Posts Tagged: nsan
13
Feb 10
Madiha Aijaz, I Belong, I’ll Be Long, 2009
22
Jan 10
SERPİL ODABAŞI- KATİLİ MÜBAH SERGİSİ

“… anladım ki “azınlık” olan herkes, hayatın ve dünyanın neresinde olursa olsun, neresinde durursa dursun nihayetinde “azınlıktır” ve en küçük bir ayrıntıda sıradan bir kıvrımda veya alalade bir diyalogda bunu bir “yazgı” gibi taşımak zorunda oldugunu bazen yüreği sızlayarak bazen sarsılarak bazen de öleyazarak kavrar” (Baki Koşar “Kilidi Sırlı Anahtar”)
SiyahPembeÜçgen İzmir Derneği’nin bu yıl ikincisini düzenlediği “ Baki Koşar Nefret Suçlarıyla Mücadele Haftası” Etkinliklerinde, Ressam (Güncel Sanatçı) Serpil Odabaşı’nın “Kat(i)li Mübah” sergisi de yer alıyor. Goethe İnstitut – Alman Kültür Merkezi-deki sergi, “Transfobi, Homofobi, Nefret Cinayetleri ve Toplumsal Cinsiyetçilik” başlıklarında enstalasyon ve illüstratif işlerden oluşuyor.
Çalışmalarıyla günümüz aktivist sanatçıları arasında öne çıkan isimlerden biri olan Serpil Odabaşı, fırçasıyla bir kez daha sistemin kuşatması altındaki bireylere, sosyal yapıların kıskaca aldığı hayatlara değiyor. Sanatçı , güçlü ironik biçemiyle; “mutlu yuvalar”ın temellerinden, “kat(i)li mübah” sayılanların unutturulmak istenen suretlerine uzanan geniş bir yelpazede, günümüz Türkiye’sinin sosyal ilişkilerini eleştirel bir mercekten geçiriyor.
SiyahPembeÜçgen İzmir Derneği, Politik illüstratif anlatım işlerinden oluşan bu sergiye İzmir’de yaşayan herkesi davet ediyor.
Serpil Odabaşı Hakkında;
1975’te Diyarbakır’da doğan Serpil Odabaşı, Gazi Üniversitesi M.Eğitim Fakültesi Resim Bölümü çıkışlı. Üç yıl Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nda çalışan Odabaşı, bu sürecin öncesi ve sonrasından beri hak ihlalleriyle ilgilenen biri. Savaş , otorite ve seksizm karşıtı, mizahla ilgili bir isim olan sanatçının ironik bakış açısı resimlerine de yansıyor. Resim öğretmenliği, karma-kişisel sergiler derken çeşitli organizasyon, kolektif, dergi ve fanzinlere özel çalışmalarda da destek sağlayan sanatçı Ankara’da, Atina’da, İstanbul Hafriyat’ta ve Diyarbakır Keçiburcu galeride kişisel sergiler açtı. Çeşitli karma sergilere katıldı. (Uluslararası Aktivist Sanatçılar Birliği üyesidir)
Tarih:06-20 SUBAT 2010
Adres:GOETHE INSTITUT IZMIR SERGI SALONU
22
Dec 09
Münferit
18 Ocak, 2008 - 9 Şubat, 2008
Münferit Bir Etkinlik
İnsan unutkan ama aynı zamanda hatırlama yetisi olan bir varlık. Neyi unutup neyi anımsadığı onun içinde yaşadığı zaman ve bağlamla doğrudan alâkalı. Yani bir anlamıyla bellek tamamıyla ideolojik/siyasal bir yatırım alanı. Geçmişinizden bugüne neleri taşımak isteyeceğinize bağlı bir olgu. Bellek acı'nın belleğidir daima. Acı'nın kuyusudur. İnsan'ın unutamadığı şeyler, olaylar, acı eşiğine nelerin yer ettiğine bağlı. Başkasının acısına bakma ve ona ortak olma çabası ise günlük yaşamımızda vereceğimiz kararlar ve tercihlerle şekilleniyor. Neleri hafızamızda tutmamız gerektiği sorusuyla en acı biçimiyle Hrant Dink'in katledilmesinin ertesinde karşı karşıya kaldık. Yüz binleri ayağa kaldıran bu cinayet -belleğimizden deneyimle- münferit bir cinayet değildi. Onyıllarla ifade edilebilecek bir soykütüğe sahipti. Münferit nitelemesi üzerine şekillenen devasa bir tarih vardı ardımızda bıraktığımız.
Geçmiş ama hangi geçmiş? Bellek ama hangi bellek? Kolektif bellek, kolektifliği tarif etmekle meydana gelen bir şey. Her toplumsal grup veya sınıf kendini bir geçmişe ve kökene dayandırdığına göre her kesim kendi acı'sının saklı olduğu geçmişi akılda tutar ve sürekli güncelleştirir. Yani kolektif bellek dediğimiz şey kendinizi dahil ettiğiniz bağlama ilişkin bir şeydir; çarpıtılmaya müsait bir alana dönüştürülebilir. İktidara endeksli medyalar tarafından üretilen görsel-işitsel imgelem bombardımanı altında kolektif bellek askıya alınabilir ne de olsa. Dolayısıyla yarına sorunsuzca uyanmak adına unutma'nın ustası ve de mahkumu olarak günümüz insanı bellek konusunda sorunludur. Anımsar ama emin olamaz: veya öyle anımsamıştır.
Hrant'ı yitirdiğimiz tarihe atfen 19 Ocak Kolektifi adı altında şekillenen oluşum geçmişin, sesi kısılmış geçmişin, taleplerini kendi duyarlılığı içinde hissedip, günü karartan ve geleceği umutsuzlaştıran sıkıntı evrenine karşı karartılmış bir tarihin içinden sanatın, siyasal alan, bellek ve tarih ile kesişme olasılıklarını genişletip, oluşturulmuş yapay ayrımları da geçersizleştirme gayretiyle çalıştı aylar boyunca. Gruba dahil olan insanlar, sanatçılar, yazarlar ortak belleklerini sorgulanabilir, hesap sorulabilir bir sürece sokmaya karar verdiler. Çalışma aşağı yukarı 25-30 yıllık bir geçmiş üzerinde şekillendi. Ve acıların ortak kaynağı belliydi neredeyse. İnsanlar bu ülkenin dört bir yanında değişik kaynaklardan gelen ama aynı mantık üzerine şekillenen şiddetin hedefi olmaktalar.Ölümler, öldürmeler ya da kaybettirmeler zinciri "münferit" olaylar adı altında toplumu şiddet ile denetim altında tutmanın yolu olarak kullanılıyor. 19 Ocak olarak biriken enerji şimdi'nin, bugün'ün günün yeteri kadar karartıldığına (delil karartma gayretleri unutulmasın), sürekli münferit sıfatına havale edilen gerçekliğin tartışmaya açılması gerektiğine inanmakta.
Cinayet"ten yol alarak Türkiye'de son 27 yıllık geçmişinden yani 12 Eylül askeri darbesinden bu yana, devletin yetkili ağızlarının manipülasyon amaçlı olarak sıkça başvurdukları klişe bir ifade münferit. Tek tük rastlanan olay/durum gibi bir sözlük anlamına sahip olan sözcük yaşanan yaralıyıcı olayları bireysel sapkınlıklar şeklinde açıklar, siyasal cinayet tarihinin üzerini örter, tepkileri hafifletmeye çalışır ve yapısal açıklamaların kapısını kapatır. Münferit olarak paketlenen olayların soykütüğünü bütün saçaklarıyla ortaya çıkarmak elbette ciddiyet ve emek isteyen bir başka çalışmada ele alınabilir. Gerçekleştirdiğimiz alçakgönüllü ölçeğe sahip etkinliğin amacı ise katilleri halen aramızda yaşayan ve neredeyse tamamını fail-i meçhul olarak değerlendirebileceğimiz cinayetleri hatırda tutmak ve Hrant Dink'in yaşamını sonlandırmaya yönelik bu saldırının öncellerini bugüne taşımak, bu cinayetin hiç de tesadüfi veya münferit olmadığını bütün çıplaklığıyla ortaya koymak.. Katilleri bulunamayan bulunsa bile gerisindeki uzantılara ulaşılmayan ve hep meçhule terkedilen cinayetleri hazırlayan siyasal akıl ve korkuya dur diyebilmek. Bunları bugünden geriye doğru kapkara bir bellek üzerine beyaz puntolarla aydınlatmak ve birbiriyle akraba konumdaki şiddet makinalarından çıkıp bir ağ oluşturduğunu gösterebilmek. Yayılarak büyüyen nefret söylemi ve linç kültürü, faşizan saldırıların meşrulaştırılmış dayanakları olarak gündelik hayatı işgal etmekte. 'Doğal ve demokratik' tepkiler olarak görülüp kimilerince takdir gören yapılaşma, Hrant Dink ve sonrasında gerçekleşen nefret cinayetleriyle sokak faşizminin de yolunu açıyor. Bu söylem bugünlerde sınır-ötelerine taşmakta ve savaş tamtamları hergün daha patırtılı biçimde etrafı kaplamakta. Öyleyse bu söylemin gelişmesi süreci zamanla çözülür deyip beklemek yerine, vicdan sahibi her kişinin üstlenebileceği bir sorumluluk olacağı düşüncesiyle bugün'e yönelmek gerekiyor ve bu şekilde akan zamanı durdurmak gerekiyor bir yerde. Çünkü yeterince nefret kin ve düşmanlık ortalığı sarmış bulunuyor.
İktidarın ana ve kutsal gövdesine giremeyen ve sürekli dışlaştırılan kesimler, Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, travestiler, geyler, lezbiyenler, işsizler, göçmenler, mülteciler, Afrikalılar veya herhangi sıradan bir insanın maruz kaldığı şiddet; aynı şekilde mikro iktidar mekanizmaları olarak değişik siyasal örgütlenmelerin şiddetine maruz kalıp meçhule bırakılan bütün cinayetler bu etkinlik çerçevesinde eşit bir mesafeyle ele alındı. Nereden gelirse gelsin sivil yaşama yöneltilmiş şiddete tepki göstermeyi önemli buluyoruz. Önemli olan bu nereden geldiği önemli olmayan şiddete her koşulda dur! diyebilmek ve tepki gösterebilmektir.
Bir yıldan bu yana düzenli olarak bir araya gelen 19 Ocak Kolektifi'ni oluşturan güncel sanatçılar ve yazarlar bu etkinlik ile geçmişte üzeri örtülen bu cinayetlere dair kayıtları titizlikle araştırarak kendi kişisel bellekleriyle yüzleştiler. Etkinliğin taşlaşmış bir anı sergisi olmasından kaçınıldı. Anma edimi bir tavır, bir eylem olarak tasavvur edildi. Bugün Türkiye'nin dışa dönük vitrinini süslemesi amacıyla ıslah edilmekte olan bir kültürel alan olarak güncel sanatın güncel olana, toplumsal olana radikal müdahalesinin mümkün olabileceğini bir kez daha dile getirmek istiyoruz.
19 Ocak Kolektifi
19
Dec 09
Gündem Egzersizleri (25 Aralık 2009 – 30 Ocak 2010 // Mtaär)

ATIL KUNST : Gündem Egzersizleri
(25 Aralık 2009 - 30 Ocak 2010 // Mtaär)
Atıl Kunst'un ''Gündem Egzersizleri'' başlıklı yeni çalışması 25 Aralık'tan itibaren Mtaär'da!
Açılış : 25 Aralık 2009 Cuma / 19:00 / Mtaär
Doog (Performans)
Gündem Egzersizleri PROSPEKTÜSÜ
FORMÜLÜ:
Ortalama dokuz saniyede bir ‘TA TA TATATA TATA TATA TA’ ya kol, kafa ve ayak uydurulan egzersizler içermektedir.
ÖZELLİKLERİ:
Gündemin yıpratıcı semptomlarının giderilmesinde kullanılan bir kombinasyondur. Vatandaşın evden geç faza katılımını inhibe etmez. Diğer medya kanallarını inhibe eder. Bileşimde bulunan tekrarlar ağrı giderici ve harareti meneden ajandır.
İnce motoru açılmış her şahıs gündemegzersizlerini uygulayabilir. Hızlı ve koordineli hareketleri yapmaktan daha karmaşık teknik yeti gerektirmemektedir.
SOSYAL ENDİKASYONLARI:
Gündemegzersizleri süresine vatandaşın sosyal durumuna göre kendi ya da ‘devletinin milleti’nin karar vermesi gerekmektedir.
UYARILAR VE ÖNLEMLER:
Tepkime şiddetleneceğinden kişiler, kendilerinin egzersizlere cevap verme düzeylerini tayin edebilecek hale gelene kadar devam etmeli ve makine çalıştırmamalıdırlar. Şiddet potansiyeli olup olmadığı hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. İnsan değeri üzerinde etkileriyle ilgili hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Yaşlılarda kullanımına ilişkin spesifik bir çalışma yoktur. Deneyimler yaşlılar için normal erişkin gündemegzersizlerinin uygun olduğunu göstermesine rağmen fonksiyonlarının izlenmesi önerilir. Muhtemel riskler dengelenmek şartıyla hareketlerin kullanımına karar verilmelidir.
fotoğraf: Sevil TunaboyluATIL KUNST : Agenda Exercises
(December 25th 2009 - January 30th 2010 // Mtaär)
Atıl Kunst's new project, ''Agenda Exercises'' is showing at Mtaär beginning from December 25th!
Opening : December 25th 2009 Friday / 19:00 / Mtaär
Doog (Performance)
Agenda Exercises PROSPECTUS
INFORMATION LEAFLET:
Please read this leaflet carefully before you start. It contains one exercise with hand, head and feet coordinated to ‘TA TA TATATA TATA TATA TA’ in every 9 seconds in avarage.
WHAT İS THE AGENDAEXERCISES ARE USED FOR:
It is a combination that helps relieve the symptoms of burdensome effects of agenda. It does not inhibit participation of fellow citizen in the late phase. It does inhibit other mass media channels. The Action replay inside the composite is the agent to disable pain and fever.
Anybody who has open fine motor skills can perform agendaexercises.
SOCIAL INDICATIONS:
The term of use for agendaexercises must have been determined by the fellow citizen or other fellow citizen of the nation.
WARNING:
When the reaction intensifies users has to go on till they can judge their reactions to the exercises and should not drive and operate machinery. There is no enough information on the agendaexercises’ violence potential. There is no inquiry of their effect on human value. There is no specific research on utilization of senior citizens. Even though experiences says that for senior citizens the normal adult agendaexercises is suitable the functions should be monitored. The use of exercises should be decided in condition of balance the possible risks.

11
Dec 09
Onur ve İsyan
22 Haziran, 2009 - 29 Haziran, 2009
Stonewall'un 40. Yılı Anısına: Onur ve İsyan
"Biz Stonewall kızlarıyız/ Saçımızı kıvırırız/ İçimize don giymeyiz/ Kasığımızdaki kılları gösteririz" şarkısıyla NewYork'un Christopher Sokağında başlayan isyan tam 40 yıl sonra dünyanın başka sokaklarında, yeni şarkılarla güçlenerek, daha da "görünür" olarak devam ediyor.
Giriş Katı:
Kırmızı Tırnaklar İstanbul LGBTT Onur Haftası
Sergi: Luca Donnini
Küratör: Manuela Fugenzi
Kırmızı Tırnaklar'da beden portre fotoğraflarında cinsiyet kimliklerinin akışkanlığıyla öykülenmektedir. Bilinçdışı, reddedilmiş, acı verici, zorunlu ve gururla yeniden keşfedilen bu kimliklerin sorgulanması, politik ve içgözlemsel bir duyarlılıkla yapılmaktadır: olanaksız takaslara ve karşılaşmalara doğru ilerleyen belalı bir yolculuk. Bilinmezde insani olanı ve kendinden geçişte ilahi olanı bulup sevmenin, çıplak özün girizgâhının kendi riske atmak olduğu.
Manuela Fugenzi
Luca Donnini (1961) Roma'da yaşıyor ve samanlıktan bozma stüdyosunda çalışıyor. İnsan bedeninin sınırsız olanakları, doyumsuz kaos ve adaletsiz ironi görüntüleri üreterek verilen bir savaşın cephesi ve sınırı. Sanatçı ve set tasarımcısı Donnini, çokşekilli bir insanlık ile kimliklerinin hem inşası hem de yapısökümünden oluşan ikili süreci tanımlamak için fotoğraf sanatına başvuruyor. Nihai imgenin bile oyun ve saplantının aşikâr sınırlarının çok ötesinde kullanıma, dokunsal ve görsel deneyimlere açık olduğu bu süreci ifade ediyor.
http://www.lucadonnini.it
2009
Harika İlletler - Madrid Uluslararası Bağımsız Yetişkin Filmleri Festivali
Delice Muhteşem - Kızıl Şafak Uluslararası Kadın Festivali, Ljubljana
2008
Diverse Normalità - San Calisto Bar - Roma Uluslararası Fotoğraf Festivali
Arka Pencere - Berlin Fine Art Baumgärtner
2007
Carne Öyküleri - Galleria Fondaco, Roma
Küçük Beden Dükkânı - Tattooing Demon Studio, Roma
Alt Kat:
Ülker Sokak - Serdar Soydan
Gazete kupürlerin ve bireysel aktarımlardan Ülker Sokağı yeniden canlandırmak, anlamak, tanımak.
Üst Kat:
Osmosis/Geçişim
Erkek Dediğin - Voltrans Erkek İnsiyatifi
Muzır Döngü - Sinan Göknur
www.prideistanbul.org adresinden diğer Onur haftası etkinliklerine bakabilirsiniz.
10
Dec 09
ATILKUNST : Gündem Egzersizleri
:
ATILKUNST : Gündem Egzersizleri
(25 Aralık 2009 – 30 Ocak 2010 // Mtaär)
AtılKunst ‘Gündem Egzersizleri’ ile 25 Aralık’tan itibaren Mtaär‘da!
Açılış : 25 Aralık 2009 Cuma / 19:00 / Mtaär / Doog (Performans)
AtılKunst hakkında ayrıntılı bilgi almak için buraya tıklayın.
GÜNDEMEGZERSİZLERİPROSPEKTÜSÜ
FORMÜLÜ:
Ortalama dokuz saniyede bir ‘TA TA TATATA TATA TATA TA’ ya kol, kafa ve ayak uydurulan egzersizler içermektedir.
ÖZELLİKLERİ:
Gündemin yıpratıcı semptomlarının giderilmesinde kullanılan bir kombinasyondur. Vatandaşın evden geç faza katılımını inhibe etmez. Diğer medya kanallarını inhibe eder. Bileşimde bulunan tekrarlar ağrı giderici ve harareti meneden ajandır.
İnce motoru açılmış her şahıs gündemegzersizlerini uygulayabilir. Hızlı ve koordineli hareketleri yapmaktan daha karmaşık teknik yeti gerektirmemektedir.
SOSYAL ENDİKASYONLARI:
Gündemegzersizleri süresine vatandaşın sosyal durumuna göre kendi ya da ‘devletinin milleti’nin karar vermesi gerekmektedir.
UYARILAR VE ÖNLEMLER:
Tepkime şiddetleneceğinden kişiler, kendilerinin egzersizlere cevap verme düzeylerini tayin edebilecek hale gelene kadar devam etmeli ve makine çalıştırmamalıdırlar. Şiddet potansiyeli olup olmadığı hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. İnsan değeri üzerinde etkileriyle ilgili hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Yaşlılarda kullanımına ilişkin spesifik bir çalışma yoktur. Deneyimler yaşlılar için normal erişkin gündemegzersizlerinin uygun olduğunu göstermesine rağmen fonksiyonlarının izlenmesi önerilir. Muhtemel riskler dengelenmek şartıyla hareketlerin kullanımına karar verilmelidir.
16
Nov 09
, 2009-11-16 15:47:00

02/11/2009 08:41
Çağdaş sanat dünyasının etkili isimlerinden küratör Vasıf Kortun, son haftasına giren 11. İstanbul Bienali'yle ilgili 'Biraz kıskanıyorum, mükemmele yakın. Bu sefer sahiden dünyanın en iyi bienali İstanbul'da' yorumunu yapıyor
document.write();
AYSİM TÜRKMEN (Arşivi)
İSTANBUL - Batı basınında ‘En politik bienal İstanbul’da’ gibi başlıklarla haber olan 11. İstanbul Bienali’nde son haftaya girildi. 9. İstanbul Bienali’nin küratörlüğünü Charles Esche ile birlikte yapmış olan Vasıf Kortun, ‘İnsan Neyle Yaşar?’ temalı 11. İstanbul Bienali’ni, İstanbul’un bienaller tarihinin içinden bakarak değerlendiriyor.11. İstanbul Bienali’ni nasıl değerlendiriyorsunuz?Biraz kıskanıyorum, mükemmele yakın. Beğenmediğim zaman söylemediğimi bırakmayacak kadar çoğu İstanbul bienalini eleştirmişimdir. Yakın ya da uzak durduğumdan değil, bu sefer sahiden dünyanın en iyi bienali İstanbul’da, diyebilecek yere geldik. İstanbul Bienali, Venedik Bienali’ni solladı deniliyor.Venedik Bienali’ni çok değişik yönlerden geride bıraktı. Venedik modeli, hala ulus pavyonlarıyla küratörlü sergiler arasında gidip gelen, uluslar çoğaldıkça da uluslar yarışına dönen bir proje. Para ve keyif sektörünün, genelde sanat dışındaki bileşkelerin hükmünde. Sanat fuarları ile ardışık zamanlı ve ilgilenmediğim bir kalabalığa uzanıyor. Venedik yeniliğe işaret eden, genel durumu analiz eden, büyük cümleleri olan, sorgulayan bir bienal değil artık. İstanbul’un böyle bir lüksü var. Çok daha mazbut, çok daha ekonomik, uluslararası sanat haritasının tam ortasında değil ama dışında da değil. Özgürlüğünü ve görece tarihsizliğini daha iyi kullanmaktaNeoliberal ekonomik düzende, bienaller nasıl bir rol oynuyorlar? Venedik ya da İstanbul gibi şehirlerde ne gibi etkileri oluyor?Bienallerin Venedik’e ya da İstanbul’a getirisi finansal anlamda çok ciddi. Çok ciddi miktarda harcama kapasitesi yüksek bir izleyici grubu da geliyor. Bunun çok büyük, hesaplanması güç, kongre turizminin çok ötesinde bir ekonomisi var. Venedik de bienalleri bunun için yapıyor. 19. yüzyıl sonunda dünyaya sunabileceği az şey kalmış olan, askeri deniz gücünü yitirmiş, sanayileşemeyecek durumdaki Venedik, dahiyane biçimde, ticari liman potansiyelini de kullanarak, büyük fuar ve sergileri başlatıyor. Şehri değiştirmeden bir gezi yeri olarak, bir kongre şehri gibi, büyük parkını ulusların masraflarını kendilerinin karşıladığı, birbirleriyle yarışırcasına sergi yapıları gerçekleştirdikleri, pavyonlara dağıtarak kullanıyor. Venedik’teki sanat bienali de, mimarlık bienali de, film festivali de bununla alakalıdır. İstanbul gibi Venedik de dolaşım ağı üzerinde. İstanbul’la Venedik’in servis şehri olarak algılanmalarında benzerlikler var. Mesele şu, Türkiye’de neredeyse 30 yıldır süregelen neoliberal ekonomi-politika soluk alışımıza kadar her şeyi etkiledi. Şehri markalandırma süreci bunun bir parçası. Bienal de bu süreçten bağımsız değil. Ama her şey aynı şey değildir. Çok net olarak 2005’den beri İstanbul Bienali sergileri bu süreci sorguluyor, başka dünyalar öneriyor. Son bienal daha da fazlasını yaptı, sürecin kendisini afişe etti, serginin hangi ekonomik ilişkiler sonucunda ortaya çıktığını gösterdi ve sanat alanının kamusal potansiyelini değerlendirdi. Boyutuna göre sanırım dünyanın ekonomik olarak en mazbut bienali ve Türkiye’deki buharlaşan kamusallığın acısını çekiyor. Özel sektörle olan zaruri, olmazsa olmaz bir ilişki var ve burada bienali destekleyenleri cezalandırmanın dünyanın en abes işi olduğunu düşünüyorum. Örneğin Onuncu Bienalde serginin küratörü Hou Hanru’nın katalog yazısına, sergiye destekleyen özel sektör etik bir yerde durarak karışmaya yeltenmezken muhtırayla cevap veren bir kamu üniversitesinin güzel sanatlar fakültesi olması. İstanbul Bienali’nin kendi içinde bir evrimi var. İlk bienalleri hatırlarsak, yani turistik bir tanıtım işlevi olan bir sanat etkinliği olma çizgisinde giderken farklı bir kimlik kazanıyor.İstanbul Bienali’ne bir çok yerden bakabiliriz. Birincisi, İstanbul bienalinin çıkışı 12 Eylül sonrası. İkincisi, 1985 master planından sonra başlıyor. Sonra, Bienaller şehir markalaması çerçevesi içinde. Güney Kore’deki Gwangju Bienali, Gwanjgu başkaldırısı ve demokratik devrimden sonra başlar. Africus, yani Johannesburg Bienali, Apartheid’in bitiminden hemen sonra 1995’de başladı. Avrupa’nın gezici bienali Manifesta 1993’te başladı ki, 1989’da Berlin Duvarı’nın inmesi ve Avrupa’nın doğusu ile batısının yeniden tarif edilmesiyle ilgiliydi. Kısaca bienaller travma-sonrası projeleri. Neoliberalizmin klasik demokrasiye ihtiyacı yok ama bienaller bu başat model dünyasında çoğaldı. Devlet de desteklese özel sektör de desteklese bu böyle, ikisini birbirinden ayırmak zor. Örneğin bu bienale kamusal desteğin %86’sı 2010 ve Tanıtım Fonundan geliyor. Bunlar kamu fonları değil. İlk bienaller Türkiye’deki sanat ortamı zenginleşsin, İstanbul’daki üretime dikkat çekilsin gibi gayet idealist duygular ve gereksimlerle başladı. Birinci bienalin sponsoru Halil Bezmen, ikincisinin ise Asıl Nadir’di.Aydınların bakış açıları da değişti. Nostaljik bir kent geçmişiyle haşır neşir olan bir kent ilgisi birdenbire daha modern, daha bağımsız bir bakış açısına kavuşmaya başladı. Çok doğru. 1987- 1989 bienallerine bakarsak, serginin odağı Aya İrini, Aya Sofya, Yerebatan, 3. Ahmet Çeşmesi’nin önü gibi tarihi yarımada eksenindeydi. 1992’de bienalde sergiyi oradan uzaklaştırdım. Çünkü tarihi yarımada artık yaşanılan şehir, Bab-ı Ali değildi, turistik bir bölgeye dönüştürülmüştü. Yerel izleyiciye turist muamelesi yapmak istemedim. Haliç kıyılarının dozerlenişi sonunda Feshane ortaya çıkmıştı. 1989’daki Serotonin sergisinde Feshane’nin farkına vardım. Feshane modernizasyon açısından çok önemliydi, sembolik anlamı önemliydi. Şehrin turistik alımlanması dışındaydı.Bir de 1992 bienalinden sonra, biz bu işi en iyi biliriz diye hareket etmedik. Zaten 2 tane küratör vardı, biri Beral Hanım bir de ben. Bize geri dönülmeyeceği açıktı. Bienal 1992’den sonra hızla profesyonelleşti, uluslararası gündeme oturdu. Oturmadığı Türkiye gündemi. Ama bu durum, bienalin ya da İKSV gibi bir kurumun çözebileceği bir şey değil. 12 Eylül’den sonra aslen ve neredeyse sadece özel sektörün taşıdığı bir kültür sanat ortamı var. Devletten kültüre desteği talep etmek düşünülemezdi bile. Ancak, özel sektörün devletle yakın ilişkisinden dolayı sadece suya sabuna dokunmayan ifadelerin desteklendiği bir kültür ortamı belirginleşti. Kamusallık ifadeleri, kültür yönetimde özerkleşme yeni yeni boyut atlamakta. Halk Ramazan etkinliklerine gidiyor. Belediye de sadece oradaki stand’leri kiralıyor, bir yenilik getirmiyor. Siyasetçiler sanatçılara ‘Bunlar kimseyi temsil etmedikleri halde bu gücü nereden alıyorlar?’ diye bakıyor. Kaybetmekte olduğumuz bir mücadelenin içinde bienal kendini nasıl kurtarır ve toparlar diye bakıyorum. Bienalin çevresindeki güncel sanatın ne olduğu belli, bir şamata ve faaliyet curcunasıydı, izliyor olmaktan bile utanç duyuyorum. 2005 bienalini gerçekleştiriken bu durumun bilincinde bir İstanbul sergisi yaptık. Büyük gösterileri olmayan, zamana yayılan, sergiye destek kapsamlı rehber. İstanbul’un hızına yetişemeyeceğimizi anlayınca 5 ayrı mazbut mekana böldük ve sergiyi İstanbul’da bir yürüyüş haline çevirdik.Şehrin içindeydik ve bulunduğumuz her yerde bir tostçu ya da çayhane gibi şehrin kendinden gelen ekonomisiyle ilişkimizi bozmayacak bir model geliştirdik. Bienalin kuruluşu esnasında Tütün Deposu’ndaki güvenlik aradı ve ‘Karşıdaki çaycı buraya 3 iskemle getirdi, bir de şemsiye açtı, ne yapacağız?’ diye sordu. ‘Sakın dokunmayın’ dedim. Bienalin kendiliğinden kafesi olmuştu. Bazı ilişkileri normalleştirmek gerekiyor. Başka türlü sınıflar, renkler, insanlar, alışveriş merkezleri gibi pürüzsüz ve kontrollü alanlar dışında karşı karşıya gelemiyor. Şehir yaptığınız işe ‘benim’ demeli. Kimseye bir şey dayatamayız, bir şey sunabilirim ve tartışabiliriz. Bienal bu anlamda bir araç.10. Bienal’de Hou Hanru’nun İMÇ, AKM gibi yapılar üzerinden modernizm elestirisi önemliydi. Hou Hanru’nun yaklaşımı ve mekan seçimleri çok iyiydi ama sunumdaki dikkatsizliklerden dolayı, özellikle İMÇ bazında sorunum oldu. İstanbul’da kaosa kaos katmak çok hayırlı bir şey değil. Bu yüzden bu yılki bienal çok önemli. Kendini İstanbul odaklılıktan ayırdı. İşler arasında mesafe var. Küratörlerin müdahaleleri çok net ortaya çıkıyor. Olağanüstü iyi bir kurguyla açılıyor. Bu bienal mekanla ilişkili bir bienal değil, derdi farklı. Alıp Kudüs’e de götürebilirsiniz, gene aynı şeyi söyleyebilir. Bu anlamda şu ana kadar düzenlenen diğer bütün İstanbul bienallerinden farklı bir çizgisi var bu bienalin. İstanbul değil bienalin kendisi öne çıkıyor. 70’lerde doğanlarla, 70’lerde üretenleri yanyana getirmesi de olağanüstü. Sergide mutlak gücü ortaya koyan işler var. Yani güç bu kadar dümdüz işliyor diyen bir tavır.Çok heyecan duyuyorum. Benim için öğretici bir sergi. Küratöryel çıtayı uluslararası anlamda yükseltti.
9
Feb 09
11-14.02.09: S.T.ARGEM Atölye Çalışması ve Kağıtcılar Video Gösterimi

S.T.ARGEM. Sokak Toplayıcıları Araştırma ve Geliştirme Merkezi
S.T.ARGEM. Street Collectors Research and Development Center
28.01.2009 - 01.03.2009
Çar - Cts / Wed - Sat
15:00 - 19:00 / 3 pm - 7 pm
PiST/// 1
www.pist.org.tr
pist@pist.org.tr
S.T.ARGEM. Atölye Çalışması:
Geri Dönüşümde Hümanizmin ve Çevreciliğin Eleştirisi: Konumuz İnsan mı, Çöp mü?
Çözümün bir parçası değil, sorunun bir parçası olmak istiyoruz!
11.02.09 Çarşamba
12.02.09 Perşembe
13.02.09 Cuma
14.02.09 Cumartesi
15:00 - 18:00 / 3 pm - 6 pm
PiST/// 2-3
S.T.ARGEM. Video Gösterim ve Tartışma:
Kağıtçılar / Karahaber 70' (2001-2006)
11.02.09 Çarşamba
18:00 - 20:00 / 6 pm - 8 pm
PiST/// 2-3
Sanatçılar Burak Delier, Güneş Terkol ve sosyolog Eylem Akçay’ın girişimiyle başlayan 'S.T.ARGEM. Sokak Toplayıcıları Araştırma Geliştirme Merkezi' 28 Ocak-1 Mart 2009 tarihleri arasında projelerine PiST///1'de devam ediyor.
S.T.ARGEM. 11-14 Şubat 2009 tarihleri arasında PiST/// 2-3'te herkesin katılımına açık 4 günlük bir atölye çalışması gerçekleştirecek. Geri Dönüşümde Hümanizmin ve Çevreciliğin Eleştirisi: Konumuz İnsan mı, Çöp mü? ana başlıklı bu atölye çalışmasının ilk günü akşamında ayrıca Ankaralı video-eylem atölyesi Karahaber'in Kağıtçılar isimli video çalışması gösterilecek ve devamında izleyicilerin katılacağı bir tartışma da gerçekleşecek.
S.T.ARGEM. atölye çalışmasında:
- Neoliberal politikaların kuruluşunda gündelik ve yerel pratiklerin rolü
- “Kirleten öder” çevreci ilkesi ile “yerinde ayrıştırma” tekniğinin eleştirisi
- Geri dönüştürülebilir atığın “metalaşması”
- Ve kentsel geri dönüşüm politikalarının alternatifleri başlıklarında tartışmalar ve çalışmalar yapılacak.
S.T.ARGEM. bu tartışma başlıklarını atölye çalışması için birer öneri olarak belirledi. Elbette atölye boyunca katılımcılar başlıkları değiştirebilecek ya da başka başlıklar ekleyebilecek. Ancak bu atölye çalışmasında, geri dönüşüm konusunda halihazırda sorulmuş sorulara nasıl yanıtlar verilebileceğinden çok, soruları ve sorulma koşullarını tartışmak hedefleniyor. Mesela S.T.ARGEM. “yerinde ayrıştırma” konusunda 'Kentlilerin nasıl alıştırılacağını?' değil, bu tekniğin 'Neoliberal politikaların kuruluşundaki yerini' tartışmak istiyor.
Bu tartışma ve çalışmalarda sadece neoliberal politikalara kaynak olan ve meşruiyet sağlayan sorun tariflerinin ve bilimsel yaklaşımların içeriklerine yönelik düşünsel bir eleştiri yöneltilmeyecek; bu tarif ve yaklaşımların iş gördüğü pratikler matrisinde kendi yerimizi bulmaya ve değiştirmeye çalışılacak. S.T.ARGEM.'in niyeti çözümün değil, sorunun bir parçası olmak.
Dileyen herkesin katılımına açık bu atölye çalışması 4 gün sürecek, Türkçe gerçekleşecek ve gündemini şöyle belirleyecek:
- Yukarıdaki başlıkları içeren bir sunum ve tartışma
- Katılımcıların bileşimine göre yapılacak işlerin tespit edilmesi
- Atölyenin sonunda olası ortak üretim için fikirlerin tartışılması
S.T.ARGEM. atölyesinin ilk günü (11.02.09, Çarşamba saat 18:00-20:00) Ankaralı video-eylem atölyesi Karahaber'in Kağıtçılar isimli video çalışmasının gösterimiyle devam edecek. 2001-2006 yılları arasında, Ankara'da birçok farklı bölgede kağıtçıların yaşadıklarını anlatmaya çalışan bu video, kameranın süreç içinde değişen farklı bakış açılarıyla ilgi çekiyor. Profesyonellikten hayli uzak bir tarzda, kameranın kağıtçılar dahil 13 farklı kişi tarafından kullanıldığı bu videoda, izleyici kameranın gel-gitleri sayesinde giderek kamerayı kullananların bakış açısından çıkarak olan bitene dair içeriden bir bakışı deneyimleme fırsatı ediniyor. Televizyonda sıklıkla gördüğümüz polis barikatı arkasından gecekonducuları, yoksulları, eylemcileri, kağıtcıları vb. gösteren 'kamera-gözün' tersine bu sefer kağıtçılar ve gecekondu sahipleri polis barikatına karşı kamerayı kayda geçiriyor.
Kağıtçılar gösterimi izleyicilerin katılacağı bir tartışma ile devam edecek. S.T.ARGEM. atölye çalışması ve Kağıtçılar video gösterimi için hepinizi PiST'e bekliyoruz!
2
Nov 08
Bir Kültür Devrimini Düşünmenin Gerekliliği
Son 3-4 ay içerisinde oldukça yoğun bir sanat gündeminden geçtik. “Modern ve Ötesi” sergisi, Pera’ya gelen JP Morgan koleksiyonu ve arka arkaya açılan “güncel sanatı nasıl elitleştiririz/ticarileştiririz” ana temalı fuarlar, bunların yanında elbette Bienal’i , hatta Bienalleri (İstanbul, Venedik, Dokümenta) saymak gerekiyor. İnsanın beynini uyuşturan, düşünme ve eleştirme kapasitesini felce uğratan bir fırtına sanki, (buna “Allah Korkusu” sergisinin başına gelenler, Kuzey Irak harekatı, esir düşen, sonra “kurtarılan” askerler, bizi iyice köşeye sıkıştıran polis terörü vs. de ekleyebilirisiniz) her gün gündem değişiyor, tam bir şeye yoğunlaşıp onu tam anlamıyla sindirip, tüketip, sağını-solunu kavrayıp bir tavır geliştirecekken, başka bir darbe geliyor ve oluşmakta olan her şeyi süpürüp gidiyor. Komplo teorisi değil bu, aptallaştırılıyoruz, uyuşturuluyoruz, yarı bilinçsiz bir beden gibi küçük kasılmalarla cevap verebiliyoruz ancak. Verdiğimiz cevapların etkileri de küçük, geçici ve anlamsız kalmaya mahkum oluyor. Gündem içinde yapılan çekişme/tartışmalardan ne kalıyor elimizde ona bakıyoruz ve koca bir hiçin kaldığını görüyoruz... Geniş kapsamlı ve uzun erimli bir plana ihtiyacımız var. Bütün dünyayı kaplamasa da, en azından kendi mahallemizi, yani sanat mahallesini kaplayacak dönüştürücü, mikro bir plan üzerinde çalışmaya girişmeliyiz.
Sanat alanında yaşanan son gelişmelerin, aslında birbirine son derece bağlı süreçler olduğunu söyleyelim ilk önce, yani, müzelerin açılması, galerilerin, holding/şirket patronlarının, koleksiyonerlerin güncel sanatla ilgilenmesi, “Modern ve Ötesi” gibi son derece geniş kapsamlı bir serginin etrafında gelişen sanat cemaatlerinin rant kavgaları, JP Morgan’ın Türkiyeli elite neredeyse bir örnek olarak sunulan koleksiyonu ve bu koleksiyondan ders alacak ve bunu uygulayacak patronlar için fuarlar... Eh, tabii bir de sanatla sermaye arasında bağlantıyı kuracak küratörler, eleştirmenler lazım, neyse ki onlarda buradalar. Şimdi sıra, eleştirmenlerin/küratörlerin/galericilerin “en iyi çıkış yapan genç sanatçıları” listelemeleri, hafif muhalefet veya yetenek sosuyla güzelce paketleyip, fiyatlandırmalarında. İleride, bu “zirve” yapan sanatçıları ve “iz bırakan” eserlerini tarihsel bir akış içinde arka arkaya koyduk mu, işte size en hakiki, en has Türkiye Sanatı!
Bu hikaye çok bildik, güneşin altında yeni bir şey yok. Ama şunu görmek gerekiyor, sanat herhalde hiç şimdiki kadar para etmemiş ve parayla bu kadar meşrulaşmış bir biçimde içli dışlı olmamıştı. Sadece Türkiye için geçerli değil bu söylediğim, dünyada da bu böyle[1]. Borsalar çıktıkça sanat borsası da yükseliyor, İstanbul dünya şehirleri arasında yerini sağlamlaştırdıkça Türkiye sanatı da “değerini” yükseltiyor. Bütün bunların arasında bir paralellik var. Tam olarak içselleştirilmiş bir kültür endüstrisi işte bu! İçerik tartışması yok, gerek de yok, her şey, her sergi, her mülakat, koleksiyona giren her iş, atılan her adım bir promosyon değeri olarak algılanıyor. Kapitalizmden, liberalizmin serbest piyasa ekonomisinden başka bir alternatif düşünemediğimiz, rekabetçi bireylerin, cemaatlerin ya da ulusların çeşitli güç alanlarında(sanat, ülke, dünya vs.) rant kavgasından başka bir “oluş” modelini tasavvur etmenin tamamen gündemimizden çıktığı bir dönemdeyiz. Rekabetçilik, kazanma hırsı, vahşilik sanat alanında da hüküm sürüyor. Kim daha fazla “görünür” olacak, kim daha fazla “değerine değer” katacak... Küratörlerimiz ise neredeyse memnunlar bu gelişmeden, bu rekabeti, çekişmeleri üretken bir sanat ortamının bir göstergesi olarak düşünüyorlar herhalde! “Vahşi” kapitalizmin ve rekabetçiliğin üretimde çoğullaşma değil, aksine tektipleşme ve muhafazakarlaşma getirdiğini unutmuşa benziyorlar. Bir de güncel sanatın kendini kabul ettirmiş olmasından, kurumsallaşıyor olmasından duydukları bir memnuniyet var sanırım. Öyle ya, yıllarca doğru düzgün bir müzesi olmamış bir ülkede, -beceriksizce olsa da- müze patlaması yaşanıyor, hep taklitlerle avunmuş içe kapalı bir sanat dünyası, 90’larla beraber kendini kendi gibi temsil etme şansını yakalıyor ve 2000’lerle, müzesiyle, müşterisini güncel sanatın verimli bir yatırım aracı olduğuna ikna etmeye muvaffak olmuş galerileriyle sanat popülerleşiyor, elitleşiyor ve kurumsallaşıyor. Türkiye sanat tarihinde “ilk”lerin yoğunlaştığı bir dönem, tarih yazılıyor, sanat tarihi yazılıyor... Tıpkı liberal piyasaya geçişle koleksiyonların oluştuğu 80’ler gibi. Bugün, 80’lerde yavaş yavaş “satmaya” başlayan ve giderek piyasalaşan sanatın ve sanatçıların, güncel sanat alanındaki muadillerini bulabilecek durumdayız. Sanat piyasasıyla, bütün kurumlarıyla oluşuyor, buna karşı bir direniş gerçekleşmez ise, önüne aldığı her şeyi kendine katarak ilerleyecek ve dokunduğu her şeyi kül edecek.
Nereye baktığınız da önemli tabii, piyasayla, ana akımla, hatta ana akımın kenarında dolaşan üretimlerle de bağını tamamen koparmaya aday, angaje üretimler var tabii, fakat şunu görmemiz gerekmiyor mu: 90’lardan beri hayli politik bir içerikle sahne alan güncel sanatın kapitalizasyon süreci başladı ve görülen o ki sanatçılar buna nasıl karşılık vereceklerini, nasıl direnebileceklerini iyi çalışmamışlar.
İşte tam burada duralım ve durum nasıldı 90’larda diye soralım. Güncel sanat tam olarak nasıl konumluyordu kendini elit/konvansiyonel/ticarileşmiş sanata karşı? Ayrıca bu konumlama, daha girift olmakla beraber siyasal bir kamplaşmaya da denk gelmiyor muydu, elit ve elit olmayan milliyetçiliklere karşı sol taraftan ve tabanın üretici çokluğundan söz almıyor muydu güncel sanat? Şimdi durum nedir? Milliyetçiliğe karşı geliştirilen tavır liberal piyasalaşmaya/elitleşmeye karşı neden geliştirilemiyor? Tabii ki, anti-milliyetçi sol ve sanat kendine millici bir cephe içinde yer bulamayacaktır, dolayısıyla liberal kanada doğru itilecektir.(Son seçimde AKP’ye oy veren “solcular”, “azınlıklar” vs. gibi.) Hatta teşvik edilecektir bambaşka niyetlerle. Zaten, güncel sanatı destekleyen banka, aile, kurum, kuruluşlara baktığımızda hangi projenin parçası olarak güncel sanatı desteklediklerini kolaylıkla anlayabiliriz. Güncel sanat, küreselleşen dünyanın kazanan elitleri arasında yerini almak için portföyünüzde olması gereken fiyakalı bir kart. Halbuki, 90’larda çıkışını yapmış bir çok sanatçı için, güncel sanat elitizme karşı da bir duruşu temsil etmiyor muydu? Nasıl böyle bir kayma oluyor ve bununla nasıl mücadele etmek gerekir?
“Gerçekçi Ol, İmkansızı Talep Et!” sergisinin katalogunda, güncel sanat sahnesinin bir ayrışmaya uğrayacağını söylemiştim. Kapitalizasyonun ve buna paralel olarak elitleşmenin etkisi ile bu ayrışmanın ana hatları ortaya çıkacak iyice. Milliyetçi ve elit solla paslaşanlarla ilgilenmiyoruz zaten, bizi ilgilendiren, önümüzde duran bütün melekeleri, hoşgörüsü, “yaratıcılığı”, kendinden menkul demokrasisi vs. ile piyasaya/kurumsallaşmaya, yeni anti-milliyetçi küresel elite karşı nasıl bir cephe alacağımız. Bu aynı zamanda, büyük resimde oldukça ciddi bir siyasal hassasiyet ve ajandayı gözetmek anlamına da geliyor. Sanatçı olarak kendi konumumuzu sorunsallaştırmamız ve dönüştürmemiz gerekiyor. Hatta, sanat alanını baştan aşağı yenilememiz; kurallarını, kariyerist sanatçının, bilir-kişilerin, küratörlerin, eleştirmenlerin, galericilerin, koleksiyonerlerin, holding patronlarının koyduğu sanat alanını terk etmemiz, başka bir yapılanma, başka bir siyaset ve örgütlenme içinde alanı tekrar tanımlayarak, “özgürleşmeyi” gerçekleştirmemiz gerekiyor. Bütünlüklü bir projeye ihtiyaç var, küçük hamlelerle yetinemeyiz, ne de olsa sanat alanı, kurallarının bozulması ile kendini besliyor. Sanatçının üretimi ve söylemi ile yapılan mini kırılmalar hemen düzene entegre ediliyor. Üretimimizin içinde tetikleyeceğimiz kırılmalarla ilgilenirken, büyük söylemsel yapılara(bu yazıda “Sanat”) müdahale etme, farklı yapılar ve söylemler kurarak özneleşme süreçlerini gözden kaçırıyoruz.
Şu soruyu soralım: Elimizdeki düzen içinde fail kimdir, kim konuşuyor? Sanatçı mı? Küratör mü? Koleksiyoner, yatırımcı, bankanın halkla ilişkiler müdürü mü? Ya da hepsinin katkısı(ekonomik ve sembolik) ile oluşan bir yapı/fabrika mıdır, asıl fail? Sanatçı üretimi ile içine girdiği sahada ne kadar özneleşebiliyor? Sanat söyleminin bütününe ne kadar hakim olabiliyor? Elbette, bu sanatçının üretimi ile oldukça alakalı, fakat, sadece ve sadece onunla alakalı değil. Kafamızı bir an kaldıralım ve üzerimize gelmekte olan dev kar topuna bakalım. Sanatın tarihsel, toplumsal ve ekonomik süreçlerin içinde oluşmuş bir yeri var toplum içinde. Bu yer hiç de olması gerektiği gibi “özerk” değil. Çeşitli güç odakları arasıda gidip gelen bir saha. Bu saha içinde sanatçıya/eleştirmene vs. bir konum ve işlev biçiliyor. Bu hazır konumu ve işlevi sahiplenip, toplumsal bir “değere”, bir ürüne dönüşmek ve toplumun işleyişini onaylamak mı istiyoruz, yoksa, başka bir konum üretip, didişmek mi istiyoruz? Bu siyasetin, siyasi bilincin önemli rol oynayacağı bir ayrım. Bourdieu “Sanatın Kuralları” adlı kitabında oldukça vurucu bir karşılaştırma yapıyor, kabaca ele alırsak: Duchamp sanatın kurallarını bozan ve yeniden tanımlayan biridir, çünkü sanat ve sanatçı üzerine düşünür, kendi konumu sorgular; oysa, “naif” ressam Gümrükçü Rousseau sanat alanının yarattığı/yaptığı bir şeydir. Rousseau bir nesnedir, o yapmaz, alan tarafından yapılır. Kendi bilinci, alan bilinci yoktur, onun söz alacağı konum ona biçilmiştir. Duchamp oyunun kurallarına o kadar hakimdir ki, onları bozar, sorunsallaştırır, eğer, büker, dalga geçer, işine geldiği zaman kullanır. Oyunda kendi bölümünü bırakıp, oyunla oynamaya girişmiş biridir Duchamp.
Bizim ise güncel sanatın ehlileşmesi ve kapitalize edilmesi sürecinde oyunu terk edip, başka bir oyun yaratmamız, oraya eklemleneceğimize başka kurallar, başka bir işleyiş yaratmamız gerekiyor. Sanat alanında topyekun bir devrimi kovalamamız gerekiyor. Bunu yapmadığımız takdirde, 90’lardan itibaren gelişen sanatın siyasallaşma eğrisi, sanatsal ve siyasal içerik kof bir söylem olarak kalma tehlikesi ile karşı karşıya. Öznesi olacağımız yeni bir oyun sahası icat etmeliyiz.
Bir süredir, üretimlerin farklılaştığını ve kayda değer bir siyasallaşma eğrisi izlediğini söyleyebiliriz. Deneysel sergiler, angaje ve amatör projeler yapılmakta. Bunların cesaretlendirilmesi ve sanat faaliyetinin profesyonellerin ve bir takım özel “deha”ların alanı olmaktan çıkması için çaba harcanmalıdır. Bu tür çabalar var, peki nedir başından beri değişmeyen? İzleyici/koleksiyoner profili sanat icat edildiğinden beri tarihin hiçbir anında kırılmaya uğramamıştır. Sanat hep egemen sınıfların uğraşı olarak kalmıştır. Egemen sınıfların uğraşı olmayan sanat ise, dışlanmış ve değersizleştirilmiştir. Dışlanmadığı durumlarda ise bir analiz nesnesi konumuna indirgenmiş ve yine burjuva salonlarının duvarlarında yerini almıştır. Sanatçılar bunu eleştirseler dahi, dönüp burjuvazinin kucağına kendilerini bırakmak zorunda kalmışlardır. Sosyal içerikli hiçbir sanat eserinin sahibi ya da o eseri tartışan kişiler o esere konu olanlar olmamıştır. Koleksiyon yapmak egemen sınıfların bir ayrıcalığı olarak süre gelmiştir. Sarkis’in eleştirileri, Haacke’nin işleri ve Broodthaers ve daha nicelerinin işleri bu konu etrafında döner hep. Sarkis meseleyi “savaş ganimet”i diyecek kadar ileri götürür. Sanat faaliyeti, sanat eseri egemen sınıf tarafından esir alınır. O sınıfın inceliğini ve aklını onaylayan, egemen olmaktaki haklılığını pekiştiren bir alet olur sanat. Bugün bizim karşı karşıya olduğumuz tehlike de bundan başka bir şey değil. Bunu değiştirmek ve buna karşı direnmek için kendi yapıtlarımızdan öteye gitmemiz gerekiyor. Örgütlenmemiz, eserlerimizi ve tetikledikleri tartışmaları gerçek sahiplerine ulaştırmamız, alanı kaydırmamız gerekiyor. Büyük ölçüde toplumu bölmeye, dolayısıyla düşmanlaştırmaya hizmet eden, hiyerarşik, özelleştirici, burjuva ideolojisi tarafından belirlenen sanat alanı yerine, başka bir sanat alanını, (aşırı demokratik kamusal bir alt-alan olarak), kapitalist olmayan insani bir değiş-tokuş modelini ve başka bir “müzeyi” hayal etmemiz gerekiyor. Elimizdeki hazır izleyici/koleksiyoner profilini, mekan profilini, müze profilini değiştirmemiz gerekiyor. Baştan aşağı farklı bir sanat alanı yaratmalıyız. Başka bir sanat, başka bir ilişki, başka bir sanatçı, başka bir eleştirmen, başka bir mekan, başka bir izleyici/koleksiyoner... ve nihayet başka bir dünya!
Not: Elbette, mesele bu örgütlenmenin nasıl bir ortak bilinç(siyasal ve sanatsal) ile yapılacağını ortaya koymak ve bulunduğumuz koşullar içinde, liberal ekonominin kültür politikalarından bağımsız, ekonomik olarak kendine yetebilen bir yapı ile aşırı demokratik kamusal alanın nasıl kurulabileceğini araştırmaktır. Zaman, yerleştiğimiz çatlaklardan çıkarak “alanlar” yaratma, somut adımlar atma, deneme-yanılma ve bir daha deneme yeniden yanılma zamanıdır...
[1] Art Review: dergisinin Kasım 2007 sayısındaki “En Güçlü 100” (The Power 100) dosyası oldukça ilginç. İçinde sanat aleminde bir yerlere gelmek istiyorsanız nasıl davranmanız gerektiği ilgili dersler de var. Hemen söyleyelim En Güçlü François Pinault(koleksiyoner), 6. sırada En Güçlü -hepimizin bildiği- Damien Hirst, üzülerek, listede Türkiye’den kimsenin olmadığını belirtelim. Bizim için hala biraz zaman var demek oluyor bu.
Art-ist Güncel sanat dergisi sayı: 7, Ocak 2008










