Posts Tagged: kendi


27
Jan 10

Yakında

Gümüş Özdeş : Camera Obscura
12 Şubat 2010 – 5 Mart 2010 // Mtaär
Gümüş Özdeş, ilk kişisel sergisinde; dağılan, çarpan, yapışan ve parçalanan ışığın kendi kendine kurguladığı anların ve alanların akromatik bir yorumunu sunuyor

Gümüş ÖzdeşGümüş Özdeş : Camera Obscura

12 Şubat 2010 – 12 Mart 2010 // Mtaär

1982 İstanbul doğumlu sanatçı Gümüş Özdeş, Mtaär’da açılacak ilk kişisel sergisinde dağılan, çarpan, yapışan ve parçalanan ışığın kendi kendine kurguladığı anların ve alanların akromatik bir yorumunu sunuyor.

Lak ile astarlanmış tuvallerin üzerine siyah ve beyazın çeşitli tonlarında uyguladığı tablolardan oluşan sergi, Mart ayının 12’sine kadar Mtaär’da izlenebilir.

Sergi Açılışı : 12 Şubat 2010 // 19:00 // Mtaär

(Performans : Bora Çeliker)

Işığın kendi rastgeleliği ve plastik düzlemdeki davranışının fizik gerçekle olan çelişkisini temel alan bir palet anlayışıyla ışığın kendi kurgusunun asla tamamiyle planlı olamayacağını görüyorum. Bu prensibe göre kurgu teklifsiz veya plansız da ortaya çıkabilen bir tür plastik fenomen. Bir ânı veya bir alanı kurgulamada, ışık; sadece kendine özgü kaosu ve serbestisi dikkate alınmadan geçilmeyecek bir şey midir yoksa sıradan bir davranışı, nesneyi paylaşılan bir inanç dizgesine dahil ederek sembolik bir anlam kazandıranın ta kendisi midir?

Renksizlik kelimesizlik gibi. Kelimesizliği anlatabilir misiniz? Anlatabilecek olsanız anlatır mısınız? Yoksa o kelimesizlikle bir iş mi yaparsınız?  Rengin yokluğu, zihne sonsuz olasılıklar evrenini de açıyor böylece. Resmin içine yapıldığı boşlukta görünmeyen, ancak oradaki imgeler yoluyla dimağın girebildiği düşünce labirentlerine daha çok yer tanıyan, daha az tanımlayan, daha az söz söyleyen.. görüneni kodlanmış sınırlı sayıda anlama indirgememek için zihinlere dinleyebilecegi en zengin müzigi : “sessizligi”; hareket edebilecegi en geniş alanı: “boşluğu” sunan. İçinde dolaşıp dansedecek, olabilecekleri görecek olansa zihnin kendi kamerasıdır.

Gümüş Özdeş

“ Çoğu zaman gözlerimi kısıyorum, teferruattan kurtulup sadedi görebilmek için. Görüntüdeki renklerin dalga boyunu kısma çabası bir nev-i. Peşinde olduğum şey; rüya-vari bir netsizlik. Böyle her şey daha açık, daha doğrudan. Rüyadaki görüntüyü benim için farklı kılan, öyle ya da böyle bana şeylerin özünü göstermesi olabilir mi?

Olayları bana uyanık, ayık hayatımda pek tasavvur edemediğim biçimlerde sunması yani.

Zihin, biriktirdiklerini kendi ”camera obscura’’sından geçirdiği için mi böyle görür rüyaları?

Karanlığın içinde ışıldayan parçaları veya ışıkla yıkanan karanlığı.“

Erkin Gören


10
Dec 09

Yves Klein

Yves Klein'in 1960'larda gerceklestirdigi bir dizi aktivite, performans sanatinin erken ornekleri arasinda nitelendirilir. 'Uluslararasi Yves Klein Mavisi' olarak nitelendirdigi  boyaya bulanmis ciplak bedenleri kendi bestesi olan ' Madonna Senfoni'de tuvaller uzerinde dans ettirir. Onlari yuvarlayarak resim yaptirir. Bedenleri tuvale bastirarak yaptigi bu resimler 'antropometrik' resimler olarak tanimlanir.
                            

23
Nov 09

Med Cezir






Marmara'daki ilk senemde dersine her girdigimde kendimi gercekten bir guzel sanatlar okulunda hissetmemi saglayan hocadir Hakan Onur en basata benim icin. Her dersinden cikisimda icimde inanilmaz bir uretme arzusu uyandirirdi gercekten. Cok hos konusan cok zeki bir insandir kendisi diyecegim ama bu sanirim yaptigi resimlerden de cok net okunabiliyor illa konusmasini dinlemeye gerek yok. Baska baska bir dunya yaratiyormus gibi gozukse de Hakan Onur resimlerinde kendi dunyasini, kendi hayali karakterleriyle, bir suru sembollerle ve yazilarla en cok hosuma giden de Mickey Mouse'un elleriyle sanki yeniden kurguluyor. Emre Zeytinoglu da sergi ve Onur icin oldukca guzel sozler soylemis:


Hakan Onur’un “Med-Cezir” sergisi, sanatçının kendi yaşamına doğru çıktığı bir keşif gezisi niteliğinde... Yaşanmış anların çabukça tüketilmesi; tüketilirken de sürekli olarak (ve nedense) “gelecek” olanın tasarlanması, bizim “şimdiki zaman”ı ertelememize neden olur. Sanki yaşamın her anı, geleceği hazırlamakla görevlendirilmiş gibidir. Böylece yaşam, her yaşanmakta olanı ve her deneyimi görmezden gelir ve onu belirsizleştirir. 

Oysa “şimdiki zaman”ı görmezden gelmek, onun geçmişteki varlığını ortadan kaldırmaz. Dahası, deneyimleri de yok etmez. Onlar giderek birikir, bir denizin yükselmesi halinde yaşamımızın kıyılarını sular altında bırakır; kaçınılmaz bir durumdur bu... 

Ama o su baskını bir sürenin ardından yerini, suların çekilmesine bırakır. Tam o çekilme sırasında görülür ki, denizin anılardan sürüklediği tortular, yaşamın kıyısında serili durmaktadır. İşte üst üste yığılmış o tortuların üzerinde bir gezintiye çıkmak, şu andan geriye doğru başlatılan bir keşif yolculuğudur. Artık o tortu tabakası, ayaklarımızın altında asla ilk yaşandığı haliyle uzanmamaktadır. Geçmişte yaşanmış ve deneyimlenmiş olan şeyler, birbirlerinin içine sızmış, yeni bir biçime ve içeriğe dönüşmüştür. Bu içerik, bizim “med-cezir” sürecimizin bir resmidir. 

Hakan Onur “Med-Cezir” sergisinde, kendi yaşamının kıyısına birikmiş o tortu tabakasının üzerinde yürüyor, ayaklarının altında uzanan “”her an”a yeniden ve daha dikkatli bakıyor. Anılar şimdi ilk yaşandıkları halden çok farklıdır. Onlar bugünden geriye doğru seyredilen, fakat yol aldıkça yeni durumlara dönüşen, bir kez daha keşfedilen anlamlardır: Sanatçının yaşadığı her şeyin yeniden sunuluşudur... Sergideki resimlerin içine gizlenmiş bir yaşamdır. 

Emre Zeytinoğlu 

Sergiyi gormek isteyenler : Nisantasi Galeri MAC 23 Ekim- 30 Kasim Tarihleri Arasinda

23
Nov 09

Hayat performansı / Hayattan Performans

2007 yılında doktora hocalarımdan hasibe kalkan tiyatro geçmişim ve sonra nerelere geldiğim hakkında bir yazı yamamı istemişti, ödev olarak. aşağıdaki yazı bu gelişimi anlatır.
tam bir son vermemişim. daha iyi... devamı gelecek demektir.


--

Hayat performansı / Hayattan Performans

Küçüklüğümde bana ‘Ne olacaksın sen büyüyünce?’ diye sorduklarında her seferinde değişik meslekler, meziyetler sayardım. Hatırlarım da yeryüzü katmanlarını çizmeye çalışır ya da İstanbul’daki camilerin perspektif resimlerini yapar sonra hemen bambaşka bir ilgi alanına kayardım. O çocuk halimle de olsa aslında farkında olduğum bir şey vardı ki, o da kendi kendime öğrenmeyi, keşfetmeyi seviyordum.

Belki de sık sık kendi kendime konuşan bir çocuk olarak, ve hep etrafımda hayal dünyaları, hayal insanları yaratarak var olabildiğim için bu ‘yaratıcı’ meziyetlerimi eğitim ile en iyi değerlendirmenin yolunun tiyatro okulundan geçtiğini düşünmüştüm. Yanıldığımı anlamam hiç de uzun sürmemişti. Oyunculuk eğitiminin ilk iki yılı yepyeni bir dünyayı keşfetmenin belki de olağan heyecanı ile oldukça ihtiraslı geçmişti. Ancak zamanla daha o yaşlarda dile getiremediğim, ancak şimdiki yarı-olgunluğumla anlam verebildiğim bir şey oldu: Batı dünyasının tiyatro ekollerini neredeyse tamamen kopyalayarak verilen bu oyunculuk eğitimi bir şekilde benim varlığıma, şimdi kavramsallaştırabildiğim haliyle, vücuduma uymuyordu. Oyuncunun bir su gibi girdiği kabın şeklini ve rengini aldığını söyleyen hocamız belki de suyun geldiği kaynağı unutmuş ya da suyun tamamen teslimiyetçi bir ruhu olduğunu düşünmüştü. Ancak su kişiliğindeki ben onun bize dayattığı kaplara girmekte zorlanıyor, hatta hiç hoşlanmıyor ve bir an önce bütün bunlardan kaçıp kurtulmak istiyordum. Bunun tamamen kendimle ilgili bir bozukluktan kaynaklandığını düşünerek problemi kişiselleştirmiş ve oyunculuk eğitiminin geri kalan yıllarını azap ve firar isteği içinde geçirmiştim. 90’larda ergenliğini yaşayan bir çok şehirli Türk genci gibi ben de umudu ülke dışında, daha ziyade Batı’da aramış ve neredeyse tüm benliğimi o toplumun bir parçası olmaya adamıştım. Okulumdan bile kaçıyordum. Oysa ki bize orta okul yıllarından beri verilmiş olan eğitim aslında Batı eğitimi olduğunu ve Konservatuvardaki eğitimin amacının bizi tamamiyle Batı tiyatrosuna entegre, hatta asimile etmek olduğunu anlamamıştım. Aslında eksikliğini hissettiğim kültür Batı kültürü değil, kendi ülkemizde çoğunlukta olmasına rağmen utanılarak göz ardı edilen, ilerlememizi durduracak diye benimsenmekten korkulan üzerinde yaşadığımız toprakların kültürü idi. Öyleyse benim kaçışım kendi kültürel geçmişi ile 20. Yüzyılın başında ulus devletinin kurulmasıyla birlikte oluşturulan özenti kültürünü bir türlü kaynaştıramayan Türkiye Cumhuriyeti’ndendi. Ama bunu anlamam için hayranı yapıldığımız Batı kültürünün içinde adamakıllı yaşamam gerekiyordu. Onu da yaptım.

Amerikalı tiyatro yönetmeni Robert Wilson ile çalışmaya başladığım ilk günlerde onun dünyanın dört bir yanından davet etmiş olduğu benim gibi genç ‘stajyeler’in kültürel kimliklerini ve bunun onların vücutlarını nasıl hareket ettirdiğini görünce ilk aydınlanma belirtileri başlamıştı. Orada herkes masaya kendi kültüründen bir parça getirmişti. Aslında ben de getirmiştim ama ben ne getirdiğimin farkında olmadığım gibi onların da olduğunu sanmıyorum. Ne var ki, benim gözümde onlar ‘gözalıcı’ kültürlerinden bir kesiti kendi vücutları aracılığı ile ortalığa iletirken, ben de farkında olmasam bile içinde yetiştiğim kültürün şekillendirdiği vücudumla ortalığa Türklük yayıyordum.

İstanbul’da ise oyunculuk hocam Yıldız Kenter o senenin final sınavlarında alenen söylemese bile bir Türk yazarın oyununu hazırladım diye birinci sınıfı yeniden okumamı istemişti. Kabul etmedim. Necati Cumalı’nın Mine oyunundan bir sahne hazırlamıştım. Hocalar kurulu, bana verdikleri kötü nota gerekçe olarak sözkonusu oyunun aktörlük sanatının tatbiki için yeterli mükemmeliyette bir parça olmadığını göstermişlerdi. Bu sıkıntılar içinde okuldaki tek kaçış yerim oyun yazarı Güngör Dilmen’in verdiği Mitoloji ve Antik Yunan Tiyatrosu dersleri idi. Anadolu mitoslarından yola çıkılarak söylenen efsaneler ve yazılan tiyatro eserlerini incelediğimiz bu derslerde, nedense kendimi daha rahat ve evimde gibi hissediyordum. Ne var ki, daha sonraki yıllarda ilginç bir şekilde beni sanatsal olarak ilgilendirecek olan eğitim ve hayat disiplinin yaptırımları sonucunda okula devam etmek, tabiri caizse hendeği geçmek zorundaydım.

O yıllarda tiyatrodan duyduğum memnuniyetsizlik ya da başka bir deyişle doyumsuzluğun bir sonucu olarak sinema ile ilgilenmeye başlamıştım. Ne gariptir ki aslında sinemanın en etkin özelliklerinden biri de misyonerliğidir. Melies’nin fötr şapka ve bastonlarla güzelleştirilmiş Fransız burjuvasinin Ay’a kadar gidebileceğini gösterdiği filmlerden başlayarak, mümkün olan her filme Hristiyanlık dininin meziyetlerini yansıtan bir ufak sahne koyan Hollywood’a kadar sinema sanatı Virilio ve Baudrillard gibi çağımız düşünürlerinin biraz hayranlık biraz da endişe ile baktıkları sınırsız propaganda olanakları ile donatılmıştır. Ne tesadüftür ki, ilkgençliğimin İstanbul’unda eğitimli genç ‘Beyaz Türk’lerin Batı’ya öykünme misyonları çoğunlukla film festivallerinde seyrettikleri Avrupa burjuvasinden çıkmış filmlerle besleniyor ve kendi coğrafyalarının kültürlerini nedense gözardı ediliyordu. Aslında o sıralarda ben de onlardan biriydim.

Ama bir şekilde sinemanın anlatım dilinin hem bedensel hem de duygusal olarak daha samimi buluyordum. Tiyatronun temellendirildiği mimesis’in o sanat dalındaki yıkılmaz duvarları burada elastikleşiyor, oyuncunun girdiği şekiller insan dışı değil daha insani oluyor, içinde kapalı kaldığı bedeni değiştirmeye çalışan değil de daha barışık olan hatta umarsız olan bir oyunculuk tekniği vücuda getiriliyordu. Belki de bunun böyle olmasına olanak veren şey sinemanın tiyatro kadar insani odaklı olmaması idi. Tiyatro sanatını tanıtmak ve savunmak için kullanılan genel geçer deyişler vardır: ‘Tiyatro insanı insanla anlatan başlıca sanattır’ ya da ‘Tiyatro insandır’. Bunlar ne kadar hamasi söylemler olsa da kuşkusuz gerçeği yansıtmaktadırlar. Tiyatro’da mimesis ilk olarak bedenseldir. İdeaların ikinci ya da üçüncü dereceden taklitlerine karşı çıkan Platon’un, Devlet’inde verdiği ilk örnek aslında gerçek hayatta bir yakını ölmediği halde sahnede saçını başını yolarak ağıt yakan oyuncu değil midir? Platon’un mimesis’e karşı duruşunu tiyatroda oyuncunun yaptığı bedensel bir aksiyon ile dile getirmesi rastlantı ya da sürpriz değildir. Oyuncunun bedeniyle ortaya çıkardığı bu yanılsamalara ek olarak Antik Yunan’dan beri sahne illuzyonlarına da başvuruldu ancak bunlar her seferinde yine insanın, yani oyuncunun sahnedeki varlığı ile bütünlük içindedir. Onları sahneden tamamen kaldırmadıkça tiyatroda asıl yük oyuncunun omuzlarındadır. Bu yükü hafifletmek için yöntemler düşünülmüş oyunculara öğretilmiştir. İşte oyunculuk tekniği dediğimiz bu kandırmacalar, numaralar beni tiyatrodan soğutan ana nedenlerdi. Sahnede bir şeyi gerçekmiş gibi göstermek için oyunculuk eğitimi sırasında öğrendiğimiz sayısız teknik bana hep sahte, hep insandışı gelmişti: Sesi yükseltmek gerekiyordu, vücudu olağandışı biçimlere sokmak gerekiyordu, dış görünüşü bedene uyumundan daha önemli olan kostümler giymek gerekiyordu, normal hayatta yapılmayacak jestleri hem de büyüterek yapmak gerekiyordu. Özellikle bu büyütmek (okulumuzdaki özenti deyimi ile ‘aggrandize etmek’) bedenime en aykırı gelen şeydi.

Oysa ki sinema sanatında insanın o kadar merkezde durmadığını hemen fark etmiştim. Tiyatroda seyirci ile oyuncunun ortaya çıkardığı yapıt arasında bir aracı yoktu. İlk bakışta bunun onu gerçek hayata daha yakın kılacağı izlenemine kapılıyoruz, ancak özellikle bu aracısızlık durumundan dolayı ortaya çıkan bir eksiklikten söz edebiliriz. Belki de böyle bir aracı olsaydı oyuncunun bedeni yukarıda sözünü ettiğim yanılsamalara gerek kalmadan daha doğala yakın olarak performansını gerçekleştirebilecekti. Peki, nasıl bir aracıdan söz edebiliriz ki sanatsal temsiliyet çerçevesinde temsil edileni daha doğal kılsın? Bu, aracının aracılık etme, bizi idea’dan daha fazla uzaklaştırma görevine tamamen ters düşmez mi? Bu arada tiyatroda seyirci ile oyuncu arasında aracı yoktur desek bile, oyuncunun bedeninin bir çeşit aracı olduğunu unutmamalıyız. Dolayısıyla gerçek ve doğal olanı ortaya çıkartmak sürecinde bu beden fazla yük taşımakta ve nihayet kısa devre olmaktadır. Sinema ise oyuncunun omuzlarındaki bu ağır aracılık yükünü hafifletmek için insan vucudundaki gözün işlevlerini taklit eden bir başka aracı kullanılır: kamera.

Kameranın üstlendiği yansıtıcı görevler sayesinde oyuncunun tiyatroda ihtiyacı olduğu yanılsamaların daha aza indirgendiği bir gerçektir. Örneğin, tiyatroda olduğunun aksine burada oyuncu sahnede olduğundan büyük gözükmek için kendi vücudunu bir anlamda deforme etmek zorunda kalmaz. Bu görevi esas olarak kamera üstlenir, tabii ışık, kostüm ve gerekirse özel efekler sayesinde. Sinemada oyuncu sesini de yükseltmek, büyütmek güzelleştirmek zorunda değildir çünkü bunu yine kamera ve mikrofonlar yapabilirler. Böylece doğal olana daha yaklaşılmış olur.

İşte bunların fakına vardığım zaman tiyatro oyunculuğu eğitimi bana daha ızdıraplı gelmeye başlamıştı. Ama sinemada yapılacak olan oyunculuğun da aslında bir çeşit taklit etmek olduğunun pek tabii farkındaydım. Ancak sinema da bir görev vardı ki, işe o beni artık daha yakından ilgilendiriyordu: yönetmenlik. O yıllarda aldığım tiyatro eğitiminin temellendirildiği tiyatro türünde yönetmenlik geri plandaydı, çünkü ne de olsa orası bir oyunculuk okulu idi. Bu nedenle ta ki Robert Wilson ile çalışmaya, yönetmen tiyatrosu konusunda ilk elden bilgi edinmeye başlayana kadar tiyatroda bulamadıklarımı sinemada aramıştım. Oyuncu olmaktansa idareci, yönetici olmayı tercih ediyordum. Belki de bir anlamda zordan kaçıyordum, bunun şimdi biraz farkındayım. Çünkü oyunculuğun gerektirdiği elastikiyeti kendi bedenime adamakıllı uygulamak oldukça gayret gerektiriyordu. Ama zaten yaradılış itibariyle de yönetmenlik görevine daha yakındım. Böylece oyunculuk okulunu oyuncu olmadan bitirmiş oldum.

Robert Wilson ile çalışmalarım sırasında tiyatro sanatının inceliklerinden çok diğer sanat dallarının zenginlikleri öğrenmiştim. Bu da büyük bir olasılıkla Wilson’ın da benim gibi tiyatrodan rahatsız olması ve başka bir eğitimden gelmesinden kaynaklanıyordu. Mimarlık eğitimi almıştı. Bana tiyatroda uzamın ve zamanlamanın önemini öğretmiş, hayata başka gözle bakmama vesile olmuştu. Wilson öğretmiyordu; asıl olarak bir alternatifin varlığından söz ediyordu. Eğer ki bu alternatifin farkına varırsanız sonra kendi yolunuzda ilerlemeniz daha kolay olacaktı. Ben ve çalışma arkadaşlarım bunun farkına o anda pek varamamıştık ama şimdi ne demek istediğini anlıyorum. İstanbul’daki konservatuvarda bana Alman oyunculuk ekolünde bir eğitim verilmişti. Öğretilenlerin her genç oyuncuya uyacağı ve onların bu öğretilenleri kendi bedenlerine kolayca oturtabileceği kanısı yaygındı. Ancak öğretim gören gençlerin kültürel ve kişisel geçmişleri neredeyse yok sanılıyor, göz ardı ediliyordu. İşte bu noktada öğrenci eğer kendi gidişatından memnun değilse iki yola sevkediliyordu: ya tamamiyle öğreticilerin doktrinlerine asimile olmak ve bir anlamda yenilgiyi kabul etmek ya da kendi kendine bir çıkış yolu keşfetmek. Ben daha zor olan bu ikinci yolu seçmiştim.

Bu yönde seçimim bana Robert Wilson ile beraber çalıştığım yıllarda da çok yardımcı olmuştu. Bir süre sonra bana kendisinin gösterdiği yoldan güncel sanatla tanışınca kendimi hiç bir yerde olmadığı kadar rahat hissetmiştim. Sanatta tiyatro ve sinemada göremediğim kadar özgür alanlarla karşılaşmıştım. Öncelikle sanat alanında bir eğitim almadan yine sanatla uğraşmanın -tiyatronun ve bir derecede sinemanın aksine, mümkün olduğunu anlayınca daha da benimsemiştim. Ne de olsa ilk önce çözmem ve rahatlatmam gereken şey kendi benliğim ve yine kendi bedenimdi ve bunu en iyi kendi kendime, keşfederek ve görerek yapabileceğimi düşünmeye başladım. Zira o güne kadar bana verilen eğitimden yana şansım pek yaver gitmemişti ve bu beni böylesi bir inkara zorlamış olabilirdi.

Video kamera ile yaptığım ilk işler performatifti. İki dansçı ile beraber geliştirdiğim garip ve şimdi gülümsediğim ismiyle ‘İsimsiz Travma Serisi, Numara 1’ adındaki ilk işimde kameranın görevi canlı performansı kaydetmenin ilerisine geçmiyordu. O dönemlerde Bilgi Üniversitesi’nde devam ettiğim yüksek lisans eğitimimde stres kavramı ve bunun insan bedenine nasıl yansıdığını, bedenin bu etkileşimi nasıl dışarıya vurduğu konusunda araştırmalar yapıyordum. Hangi sanat dalının bu temsili daha iyi yapabileceği tartışması etrafında ilerlemeye başlamıştım. Henüz montajın sinema ve videoda yukarıda sözünü ettiğimiz aracı kimliğini keşfetmemiş olduğum ve hala sahne sanatlarına sıkı sıkıya bağlı bulunduğum için canlı bir performansı kesintisiz videoya kaydetmeyi ve iş olarak da bu kaydı sergilemeyi tercih etmiştim. Çalıştığım iki dansçı ile kendi hayatlarındaki stresli durumlar üzerine konuşup bunlardan kaynaklanan stresi nasıl bedenlerinin dışına çıkardıklarını ya da çıkarmak isteyip de çıkartamadıklarını konuştuk. Daha sonra iki dansçıyı kültürel hayatın uzantısı olarak gördüğüm kıyafetlerinden soyarak kapkaranlık bir odaya yerleştirdim, ve kafalarını birbire bağlayan tek parçalık elastik bir kumaşı boyunlarından yukarı doğru giydirdim. Böylece iki beden birbirlerine bağlanmış, bir anlamda muhtaç kalmıştı. Doğaçlama olarak herkesin önce kendi stresini bedeninde göstermesini istedim, daha sonra da paylaşmalarını ve yapabiliyorlarsa birbirlerine yardım etmelerini söyledim. Böylece yaratılan ufak koreografiyi prova edip bir kereye mahsus olmak üzere sahneledik ve bu aksiyon filme alındı. Daha sonra bir ses sanatçısından bu iş için bir ses parçası hazırlamasını istedim. Elektronik ortamda bestelenen sesi de videonun üzerine yerleştirdim ve iş 3. İstanbul Performans Günleri’nde alelade bir monitörde gösterildi.

Kamera insan bedeninde gözün işlevlerini taklit ediyorsa montaj da gözün gördüklerine anlam veren beynin işlevini taklit ediyordu. Böylece sinema ya da videoda seyirci ile yapıt arasına kameradan sonra ikinci bir aracı giriyordu: montaj. Zira canlı yayın olmadığı sürece eserler seyircinin önüne montajlanmış olarak çıkıyordu, çıkmalıydı. Bu üçüncü dereceden taklit ilk bakışta bizi gerçekten daha uzaklaştıracağa benzese de belgesel bir tarzda yapılmış bir video işinde aslında daha da yakına getiriyordu. Unutmamalıyız ki, tiyatroda sadece bir aracı (oyuncu) var gibi gözükse bile aslında oyun yazarının yarattığı hayali dünya da önemli bir mimesis’dir. Oysa ki belgesel tarzda yapılmış bir video işi bu tarzdakı mimesis’e ihtiyaç duymadığı için kurgusal tarzda yapılmış bir sinema ya da tiyatro işinden daha samimi bir etkileşim yaratabiliyordu seyircisi ile. Burada kısaca belirtmek gerekir ki, tiyatroda kurmaca türünün dışında denemeler her ne kadar var olsa da genel olarak tiyatro denince aklımıza onlar değil sağlam bir kurgusal yapısı olan oyunlar gelir.

Zaten tiyatrodaki bu kurgusal yapıdan sıkılan ve kaçmakta olan ben videonun belgesel olanakları ile tanışınca kamera aracılığı ile yapilabilecek işlere daha yakınlık duymaya başladım. Video ile yaptığım ilk önemli iş olarak saydığım somuch George W. Bush’un ikinci kere iktidara gelmesine sebep olacak 2004 başkanlık seçimleri sırasında New York sokaklarında gerçekleştirdiğim bir dizi performansın video ile belgelenmesiydi. Bu ülkenin belki de başına gelmiş en büyük insani felaket olan Bush’un ikinci kez seçilme olasılığı üzerine etekleri tutuşan New York halkı kanımca aslında son derece pasifti ve ülkemde şahid olduğum canlı seçim kampanyalarının aksine buradaki kampanyalar son derece uyuşuk ve ruhsuzdu. Aksine, yaklaşan tehlike büyüktü. Ben de bu uyuşukluğu ve vurdumduymazlığı alaya almak için adeta yanıp tutuşuyordum…

O sıralarda öğrenmekte olduğum bir web aracı programında kendimce bir ekran koruyucusu yapmış ve bunu arkadaşlarıma e-posta ile yeni yıl hediyesi olarak yollamak üzereydim. Bu ekran koruyucu kıpkırmızı bir fon üstünde sağdan sola akan bir cümleden ibaretti: ‘There is so much in this world’. Ancak denemek için ilk kez bir kaç arkadaşıma e-postaladığımda cevaben bir panik mesajı aldım: yolladığım e-postada eklenen dosya karşı tarafın biligisayarı tarafından virus olarak algılanıyordu. Bu çok hoşuma gitmişti: Sevgi ve aşk yoluyla bir virüs yaymak. Ne de olsa aşk da bir virus gibiydi. Bu tehditi sokaklara taşımaya karar verdim. Sokaklarda sık sık dağıtılan reklam ya da etkinlik duyurularının boyutlarında kırmızı renkli kartlar kestirdim ve basit bir ofis yazıcısı ile üzerlerine ‘There is So Much Love in This World’ ibaresini yazdım. Sonra çok soğuk bir Şubat günü New York’un en işlek sokakları ve tren istasyonlarına gidip önüme gelene dağıttım bu kartları. Bütün bu yaptıklarım bir yandan da arkadaşım tarafından kameraya çekiliyordu. New York halkının aldıkları kartda yazana verdikleri tepkiler işin odak noktasını oluşturuyordu. Kimi böylesi stresli ve ben merkezci bir şehrinde hızlı günlük hayatın ortasında ansızın böyle bir aşk sözcüğü görünce bir türlü anlam veremeden yoluna devam ediyor, kimisi gülümsüyor, kimisi bakmadan çöpe atıyor, kimisi bunu okuduktan hemen sonra yanıbaşındaki sevgilisinin yanağına bir öpücük konduruyordu.

Kendi bedenimi kullandığım işlerde somuch’ı untitled (isimsiz) takib etti. O sıralarda Türkiye’de genel seçimlerde Adalet ve Kalkınma Partisi büyük bir çoğunlukla iktidara geldiyse de İslami çizgide olmasından dolayı laikliği zedeleyebileceği korkusu ile anayasa ile bu kuralın koruyucusu olarak tanımlanmış olan devletin üst kurumları, yani Cumhurbaşkanlığı ve Ordu tarafından endişe ile izleniyordu. Bu kurumların yeni hükümet üzerinde hiç zaman kaybetmeden kurmuş oldukları gizli ambargo beni çok rahatsız etmişti. Özellikle türban üzerinde özellikle 70’lerden itibaren süregelen tartışmalar çocukluğumdan beri benim de hayatımın bir parçası idi. Batı kültürü ile yetiştirilmiş laik düşüncede bir ailenin üyesi olmama rağmen toplumun çoğunluğunu etkilemiş olan ve sonu gelmeyen bu türban çekişmelerinden uzak olmam mümkün değildi. Medya yoluyla olmasa bile gündelik hayatta şahit olduğum türban takan kadınlara devlet tarafından yapılan ayrımcılık hep içime attığım bir sıkıntı idi. Zira, ne aile içinde ne de yakın arkadaş çevremde benimle aynı fikri paylaşan biri olmadığını çok iyi biliyordum. Türbanlıların ayrımcılığa uğradığını söylemek gericilikle bir tutuluyordu bu çevrelerde. Böylece ben de ya tümden suskun kalmayı tercih ediyor ya da benzeri tartışmalar açılınca oyunculuk eğitiminde öğrendiğim teknikleri kullanarak rol yapıyor, sanki bu konulara hiç kafam ermezmiş gibi davranıyordum.

Ancak sanatla ilgilenmeye başlayınca, sanatın çözüm önerme veya daha fazla soru önerme gücünü farkedince beni rahatsız eden bu konuda belki bir şeyler üretebileceğimin de farkına varmıştım. Yeni hükümet üyelerinin dahil olacağı ilk 29 Ekim kutlamaları ile ilgili gelişen bir olay beni nihayet çileden çıkarmıştı: Cumhurbaşkanı evsahipliği yapacağı geleneksel 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı balosuna hükümet üyelerinin türbanlı eşleri ile gelmelerini engellemek için daha önce hiç görülmemiş bir uygulama yapmış ve tek kişilik davetiyeler göndermişti, yani hükümet üyeleri yanlarında kimseyi getiremeyecekti o gece Çankaya köşküne. Bu saygısız uygulama beni derinden etkiledi. Türbanlı kadınların Türk toplumunda çektikleri sıkıntıları daha ciddi olarak düşünmeye başladım. Bu konuda bir şey yapmak kendi tepkimi göstermek istiyordum. O sıralarda artık yazmaya başladığım stress konulu tezimle de birebir örtüşüyordu. Zira Türkiye’de türbanlı kadınları etkileyen üç ana stres faktörü vardı:

Birincisi İslam dininin kuralları idi. Buna göre kadınlar toplum içinde yüzleri ve elleri dışında tüm vücutlarını kapatmak zorundadılar. Bu özellikle şehirli genç Müslüman kadınları için başlı başına bir stres faktörüdür. Yine laik yapıda olan böylesi bir toplumda devletin türbanlı kadınlar üzerindeki yaptırımları da ikinci önemli stress sebebidir. Sınavla kazandıkları üniversitelere girerken türbanlarını çıkartmaya zorlanan, çıkartmazlarsa öğrencisi oldukları eğitim kurumlarına alınmayan bu genç kadınlar dini yaptırımlarla devlet yaptırımları arasında sıkışıp kalıyorlar, ancak ne olursa olsun bir yolunu bulup mücadele içinde hayatlarını sürdürüyorlar. Bu süreç içinde neredeyse hiçbiri türbanından ödün vermiyordu. Bu da türban olayının beni en etkileyen yönlerinden biridir. Türbanlıların arada kaldıkları üçüncü bir stres faktörünü de gözden kaçırmamak gerekir tabii. Bu da muhafazakar müslümanların ve aşırı dincilerin türbana yükledikleri politik ve ahlaki roldür. Neredeyse tamamen erkek egemenliğindeki aşırı dinci düşünce türbanı politik davalarında iffet kanıtı olarak öne sürüyor, ümmetlerine ait kadınların türbanını çıkartmayı teşvik eden laik devletin de kadınların iffetine karşı doğrudan saldırıda bulunduklarını savunuyorlar. Kırsal kesimlerde de türbanı takmayan kadınların toplumdaki durumunun orospulukla bir tutulduğu da gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek. Dolayısıyla türban takan bir kadın istese de istemese de bu üç stres faktörünün etkisinde yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Bu da beni onlara çeken ve sempati duymama sebep olan en önemli sebepti.

Türbanlı kadınların yaşadığı bu stresi kendi vücuduma uygulamak için İstanbul pazarlarından topladığım değişik türbanları değişik biçimlerde takarak stüdyoda kurulmuş bir video kamera önünde bir performans yapmtım. Bir çok türbanı takıp çıkardıktan sonra gözyaşları dökmeye başladım. Bütün bu süreç bir performans videosu olarak ilk olarak New York’da ardından Berlin, Istanbul, Tel Aviv gibi şehirlerde galeri ve müzelerde sergilendi.

Performatif işler yaptıkça performans olgusunu da yeniden sorgulamaya başladım. Hala Batı tarzı temsiliyet tekniklerinden rahatsız olduğumu ve buna alternatif olarak bir şey geliştirmem gerektiğini düşünmeye başladım. Bana göre iki tür performans vardı: Birincisi sahnelenmek ya da genel tabiri ile temsil edilmek için yapılmayan bütün performanslardı. Bunlar ya hayatın akışı içinde tekrarlanma endişesi olmadan yapılan örneğin yemek içmek, eğlenmek gibi performanslar ya da kültürel ve sosyal yapı içinde mecburen yapılan/yaptırılan disiplin veya cezalandırma gibi performanslardı. İşte ben bunlara life performance, (hayat performansı ya da hayattan performans) diyorum, live performance’a (canlı performans) alternatif olarak. İkinci tür performans ise bu birinci tür performansları tekrar etmek için yapılandırılmış, hazırlanmış, prova edilmiş ya da doğaçlama yapılan performanslardır ki bu tekrarları genel bir çerçevede ‘sanat’ olarak adlandırıyoruz. Örneğin Brecht gündelik hayattaki herşeyin bir performans olduğunu savunuyor ve bunu tiyatro sanatına uyarlıyor. Peki tüm bu eylemleri neden sahne üzerinde tekrarlayıp özgünlüklerini kaybettiriyoruz? İşte beni tiyatro ve sinema gibi sanatlarda aslında en çok rahatsız eden bu ‘sanat için tekrarlama’ eylemi idi.

Bu yüzden video kameram ile hayatın içindeki performansları kaydetmeye karar verdim. Aklıma ilk gelenler disiplin ile ilgili performanslar oldu. Türkiye’de yetişmiş birisi olarak ilk okul ve lise çağlarında zorunlu olarak katıldığımız bu tür eylemler ve ritüelleri unutmamak mümkün değildir, çünkü her birimizin içinde bu uygulamaların bir anısı, bir parçası, bir yarası kalmıştır.

Akılmda böylesi fikirlerle bir arkadaşımla beraber 19 Mayıs törenlerinin düzenlendiği İstanbul İnönü Stadyumu’na gittim. Öğrencilik yıllarımda bir yolunu bulup her seferinde katılmaktan kurtulduğum bu törenleri yıllar sonra canlı görmek beni hem eğlendirmiş hem de derinden sarsmıştı. Ne yapacağımı, neyi çekeceğimi bilmez haldeyken bir an sahada renkli kıyafetler girmiş kalabalığın arasında bana çok benziyen bir çocuk gördüm. Düşüncem ve gözüm; dolayısıyla kameram ona kilitlenmişti. Çocuk belli ki hem eğleniyordu hem de kırılgan kişiliğinin doğal sonucu olarak kendisine yaptırılan bu şeylerden, bu hareketlerden hem utanıyordu hem de etrafındaki güç ağından çekiniyor, bir ceylan gibi öndeki arkadaş gurubunun arkasına saklanarak yapıyordu yapması gereken hareketleri. Bu törenlere katılmış olsaydım herhalde ben de onun gibi davranırdım. Bu yüzden neredeyse bir saat hep onu takip ettim. O sırada törenin ikinci kısmına geçilme hazırlıkları yapıldığından pek tabii habersizdim. İlk bölümünde şehrin seçilmiş sivil okullarının yaptığı gösterilerin olduğu geleneksel 19 Mayıs törenlerinin ikinci bölümünde hep bir askeri lise şatafatlı gösterilerini yapardı. Bu hem halk hem de medya tarafından en çok beklenen bölümdü: zira Cumhuriyet gençliğinin en disiplinli ve sert erkek öğrenci gurubunu temsil ediyorlar, gösterileri için aylarca askeri disiplinle çalışıyor ve sonuçta benim bile hayran kaldığım ciddi boyutlarda ve görüntüde bir tören sergiliyorlardı.

Ben geçmişteki ikizimi takip ederken arkamdaki sahnede bir askerin mikrofon başında beklediğini hiç farketmemiştim. İkizim sahadan kaybolunca sert bir erkek sesinin verdiği ‘hazır ol’ komutu ile ben de korku içinde arkaya döndüm ve ‘Ben Askerim’ işinde gördüğünüz subay ile göz göze geldim. O şiirine başladı ben de hem korku hem de şaşkınlık içinde kameramla onu dinledim. O gürledikçe ben ürperiyor, evde ve okulda mazur kaldığım erkek disiplini, henüz yapmadığım askerliği, Türkiye’de ordunun etkinliğini düşünüyordum. Subayın şiiri bitince olanca gücümle ondan uzaklaştım ve stadın gerisine yerleştim. Sahaya koşarak giren genç asker adaylarının son derece absürd güç gösterilerini de çektikten sonra sanki Disneyland’da bir gün geçirmiş gibi olan Hollandalı arkadaşımı da alarak oradan hızla uzaklaştım.

Aylar sonra bu çektiklerimi iki kanallı video işi olarak montajladım ve işte o zaman, o gün stadyumda yaşadığım korkuların üstesinden gelmeye başladım. Hayatın, kendi hayatımın içinden bir kesit çekmiş ve onu fazla yorum katmadan montajlamış, bir anlamda sanatsal olarak ‘güzellemiş’ ve diğer insanlara sunmuştum. Sadece ülkemde değil tüm dünyada atağa kalkan miliyetçilikle olan kişisel savaşımda bu işi yapmak bana çok yardımcı olmuştu. Şimdi onu ne kadar çok gösterirsem o kadar rahatlıyorum.

Bir sene sonra aynı teknikle 23 Nisan törenlerini çekerek ‘Bayrak’ adlı işi yaptım. Bu törenlerde ‘Ben Askerim’de orta yaşlı subayın kendi derlemesinde kullandığı Arif Nihat Asyalı’nın ‘Bayrak’ adlı şiirinin tümünü 5 yaşlarındaki bir kız çocuğu okuyordu. Hem de ne şehvet ve şiddetle. Ama bu aşırı milliyetçi duyguları kendi içinde yaşamadığını büyüklerinin ona bunu yaşattığını, eğitim sistemimizin ona yaşattığını, devletin ona yaşattığını hissediyordum. Bu yüzden yine hiç kendi yorumumu katmadan iki kanallı olarak montajladığım bu iş şimdi ‘Ben Askerim’ ile beraber video enstelasyonu olarak sanat kurumlarında ya da film olarak film festivallerinde gösteriliyor.


19
Nov 09

Untitled Series 2009 / İade-i Ziyaret. Acilis: 20 Kasim Cuma, Tütün Deposu


Endam Acar, Selda Asal, Volkan Aslan, Fatma Çiftçi, Zeren Göktan, Deniz Gül, Gözde İlkin, Ceren Oykut, Gökçe Süvari ve Sophia Tabatadze, Nisan 2009’da Türkiye'nin doğu sınırları Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve İran’a gittiler; otobüs, tren ve minibüs gibi ulaşım araçlarıyla sınır geçtiler; kendi ilgi alanlarinda hikayeler topladılar.

Deniz Gül, bu bölgelerde tanıştığı insanlarla günlük rutinde politika üzerine, "Özgür ifadeye ulaşma adına nasıl başkaldırılar var?" sorusuyla diyaloglar kurmaya çabaldı. Döndükten sonra, yolculuk sirasinda topladigi sesleri, tanıklık ettiği tartışma, konuşma ve isyanları, TV ve radyodan kayıt aldığı haberleri, kafasında biriken sesleri ve tüm bu süreci yaşarken oluşturduğu içsel diyaloglarını yazmaya başladı. Gül'ün, topladığı hikayeleri dilsel bir hafızayı açığa çıkartarak gün be gün oluşturduğu, kendi içinde dönüşümler yaşayan metin dizisi, duvar üzerinde art arda buluşturduğu A5 kağıtlardan okunabilir.

Farklı malzemelerden doğan çeşitli anlatımlar ve katılımcıların yolda giderken, durdukları, kaldıkları ve ziyaret ettikleri yerlerde ürettikleri çizim, fotoğraf, video, yazı, etkileşim ve konuşmalarından oluşan çalışmalar, 20 Kasım - 31 Aralık tarihlerinde Tütün Deposu'nda.



9
Nov 09

The Original of Laura

Nabakov'un oldukten sonra yakilmasini istedigi yarim kalmis romani 'The original of Laura' piyasaya cikiyor. Haber boyle diyor oldukten sonra emekleri kendi istemedigi dogrultuda kullanilan butun yazarlar,sanatcilar bunlari dusundurdu bana...Ben bu kitabi okumamaya karar verdim.Oldukca acik bicimde ifade edilmis bir istegin yerine getirilmemesi degil kafama takilan. Bu istegin kitabin reklamina

22
Feb 09

“İngilizce Konuşamayan Sanatçı, Sanatçı Değildir.”


Mladen Stilinovic, "İngilizce Konuşamayan Sanatçı, Sanatçı Değildir." 1993

Burak Delier-Kamil Şenol

Bu blog’un hedefi sanat ortamında, kendi küçük mahallemizde bir örgütlenmenin teorik taşıyıcısı olmak. Fakat her geçen gün bunun gerçekleştirilmesinin ne kadar zor ve zaman alacak bir hedef olduğunun daha fazla ayırtına varıyoruz. Bunun altını çizmemizin sebebi kendi biyografisinin ve CV.’sinin reklamını yapmaktan veya son derece ucuz ve sığ bir popüler dil kullanarak üzerinde hiç emek harcanmamış düşünce bile denemeyecek basit yargıları boşaltmaktan ileri gidemeyen sanatçı bloglarıyla aramıza bir mesafe koymak. Zira bu yazı, sanat ortamında bir marifetmiş gibi sıkça kullanılan bu magazinsel dilin tahammül edilemeyecek bir maksatlılıkla Erim Bayrı’nın jestini tartışmak için kullanılması üzerine kaleme alındı.


Her şeyden önce bu kadar Bienal odaklı bir cemaatin entelektüel değeri ve üreticiliği son derece tartışmalıdır. Eninde sonunda Bienal büyük bir gösteri ve zaten son iki bienalin şehrin yaşayan kanalları içine girmeye çaba harcamasının nedeni, bienallerin “büyük olay” olmalarından kaynaklanan aldatıcı avantajının kısıtlıyıcılığının farkına varılması ve aşılmaya çalışılmasıdır. Gazete ve dergilerin ve genel olarak sanat camiasının ilgilendiği neyin, nasıl ve kimin için yapıldığı değil, kimlerin bu büyük “dünya sahnesinde” yer aldığı, kimin uluslararası ve çok satan prestijli sanat dergilerinde boy gösterdiği, kimin kariyerinin kimin kariyerine baskın çıktığıdır. Maalesef sanat dünyamız kendi entelektüel dinamiklerini, kendi tartışma yörüngelerini oluşturamayacak kadar zayıf. Küratörleri kim olursa olsun Bienal gibi bir büyük gösterisel serginin bütün yerel dünyamızı tıka basa doldurması ve bu kadar çabaya rağmen yerel entelijansiya üzerinde hiçbir iz bırakmadan akıp gitmesi bu yüzden.


Erim Bayrı’nın sözlük atma eylemini tartışmak üzere filmi biraz geri almak istiyoruz. On sene kadar. Art-ist dergisinin yayımlanmasının tetikleyicisi olan Halil Altındere’nin performansını ve bu performansın kaynağı olan Alexander Brener ve Barbara Schurz’un o zamanlar sanat dünyası için çok açıcı olmuş çeşitli performans/eylemlerini hatırlayalım. Alternatif ve gezici bir bienal olarak tasarlanan Manifesta’nın ikincisinde Brener'in bir paneli kesintiye uğratmak için konuşmacıların sıralandığı masaya yatması, masaya “Avrupa’yı ebediyen unut” ve masanın arkasındaki fona “Neoliberal ve çokkültürcü sanat sistemini yık!” yazmaları ve daha sonra organizasyon görevlilerinin Brener’i yaka paça dışarı atmasını hatırlatmak istiyoruz. Bunları hatırlatmaktaki amacımız ne Esat Tekand’ın ticari girişimini ne Manifesta’yı ne de Brian Holmes ve Claire Pentecost’un konuşmasını birbirlerine eşitlemek değil. Dikkat çekmek istediğimiz nokta, o dönem Türkiye sanat ortamında birçok kişi için ilham verici olmuş ve güncel sanatın kendini genel sanat ortamından farklılaştırmasını sağlamış bu tür eylemeleri kınamak bugünün halet-i ruhiyesi hakkında önemli bir şey söylüyor. Uysal, kurumlarla ve salt ticaretle -Holmes’un deyimi ile galeri-dergi-müze sistemi ile- uzlaşmış, ucuz, sığ ve sinik bir dil meşrulaşmış durumda. Bize göre Erim Bayrı’nın eylemi de, Brener’in eylemi de bu tür panellerde söylenebilecek en anlamlı sözlerden çok daha fazlasını, çok daha uygun bir şekilde söylüyor.


Bu tür eylemleri kınayan veya uygunsuz bulan tutucu, sinizmin derin sularına batmış sanatçılarımız ve eleştirmenlerimizin kullandığı dil ise bu kişilerin nasıl bir konumdan söz aldığını daha açıkça ortaya seriyor. Bu dilin aynısının taşlaşmış sanat rantiyecileri tarafından on sene önce Halil Altındere için kullanıldığını da belirtelim. Bu tür eylemleri yapanları “bağnazlık”la suçlayan, “ülkem insanı”, “kendini engin denizlerde zanneden bir minik akvaryum balığı” diyerek küçük görüp aşağılayan, eylemi yapanın cesaretini “cahil cesareti” ve “kabalık” olarak yaftalayan bienalden çok bienalci ve sinik konum tam da Erim Bayrı’nın asıl hedefini oluşturuyordu. Nitekim Erim’in eyleminden sonra Bienal çalışanlarının çeviri yapmaya başlaması, Brian Holmes’un böyle bir eyleme kibirle değil, çevirmenin eksikliğini açıklamak için Bienal’in parasızlığı bahane ettiğini söylemesi eylemin sorgulatıcı potansiyelinin ilk elden kabulünün tezahürleriydi. Ama ne yazık ki, sanatçılarımız ve genç küratörlerimiz o geniş ve açık mizaçlarına bu basit ve şiddetsiz eylemi sığdıramıyorlar.


Bu arada Bienal’le ve onun finansal yapısına yönelik her eleştiriyi ulusalcık ya da milliyetçilik diye bir kenara koyma kolaylığına kaçmak ise kendi günahlarıyla ve tutarsızlıklarıyla yüzleşmemek için son bir hamle ile ikiyüzlülüğe tutunma çabasından ibaret. Erim Bayrı’nın eylemini gemi azıya almış Kemalizm süslü milliyetçiliğe indirgeyen ve onu otorite yerine kınayan bir konum, kendisini otoritenin ve yine gemi azıya almış liberal kapitalistlerin yanında bulmaktan alamayacaktır.


Anlamak için en ufak bir çaba göstermeyen yargılama meraklılarını kendi hallerine bırakalım ve eylemin sorgulatıcı potansiyeline geri dönelim. Evet, genel olarak sanatın, sanat ortamının ve Platform ve Bienal kapsamında düzenlenen çeşitli panellerin ve sergilerin dışlayıcılığı kökleri derinlere giden bir sorun olarak önümüzde duruyor. Özellikle konuşmanın veya serginin içeriği belli bir siyasi söylemi, diyelim toplumun sanatçıların girişimiyle tekrar örgütlenmesi ya da kamusal alanın kurulması gibi önermeleri de içeriyorsa bu sorun çok daha can alıcı bir şekilde ortaya çıkıyor. Öyle ya kim, nasıl, hangi ortak paydayla ve hangi ilişki ile dayanışmacı bir örgütlenmeye girişecek?


Burada Erim Bayrı’nın eylemi üzerinden düşünülmesi gereken birinci mesele, sanat alanında dil yani İngilizce bilmek üzerinden sınıfların varlığını tespit edebilir miyiz diye düşünmektir. Ekonomik determinizminden kaynaklanan kaba sınıf ayrımının yerine Bourdieu’nün çok daha incelikli kıstaslarını göz önünde bulundurmalıyız. Mladen Stilinovic’in “İngilizce konuşamayan sanatçı, sanatçı değildir.” önermesini de aklımıza getirmemiz gerekiyor. Sanat alanında uluslararası ve yerel ölçekte, geldikleri ve doğdukları şehirler, konuştukları dil, içinde bulundukları grup, edindikleri sosyal sermaye, kültürel sermaye gibi kıstaslara göre sınıflar var mıdır? Varlarsa ne kadar etkilidirler, dışlama ve içleme mekanizmaları nasıl işler? Bütün bunlar ayrıntısıyla tahlil edilmesi gereken sorular. Ama sınıfların verili olmadığını, durağan olmadıklarını söylememiz gerekiyor. Sınıflar Bourdieu’nün deyimi ile toplumsal uzayda birbirleri kurdukları ilişkiler içerisinde ortaya çıkıyorlar. Ve kendi içlerinde sessiz anlaşmalar, yazılı olmayan kurallar vasıtası ile son derece baskıcı ve dışlayıcı olabiliyorlar. Söylemeye gerek yok, bütün bunlar sanat etkinliklerinin -finansal arka planla koşutluk içinde- hiç de masum olmayan toplumsal-kültürel bir zemin üzerinde yükseldiğini söylüyor. Uluslararası ölçekte sanatın belli bir simgesel sermaye üzerinden yürüyen dışlama mekanizmaları en çok da Doğu Avrupalı ve Türkiyeli sanatçıların malumu. Her halde bu nedenle mazlumun zulmü daha acımasız oluyor.


İkincisi mesele ise, dil sorunu aşıldığında karşımıza hiç de küçümsenmeyecek bir yığın engelin çıkmasıdır. Bu arada, ekonomik zorunlulukların arkasına sığınarak çeviri hizmetinin pahalılığından dem vurmak inandırıcılığı olmayan yetersiz bir savunma jesti olarak kalmaya mahkûm. Çevirinin yapıldığı ve daha geniş bir salonun sağlandığı kimi konuşmalarda (mesela yakın bir örnek Platform’un düzenlediği Hans Ulrich Obrist’in konuşması ), basit bir çözümle var olan pratik engellerin hızlıca aşıldığını söylemek mümkün. Fakat Obrist’in konuşmasından sonra, bir sorunun Obrist’in Londra Serpentine Galery’de düzenlediği Maratonlara izleyicilerin katılım koşullarının yok sayılmış olduğunu hatırlatması oldukça önemli bir nokta idi. En azından sanatın ve siyasetin, belli star ve profesyonellerin cirit attığı kapalı alanlar olarak sorunsallaşması bize özgü bir şey değil! Ayrıca yeni, dünden bugüne ortaya çıkmış bir şey de değil.


Dil sorunu aşılsa bile entelektüellerin kendi uluslararası veya yerel cemaatleri dışında toplumda yankılanabilecek düşünceler üretmeleri veya tarzlar geliştirmeleri nasıl mümkün olur? Genel olarak toplumdan bahsetmiyoruz elbette, tam da o toplumun bağrında bir çatlak açacak küçük ama nitelikli bir örgütlenmenin önünü açmak nasıl mümkün olabilir? İzleyicinin ve sanatçıların kendilerini Kafka’nın Dava’sındaki ünlü meseldeki kapının önünde hissettiği sanat, bütün kurumsal yapısı ile Bay K.’yı yabancılaşmaya ve özgüvensizliğe boğarken bu mümkün olabilir mi? Bu anlamda büyük kapıların, büyük kurumların, büyük gösterilerin işe yaramadığı, meselenin inceliğini karşılayamayacak kadar hantal ve atıl kaldıklarını son on senelik Bienal ve sanatsal kurumlaşma tecrübemiz göstermiyor mu? Daha küçük, tabandan ve yavaş ilerleyen aletlere ihtiyacımız var. Bu ise sanatsal bir üretimciliktense, kariyer planlarını bir kenara bırakmayı, uzun vadeli bir anganjmanı, uzun vadeli bir dürüstlüğü gerektiriyor.


Derinleştirilmesi ve konuşulması gereken çok şey var, bütün bunları söyleme fırsatını verdiği ve bazı şeylerin incelikle tartışılması gerektiğini hatırlattığı için Erim Bayrı’ya teşekkürlerimizi sunarız.





11
Feb 09

Sergi: Kendiliğinden; milyonda bir


















“Kendiliğinden; milyonda bir”


Uygar Özel, Nur Muşkara

Küratör:
Borga Kantürk

Tarihler:
11.02.2009 - 28.02 2009

Açılış:
11.02.2009 , 18.00

Yer:Fransız Kültür Merkezi Galerisi
Sergi saatleri: 09.30 – 13.00 ve 14.00 - 18.30
Cumartesi: sabah 09.30 – 13.30


Adres:
Fransız Kültür Merkezi, İzmir, Cumhuriyet Blv.
No: 152 Alsancak/Izmir


“Kendiliğinden; milyonda bir” :
?

Bir an :
Muhteşem bir zamanlama.
Üzerine çalışılmış ve sınırlanmış
bir durum olmaksızın,
gerçekleşebilen.
kıymeti bilinmesi gereken.

Oluşabilsin diye
belirli bir odak tarafından
enformatik, bilgiç bir tacize
uğramayan, planlanmayan.

Zaten süregelen ve
sıklıkla karşılaşılabilecek
ya da fark edilemeyecek..

Kendi ekseninde dönen,
ve diğer bir eksenle aniden çakışıp
etki-tepki refleksini gösteren
harikulade bir uyum yakalayan
bir karşılaşma -buluşma süreci...

Aslında, tek taraftan bakıldığında,
değişikliğe uğrayan bir durum meydana
gelmez.. Sadece mesafe(izleyici,tanık ve
olayın aktörü arasındaki ) bir anlığına
değişmiş, iletişim (ilişki) için ideal aralığa
gelmiştir. Bu süreçte sanat pratiği, etkitepki
adına kendiliğinden gerçekleşebilen
bir etkileşimin sonucundan beslenir.
Genellikle de fark edilmez. Bu biraz
mucizevi, biraz da rastlantısaldır.
Spekülatif değildir, olası reaksiyonların eş
zamanlı birbirini tamamlamasından oluşan
önemli “bir an” süreçtir. Yapmamız
gerekense sadece paranteze alma ya da
genel dizge içerisinde parlak bir kalemle
altını çizmek. Fazlası o sürecin büyüsünü
bozabilir ve üzerine kuracağı ilgi-baskıyla
her şeyi paramparça edebilir.

Borga Kantürk, Şubat, 2009


“Kendiliğinden; Milyonda Bir” başlıklı sergi:
Çalışmalarını fotoğraf ve video sanatı üzerine odaklanmış iki
sanatçıya yer veriyor. Belge üretimi ile uğraşan sanatçıyı,
mucize anların kayıtçısı rolüyle karşımıza çıkarıyor. Uygar
Özel'in Amsterdam' da futbol sahasının aksine, sokakta
gezerken karşılaştığı bir top cambazının, reklam yıldızı
olmuş futbolculara taş çıkartırcasına performansı,
garipsediğimiz, göze absürt gelen, ancak baş roldeki figür
için “bir günlük rutini kendi içerisinde barından bir an”
üzerine odaklanan video çalışmasına dönüşmekte. Serginin
diğer sanatçısı Nur Muşkara ise her gün İzmir merkezinden
şehir dışına doğru yaptığı rutin yolculuğu boyunca, fotoğraf
makinasının objektifine takılan gündelik yaşamın aktörlerine
odaklanmakta. Sergi, iki belgeselci çalışma disipliniyle,
kendiliğinden oluşmuş günlük yaşam pratikleri içerisindeki
mucizevi anlara tanıklık etmemizi sağlamayı hedeflerken,
sanatçıları da bu anların, ara bulucusu rolüyle karşımıza
çıkarıyor.

Fransız Kültür Merkezi, İzmir
İçin hazırlanan sergi programı hakkında:


Bu program “-1 Güncel Sanat için Şebeke” isimli çalışma
grubunun yürüttüğü İzmir Güncel Sanat Arşivi projesi
kapsamında yürütülecek bir dizi sergiden oluşmaktadır. Sergi
dizisi kapsamında Günümüz sanatı anlamında, İzmir'den uluslar
arası platformlara açılan sanatçılara ait dinamik bir vizyonu,
sanatseverlere yalın ve nitelikli argümanlar eşliğinde öncelikle
sunacak, sonrasında da kayda geçirecektir. İzmir'in güncel sanat
alanında oldukça güçlü üretimlere ve sanatçı potansiyellerine
sahip olmasına karşın bu türde çabalara dair bir bellek çalışması
gerçekleştirilmemiştir. Bu dizi deki amaç: fark edemediğimiz,
üzerine fikir ve belge üretemediğimiz, bu sebeple birbirinden
kopuk ve iletişimini yitirmiş güncel sanat hayatını, sanatçıların
bu alandaki işleri üzerinden tekrar canlandırmaktır. Sergiler ve
gündeme getirilen sanatçılara ait tüm bilgiler dijital ortamda
arşivlenecek, konuşmalardan alınacak ses kayıtları ve görsel
kayıtlar çözülerek, okunabilir belgelere dönüştürülecektir. Elde
edilen malzeme, internet ve basılı malzeme ile izleyiciye
ulaştırılacaktır.


“Kendiliğinden; milyonda bir”
Sergi Öncesi Günlüğü:
Borga Kantürk, Şubat 2009

Kısım 1: Ya da Giriş


İnternetin belirlediği, reddetme ve bağışlama ağında kendini
dışardan, sorumlu ve dahil olma zorunluluğunda hissetmek.
Karşılaştığımız gerçek Maalesef bu. Zemin kontrolu
yapamadığımız bir çoktan zeminlilik belki de.

Uçak biletlerimizi internetten sipariş ediyoruz. Bilet çıktısı bile
almıyoruz. Filmleri arşivlemek yerine online izleyip atıyoruz.
Sokağa çıkmadan sokağa müdahale eden, sokak hakkında
bilen bir yaşam tarzı. Peki bu konformist-monotonluk dışında ne
kadar az küçük yolculukları ne kadar tercih ediyoruz?

Yaşadığımız Pişmanlık hissiyatının, sınırsız bir masaüstü
gezinmek adına sürüklendiğimiz bir şey yapmalı isteği. Bu
yabancılaşmışlığın farkındalığından kaynaklanan sahiplenmesi
zor pişmanlık duygusu.

Proje Kimlikler, Bunların dışında yolculuk ve sanatın
kendiliğinden bazı anlarda ortaya çıkışı o anı yaşamak için
yolda olmak, karşılaştığın kendi doğallığında ve tarifsizliğini
kabul ederek içine dalmak.

Kısım 2 : İçim içimi kemiriyor, sayıklamalar

Arayıp bulmak bu kadar kolay mı?
Kuşbakışı Görme mesafesinden. ,Görünen bu kadar gerçek mi?
Arama sürecinin, somutlaşmaktan uzaklaştığı bir sabitlik üzerinden dijital
referansların
hayatımızda yarattığı kesintiler ve devamlılık zaafı.


Video ve fotograf bu alanın en çok haşır neşir olduğu direk etki alanında
kalan medyumlar. Bu disiplinler üzerinden – hareketi tekrar vurgulamak –
gerek.


Alternatif olarak, Küçük nefes yolculukları, kültür fizikler-kaçınılmaz.
Mesafeler uzadıkça – iletisim online tabanlı haraket gösteriyor.
Adım alanları ise son derece kısıtlanıyor. Büyük yolculuklar keşifler artık
yalan, Bir yer ne kadar yakınına gelirse o kadar çabuk sahip olursan o
alana olan inancın ve verdiğin değer o kadar kayba uğrar. Bu büyük ve
kuşbakısı tematik yolculuklar yapıyormuş gibi davranıp, oturduğun
sokağına yabancılaşmaksa büyük sıkıntıya yol açmakta.


Ama kısa yolculuklara ihtiyaç her zaman var.


Eski kitapçıdan kitap bulma ve hayata karşı “bildim, farkındayım”
vurgusundansa “yaşadım” vurgusunu tercih etme.


Bilgi alanlarını, trendlerin belirlediği kısır döngüleşen bir alanda, tarifsiz
kalıp kendi yaşama anını bulan milyonda bir anlardan birini bulma
uğraşı.


Mesafeli ayrıştırıcı bir kulvardan bilgiyle donanımlanıp, diğer
alana pike yapmak ve o alanlar arası mesafenin bilinciyle
hareket etmek. Bu size kuş bakışı ve genel kapsayıcı bilgiyi
ve sunumu gözler önüne sermeniz için önemli bir avantaj
sağlayabilir. Ancak çıkış noktanızdaki dışarının uzaklığın
verdiği kapsayıcı olma hakkı, sizi içine düştüğünüz alanda
yabancı ve bilirkişi pozisyonuyla dışarı atabilir, içerisine tam
da çözümlediğiniz planladığınız haliyle almayabilr.. Bu
bakımdan alternatif bir pedagojik sosyal düşünür sanatçı
pozisyonu yerine arabulucu, bazende tanıklığının izlerini
bırakan, sanatçı rolüne vurgu yapmak gerekir..


Bu sorun akademikleşen, bu sorun küratoryal üst okumalar
cephesinde, bu sorun devamlılık kaygısı ile kendilerini
projeleştiren sanatçı modellerinde, hayatı politik doğrular
içerisinde stratejik kurgular olarak duyumsamaya çalışmanın
başarısı, ama ya duyumsamadaki arıza?.


Bu hikayeyi en anlaşılır, en dolanır ve en meşrulaştırır halde,
ana akıma, güncel sanat ağına veya en yakın havuza
ulaştırır. Her zamanda ulaştıracaktır. Ya geriye kalan hikaye
de ki yaşanmışlık?


Kendiliğinden milyonda bir sergisi bu yaşama şansını bulan
alana tanık-ve sahip olma vurgusunu veriyor.


Değerli ve umutlandırıcı tarifsiz bir şey bu.


Mahallenin delisi olmak ya da parasız aylak bunlar bile
günümüzde merşulaştı..


Artık Bu sanatın kahramansallaştırdığı bir durum.
Ancak bu son derece vasat ve “e peki ne varki bunda?”
eleştirisi ile karşılaşılabilen– kendi içinde anlamlanamayan
türde çıkışların da şansı olabilir. Olmalı...


Kısım 3: Empati - Jan Verwoert etkisi
Cuma, 30 Ocak 2009, 18:30
Nasıl önem vermeli?: Jan Verwoert
Osmanlı Bankası Müzesi, Konferans Salonu, Bankalar Caddesi, 11,
Karaköy

Konuşma sırasında düşündüklerime ilişkin kişisel notlar:

- umut ver, en iyi dileklerinle
- bir an ile karşılaşmak adına, el haritası ver!
- bilinmeyen bir alan
- tanımlanmamış mekan
- bir anlığına dahil olma pratiğinin anlamı nedir?
- deneyim
bu önemli: kendiğinden – kesin ve net olmadan
tanımlanmamış, belirlenmemiş
- belirlenmemiş, sınırlandırılmamış ekonomiler
- kendi alanında yaşadığını sır gibi sakla
Bir şeyleri değiştirme şansını, temiz ve net argumanlar hale
getirerek, kuramsallaştırmak, pratiğini dışlayıp boşa
harcamaktansa, yaşanılan sürece işaret etmek!


ilgi ve kritik:
tanımlanamayan durumlarda ilginin önemi.
Odaklanma ve emprovize bilgi kazanımı
-Hayattan bir adım sonra teori, yaşarak öğrenme


- empati ve şans raslantı sonucu açıklama deneyimi
karşılaşma -merkeze yerleşiyor-odak noktası
- potentiality- potensiyel
- unconditionalty – kayıtsız -şartsız

“Kendiliğinden; milyonda bir” -Sergi Öncesi Günlüğü:

-Jan V. nin sunumunda “temiz ve net enformasyona sahip olması
beklenen güncel sanat örnekleri”nden gostermemesi ilgincti.

Bence neden ilginçti?
Çunku guncel sanatın sosyolojı ve demokrasisi-ekonomisi içinde
bu tür deneyimlerin
netlik ve keskinlik yönünde sonuç gösteren bir talep ile sıklıkla
karşılaşıyor olması, hızlı ve paket okumalar yaratmakta. Bu durum,
bulanık olan, kesin donelere dayanmayan üretimler üzerinden bir
paylaşım ilişkisi kurmaya kalkınca epey sorun çıkarmakta. Jan V.
bunun yerine örneklerini, klasik, modern sanatdan ve özellikle
edebiyattan vermeye dikkat etti.

-Asıl dert -sokağın kuralı ve kendi estetiği

Kısım 3.5: Ara notlar
Mona Souag'ın Acı Çay isimli romanından hareketle, Atmane
Bissani, Souag'ın çalışmalarını değerlendirirken şu özelliğin
üzerinde duruyor: “Tıpkı kafka gibi, Mona Souag da
kahramanlarını günlük yaşamın en sıradan sahnelerinden
seçer, yeniden yorumlamanın önündeki engelleri kaldırmak
adına, kararlı bir tutumla onları, hesapları allak bullak eden
durumlara yerleştirir, böylece dünyayı yeniden kavramaya
yeni bir yorum getirir.” bkz: syf: 5 – cevirmenin notu-Acı Çay

“Souag'a göre “bir faslının çektiği aşk acısı, bir rus'un Ya da bir togo'lunun
çektiği aşk acısından daha farklı değildir.”

Kısım 4: Belki sonuç
Sokak ve sokağa odaklanmayı bazen yanlış anlıyoruz. Burada bu iki
sanatçıyla kastedilen şey: sokakta oluşumuzun geçiciliği. Dışarıda
olduğumuz, ait olmadığımız yere çöreklenip o bölgenin sonsuz
müdavimleri (ötelenmişleri, dışarda tutulmuşları, kolonileşmişleri)
üzerinden sınıfsal pozisyonlar belirleyip araştırma kulvarları açmanın
uğraşının dışında bir sanatçı rolü.

(Sözü geçen İki sanatçı “Kendiliğinden: Milyonda Bir” başlıklıserginin katılımcıları olan Uygar Özel ve Nur Muşkara)

Sokağı aidiyetsiz bir an olarak da görebiliriz. Geçicilik ve çarpışma,
gard alma, korunaklı hareket etme, sallanma, rastlantılara açık olma
gibi refleksler üzerinden, aylak -gezgin tipolojisini küçük triplerle
şehir içine uyarlamak. ( Kastettiğim sanırım bunun gibi bir şey.)

Hareket halindeyken güzergah anınızda, bir moment(burada “an”
dışında bir başka çizgiyi de kastetmeye çalışıyorum, an yatay giden
bir şeyse buna dahil dikey çıkan diğer bir eğri de söz konusu.)
çizgisinde sokak

Gidiş-Geliş çizgisini sonsuz bilgi, spekülatif üretim odakları olarak
kullanmayı elbette kastetmiyorum. Bunun tam tersi bir pozisyon
peşindeyim.. Bilinçli kadrajlı bir güzergah dışına taşma cesaretini
göstermek, gard alırken sınıf-direnç mesafelerini zorla
yakınlaştırmaya çalışmadan . Kısaca zorlamadan, bilgiçlik
taslamadan, belirleyip net bir haritaya boğmadan. Şehir o kadar hızlı
değişiyor ki, bizim batılı gelenekten taksilerimize ithal ettiğimiz
navigatorlarin o enformatik duzenlilik reçetesiyle, her gün değişen
çatlak yollarımızda doğru ve kesin bir yolu bulması mümkün değil.
Çarparak öğrenip, doğaçlama refleks geliştireceğiz. Balans pratiğimiz
olmalı.

Çözüm farkına varıp paylaşmak, bu baştan planlı bir kurgu ya da
taraflı ve bilinçli stratejik vurgu ile bir müzakere arayarak birbirini
ötelemeden. Daha kendiliğinden ve samimi bir buluşma zor, zahmetli,
milyonda bir olsa bile gerçekleşebilir. Kısacası bekle, rahat bırak ve
yaşasın. Paylaştığın anın, buluştuğu noktanın tadını çıkar.



-1 Güncel Sanat için Şebeke, İzmir:
Lokale odaklanan,güncel sanatın bu cografya içerisinde hareketler için ortak zemin oluşturmaya ve bu sürecin kaydının tutulmasına öncülük etme hedefinde bir oluşumdur.
Bir çeşit şebeke modeli,genişletilebilir ağ. İzmir kentindeki güncel sanat üretimlerinin sürdürülebilirliğini sağlamak amacıyla,bir grup sanatçı,tasarımcı tarafından kurulmuş bağımsız ve kar amacı gütmeyen bir oluşumdur. Aynı zamanda bu bir acık çağrıdır,bu şehir için yeni yazılmaya başlamış güncel sanat tarihine katkıda bulunmak isteyen Konuk,Misafir küratör, yazar, kolleksiyoner ve düşünürlere acele ve son derece sıcak bir davet içermektedir. “-1 güncel sanat şebeke”nin amacı daha önce söz konusu edilmemiş olan,İzmir şehrinin güncel sanat için genişletilebilir bir haritasını çıkartma çabasına girişmektedir. Bu kanalda üretim gösteren,sanatçı,yazar,tasarımcı, küratörleri ortak bir çatıda toplamak ve bu aktörler üzerinden
gerçekleştirilen aktivitelerin yapılabileceği alanları işaretlemektedir. Bu pratik bu güne
odaklanmaz,geleceğe yönelik bir kayda geçirme sürecine de dair dir. Bir sonraki kuşak sanatçıların ve olası faaliyetlerinin gerçekleştirilebilmesi için zemini kazmak,ve alt yapı çalışmasına girişmek önemli bir misyondur. Onlara hareket kolaylığını ve güven sağlayacak bir geliştirilebilir esnek bir sistem önerisi sunmak seslerini duyurabilecekleri ana kaynağı oluşturmak,şehrin bu anlamdaki hareketliliğini daha fazla nefes alır duruma getirecektir. Bu kayda geçirme süreci ile bu şehirde yasayan profesyonel/ yarı profesyonel,kariyerinin ortasında,yeni başlamış pek çok kişi için faaliyetlerinin sürdürebilirliği adına dışarısı ile bağlantıları için bir açık referans,bir açık kaynak oluşturacaktır. Bu haliyle de her türlü kurumsal ve bireysel geliştirilen güncel sanat için bir İzmir Altın rehberi olma iddiasını barındırmakta. Merkez üretim alanı, web sitesi olan bu şebeke,haritalandırma ve arşivleme çalışmaları haricinde,mekansız sanat pratikleri üzerine odaklanır. Kitap,sergi projeleri,sanat tartışmalarını ve fikirlerin dolaşımını sağlayan aracı alanlar,protokoller Bağımsız,Taşınabilir yer değiştirilebilir eklektik bir yapı içerisinde değerlendirmeye çalışacaktır.

Bir şehirde sanat uygulayıcıları varsa,onlara bir alan-zemin gereklidir. Bu alanın elde edilmesi veya sınırların baştan çizilmesi eğer birileri bu işlemi on’lar için yapmıyorsa,maalesef kendilerine
kalmıştır. Bu bölge sakinleri tarafından bir dezavantaj olarak görülecektir. Elbette konu üzerindeki deneyimsizlik,tarih yazımı konusunda ne yapacağım ben kuşkusunun yarattığı
erteleyişler,sorumluluktan kaçma ve olduğu gibi kabul etme hissi süre gelecektir. Ancak bunun yanı sıra da yüksek bir özveri iş başa düştü diyerek,söz konusu haritanın yeniden çizilmesini,bizzat bu alanın temsilcilerinin kendileri tarafından ortaklaşa yapmalarını sağlamak,açıkçası gelecek için ütopist ve heyecan verici bir adım olarak görülmektedir. Bu ortak Yola çıkmayı göze alan herkese şimdiden teşekkürler.



İzmir, Şubat, 2009

http://eksi1.blogspot.com/

2
Nov 08

Bir Örgütlenme Metni:

Burak Delier- Kamil Şenol

DURUM

Kapitalizmin meşrulaştığı, kapitalizmden başka bir düzeninin düşünülemediği tarihsel bir evreden geçiyoruz. Bilim adamları yaşam tarzımızı ve değerlerimizi değiştirmediğimiz takdirde yerkürenin bunu kaldırmayacağını söylüyorlar. Kapitalizmin doğal sonucu olarak toplum ilk önce sınıflara ardından da rekabetçi bireylere bölünmüş durumda. Artık sınıftan bile sayılmayanların, resmi olarak var olmayanların, mültecilerin, yoksulların, kayıt dışıların, sömürülemeyenlerin nüfusu dünyanın en kalabalık ülkesini oluşturabilecek çoklukta. Dünyanın her bölgesinde asimetrik savaşlar, şehrin her bölgesinde duvarlar, dikenli teller, “güvenlik” kameraları, kimlik kontrolleri...

Duvarın ötesinde ya da berisinde olsun, kameranın önünde ya da arkasında olsun, var mı dünyanın barbarlığından, ahlaksızlığından, ikiyüzlülüğünden, sömürüden ve korkunun kısırlaştırıcı etkisinden muaf, gerçekten zenginleştirici bir yaşam sürdüğünü iddia eden?

Sadece doğa kapitalizmin vahşi sömürüsü altında inlemiyor. Sadece ekonomik olarak sömürülmüyoruz. Sömürü bütün hayatımıza, bedenimizin en duyarlı bölgelerine, en içten duygularımıza; ruhumuzun, bedenimizin ve aklımızın en saf “ürünlerine” bile fütursuzca yayılıyor.

Bir çıkış yoluna ihtiyacımız var. Doğa, hayatımız, bedenlerimiz, aklımız ve duygularımız üzerindeki doğal haklarımızı geri almalıyız. Kendi hayatımız üzerinde tekrardan söz sahibi olmalıyız. Hemen ve derhal dayanışma, eşitlik ve birliktelik üzerine kurulu anti-hiyerarşik, insani, sosyal, siyasal ve ekonomik bir örgütlenmeyi gerçekleştirmeliyiz.

SANAT (“TÜKETİCİ” PROFİLİNİN DEĞİŞMESİ)

Hiç kuşkusuz, geçerli olan düzen içinde sanat da kendine düşen payı alır: Profesyonelleştirilir, ticarileştirilir ve işleştirilir. Bunlar, herhangi bir faaliyetin yönetilmesi ve sömürgeleştirilmesi sırasında geçtiği evrelerdir. Sonunda, sanat içeriği, malzemesi ne olursa olsun üst-sınıfların ince zevkini ve üst-sınıflığını tasdik eden bir temsil ve yatırım aracına ya da bir devletin ve ulusun ne kadar ileride olduğunu belirleyen bir anlatıya indirgenir. Sanat bütün insani, dönüştürücü alakalarını yitirerek, bir prestij kaynağı, soyut değerlerin, kültürün ticarileştiği, araçsallaştırıldığı bir alan olarak sömürgeleştirilenler arasında yerini alır.

Oysa, sanat faaliyetinin ve emeğinin alamet-i farikası, bu faaliyetin özerk bir faaliyet olmasındadır. İktisadi çıkar elde etmeyi gözetmeyen, akılsallığın dışlandığı, saçmanın, deliliğin yaşayacak bir alan bulabildiği, sadece kendisi için yapılan, -istense bile- doğru bir şekilde fiyatlandırılamayacak, hayatı, ruhumuzu dolaysız bir şekilde zenginleştiren, entelektüel ve düşünsel, bu dünyadaki başka bir dünyaya ait olan bir faaliyettir. Sanat, bu anlamda “alternatif” bir faaliyettir. Yaşamın profesyonelleşmesine, iktisadi bir biçimde düzenlenmesine karşı hala, insani değerlerin ve özgürleşme vaadinin nefes alabileceği bir alan sunar. Bu anlamda sanat mülkiyete ve temsile dayalı kaba burjuva ideolojisinin ötesinde kendine bir yaşam alanı bulur.

Sanat, kişilerin öznel yeteneklerinin mucizelerine göre değişen derecelerde sömürgeleştirilmez. Sanat her faaliyet alanı gibi bir üretim alanı olarak, total bir biçimde sömürgeleştirilir. Kişi, eserinin “dehası” vasıtası ile sömürüden kaçamaz. Sanatın sömürüden kurtulmasının ve özgürleşmesinin tek koşulu geçerli düzene alternatif olacak anti-kapitalist değerler üzerine inşa edilmiş bütünlüklü bir başka modelin kurulmasıdır. Ekonomik, sosyal, siyasi ve sanatsal başka bir model oluşturulmadan girişilen direniş güdük kalmaya mahkûmdur.

Biz, sadece “sanat”ı kurtarmakla değil, özgürleşmekle ilgileniyoruz. Sanat, ancak özgürleşmeye katkıda bulunabiliyorsa bir anlam ifade edecektir. Sanattaki göreceli özgürleşme, dünyadaki özgürleşmeye tekabül etmediği sürece bir anlamı ve önemi yoktur.

EKONOMİ (NEDEN KOOPERATİF?)

Bugün dünyanın en büyük şirketleri bile başında patronları ya da yönetim kurulları olmadan kendi kendini yönetebilirler. Sanat ise sömürünün kaymağını yiyen koleksiyoner, büyük sermaye sponsorluğu, artı-değerin biriktiği müzeler, ticari galeriler, profesyoneller aracılığı olmadan da kendi kendine yetebilir. Günümüzde, sanat sponsor şirketlere, ticari galerilere ve rekabetçi piyasaya bağımlı hale gelmiştir. Oysa sanat ürettiği artı-değeri kendi alanına geri döndürebilirse, kendi ayakları üzerinde duran bir yapıya kavuşacaktır. Şüphesiz sanat ancak bu yolla ticaret ve temsil olmanın ötesine gidebilecek ve dönüştürücü güçleri olan bilişsel, düşünsel, deneysel sosyal bir etkileşim alanı olarak kendini ortaya koyabilecektir.

Yatay bir şekilde örgütlenen, patronun, yönetici kadroların, kurumların olmadığı, kendi hayatına egemen olma saiki ile hareket eden, özerk, gönüllülük, ortaklık, dostluk ve dayanışma üzerinden, somut bir ihtiyacı karşılama amacı ile işleyen, sürekli olarak kendini sorgulayan ve yenileyen bir yapıyı kurmak gerekiyor.

Hepimiz toplumsal üretime emek güçlerimizi katarak üretici bir faaliyet içersindeyken, aynı zamanda tüketiciyiz. Bir taraftan artı-değerin üretilmesini sağlıyoruz, diğer taraftan bu ürünleri tüketerek artı-değerin gerçekleşmesini sağlıyoruz. Üretimde ve tüketimde, barınmadan, giyeceğe, eğitimden, sağlıya birçok ihtiyaç maddesi, işveren-çalışan ilişkisi girmeden, kooperatif tarzı bir örgütlenme ile sağlanabilir. Sanatın da, büyük “sanat” anlatısının ve büyük ticari kurumların vasıtasına ihtiyacı yoktur. Sanat alanında faaliyet gösterenler, ancak kendi üretimleri üzerindeki hakları geri almalarını sağlayacak, kendi kurdukları ve ortak oldukları bir yapı ile sektörün nesnesi olmaktan kurtulup, özneleşebileceklerdir.

Biz sanatın, sağlık gibi, eğitim gibi, gıda gibi, barınma hakkı gibi insanın temel haklarından biri olduğunu söylüyoruz. Biz sanatın “demokratikleşmesi”, hatta aşırı-demokratikleşmesi gerektiğini söylüyoruz. Bulunduğumuz durumda sanatın demokratikleşmesi, yani, sanatın, spekülatör koleksiyoncuların, ticari galerilerin, sponsorların, sanat profesyonellerinin oyun sahası olmaktan çıkması ve tabana yayılması ancak;

1- üretim profilinin değişmesi ile: Sanatın, deneyler, araştırmalar, tartışmalar, pratikler alanı haline gelmesi ve üretimin siyasallaşması [bu kısmi olarak değişmiştir ve değişmektedir. Sanatın tecimselleşmeye direnen ve kendi varoluş koşullarını sorgulayan bir kanadı vardır. Fakat bu üretimler sembolik olarak da olsa piyasayı beslemektedir. Eğer, bu farklı üretimler ve bu üretimlerin failleri(sanatçılar, inisiyatifler, kolektifler, eleştirmenler, küratörler), sponsorların, bankaların, halkla ilişkiler ayağı olarak kalmak istemiyorlarsa, piyasanın dışında, farklı bir maddi alanda iş görmelidirler. Sektöre eklemlenmek yerine, kendi siyasal, söylemsel alanlarını yaratmaları kadar kendi ekonomik alanlarını da yaratmalıdırlar. Yani, siyasal, sanatsal özerklik, ekonomik özerklikle de desteklenmelidir. Bunun için alandaki bütün üretici faillerin, üretimine katkıda bulundukları artı değeri tekrar kendilerine döndürmeleri gerekmektedir.]

2-izleyici/koleksiyoner profilinin değişmesi ile: Sanat toplumun tabandaki üretici güçlerinden filizlense de egemen sınıfların mülkü/eğlencesi olarak kalmıştır. Sanat başlı başına ezilen sınıflar için ve onlar tarafından yapılsa dahi, egemen sınıf içerdiği değerlerden dolayı sanatı kendine mal etmeye çalışmıştır. Bu kapılma dinamiğine direnen sanat ise, dışlanmış ve değersizleştirilmiştir. Sanatçılar bunu eleştirseler dahi, dönüp burjuvazinin kucağına kendilerini bırakmak zorunda kalmışlardır. Sanat üzerindeki mücadele bugün de sürmektedir. Sanatı anlamak ve takdir etmek için yüksek seviyede eğitimli olmak gerektiği savı, ırkçı, elitist, egemenliği meşrulaştırmaya hizmet eden bir yalandır. Biz, artık koleksiyon yapmanın, müze kurmanın sadece egemen sınıfların ayrıcalığı olmaktan çıkacağını iddia ediyoruz. Bunun yolu ise bir “tüketiciler kooperatifi” kurmak ve bu kooperatifte birikecek “tüketicilerin” ortak katılımı ile bir koleksiyon ve müze oluşturmaktır. Böyle bir koleksiyon ve müze, katılan bütün “tüketicilere” eşit bir biçimde ait olacak ve her “tüketici” koleksiyon üzerinde eşit yönetim ve söz hakkına sahip olacaktır.



17
Apr 07

Şeref Erol “Maksimum Faydacılık”




(2 Nisan– 1 Mayıs 2007)

“Buradaki esas mesele, insanın kendisinden açımlayarak tanımladığı çevresini, kendi mekânsal kurgusu olarak "ev"leştirmesidir. Kendini güvende hissettiği, yabancılaşmanın ortadan kalktığı bu durum, aynı zamanda kentleşme süreci olarak da algılanabilir. Dünyanın içine doğan insan, onun tekinsizliğinden kaçarak kendi kurgusal evinde huzur ve güven bulmaya çalışır. Masa kadrajının içindeki bahçe, önceden belirlenmiş, tanımlı, steril bir mekânda, ehlileştirilmiş bir değişkenlikler, belirsizlikler alanıdır. Bu iki durum (steril ve statik masa ile güvensiz ve değişken doğa) arasındaki gerilim, insanın bu olgusal doğa parçasını kendi faydasına tekrardan kurgulamasıyla uzlaşımlı bir hale dönüştürülmüştür. Burada, Masa’nın mekânsal bağlamında, ağacın ışığa duyarlı mekanik hareketi, tuhaf olmaktan çok anlaşılır olana uzlaşılabilene dönüşmektedir.” [Şeref Erol]