ‘açık şehir’ olma potansiyeli gösteren önemli şehirlerden biridir. Şu anki yerleşim merkezinin 550 yıllık görece kısa tarihine karşın, bölgenin ilk yerleşim merkezi olarak 5000 yıllık Troya antik kenti hesaba katılırsa bu potansiyel daha net ortaya çıkmaktadır.

Salt tarihsel geçmişiyle değil özellikle 1960’lı yıllarla bir ivme kazanan Cumhuriyetin yeni kurumsallaşma atağıyla birlikte, sürekli büyüme eğilimi gösteren nüfüs devinimleri ve coğrafi genişlemeyle de, -tarihsel birikiminin zenginliğinin yanında- modern ve çağdaş bir şehir olan Çanakkale şehri, daha önce tarif ettiğimiz ‘açık şehir’ olma özelliklerini kazanmaya başlamıştır. Son 50 yılda kent; 8 kat nüfus olarak, 12 kat coğrafi olarak büyümüştür. Bütün bu yaşamsal devinim, her alanda durağan olmayan, istikrarsız bir yaşamın kültür öğesine dönüşmesine yol açmıştır. Her dönem insan hareketi olmuş, gidenler ve gelenlerle bir kentsel yaşam oluşmuştur. Göçler, kentin temel belirleyici insan unsurlarına dönüşmüştür. (2)

Şehrin, bir devinim kaynağı olarak, stratejik öneme sahip bir su yolu üzerinde yer alan boğazın kıyısında konumlanması da güçlü bir insan hareketliliği olgusunu yaratan önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. İki kıtanın karasal bağlantısının coğrafi sonucu olarak her dönem yaşanan geçişler devinimin bir başka altlığını oluşturur. (3)

Tarihsel değerler ile kontrolden çıkmaması önkoşuluyla, coğrafi büyüme ve nüfüs artışının yarattığı tüm bu yaşamsal devinimin, şehri açık görüşlü, hoşgörülü; diyalog, alışveriş ve paylaşıma önem veren; barışçıl ve insana saygı duyulan bir demokratik ortama kısacası gerçek anlamda bir ‘açık şehre’ dönüştüreceği ortadadır.

Bu bağlamdan hareketle ‘Açık Şehir:Çanakkale’ sergisi kenti ve kentlilik olgusunu problem edinen farklı disiplinlerde üretilmiş birçok çalışmayı bir araya getirmektedir.

(Hakan Kırdar, 2 Ocak 2010)

1 Türk Dil Kurumu Sözlüğü
2 Çanakkale 2010 Tanıtım Kataloğu
3 a.g.e


4
Jan 10

‘Emploi Saisonnier/Seasonal Work’

‘Emploi Saisonnier/Seasonal Work’ project, proposed by Veronique Collard-Bovy and Celenk Bafra, is based on the research and exchange on and/or in the cities of Istanbul, Izmir, Antakya, Diyarbakir, Paris and Marseilles since 2008. The starting point was to have a closer look on the urban, social and cultural issues in the Mediterranean cities, and more specifically Turkey, together with the characteristics of the artistic practices nourished from them. This research, focused on multi-layered social and cultural problematics of the cities, on modes of collective production as well as the artists that try to stand together by various systems of exchange, resulted as a program composed by three art projects that were developed or invited from Turkey. It was especially crucial for the artist-in-residency programme to invite artists from Turkey that are familiar with collective ways of living and working. This is why four artists from Izmir, third biggest the city of Turkey and an important sea port in the Aegean Sea, leading figures of major artist initiatives in Izmir, namely K2 and (-1) are invited in Marseilles to live and work. Even though their work, questioning on everyday life and its modes, has outcomes as individual artist works, a common approach and a certain spiritual affiliation exist due to the shared back-ground and city. The process of their residency and works contributed to the development of the exhibition ‘Arrangements’ together with the invitation of invaluable artists and artworks from Turkey supporting the theme of arrangement related to the issues of everyday life by their own approach and position. Regarding ‘Die Weisser Stadt’ project following the residency of four members of Xurban collective, as a collective working in different parts of the globe on urban issues since 2000, it was indispensable to invite them to produce a new project on cities with a focus on Marseilles. In a city where urban transformation is harsh and controversial, Xurban comes up with new proposals by revisiting their own research and questions on contemporary politics and ideology. A strong proposal from the city of Diyarbakir by Sener Ozmen, a city with deep political and social conflicts in the south-eastern region of Turkey, was invited as the third project to fulfill the approach of ‘Emploi Saisonnier/Seasonal Work’. Video and photography works from Diyarbakir by three artists, often making collaborations alongside with their individual artistic practice, present a common understanding on the difficulty to find a common front to agree nowadays in Turkey and the strategies of resistance in every possible way and field including the art world.

31
Dec 09

Türk sanatı dünyaya açıldı

Plastik sanatlar alanında Türkiye 2009′u biraz tartışma, sayısız sergi ve çokça umut vaat eden gelişmelerle geçirdi. Ekonomik krizin etkileriyle yeni sanat piyasalarına yönelen ilgi Türkiye’de 2009′un başlarında Sotheby’s müzayede evinin ofis açmasına ve Londra’da Türk çağdaş sanatçılarının eserlerinden oluşan bir müzayedenin düzenlenmesine neden oldu. Bu gelişme Türkiye’de de etkilerini gösterdi. Sanat eserlerinin bir yatırım aracı olduğu anlayışı da kabul görmeye başladı. Hal böyle olunca müzayedeler ilgi odağı oldu.

Fakat bütün bunlar, plastik sanatlar alanında ‘değer’ kavramının bir adım öne çıkmasını sağladı. Ve böylesi bir atmosferde 11. İstanbul Bienali’nin yarattığı tartışma oldukça manidardı. Hırvat küratör topluluğunun, ‘İnsan Neyle Yaşar?’ olarak belirlediği tema ve temaya uygun içerik sanat ve sermaye ilişkisinin sorgulanmasına yol açtı.

Bununla birlikte Sabancı Müzesi, 9 Eylül- 1 Kasım tarihleri arasında Alman çağdaş sanatının öncüsü Joseph Beuys ile öğrencilerinin eserlerinden oluşan ‘Joseph Beuys ve Öğrencileri’ sergisine ev sahipliği yaptı.

40 yıldır Paris’ta yaşayan Yüksel Arslan’ın yurtiçi ve yurtdışındaki koleksiyonlarından derlenen, 500′ün üstünde yapıtının bulunduğu retrospektif sergisi santralistanbul’da ziyarete açıldı. Sergi 21 Mart’a kadar görülebilir.

Türkiye ayrıca 2009′da Marc Chagall, Sarkis, Michael Craig-Martin gibi usta isimleri de ağırladı. Chagall’ın eserleri Pera Müzesi’nde sergilenirken, Sarkis ‘Site’ sergisi ile İstanbul Modern’de, Craig-Martin ise ‘İstanbul İstanbul’ sergisi ile Galerist’deydi.


14
Dec 09

“Merhamet Melankolisi” Siemens Sanat’ta

Küratörlüğünü Mürteza Fidan ve T. Melih Görgün’ün yaptığı Merhamet Melankolisi adlı sergi, 5 Aralık 2009 -5 Şubat 2010 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşuyor.

Sergide, Müge Akçakoca, Burak Bedenlier,  Audrey Bakx, Şükran Mertcan ve Petrit Halilaj’ın yapıtları yer alıyor. İnsanı insan yapan en temel özelliklerden merhamet duygusunu yorumlayan sanatçıların yapıtları, başkalarını sevmenin ve başkaları için üzülmenin melankolik bir duygu olmasına ve bu duygunun da merhametten beslenmesine gönderme yapıyor.

Merhamet Melankolisi’nin küratörlerinden Mürteza Fidan, serginin kavramsal çerçevesini 14. yüzyılda Paris’te cerrahlık yapan Dr. Henri de Mondeville’in yaptığı cerrahi deneylerden yola çıkarak şöyle anlatıyor: “Dr. Mondeville yaralı organların çektiği acıyı gidermek için bedenin diğer organlarının ısı ve kanlarını onlara göndererek yardıma koşmalarını merhamet tepkisi olarak açıklıyor. Acı çeken bir beden içinde gelişen bu merhamet mekanizmasının bedenler arasında da geliştirilebilmesinin ruhları tarafından terk edilmiş mesafeli bedenleri de huzura kavuşturacağına inanıyor. Bu durumun insanlara ahlaki sorumluluklar yükleyeceğini ifade eden Mondeville, başka bedenlerde tanık olunan acıdan duyulan korkunun insanlarda da merhamet duygusunu geliştireceğine inanıyor. Başkalarını sevmenin başkalarının acısını kendi acısı gibi görmekten geçtiğini ileri süren Mondeville’e göre, başkaları için üzülmek melankolik bir duygudur ve başkalarını severken duyulan içe dönük acı da düşünmeye dayalı haysiyetli bir melankoliyi ifade etmektedir. ‘Merhamet Melankolisi’ adlı sergi ile birlikte Mondeville tarafından bu şekilde değerlendirilen merhamet duygusunun sanatçıların yapıtlarında nasıl yeniden yorumlandığını görebileceğiz.”

Küratörlüğünü Mürteza Fidan ve T. Melih Görgün’ün üstlendiği, Müge Akçakoca, Burak Bedenlier, Audrey Bakx, Şükran Mertcan ve Petrit Halilaj’ın yapıtlarının yer aldığı Merhamet Melankolisi adlı sergi, 5 Aralık 2009 – 5 Şubat 2010 tarihleri arasında, haftanın her günü 10.00 – 19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

Siemens Sanat
Meclisi Mebusan Cad. No:45
Fındıklı-İstanbul
Tel: (212) 334 11 04


3
Dec 09

Merhamet Melankolisi / Siemens Sanat / 4 Aralık

merhamet melankolisiKüratörlüğünü Mürteza Fidan ve T. Melih Görgün’ün yaptığı Merhamet Melankolisi adlı sergi, 5 Aralık 2009 -5 Şubat 2010 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşuyor.

Sergide, Müge Akçakoca, Burak Bedenlier, Audrey Bakx, Şükran Mertcan ve Petrit Halilaj’ın yapıtları yer alıyor. İnsanı insan yapan en temel özelliklerden merhamet duygusunu yorumlayan sanatçıların yapıtları, başkalarını sevmenin ve başkaları için üzülmenin melankolik bir duygu olmasına ve bu duygunun da merhametten beslenmesine gönderme yapıyor.

Merhamet Melankolisi’nin küratörlerinden Mürteza Fidan, serginin kavramsal çerçevesini 14. yüzyılda Paris’te cerrahlık yapan Dr. Henri de Mondeville’in yaptığı cerrahi deneylerden yola çıkarak şöyle anlatıyor: “Dr. Mondeville yaralı organların çektiği acıyı gidermek için bedenin diğer organlarının ısı ve kanlarını onlara göndererek yardıma koşmalarını merhamet tepkisi olarak açıklıyor. Acı çeken bir beden içinde gelişen bu merhamet mekanizmasının bedenler arasında da geliştirilebilmesinin ruhları tarafından terk edilmiş mesafeli bedenleri de huzura kavuşturacağına inanıyor. Bu durumun insanlara ahlaki sorumluluklar yükleyeceğini ifade eden Mondeville, başka bedenlerde tanık olunan acıdan duyulan korkunun insanlarda da merhamet duygusunu geliştireceğine inanıyor. Başkalarını sevmenin başkalarının acısını kendi acısı gibi görmekten geçtiğini ileri süren Mondeville’e göre, başkaları için üzülmek melankolik bir duygudur ve başkalarını severken duyulan içe dönük acı da düşünmeye dayalı haysiyetli bir melankoliyi ifade etmektedir. ‘Merhamet Melankolisi’ adlı sergi ile birlikte Mondeville tarafından bu şekilde değerlendirilen merhamet duygusunun sanatçıların yapıtlarında nasıl yeniden yorumlandığını görebileceğiz.”

Küratörlüğünü Mürteza Fidan ve T. Melih Görgün’ün üstlendiği, Müge Akçakoca, Burak Bedenlier, Audrey Bakx, Şükran Mertcan ve Petrit Halilaj’ın yapıtlarının yer aldığı Merhamet Melankolisi adlı sergi, 5 Aralık 2009 – 5 Şubat 2010 tarihleri arasında, haftanın her günü 10.00 – 19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

Siemens Sanat
Meclisi Mebusan Cad. No:45
Fındıklı-İstanbul
Tel: (212) 334 11 04


3
Dec 09

Interview with Alain Seban, director Centre Pompidou (11 Sep 2009)


    The founding principles of the Pompidou Center are, in general terms, breaking down barriers and operating multi-disciplinarily; stimulating opennes to all audiences and exhibiting a wide range of international artists at the center. In the field of visual arts, the Center has held important landmark exhibitions such as The Magicians of the Earth (1989), The Immaterials (Lyotard, 1985), Confronting History (1996) among others. The same approach is held, as well, in the other fields of creativity from literature to theatre to music and cinema of which the Center has the aim of spreading knowledge. The Centre is also expanding globally. It has initiated a space in Metz (2009) and is collaborating with the Guggenheim for a new cultural district in Hong Kong, lending exhibitions to Tokyo and also involved in the transport of artworks with Louvre to Abu Dhabi. The collection is being innovatively and extensively displayed under thematic exhibitions changing its displays twice a year, besides, many works are put on loan around the globe. Could you tell me a bit about the recent directions and cultural policies the Centre Pompidou has undertaken so far and will further do so in the next few years, from the standpoint of the Center's position towards the audience?

We designed our strategy and came up with a strategic master plan in 2007. But first of all, the Centre Pompidou is a platform of exchange between the society at large and the most advanced forms of contemporary creation. The reason for that is the beleif that the openness of a nation to the artists and to the issues they raise and the questions they praise, represents the ability of this nation to move along in globalisation, to modernise, to change, to adapt, to innovate. So, we see ourselves as an institution that is going to help people adapt, open up to and embrace new ideas. All the projects come from this approach. We have 5,5 milion visitors a year which means that we try to go beyond the art circles, beyond the public who is informed about culture, towards the general public. What we have to work on is this miracle of bringing these advanced forms of the arts to general public. We do that through our exhibition program.

There are also certain strategic projects that we have. We want to build a mobile Pompidou where we over-run France to go in places where culture is not really available until they penetrate in the suburbs of great cities or even the country, and bring to these people the concept of museum and the greatness of our production. We have the idea of a virtual Pompidou which will be a resource center for modern and contemporary art that will, again on the same idea, try to reach a much broader audience than the people who come to the museum. So it is not going to be institutional but all about content. We also have a project of a new space for teenagers, we will be the first museum in the world to have dedicated a space for teenagers. That’s a very important time of life because it’s the time when the relationship to culture is going to be structured. At the same time it’s a time when you fight, you rebel against the authority, and the insitutions like museum are of course representations of authority. So it is a very important issue that we try to tackle on this new space for teenagers.

Last year, with an interesting decision, the Center has displayed its collection composed of women artists’ work only, ‘displaying the feminine side of its own collections’, and thus becoming the first among all the museums around the globe to apply such a political decision.

Elle is a way of adressing a very political question, the question of the place of women in society. In France these gender issues are generally overlooked. The French Revolution has stated that everybody is equal, there is no discrimination between sexes, religions and races so this idea of the gender is difficult to undertsand for the French. I think that when an institution makes a very bold statement, as you said, as never been done before, then people are forced to ask themselves the question, to try to get over their prejudices.

How about the travelling project of Paris-Delhi-Bombay?

That is also a strategic project, which will be travelling among these three cities and which blends French and Indian art, design, architecture, graphic design, fashion, philosophy, literature and film.

What is the main idea behind this exhibition?

Among the landmark exhibitions of the Centre Pompidou there was one called the Paris series: Paris-Berlin, Paris-New York, Paris-Moscow… The idea was to try to understand the interactions between the centers of modern art in the 20th century which were at that time accidental. The exhibition was a retrospective look on those interactions. I think, the key element of the 21st century is that everything is opening up with globalisation. There are many new centers of contemporary creations and India is one of them, one of the most vibrant. We tried to imagine in a prospective way, what kind of interactions could happen between the French and the Indian scene in the 21st century. What we are doing is bringing together Indian and French artists to work on projects that we commission for the exhibition around some key issues that we find in both societies such as religion, money and identity...

And you will do so by blending various disciplines...

We try to develope a multi-discilplinary approach because I think that’s very coherent with what creation is about today. That’s what the artists want. Lots of artists cross boundaries, instead of being enclosed in one discipline. I think design is particularly important because as I said the Centre Pompidou is a platform for exchange, it connects the society with creation, and design is one of the channels through which creation flows into society. That’s how your shapes, your forms, your images are brought about to people...

So, can we say that you build up on the idea of bringing the two cultures closer through art? And what do you think about the impact this exhibition will generate among the general public in both countries?

I hope so. That’s the idea of trying to develop our relationship which is not so strong right now. There is a mutual interest but there are not so many exchanges. The idea is to help these strenghts and exchanges and at the same time, of course, to build up our own network in India and to make us more familiar with the scene.

The issue of the global expansion of a museum...

... is a very challenging one, because thirty years ago you had to monitor Europe and the United States; now you have to monitor the world. There are things happening in many many different places. So we need to develope networks of information and support so that we know which artists are emerging, which ones are to be acquired by the collection as the scope of our collection is global, and also to find quote so that people help us to acquire this artist’s work. So that means creating global network which we do through French Society, with foundations in the United States, in Japan, in Latin America and also through partnerships that we have with major museums around the world.

How about your relationship with institutions in Turkey?

We have a cooperation with Istanbul Modern for children’s programs and workshops, which we just renewed for further three years. We exchange exhibitions and workshops for children. What we are going to do now is to try to capitalize on this experience and to build specific propositions for teenagers. We also have a project with Sarkis who will have a big and a different show at the Centre Pompidou at the closing of the Turkish Season. We will share with Istanbul Modern the children’s workshop that Sarkis has created. We are very excited about this project because Sarkis is going to infiltrate in the whole building; he will add pieces in the museum, in the library, in the forum, in places which are not normally open to public... And he is going to be there as well which is very generous with his time.

Are you meeting any other Turkish artists while here? Are you familiar with the scene?

We will be showing a young generation of the video artists in December. There is a very vibrant video scene in Turkey. We have already bought a few pieces.


2
Dec 09

SSS at Centre Pompidou (cancelled because of greve/strike)


SSS, Shore Scene Soundtrack

Reading and performance by Cevdet Erek

16:15, 6 December 2009

via ArtistBook International

Bibliothèque Kandinsky at Centre Pompidou, Paris

event link