15 Haziran, 2007 - 15 Temmuz, 2007

Belirsiz Istikametler
Açılış: 15 Ocak, 2010 / 18:30
Sanatçılarla Kahve Molası: 16 Ocak, 2010 / 12:30
Sanatçılar:
Mircea Cantor, Ergin Cavuşoğlu, Dani Gal, Alina Viola Grumiller, Basim Magdy, Bora Petkova, Kalin Serapionov, Stefanos Tsivopoulos, Mürüvvet Türkyılmaz, Katarina Zdjelar, Arthur Zmijewski, Sislej Xhafa.
Küratörler: Vessela Nozharova, Öykü Özsoy
Belirsizliğin hakim olduğu bir dönemden geçiyoruz. Çevremizde tutunabileceğimiz, inanabileceğimiz, bağlanabileceğimiz hiç bir şey kalmamış gibi hissediyoruz. Ancak aynı zamanda, dünyada varolan sistemlerin yeniden dönüşümüne tanıklık ettiğimiz ilginç bir zamanı paylaşıyoruz.
Esnek ve devamlı değişen bir yapıya sahip olan toplum insan ilişkilerini, farklı kişisel ilgi alanlarını, tutkuları ve arzuları içinde barındırır. Buna ek olarak, küresel ekonomik, politik ve kültürel koşullarla da kısıtlanmıştır. Bu durum, yani esneklik ile istikrar; düzen ile karmaşa ve bunların arasındaki nazik denge varolan çatışmanın temel unsurunu oluşturur.
Kapitalin sürekli akışı, bireylerin coğrafyalar arasındaki hareketliliği, internet ve farklı araçlar yoluyla devam eden iletişim, bir topluluğun parçası olma – kısaca aidiyet anlayışında – büyük değişiklik yarattı. Şimdi insanlar, aynı coğrafi bölgeyi paylaşmasalar bile, birden fazla topluluğa kendilerini ait hissediyorlar. Bu durum, ulusal ve bölgesel kültürün homojen tek bir kimliği yansıtmadığını da gösteriyor.
Belirsiz İstikametler dönüşüm kavramından yola çıkarak, değişen toplumu inceliyor. Konunun hayli geniş ve mümkün olan her durumu ele almanın güçlüğünün farkında olarak, birbirinden farklı konumlar seçen ve seçtikleri konuları incelerken izledikleri yollar kesişmeyen sanatçılar seçildi. Bazıları, birbirine bağlı ve diyalog içinde olabilir. Bazı işler doğrudan deneyimleri ve kurguyu yansıtırken; bazıları ise izleyiciyi farklı gerçeklikler üzerine düşünmeye teşvik edecek yeni düzenlemeler üzerine yoğunlaşacak. Günümüzde tüm bu problemlerle devamlı karşı karşıya geliyoruz ve izleyicileri ihtimaller üzerine düşünmeye teşvik etmek için aracı olmak istiyoruz.
Belirsiz İstikametler, Açık Toplum Vakfı, Anadolu Kültür, Art Affairs and Documents Foundation, Bulgaristan; Hollanda Kraliyeti İstanbul Başkonsolosluğu; Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi, İstanbul; St. Cyril and St. Methodius, Bulgaristan; Plovdiv Türkiye Konsolosluğu, Bulgaristan ve Türker Nakliyat desteği ile düzenlenmiştir.
www.depoistanbul.net

Kral III. William’ın 1870’de kurduğu Rijksakademie, uluslar arası duruş imajını sağlayan bir sanatçı sığınağıydı. Bugün ise Rijksakademie, yetenekli öğrencileri uluslar arası seviyede yetismelerini sağlayan bir laboratuvar niteliğindedir. Dünyanın bütün köşelerinden gelen, kabuklarından yeni dışarı çıkan profesyonel sanatçı adaylarına bir laboratuvar gibi hizmet etmeye odaklanmıştır. Sanatçıların gelerek, iki sene araştırma, üretim, proje deneyimleme gibi konularla ilgilendikleri ve bunları yaparken de kullanabilecekleri yaklaşık 50 adet stüdyonun da sahibi. Geniş proje alanları, grup şovlar yapacak olan artist gruplari ve ortaklaşa projeler için de kullanılabilmekte.
Programa katılan yerleşimciler, artistik, teknik ve teorik konularda desteklenmektedirler. Sanatçılar, teorisyenler ve diğer danışmanlar, program katılımcılarını kendi özel stüdyolarında ziyaret etmektedir. Danışmanlar, bir çok farklı kıta, kültür ve kuşaktan gelmekte ve farklı bakış açıları sunmaktalar. Sanat ve topluluklar arasındaki bağlantılarla açığa çıkan bunca dinamik çeşitlilik, çağdaş sanat pratiklerinin farklılığı ve çeşitliliğini yansıtmaya yarıyor. Ayrıca artistik ve teorik tavsiyelerin yanında, programlar yoğun studyo ve atölye çalışma kurslarını, büyük bir kütüphaneyi , sanatçıların belgesel ve sanat koleksiyonunun bulunduğu farklı olanakları da sunmakta (Uzmanlık Merkezi).
Katılımcı sanatçılar, video, film, heykel, baskı, fotoğraf, çizim, resim, ses ve yeni medya sanatları gibi bir çok farklı disiplini ve bu farklı disiplinlerin mimari, müzik, dans, edebiyat ve sinematografi gibi başka dallarla olan bağlantılarını takip edebilmekte ve deneyimleyebiliyorlar.
Her sene, 2000’den fazla kişinin baş vurduğu programa, her dönem sadece 25 civari sanatçı kabul edilmekte. Artist seçimlerindeki öncelikli kriteryalar, mükemmellik ve gelecekteki gelişmelerin olasılıkları. Sanat eğitimlerini tamamladıktan sonra katılımcı sanatçılar, genellikle 3-5 yıl içinde profesyonel sanatçı olarak çalışmalarına devam ediyorlar. Bu eğitim programının sanatçının kariyerindeki güçlü etkisi, kanıtlanmış bir gerçektir. Bir sonraki yıl için yapılacak başvurular, her sene Şubat ayına kadar tamamlanmak zorundadır.
2011 Yerleştirme Programı İçin Başvurular
1 Aralık 2009 ve 1 Şubat 2010 tarihleri arasındaki başvurular, 2011 yılı Ocak ayı için başlıyacak döneme aittir. Tamamlanmış başvurularınızın 1 Şubat’a kadar elimizde olması gerektiğini hatırlatır, tamamlanmaış ya da geç başvuruların geçerli olmayacağını bildiririz.
Daha fazla bilgi ve başvurular için lütfen siteyi ziyaret ediniz : http://www.rijksakademie.nl/residency/uk_rs_aanmelding.htm
Güncel sanat günün en ağırlıklı konularıyla birebir uğraşıyor. İçinde siyasi gündemin farklı söylemleri, toplumsal gelişmelerin en can alıcı olanları var.
Kimlikle, göçle, kentleşmeyle ilgilenen ve bu sorunların karşısında duran sanatçılar yabancılaşma gibi klişe olmuş ezberleri yeni zeminlerde ele alıyorlar. Sanattan politikaya uzayıveren bu çizgide sanatsal kimlikleri ile konuşuyorlar...
Plastik sanatlarda bu eğilim, 1980’li ve 90’lı yıllarda belirginleşip çok kültürlülüğün önemsenmesine ve toplumlardaki eşitsizliklere ve ötekileştirmelere değin sınıf, kültür, etnik köken, cinsiyet gibi birçok farklılığa dikkat çekmiştir. Bu dil yenidir ve 19. yüzyıldan tanıdığımız ‘toplumcu gerçekçilik’ akımının ötesine yerleşir. ‘Kimlik odaklı’ bu yeni sanat anlayışıyla ‘durumlar’ sorgulanmakta ve öncelikle toplumsal ayrımcılığın üzerine gidilmektedir.
Güncel sanatçının kendisini ifade ediş biçimi de epey farklıdır. Çağdaş teknolojinin kullanılması ve türlü türlü anlatım dilleri çalışma olanaklarını arttırmıştır. Seviyoruz ya da yadırgıyoruz ama sunumları ilgiyle izliyoruz. Bienallerde kitlelere ulaştırılan sanatla buluşuyoruz. Sanatçıların videolar, yerleştirmeler ya da karışık tekniklerle üretmiş oldukları işlerindeki ayrıntıları bu sefer de sanatçı özgünlüğü içinde görmenin keyfini paylaşıyoruz.
Şener Özmen ve Cengiz Tekin “Orijinal Mesaj” isimli kolektif sergilerini çağdaş anlatımın olanaklarından yararlanarak hazırlamışlar. “Manzara”, “Bravo”, “Umut”, “Bir gün Bir T ve Bir K” isimli videolarda toplumsal yaşamın içinden çıkarılan olguları okumak mümkün. Görüntüler belleklerde yer edinecek özellikliler. Türkiye’den, Diyarbakır’dan, açılımlardan; can acıtan gerçeklerden ama esnek olabilirlikten hatta şiirsel olanlardan yana bir tavır bu. Kalıcılık tadında, simgesel ve özgün.
“Günümüz Türkiye’sinde her gün uğraştığımız kavram kargaşaları mı?” dediniz; “Toplumsal, siyasal ya da bireysel travmalar mı ya da kimlik politikaları mı?” Videoların ayrıntılarında bu değerler çıkmazında olunduğu kolayca hissediliyor. Bugün “iz bırakan” nedir? sorusunu yanıtlayan serilerdeki fotoğraflar da videolar gibiler. Gerçeğin zaman zaman ironik karşıtlığı, zaman zaman kara mizaha varan yolculuğundaki bu fotoğraflarda da olayların olumlu ya da hoşa gidebilecek zengin kültürel bağları içindeyiz.
“Orijinal Mesaj” sanatın hayal gücüne ve yaratıma gereksinim duyduğu zemininde duruyor. Yaşanan toplumsal karmaşadan beslenip hatta ölümden bile geçip dinden ya da mahremden söz açabilen bir içeriğe karşın sanatsal yaklaşımın estetiğini izletebiliyor.
Outlet/ İhraç Fazlası Sanat Ş. Özmen ve C. Tekin’in sergisiyle yaşadığımız sosyal daralmayı, ayrımcılığı bazı denemeler ve görüntülerle zamana, öncelikle geçmiş ve gelecek bağlamındaki göndermelerle buluşmak için iyi bir ortam sunuyor. Sergi 9 Ocak 2010’a kadar açık olacak, iyi seyirler.
Ülkemizde sanat galericiliğinin tarihi tek tük sayıda 50’lerin ortamına rastlar, patlaması ise 70’li yıllara. 1975 yılında Yeni Ortam Gazetesi’nde yazılarımı yayınladığım köşede piyasa olgusu, özellikle galericilik üzerine bazı yazılarımın dönemin galericileri kadar sanatçılarının da öfkesine neden olduğunu, hatta bir yazımın adını çok iyi anımsıyorum.Bu yazıma, sanatçılara pek de hak etmedikleri bir onur payesi vererek “Promete Satılık Değil” diye romantik bir başlık koymuştum. Gençlik işte! Oysa hangi Promete’den söz ediyordum ki? Sanatçı dendiğinde benim ideallerimin temsilcisi olabilecek bir ideal sanatçıdan elbette. Hakikat hiç de böyle değildi, çünkü sanatçılar ciğerlerini satmak için galericilerin peşinden koşturuyorlardı. Nereden mi biliyorum? Yalvara yakara dahil oldukları bazı galeri patronlarını sonra gelip bana şikayet ediyorlardı, beni aldattı diye. Aslında bu önemsiz ayrıntılar üzerinde değil, daha derin toplumsal bazı analizler yapabilmek amacıyla piyasa ve galericilik konusunda yazılar yazıyordum. Temelinde galericilerin varlık nedenini irdelemek istiyordum. Kısaca sanatın iktidar ilişkilerini…
1975’lerde bir patlama yaşayan galericiliğin temel nedeni; birkaç yıl öncesinden Türkiye’de paranın yaşadığı ilk büyük devalüasyon nedeniyle, nakit birikimi olanların kaybını önlemek için, bir seçenek olarak (seçenekler de azdı o zamanlar) tablo resmine yatırım yapmak isteyenlere aracı kurum olarak hizmet vermekti. Tabii tablo resmin reel bir değer olduğu varsayılıyordu. Bunun yanı sıra sanat sergileriyle de bir kültürel hizmet veriyor olmalarının tali bir önemi vardı. O dönemde gerçekten de galericiler çok çalıştılar, resimler topladılar, sergiler açtılar, bazıları Türk sanatı üzerine önemli yayınlara da giriştiler (örneğin Tiglat galerisi) Türk primitifleri, asker ressamlar, deniz ressamları, ermeni ressamları, naifler, izlenimcilerimiz, Cumhuriyet dönemi ressamlarının eserleri yeni sahiplerine ulaştı. Tablonun dolaşıma gireceği ve bu yolla sanat borsasının oluşturulabileceğini düşünen galericiler, bir süre sonra bunun hayal olduğunu anladılar, çünkü bazen dolaşıma sokulmak istenen resimleri gerçek değerinin altında ele geçirmenin ve fahiş fiyatlara koleksiyonerlere kakalamanın, hatta yeni alıcıları oluşturmak yerine aynı alıcılara başka resimler de satmanın kolaylığına saptılar. Zaten sayıları belli olan koleksiyonerler arasında bu dolaşımsızlık ya da dönüşümsüzlük gerçek bir marketi ve tablo borsasını oluşturmaya yetmedi. Ne olmuştur? Koleksiyonerler de resimleri ellerinden çıkaracaklarına farklı biçimde değerlendirme yollarına gitmişlerdir. Bazıları kendi özel müzelerini oluşturmaya çabalamışlar, vergi borçlarını kapatmak ya da kredi almak için teminat olarak kullanmışlar, bazıları da beklemeyi daha uygun bulmuşlardır. Galericiler bir süre sonra ellerindeki yatırım nesnelerinin en iyilerini tüketince, zaten sıranın kendilerine gelmesini bekleşen ressamlara, yani sizin çağdaş, benimse yaşayan zombiler dediğim tablo resssamlarına yönelmişlerdir. Çünkü “çağdaşlık” kavramı; özel galerilerin duvarlarını süsleyen gerçekte gündem dış kalmış biçim oyunbazlıklarından öteye gitmeyen dekoratif ağırlıklı kimi ressamlar için kullanılıyorsa, ben günümüzün uluslararası standardı yakalamış sanatçıları için bu kavramın yerine, güncel/aktüel tanımını kullanmayı yeğliyorum. (Bu tür sanatçılar için ise 2-3 galeri imkan tanımaktadır sadece, yani sorun bu tür sanatçıları pek ilgilendirmemektedir. Onları zaten piyasanın dışında farklı seçeneklerle bağlantılıdırlar)
Galeriler kuruldukları günden bugüne kadar hayli yol almış olduklarından; reklamlarıyla, yayınlarıyla, kokteylleriyle ve eleştirmenleriyle daha yeni bir koleksiyoner kitlesi yaratmaya çabalamışlardır ancak bu kez onları tehdit eden, çalışma alanlarını kısıtlayıp, engelleyen başka tehditler karşısında kalmışlardır. Gerçekten galericilik tarihinde bazı dönemlerde galericiler, kurumsallaşmak adına kuralların yerleştirilmesine çok çalışmışlardır. Sanatçıların dönekliklerini önleyebilmek için kendi aralarında birlikler oluşturmak ve kendilerine bağlı sanatçıları açıklamak, uyulması gereken karşılıklı kuralları belirlemek istemişlerdir. Çünkü galericiler güvenilmez bir ortamda en fazla koleksiyonerlerine karşı mahçup duruma düşüyorlardı. Ressamlar sergi yaptıkları galerilere yüzdelerini ödememek için, resim alıcısına atölyeden gizlice resim satarak ticaretin meşru yollarını gayrimeşru hale getiriyorlardı. Galericiler de ressamlarını sadece kendilerine bağlamak için kesenin ağzını açmamakta direnmelerinin sonunda bir konsensusa varıldı. Her iki tarafta aldatıldığını bilse de bilmezden gelen karı-koca gibi karşılıklı çıkarlarını korumak adına asgari müştereklerde uzlaşıma vardılar. Ancak bu uzlaşım her iki tarafı da ikiyüzlü bir ahlaki girdabın içine itmiştir. Kendi sanatçısının alıcısını oluşturmak amacıyla galericiler tarafından, pek çok koleksiyonere, sonradan işe yaramayacak bir sürü sıradan resim satıldığını televizyonlardan da izlemiştik. Örneğin yurtdışına kaçırılırken yakalanmış olan koleksiyonların (uzmanlar tersini söyleseler de, bizim de gözümüz var elbette) ancak 5-10 esaslı, deyim yerindeyse “müzelik” yapıtın yanında, ki bunlar genellikle eskilere ait olmaktadır, bir sürü süprüntü tuvalin hazineymişçesine gösterilmesi, bir Çin tabağı uğruna pek çok kedi satan antikacı hikayesini doğruluyordu.
Galericilik badireler atlata atlata notladığı kendi tarihi içinde bugün artık cazibe kutupları olmaktan uzaklaşmıştır. Galericilik bugün iki tehditle karşı karşıyadır. Biri mezatlar, diğeri alternatif sergi mekanları. Geriye fosil olmaya namzetler ya da fosil olduğu halde bunun farkına varılmayanların sergileri kalır. Bu gruplar bir galerinin sergisinden, yeni açılan diğer bir galerinin sergisine dolanıp dururlar, blok halinde savrulurlar. Bu grubun sanatının iki şeye hizmet ettiğini görüyoruz. Dekorasyona ve yatırıma… Ancak bunların yatırımcılarının epey beklemeleri gerekiyor, çünkü yaşları hayli geçkince olanlar hadi neyse de, önlerinde daha uzun yıllar olduğu varsayılanların bir gün büyük değer edeceği ancak varsayılıyor. Bu varsanı güvensiz bir ortam yaratıyor. Gerçekte ressamın saptamış olduğu fiyatı- gerçekten bu fiyatta satabileceğini varsayıyorum- piyasada geçerli kılmak pek mümkün olamıyor. Galerilerde ve mezatlarda ressamın belirlediği fiyatın kat be kat altında eserin fiyatı belirlenmekte. Yani alırken iyi de, sonradan satarken alıcı kesim aldığı fiyata resim piyasasında asla ulaşamıyor. Elbette en güvenilmez durum burada yatmaktadır. Sanat eserinin reel değerini belirleyecek bir norm bulunmalı ve bu her yerde aynı değerde olmalıdır. Çünkü eğer o kıymetli maden (altın-gümüş) ya da değerli kağıt (tahvil) gibi bir şey ise, her yerde belirlenmiş aynı değerin geçerli olması gereklidir. Bir kazak, ceket ya da masa, sandalye değildir ki farklı fiyatların mazereti olarak “ama kalite farklılığı var” denilebilsin.
Sonuç olarak galerilerin bugün 80’lerdeki konumunun değiştiği, gücünün tükendiği bir gerçek. Bir derginin Türk sanatıyla ilgili söyleşisinde; bir dönem galerilerin iktidar olduğunu, onların varlık nedenini irdeleyen yazılar yazmış olmam nedeniyle, bugünkü konumlarında bu iktidarı yitirdiklerini, çünkü iktidarın el değiştirdiğini söylemiştim. Benim sözlerimi doğrulayan galeri sahibi Haldun Dostoğlu ise şöyle demişti; “15-20 yıldır paranın nerede döndüğüne bakmak lazım. Üstelik para galerilerde değil. Bugün sokaktaki insanın zevkini belirleyen kurumlar var. Dikkat ettiniz mi hiç müzayedelerin artışına. 3 tane vardı şimdi 10 tane. Para müzayedelerde dönüyor. Tahmin edebileceğinizden 10 kat fazla sahte resim dolaşıyor. Bu kurumlar sadece duvarınıza ne asacağınıza değil, dekorasyon zevkini de belirliyor. İktidar burada işte…”
Belirttiğim gibi galeriler artık cazibe kutuplarından biri olmaktan çıkmıştır. Banka galerileri hem ticari/ekonomik ilişkileri farklı bir sistemle döndürdükleri için daha çok kültür hizmeti olarak sanata yaklaşmak zorundalar. Bazıları şık sergilerle sözde “çağdaşlığı” tanımlamak sevdasındaysalar da, özellikle sponsorluklarıyla bazı banka galerilerinin daha cesaretli güncel sanata olanak tanıyan yerler olduğu görülüyor. Ama iktidar şimdilerde müzayede kurumlarındadır. Richard Leppert “Sanatta Anlamın Görüntüsü” adlı kitabında Baudrillard’dan yaptığı alıntılarla, sanat ile iktidar arasındaki bağlar ve bir sanat piyasasını ayakta tutan çeşitli ekonomilerin Baudrillard’ın belirttiği gibi “paranın sadece sanat değil, aynı zamanda da prestij satın aldığı modern sanat müzayedeleriyle” ilintili olarak betimlenebileceğini belirtiyor.
Paranın anlamının harcanışı yoluyla dönüştüğünü söyleyen Baudrillard, sanat müzayedesinde nesnenin kendisinin bir gösterge olarak değer kazanması yanında, paranın anlamının da satın almak için harcanmasıyla bu durumla doğrudan bağlantılı olduğunu söyler. Çünkü bu durum, harcama yoluyla bir feda ediş olmayıp, aynı zamanda varlıklı ve soylu (ben elit demenin daha doğru olduğunu düşünüyorum) sanat alıcıları arasındaki rekabetin bir parçası olarak rizikolu bir yatırımdır. Baudrillard; tüketimin ekonomik değeri başka tip bir değer uğruna tahrip edildiği bir rekabet alanı haline geldiğini belirtir. Bu başka tip değerin de “prestij” olduğunu ve ilişkinin “gösterge mübadele değeri” tanımıyla açıklanabileceği söylüyor. Yani “Bir tuvali satın almakla kazanılan gösterge değerinin bedeli, tuval için verilen para ile, bu parayı kazanmak için gereken şeylerdir”. Yani “ Tablo paranın arkasındaki her şeyin görünür bir konsantrasyonu haline gelir” diyor.
Bu yolla “sanatın sahibi olmaya atfedilen prestij görünür kılındığı gibi, sanatın yapımcısı olmanın prestiji de görünür kılınır.” Tabloyu yapan ve satın alan da karşılıklı/mübadeleli birer prestij göstergeleri haline gelirler.
Genel olarak sanat ortamımızın görüntüsünü ise Lyotard’ın sözleri yanıtlamaktadır… Eğer güç sermayede ise galeri sahipleri, eleştirmenler ve kitle “her şeyi idare ettiği” bir yaklaşımla birlikte savrulmaktadırlar ve dönem bir durgunlaşma dönemidir. “Her şeyi idare ederim” realizmi, gerçekte paranın realizmidir. Estetik ölçütlerin yokluğunda sanat çalışmalarının değerini sağladıkları kâra göre belirlemek mümkündür ve yararlıdır. Bu türden bir realizm sermayenin bütün ihtiyaçları satın alıcı bir güce sahip olmasını sağlayarak, bütün eğilimleri uzlaştırmaktadır”.
Böylesine bir tablo sunan ortamımızın sanatımızı ne açıdan geliştirdiğini anlamak zor olmasa gerek. Gerçekten sanatımızın gelişimine bu kurumların ne anlamda katkılarının olduğunu sanırım gerçekçilikle ortaya koymamız gerekir.
Bu konudaki kişisel görüşlerimin de olabildiğince gerçekçi olarak sadece durumun nasıl olduğunun bir tablosunu oluşturmak amacını taşıdığını belirtmeliyim.
Katılımcılar:
Murat Morova//Canan Şenol//Yeşim Ağaoğlu//ÇAğla Cömert//Şinasi Göktürkler//Gökçen Cabadan//Aykan Safoğlu//Boysan Yakar&Draguerilla//Serap Akçura//Burak Karacan//İlhan Sayın//Serpil Odabaşı//Sezer Arıcı//Gülkan//ErdemErgaz//Şafak Kemancı//Erinç Seymen//İç Mihrak//Güneş Bulut//Tuna Erdem//Aylin Kuryel//Helin Anahit//Ufuk Ahıska//Efekan Çelik//Emmett Ramstad//Evrensel Belgin//Güneş Bulut//Şafak Şule Kemancı//Çıplak Ayaklar
Zig Zag
Zig Zag (Independent Drawing Gig 4, Istanbul)
"Zig Zag" Türkiye'den ve yurtdışından çizimle ilgili fikirleri ve örneklerini bir araya getiriyor. Sergide, Adriana Farmiga, Akiko Kotani, Alina Viola Grumiller, April Gertler, Bjorn Hegardt, Bora Başkan, Ceren Oykut, Cins, Erdem Ergaz, Gözde İlkin, Gözen Atila, Güçlü Öztekin, Güneş Terkol, İnci Furni, John Jurayj, Koray Kantarcıoğlu, Linas Jablonskis, Mehmet Uluşahin, Nazlı Eda Noyan, Necla Rüzgar, Rachel Bacon ve Tina Schneider'in çalışmalarından oluşuyor. Sergide, kara kalem, mürekkep, suluboya, lif, tebeşir ve bantın yanı sıra dijital çizgi ve fotoğraf gibi malzemeler kullanılarak üretilmiş işler yer alıyor. Çizimler kimi zaman hızlı bir skeç biçiminde, kimi zaman da titiz ve karışık süreçlerin sonucunda ortaya çıkıyor. Bazen sanat tarihinden örneklere göndermede bulunuyor. Bazıları rüya ve sanrıları yansıtıyor, bazıları ise düşünceleri besliyor: Görme, dokunma ve hareket
bütünleşiyor.
Serginin çerçevesi içinde gündelik hayat tasvirleri, fast-food kültürü üzerine ince kalem çizimleri, gündelik nesneleri kağıt üzerinde heykel gibi işleyen incelikli suluboyalar, bir imza, grafiti ya da tebeşirle yapılmış bir duvar resmi, çizim defterleri, mimari skeçler, çizgi romanlar, dokunma duyusunu, süsleme ve ışığı içine alan çalışmalar, kamusal ve özel alanı görünür kılan video-kolajlar, ses, dijital kompozisyonlar, fotokopi, pikseller yer alıyor.
Zig Zag'daki çalışmalarda usta el işçiliğinin yanında kimi çizimlerde asabi ve hızlı darbeler öne çıkıyor. El, riski göze alıyor, kavrayarak temas kuruyor, bedeni yaratan ve onunla ilişki kuran bir araç olarak, anıların izini bırakıyor.
Uygulama, içerik ya da araç ne olursa olsun çizim elimizi kavrar, değişik düşünce, görme ve temsil etme akışını birbirine bağlar, çizimin ne olduğunu ve ne olabileceğine dair bu bağlantı ve devamlılıkların izini sürer.
Sergi, İnci Furni, Alina Viola Grumiller ve Koray Kantarcıoğlu tarafından düzenleniyor.
Zig Zag, Aynı zamanda müzik performansları ve çizimi aynı çatı altında bir araya getiren "Independent Drawing Gig 4" etkinliğinin bir uzantısı ve uyarlaması.
"Independent Drawing Gig 4", New York, San Francisco, Seul, Lahey, Maastricht, Üsküp ve Vilnius gibi kentlerde birbirinden bağımsız olarak düzenleniyor ve Ekim ayı boyunca çeşitli açılış etkinlikleri ile beraber gerçekleşiyor.
Zig Zag (Independent Drawing Gig 4, Istanbul)
Düzenleyenler/Organized by: Alina Viola Grumiller, İnci Furni, Koray Kantarcıoğlu
Açılış Performansları/Opening Performances:
Klaustro (www.myspace.com/klasor), Daire 2: General Gramofon (www.myspace.com/d2gg)
Web: idgnr4.blogspot.com
Sanatçılar/Artists
1. Adriana Farmiga www.adrianafarmiga.com
2. Akiko Kotani artin2000test.com/gallery_artists.htm
3. Alina Viola Grumiller www.qissah.com
4. April Gertler www.aprilgertler.com
5. Bjorn Hegardt /www.bjornhegardt.com
6. Bora Başkan www.antrepo.org/bora
7. Ceren Oykut cerenoykut.blogspot.com
8. Cins cciinnss.deviantart.com
9. Eda Noyan www.girlsawthesea.net
10. Erdem Ergaz
11. Gözde İlkin oythgezegeni.blogspot.com
12. Gözen Atila
13. Güçlü Öztekin
14. Güneş Terkol gunesterkol.blogspot.com
15. İnci Furni
16. John Jurayj
17. Koray Kantarcıoğlu www.koraykantarcioglu.com
18. Linas Jablonskis
19. Mehmet Uluşahin www.mehmetulusahin.com
20. Necla Rüzgar
21. Rachel Bacon
22. Tina Schneider
Tatbikat, 15 gün boyunca kullandığı sergi mekanını bir deney alanı olarak konumlayarak, kendi-kendini üreten ve sunan bir sergileme yöntemi izlemiştir. Bu süreç içerisinde birlikte olmaya dair anlaşmış yedi katılımcının yaşantılardan ve anılarından yola çıkılarak yeniden canlandırmalar kaydedilmiş ve video olarak kurgulanmışlardır. Bu süreci bir yol olarak tanımlarsak katılımcıların paylaşım zemini oluşturmaya yetecek kadar ortak keşişme noktaları vardır. Katılımcıların bireysel deneyimleri ve biribirleriyle karşılıklı etkileşimle yarattıkları alan, gelip geçici de olsa, tüm katılımcılara ait bir mekandır. Süreç katılımcı sanatçılarının herbirine kendi hikayesini anlatma imkanını vererek başlamıştır. Tüm bu kişisel hikayelerin anımsandıkları şekilde tekrar canlandırılabilmeleri için mekan düzenlenmiştir. Zihinde yer etmiş bireysel olayların mekanları ve kişileri kurgulanmış ve canlandırılmıştır. Bu yeniden canlandırmalar sırasında katılımcı sanatçılar ötekinin anıları ve deneyimleri ile kendi geçmişlerini ve bakış açılarını bağlantılandırmışlardır. Böylece kişisel deneyimler karşılıklı kavrayışlarla birbirine bağlantılı deneyimlere dönüşmüşlerdir. Kaydedilen bu canlandırmaların videoları kurgulanmış çekim mekanının içinde ekranlarda tüm süreç boyunca gösterilmişlerdir. Tatbikat içine kapanan değil dışa açılan bir laboratuvar ortamı olarak kurgulanmıştır. Bu süreçte mekan izleyicilere ve gelecek eklenmelere açık tutulmuştur. Aynı zamanda geçmiş kişisel anılardan güncel anlara doğru hareketle yeni canlandırmalar ve kayıtları deney alanında devam etmiştir. Her çekimin videosu ekranlarla ve projeksiyon ile mekana eklemlenmiştir. 15 günün sonunda deney mekanına girişten itibaren oluşan tüm katmanlar bir arada mekan ve video düzenlemesi olarak sunulmuştur. Deneyimlerin birarada yeni bir deneyime dönüşmesi ve böylece zaman içinde katman katman mekanı yaratması, 15 gün için yaşayan kendine has ve tekrarlanamayan bir defaya mahsus bir deneydir. Hareket içinde olan bu deneysellik yedi kişinin bu süreçteki bireysel ve ortak enerjilerinin ve etkileşimlerinin toplamından oluşmuştur. Tatbikat başka bir mekan ve zamanda kendini tekrar oluşturacaktır.
Bu sergi, feminizm konulu bir sanat tarihi sergisi değildir. Feminizm adına yapılan bir eylem aynı zamanda güncel sanat sergisidir.
KADIN PLATFORMLARI, ÖRGÜTLERİ, SANATÇILAR BİRLİKTE....
'CİNSİYET BİR BELA DEĞİLDİR, TAHRİK NESNESİ HİÇ DEĞİLDİR'
"Haksız Tahrik"
7 Mart'ta Hafriyat Karaköy'de açılıyor...
Kuratörlüğünü Canan Şenol'un üstlendiği eylem-sergi, 8 Mart Kadınlar Günü'nde açılarak, güncel sanatın içinden ve dışından feminist aktivist ve teorisyenlerle, feminist söylemlerle iş üreten profesyonel sanatçıları bir araya getiriyor.
İktidarın elinden geldiğince tahakkümü altına almaya çalıştığı cinsiyet kavramını feminist bir bakış açısıyla irdeleyecek sergi katılımcıları, tiyatrodan standupa, resimden fotoğrafa, performanstan heykele farklı disiplinlerden gelen sanatçılardan oluşuyor.
7 Mart 2009'da Hafriyat Karaköy'de açılacak feminist sergi Haksız Tahrik ismini, Türk Ceza Kanunu'nun "ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler" başlığı altında düzenlenen 5237 sayılı "haksız tahrik indirimi" maddesinden alıyor. Bu madde, töre, namus, ırz cinayetlerini besleyen, kadına uygulanan şiddeti adeta imrendiren bir madde olarak varlığını uzun bir süredir devam ettiriyor.
Sergi, ismini, ceza kanunundaki bu maddeden almanın ötesinde, içeriğini pratik yaşamda kadının "tahrik" unsuru olarak ele alınmasına odaklanıyor ve izleyiciyi bir katılımcı gibi konumlandırarak, onu, kadınlara yapılan her türlü siyasi, kültürel ve toplumsal ayrımcılık üzerinde düşünmeye, bununla savaşmak için mücadele biçimleri üretmeye çağırıyor...
Editörlüğünü sanat eleştirmeni ve gazeteci Ayşegül Sönmez'in yaptığı serginin kitabı ise feminist sanat kuramlarından Türk edebiyatındaki kadın karakterlere, sergide yer almayan kadın sanatçıların işlerinden sözlerine, sergiden hem bağımsız hem de sergiyle birlikte hareket ederek düşünce üreten serginin bir diğer platformu olmayı hedefliyor...
Serginin katılımcıları: Atıl Kunst (grup), Aylin Kuryel, Cağla Cömert, Canan Şenol, Didem Yazıcı, Dilek Winchester, Evrim Kavcar, Filmmor (grup), Fulya Çetin, Gülçin Aksoy, Gülizar Önen, Güneş Terkol, Hale Tenger,İnci Furni, Nalan Yırtmaç,Neriman Polat, Nil Yalter,Nilbar Güreş,Oda Projesi (grup), Özlem Gök, Sezgi Abalı, Şükran Moral, Yasemin Özcan Kaya, Amargi sanat atölyesi (grup)
Etkinlikler
Esmeray standup gösterisi (14 Mart 2009 19:00)
Forum Tiyatrosu (28 mart 14:00) Hafriyat Karaköy...
Söyleşi (12 Mart 18:30) Suna İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi
Ayşegül Sönmez'in geçtiğimiz yıl düzenlediği Feminist Mi Ben Mi canlı röportaj serisinin ikincisi bu sergi kapsamında serginin katılımcılarıyla birlikte gerçekleşiyor...
Derin devlet bir aşk şiiri olsaydı kar maskesi onun başlığı olurdu.
Hayatımızın derinliklerinde saklanmış, o kadar derinde duran ki göremediğimiz, günlük yaşantımızın alışıldık faşizmi içinde eriyip giden, arada televizyonlarda kar maskeli "kahraman" amcalarla ve "kutsal" değerler uğruna verdikleri "kutsal" savaşlarla büyük şehir insanının hayatına teğet geçen, bu, sonunun nerede olduğu bilinmeyen bir derinlikten bahsediyoruz.
Günümüzde her ne kadar dünya çapında işler kötüye gitse de, açlık ve tedavi edilebilir hastalıklardan ölenler, savaşlar, kuraklık, çevre felaketleri almış başını yürümüş olsa da, toplumsal apati gereği artık sanatın en fazla ifade edebildiği şey post modern insanın iç sıkıntıları olabilmekte. Haliyle bu ülkenin bir yerlerinde mütematiyen kayıplara karışan insanlar ne haber bültenlerinin ne de ilgi alanlarının en küçücük yerlerini bile kaplamıyorlar.
Sözü olan sanata kapılarını her zaman açık tutan Hafriyat Karaköy ekibi bu sefer Serpil Odabaşı'nın resimlerini görmeye çağırıyor sizi. Yaşanılan şiddeti olanca sadeliğiyle anlatan çalışmalar, size "unutulmuş" bir dünyanın hüzünlü kapılarını açacak. İronik bir dil ile derdini söyleyecek. Sanatın tanıklığını yadsımamak için sizleri 9 Nisan akşamı saat 19.00da Hafriyat'a davet ediyoruz.
Serpil Odabaşı'nın İstanbuldaki ilk kişisel sergisi "Kar Maskesi", 9 - 25 Nisan arasında Hafriyat'da görülebilir.