Posts Tagged: kar


5
Jan 10

AÇIK ŞEHİR: ÇANAKKALE

Küratör: Hakan Kırdar

Sanatçılar: Funda Alkan, Tuncay Murat Atal, Müge Bilgin, Yeşim Denizhan, Mehmet Dere, Ersan Deveci, Sema Kayaönü, Dilay Koçoğulları, Emre Meydan, Nur Muşkara, Fırat Neziroğlu, Arzu Oto, Teslime Başak Özkutlu, Candan Öztürk, Sinem Pehlivan, Esra Sultan Şahin, Gülcan Şenyuvalı, Yaprak Yürek

“Açık Şehir: Çanakkale” sergisi, başlığını daha çok askeri alanda kullanılan ‘açık şehir’ teriminden ödünç alıyor. Bu terim, düşman saldırısına karşı savunma önlemleri alınmamış, içinde herhangi bir askerî hedef bulunmayan ve bu durumu önceden ilan edilmiş olan (1), kökleri derinlere giden tarihleriyle anılan şehirleri tanımlamak için kullanılıyor. Bu şehirler aynı zamanda ulusötesi bir bakış açısıyla insanlığın ortak kültürel mirası olarak kabul ediliyorlar. Örneğin II. Dünya Savaşı’nda Paris şehri açık şehir olarak ilan edilmiş ve hükümranlık 1945 yılına kadar işgalci güç olan Almanlara bırakılmıştır.

Dilimizde ‘açık’ sıfatıyla üretilmiş bir çok terim mevcuttur: açık alan, açık deniz, açık hava sahası, açık atölye, açık düşünce, açık görüş.. Bu sıfat hangi ismin veya kavramın önüne getirilirse o şeyi benzer şekilde nitelemektedir: tutuculuğun karşı tezi olarak açık görüşlülük ve hoşgörü sahipliği; önyargı geliştirme, içe kapanma ve iletişimsizliğin karşı tezi olarak diyalog, alışveriş ve paylaşım; düşmanlık besleme ve kaba gücün karşı tezi olarak barışçıllık, insana saygı ve demokratiklik..

Nitelenen şey bir şehir olduğunda ise ‘açıklık’ın kapsadığı tüm bu niteliklerin o şehre atfedilebilmesi sözkonusu olabilmektedir. Açık Şehir: Çanakkale, aynı zamanda askeri, stratejik bir noktada bulunması itibariyle, bu anlamda belki de paradoksal biçimde bu nitelemenin elverişli bir metaforunu da bize sunmaktadır. Bilindiği gibi bölge antik çağda da (Troya Savaşı), modern zamanlarda da (Çanakkale Savaşı ve bugünün ekonomik savaş ortamında da) güç malikleri için dayanılmaz bir cazibe merkezi olagelmiştir. Böylelikle açıklık nitelemesi bize aynı zamanda, silahlardan arınmış sivil bir dünyanın özlemini birkez daha dile getirme fırsatı vermektedir. Bu bakış açısıyla ve sahip olduğu tarihsel geçmişiyle Çanakkale şehri de Türkiye’deki birçok şehir gibi ‘açık şehir’ olma potansiyeli gösteren önemli şehirlerden biridir. Şu anki yerleşim merkezinin 550 yıllık görece kısa tarihine karşın, bölgenin ilk yerleşim merkezi olarak 5000 yıllık Troya antik kenti hesaba katılırsa bu potansiyel daha net ortaya çıkmaktadır.

Salt tarihsel geçmişiyle değil özellikle 1960’lı yıllarla bir ivme kazanan Cumhuriyetin yeni kurumsallaşma atağıyla birlikte, sürekli büyüme eğilimi gösteren nüfüs devinimleri ve coğrafi genişlemeyle de, -tarihsel birikiminin zenginliğinin yanında- modern ve çağdaş bir şehir olan Çanakkale şehri, daha önce tarif ettiğimiz ‘açık şehir’ olma özelliklerini kazanmaya başlamıştır. Son 50 yılda kent; 8 kat nüfus olarak, 12 kat coğrafi olarak büyümüştür. Bütün bu yaşamsal devinim, her alanda durağan olmayan, istikrarsız bir yaşamın kültür öğesine dönüşmesine yol açmıştır. Her dönem insan hareketi olmuş, gidenler ve gelenlerle bir kentsel yaşam oluşmuştur. Göçler, kentin temel belirleyici insan unsurlarına dönüşmüştür. (2)

Şehrin, bir devinim kaynağı olarak, stratejik öneme sahip bir su yolu üzerinde yer alan boğazın kıyısında konumlanması da güçlü bir insan hareketliliği olgusunu yaratan önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. İki kıtanın karasal bağlantısının coğrafi sonucu olarak her dönem yaşanan geçişler devinimin bir başka altlığını oluşturur. (3)

Tarihsel değerler ile kontrolden çıkmaması önkoşuluyla, coğrafi büyüme ve nüfüs artışının yarattığı tüm bu yaşamsal devinimin, şehri açık görüşlü, hoşgörülü; diyalog, alışveriş ve paylaşıma önem veren; barışçıl ve insana saygı duyulan bir demokratik ortama kısacası gerçek anlamda bir ‘açık şehre’ dönüştüreceği ortadadır.

Bu bağlamdan hareketle ‘Açık Şehir:Çanakkale’ sergisi kenti ve kentlilik olgusunu problem edinen farklı disiplinlerde üretilmiş birçok çalışmayı bir araya getirmektedir.

(Hakan Kırdar, 2 Ocak 2010)

1 Türk Dil Kurumu Sözlüğü
2 Çanakkale 2010 Tanıtım Kataloğu
3 a.g.e


4
Jan 10

Orijinal Mesaj

Güncel sanat günün en ağırlıklı konularıyla birebir uğraşıyor. İçinde siyasi gündemin farklı söylemleri, toplumsal gelişmelerin en can alıcı olanları var.

Kimlikle, göçle, kentleşmeyle ilgilenen ve bu sorunların karşısında duran sanatçılar yabancılaşma gibi klişe olmuş ezberleri yeni zeminlerde ele alıyorlar. Sanattan politikaya uzayıveren bu çizgide sanatsal kimlikleri ile konuşuyorlar...

Plastik sanatlarda bu eğilim, 1980’li ve 90’lı yıllarda belirginleşip çok kültürlülüğün önemsenmesine ve toplumlardaki eşitsizliklere ve ötekileştirmelere değin sınıf, kültür, etnik köken, cinsiyet gibi birçok farklılığa dikkat çekmiştir. Bu dil yenidir ve 19. yüzyıldan tanıdığımız ‘toplumcu gerçekçilik’ akımının ötesine yerleşir. ‘Kimlik odaklı’ bu yeni sanat anlayışıyla ‘durumlar’ sorgulanmakta ve öncelikle toplumsal ayrımcılığın üzerine gidilmektedir.

Güncel sanatçının kendisini ifade ediş biçimi de epey farklıdır. Çağdaş teknolojinin kullanılması ve türlü türlü anlatım dilleri çalışma olanaklarını arttırmıştır. Seviyoruz ya da yadırgıyoruz ama sunumları ilgiyle izliyoruz. Bienallerde kitlelere ulaştırılan sanatla buluşuyoruz. Sanatçıların videolar, yerleştirmeler ya da karışık tekniklerle üretmiş oldukları işlerindeki ayrıntıları bu sefer de sanatçı özgünlüğü içinde görmenin keyfini paylaşıyoruz.

Şener Özmen ve Cengiz Tekin “Orijinal Mesaj” isimli kolektif sergilerini çağdaş anlatımın olanaklarından yararlanarak hazırlamışlar. “Manzara”, “Bravo”, “Umut”, “Bir gün Bir T ve Bir K” isimli videolarda toplumsal yaşamın içinden çıkarılan olguları okumak mümkün. Görüntüler belleklerde yer edinecek özellikliler. Türkiye’den, Diyarbakır’dan, açılımlardan; can acıtan gerçeklerden ama esnek olabilirlikten hatta şiirsel olanlardan yana bir tavır bu. Kalıcılık tadında, simgesel ve özgün.

“Günümüz Türkiye’sinde her gün uğraştığımız kavram kargaşaları mı?” dediniz; “Toplumsal, siyasal ya da bireysel travmalar mı ya da kimlik politikaları mı?” Videoların ayrıntılarında bu değerler çıkmazında olunduğu kolayca hissediliyor. Bugün “iz bırakan” nedir? sorusunu yanıtlayan serilerdeki fotoğraflar da videolar gibiler. Gerçeğin zaman zaman ironik karşıtlığı, zaman zaman kara mizaha varan yolculuğundaki bu fotoğraflarda da olayların olumlu ya da hoşa gidebilecek zengin kültürel bağları içindeyiz.

“Orijinal Mesaj” sanatın hayal gücüne ve yaratıma gereksinim duyduğu zemininde duruyor. Yaşanan toplumsal karmaşadan beslenip hatta ölümden bile geçip dinden ya da mahremden söz açabilen bir içeriğe karşın sanatsal yaklaşımın estetiğini izletebiliyor.

Outlet/ İhraç Fazlası Sanat Ş. Özmen ve C. Tekin’in sergisiyle yaşadığımız sosyal daralmayı, ayrımcılığı bazı denemeler ve görüntülerle zamana, öncelikle geçmiş ve gelecek bağlamındaki göndermelerle buluşmak için iyi bir ortam sunuyor. Sergi 9 Ocak 2010’a kadar açık olacak, iyi seyirler.

@umranbulut.net


28
Dec 09

Canan Beykal: Sanat tüketimi

Ülkemizde sanat galericiliğinin tarihi tek tük sayıda 50’lerin ortamına rastlar, patlaması ise 70’li yıllara. 1975 yılında Yeni Ortam Gazetesi’nde yazılarımı yayınladığım köşede piyasa olgusu, özellikle galericilik üzerine bazı yazılarımın dönemin galericileri kadar sanatçılarının da öfkesine neden olduğunu, hatta bir yazımın adını çok iyi anımsıyorum.Bu yazıma, sanatçılara pek de hak etmedikleri bir onur payesi vererek “Promete Satılık Değil” diye romantik bir başlık koymuştum. Gençlik işte! Oysa hangi Promete’den söz ediyordum ki? Sanatçı dendiğinde benim ideallerimin temsilcisi  olabilecek bir ideal sanatçıdan elbette. Hakikat hiç de böyle değildi, çünkü sanatçılar ciğerlerini satmak için galericilerin peşinden koşturuyorlardı. Nereden mi biliyorum? Yalvara yakara dahil oldukları bazı galeri patronlarını sonra gelip bana şikayet ediyorlardı, beni aldattı diye. Aslında bu önemsiz ayrıntılar üzerinde değil, daha derin toplumsal bazı analizler yapabilmek amacıyla piyasa ve galericilik konusunda yazılar yazıyordum. Temelinde galericilerin varlık nedenini irdelemek istiyordum. Kısaca sanatın iktidar ilişkilerini…

1975’lerde bir patlama yaşayan galericiliğin temel nedeni; birkaç yıl öncesinden Türkiye’de paranın yaşadığı ilk büyük devalüasyon nedeniyle, nakit birikimi olanların kaybını önlemek için, bir seçenek olarak (seçenekler de azdı o zamanlar) tablo resmine yatırım yapmak isteyenlere aracı kurum olarak hizmet vermekti. Tabii tablo resmin reel bir değer olduğu varsayılıyordu. Bunun yanı sıra sanat sergileriyle de bir kültürel hizmet veriyor olmalarının tali bir önemi vardı. O dönemde gerçekten de galericiler çok çalıştılar, resimler topladılar, sergiler açtılar, bazıları Türk sanatı üzerine önemli yayınlara da giriştiler (örneğin Tiglat galerisi) Türk primitifleri, asker ressamlar, deniz ressamları, ermeni ressamları, naifler, izlenimcilerimiz, Cumhuriyet dönemi ressamlarının eserleri yeni sahiplerine ulaştı. Tablonun dolaşıma gireceği ve bu yolla sanat borsasının oluşturulabileceğini düşünen galericiler, bir süre sonra bunun hayal olduğunu anladılar, çünkü bazen dolaşıma sokulmak istenen resimleri gerçek değerinin altında ele geçirmenin ve fahiş fiyatlara koleksiyonerlere kakalamanın, hatta yeni alıcıları oluşturmak yerine aynı alıcılara başka resimler de satmanın  kolaylığına saptılar. Zaten sayıları belli olan koleksiyonerler arasında bu dolaşımsızlık ya da dönüşümsüzlük gerçek bir marketi ve tablo borsasını oluşturmaya yetmedi. Ne olmuştur? Koleksiyonerler de resimleri ellerinden çıkaracaklarına farklı biçimde değerlendirme yollarına gitmişlerdir. Bazıları kendi özel müzelerini oluşturmaya çabalamışlar, vergi borçlarını kapatmak ya da kredi almak için teminat olarak kullanmışlar, bazıları da beklemeyi daha uygun bulmuşlardır. Galericiler bir süre sonra ellerindeki yatırım nesnelerinin en iyilerini tüketince, zaten sıranın kendilerine gelmesini bekleşen ressamlara, yani sizin çağdaş, benimse yaşayan zombiler dediğim tablo resssamlarına yönelmişlerdir. Çünkü “çağdaşlık” kavramı; özel galerilerin duvarlarını süsleyen gerçekte gündem dış kalmış biçim oyunbazlıklarından öteye gitmeyen dekoratif ağırlıklı kimi ressamlar için kullanılıyorsa, ben günümüzün uluslararası standardı yakalamış sanatçıları için bu kavramın yerine, güncel/aktüel tanımını kullanmayı yeğliyorum. (Bu tür sanatçılar için ise 2-3 galeri imkan tanımaktadır sadece, yani sorun bu tür sanatçıları pek ilgilendirmemektedir. Onları zaten piyasanın dışında farklı seçeneklerle bağlantılıdırlar)

Galeriler kuruldukları günden bugüne kadar hayli yol almış olduklarından; reklamlarıyla, yayınlarıyla, kokteylleriyle ve eleştirmenleriyle daha yeni bir koleksiyoner kitlesi yaratmaya çabalamışlardır ancak bu kez onları tehdit eden, çalışma alanlarını kısıtlayıp, engelleyen başka tehditler karşısında kalmışlardır. Gerçekten galericilik tarihinde bazı dönemlerde galericiler, kurumsallaşmak adına kuralların yerleştirilmesine çok çalışmışlardır. Sanatçıların dönekliklerini önleyebilmek için kendi aralarında birlikler oluşturmak ve kendilerine bağlı sanatçıları açıklamak, uyulması gereken karşılıklı kuralları belirlemek istemişlerdir. Çünkü galericiler güvenilmez bir ortamda en fazla koleksiyonerlerine karşı mahçup duruma düşüyorlardı. Ressamlar sergi yaptıkları galerilere yüzdelerini ödememek için, resim alıcısına atölyeden gizlice resim satarak ticaretin meşru yollarını gayrimeşru hale getiriyorlardı. Galericiler de ressamlarını sadece kendilerine bağlamak için kesenin ağzını açmamakta direnmelerinin sonunda bir konsensusa varıldı. Her iki tarafta aldatıldığını bilse de bilmezden gelen karı-koca gibi karşılıklı çıkarlarını korumak adına asgari müştereklerde uzlaşıma vardılar. Ancak bu uzlaşım her iki tarafı da ikiyüzlü bir ahlaki girdabın içine itmiştir. Kendi sanatçısının alıcısını oluşturmak amacıyla galericiler tarafından, pek çok koleksiyonere, sonradan işe yaramayacak bir sürü sıradan resim satıldığını televizyonlardan da izlemiştik. Örneğin yurtdışına kaçırılırken yakalanmış olan koleksiyonların (uzmanlar tersini söyleseler de, bizim de gözümüz var elbette) ancak 5-10 esaslı, deyim yerindeyse “müzelik” yapıtın yanında, ki bunlar genellikle eskilere ait olmaktadır, bir sürü süprüntü tuvalin hazineymişçesine gösterilmesi, bir Çin tabağı uğruna pek çok kedi satan antikacı hikayesini doğruluyordu.

Galericilik badireler atlata atlata notladığı kendi tarihi içinde bugün artık cazibe kutupları olmaktan uzaklaşmıştır. Galericilik bugün iki tehditle karşı karşıyadır. Biri mezatlar, diğeri alternatif sergi mekanları. Geriye fosil olmaya namzetler ya da fosil olduğu halde bunun farkına varılmayanların sergileri kalır. Bu gruplar bir galerinin sergisinden, yeni açılan diğer bir galerinin sergisine dolanıp dururlar, blok halinde savrulurlar. Bu grubun sanatının iki şeye hizmet ettiğini görüyoruz. Dekorasyona ve yatırıma… Ancak bunların yatırımcılarının epey beklemeleri gerekiyor, çünkü yaşları hayli geçkince olanlar hadi neyse de, önlerinde daha uzun yıllar olduğu varsayılanların bir gün büyük değer edeceği ancak varsayılıyor.  Bu varsanı güvensiz bir ortam yaratıyor. Gerçekte ressamın saptamış olduğu fiyatı- gerçekten bu fiyatta satabileceğini varsayıyorum- piyasada geçerli kılmak pek mümkün olamıyor. Galerilerde ve mezatlarda ressamın belirlediği fiyatın kat be kat altında eserin fiyatı belirlenmekte. Yani alırken iyi de, sonradan satarken alıcı kesim aldığı fiyata resim piyasasında asla ulaşamıyor. Elbette en güvenilmez durum burada yatmaktadır.  Sanat eserinin reel değerini belirleyecek bir norm bulunmalı ve bu her yerde aynı değerde olmalıdır. Çünkü eğer o kıymetli maden (altın-gümüş) ya da değerli kağıt (tahvil) gibi bir şey ise, her yerde belirlenmiş aynı değerin geçerli olması gereklidir. Bir kazak, ceket ya da masa, sandalye değildir ki farklı fiyatların mazereti olarak “ama kalite farklılığı var” denilebilsin.

Sonuç olarak galerilerin bugün 80’lerdeki konumunun değiştiği, gücünün tükendiği bir gerçek. Bir derginin Türk sanatıyla ilgili söyleşisinde; bir dönem galerilerin iktidar olduğunu, onların varlık nedenini irdeleyen yazılar yazmış olmam nedeniyle, bugünkü konumlarında bu iktidarı yitirdiklerini, çünkü iktidarın el değiştirdiğini söylemiştim. Benim sözlerimi doğrulayan galeri sahibi Haldun Dostoğlu ise şöyle demişti; “15-20 yıldır paranın nerede döndüğüne bakmak lazım. Üstelik para galerilerde değil. Bugün sokaktaki insanın zevkini belirleyen kurumlar var. Dikkat ettiniz mi hiç müzayedelerin artışına. 3 tane vardı şimdi 10 tane. Para müzayedelerde dönüyor. Tahmin edebileceğinizden 10 kat fazla sahte resim dolaşıyor. Bu kurumlar sadece duvarınıza ne asacağınıza değil, dekorasyon zevkini de belirliyor. İktidar burada işte…”

Belirttiğim gibi galeriler artık cazibe kutuplarından biri olmaktan çıkmıştır. Banka galerileri hem ticari/ekonomik ilişkileri farklı bir sistemle döndürdükleri için daha çok kültür hizmeti olarak sanata yaklaşmak zorundalar. Bazıları şık sergilerle sözde “çağdaşlığı” tanımlamak sevdasındaysalar da, özellikle sponsorluklarıyla bazı banka galerilerinin daha cesaretli güncel sanata olanak tanıyan yerler olduğu görülüyor. Ama iktidar şimdilerde müzayede kurumlarındadır. Richard Leppert “Sanatta Anlamın Görüntüsü” adlı kitabında Baudrillard’dan yaptığı alıntılarla, sanat ile iktidar arasındaki bağlar ve bir sanat piyasasını ayakta tutan çeşitli ekonomilerin Baudrillard’ın belirttiği gibi “paranın sadece sanat değil, aynı zamanda da prestij satın aldığı modern sanat müzayedeleriyle” ilintili olarak betimlenebileceğini belirtiyor.

Paranın anlamının harcanışı yoluyla dönüştüğünü söyleyen Baudrillard, sanat müzayedesinde nesnenin kendisinin bir gösterge olarak değer kazanması yanında, paranın anlamının da satın almak için harcanmasıyla bu durumla doğrudan bağlantılı olduğunu söyler. Çünkü bu durum, harcama yoluyla bir feda ediş olmayıp, aynı zamanda varlıklı ve soylu (ben elit demenin daha doğru olduğunu düşünüyorum) sanat alıcıları arasındaki rekabetin bir parçası olarak rizikolu bir yatırımdır. Baudrillard; tüketimin ekonomik değeri başka tip bir değer uğruna tahrip edildiği bir rekabet alanı haline geldiğini belirtir. Bu başka tip değerin de “prestij” olduğunu ve ilişkinin “gösterge mübadele değeri” tanımıyla açıklanabileceği söylüyor. Yani “Bir tuvali satın almakla kazanılan gösterge değerinin bedeli, tuval için verilen para ile, bu parayı kazanmak için gereken şeylerdir”. Yani “ Tablo paranın arkasındaki her şeyin görünür bir konsantrasyonu haline gelir” diyor.

Bu yolla “sanatın sahibi olmaya atfedilen prestij görünür kılındığı gibi, sanatın yapımcısı olmanın prestiji de görünür kılınır.” Tabloyu yapan ve satın alan da karşılıklı/mübadeleli birer prestij göstergeleri haline gelirler.

Genel olarak sanat ortamımızın görüntüsünü ise Lyotard’ın sözleri yanıtlamaktadır… Eğer güç sermayede ise galeri sahipleri, eleştirmenler ve kitle “her şeyi idare ettiği” bir yaklaşımla birlikte savrulmaktadırlar ve dönem bir durgunlaşma dönemidir. “Her şeyi idare ederim” realizmi, gerçekte paranın realizmidir. Estetik ölçütlerin yokluğunda sanat çalışmalarının değerini sağladıkları kâra göre belirlemek mümkündür ve yararlıdır. Bu türden bir realizm sermayenin bütün ihtiyaçları satın alıcı bir güce sahip olmasını sağlayarak, bütün eğilimleri uzlaştırmaktadır”.

Böylesine bir tablo sunan ortamımızın sanatımızı ne açıdan geliştirdiğini anlamak zor olmasa gerek. Gerçekten sanatımızın gelişimine bu kurumların ne anlamda katkılarının olduğunu sanırım gerçekçilikle ortaya koymamız gerekir.

Bu konudaki kişisel görüşlerimin de olabildiğince gerçekçi olarak sadece durumun nasıl olduğunun bir tablosunu oluşturmak amacını taşıdığını belirtmeliyim.



17
Dec 09

Banu Birecikligil, Gece Karşılaşması, 19 Kasım-19 Aralık, 2009

BANU BİRECİKLİGİL
GECE KARŞILAŞMASI
19 Kasım-19 Aralık, 2009

Banu Birecikligil, dış dünyadan tamamen uzaklaştığı, yer ve gök arasındaki gece yolculuğuna ait yapıtlarının yer alacağı “Gece Karşılaşması” adlı 4. sergisiyle 19 Kasım – 19 Aralık, 2009 tarihleri arasında x-ist’te izleyicilerle buluşuyor.
Önceki sergilerinde çocukluk imgeleri, aile fotoğrafları ve gazetelerin görselliğini aynı, ironik düzlemde buluşturan Birecikligil, son sergisi “Gece Karşılaşması”nda, dış dünyadan tamamen uzaklaşarak yer ve gök arasında gece yolculuğuna çıkıyor.
Olgunlaşma; potansiyel gücünü açığa çıkartma yolculuğunda sanatçı, iç dünyasının ilkel imgelerinin peşinden gittiği fantastik bir dünyada başka varlıklarla karşılaşıyor. Bazılarıyla işbirliği içinde ve temkini elden bırakmıyor. Terbiye edip kendi gücünü açığa çıkarttığı diğerleriyle de bir denge halinde gözüküyor. Varlıklarla teması ve etkileşimi, onlarla özdeki ortaklığını ve farklılığını anlamak üzere sorduğu soruları beraberinde getirirken verdiği cevaplar kendini başka bir düzeyde keşfetme sürecine dönüşüyor.
Birecikligil’in yapıtlarında doğallıklarından ötürü hayvanlara duyduğu hayranlığın ve doğasından kopan insanlığa ait kaygıların yansımalarını görüyoruz. Aynı zamanda, tüm varlıklarla paylaştığımız o ortak doğaya; “yıldızlara” ulaşma umudu var. Ve hep yaptığı gibi son sözü zamana bırakıyor.

Banu Birecikligil, 1970
1995 yılında Mimar Sinan Üniversitesi, Resim Bölümü’nden, 2000 yılında da Berlin Art University, Güzel Sanatlar Fakültesi’nden mezun oldu. Europaisches Patentamt (Avrupa Patent Bürosu)’da (Berlin, 1999) gerçekleşen ilk kişisel sergisinin ardından 2005 – 2008 yılları arasında, Cephe Ardında Flört, Ye Beni…Koru Beni… ve Kayıp Manzara adındaki sergileriyle x-ist’te sanatseverlerle buluştu. 9. ve 10. İstanbul Bienalleri, artfair06 Cologne (Köln, 2006), Contemporary İstanbul 07 ve 08, Made in Turkey (Frankfurt, 2008) ve “İstanbul Üzerine Olasılıklar, Sezgiler, Kurgular” (İstanbul, 2008) gibi etkinliklerde, Apartman Projesi, Hafriyat, Sobe gibi karma sergilerde yer aldı.


11
Dec 09

Kar Maskesi

9 Nisan, 2009 - 25 Nisan, 2009

Kar Maskesi

Gerisi Teferruat Serisi Gerisi Teferruat Serisi 2 Gerisi Teferruat Serisi 3 Linç İş Kazası Kayıp Annesi Kutsal Atölye Toplumsal Refleks Toplumsal Refleks Ergenlik Fotoğrafı Vatandaş! Türkçe Konuş İsimsiz Ezberküs Açılış Açılış

Derin devlet bir aşk şiiri olsaydı kar maskesi onun başlığı olurdu.

Hayatımızın derinliklerinde saklanmış, o kadar derinde duran ki göremediğimiz, günlük yaşantımızın alışıldık faşizmi içinde eriyip giden, arada televizyonlarda kar maskeli "kahraman" amcalarla ve "kutsal" değerler uğruna verdikleri "kutsal" savaşlarla büyük şehir insanının hayatına teğet geçen, bu, sonunun nerede olduğu bilinmeyen bir derinlikten bahsediyoruz.

Günümüzde her ne kadar dünya çapında işler kötüye gitse de, açlık ve tedavi edilebilir hastalıklardan ölenler, savaşlar, kuraklık, çevre felaketleri almış başını yürümüş olsa da, toplumsal apati gereği artık sanatın en fazla ifade edebildiği şey post modern insanın iç sıkıntıları olabilmekte. Haliyle bu ülkenin bir yerlerinde mütematiyen kayıplara karışan insanlar ne haber bültenlerinin ne de ilgi alanlarının en küçücük yerlerini bile kaplamıyorlar.

Sözü olan sanata kapılarını her zaman açık tutan Hafriyat Karaköy ekibi bu sefer Serpil Odabaşı'nın resimlerini görmeye çağırıyor sizi. Yaşanılan şiddeti olanca sadeliğiyle anlatan çalışmalar, size "unutulmuş" bir dünyanın hüzünlü kapılarını açacak. İronik bir dil ile derdini söyleyecek. Sanatın tanıklığını yadsımamak için sizleri 9 Nisan akşamı saat 19.00da Hafriyat'a davet ediyoruz.

Serpil Odabaşı'nın İstanbuldaki ilk kişisel sergisi "Kar Maskesi", 9 - 25 Nisan arasında Hafriyat'da görülebilir.



1
Oct 09

İLK KURŞUN GAZETESİ

Bienal Açılımı (2)

Lale Şıvgın

29 Eylül 2009

ÖNCEKİ yazımda 11. İstanbul Bienali’nde açılım gündeminden faydalanan bazı sanatçıların, sergi alanlarını milli değerlere karşı bir propaganda aracına çevirdiklerini, hatta bazılarının, ayarı kaçırıp işi bölücülük propagandasına götürdüğünü yazmıştım. “Ne Mutlu Türküm Diyene” ifadesinin zorla kabul ettirildiğini varsayan bir video çalışmasından bahsettiğim o yazıdan sonra çok sayıda mesaj aldım. Ancak Bienal’de tartışmalı başka çalışmalar da vardı. Bir başka örnekle devam edelim. *
CANAN Şenol, “İbretnüma” adını verdiği animasyonlu videosunda, Güneydoğulu bir aileye mensup bir kadının hikayesi üzerinden siyasi, dini ve toplusal göndermelerde bulunuyor. Kadının genç kızlık yıllarından, evlenip çocuk sahibi olmasına kadar devam eden bir süreci anlatan video animasyonunda, kadın mutsuz bir evlilik yaşıyor, dahası ilerleyen yıllarda eşi oğlunu taciz ediyor. Ama kadın, yaşanan bu aile içi dram karşısında gözünü kulağını kapatmayı tercih ediyor. Mutsuzluklar ve tatminsizliklerle dolu bu hayatı sürdürmeye devam ediyor. Bu mutsuz kadının hikayesi videoda bir masal gibi anlatılırken, tüketim kültürüne, siyasi ve sosyal dönüşümlere, evlilik ve aile kurumlarına göndermeler ağırlık kazanıyor. Benim takıldığım şey ise, videonun başındaki bir kare. Animasyonda öyle bir kare var ki, sanki kadının hayatındaki tüm sorunların müsebbibi gibi sunulmuş. Videonun başında henüz evlenmemiş olan genç kız annesinden öğütler dinliyor. Annesi, kızına geleneksel kıyafetlerden kurtulmasını öneriyor. Gerekçe olarak da yıllar önce “Kemal’in askerlerinin” köye gelerek kıyafet konusunda nasıl baskı yaptıklarını anlatıyor. Anlatı sürerken, dev ekranda aşağıdaki resim beliriyor. “Kemal’in askerleri” köylülerin çağdaş kıyafetler ya da şapka giymelerini istiyor. Bunun için köylülerin üstünü başını yırtıyor, donunu indiriyor. Köylülere çağdaş kıyafetler giymelerini emreden “Kemal’in askerleri” köylülerin cinsel organlarını bile apaçık ortada bırakarak baskı ve zulüm yapıyor. İşte bu kare, animasyonun devamında dile getirilen toplumsal sorunların, çarpıklığın ve mutsuzluğun müsebbibi olarak sunuluyor.
Can Dündar’a haksızlık etmişiz(!)
BİENAL’DEKİ bu animasyon videoyu izledikten sonra düşündüm de Can Dündar’ın Mustafa filmine ne kadar da haksızlık etmişiz(!) Neden diye sorarsanız cevabı basit. Can Dündar sapık bir babayı ya da eşler arasındaki cinsel sorunları bile Atatürk’e bağlayacak kadar ileri gitmemişti. Dahası, Can Dündar’ın bir tek sponsoru vardı. Oysa Bienal’in yüzlerce destekçisi var. Tek tesellimiz, bienal destekçilerinin bu çalışmaları önceden görmemiş olduğunu ümit etmek olabilir. Ama eğer bu çalışmaları görüp, onaylayarak sponsor oldular ise o zaman vay halimize…
*
PEKİ ne yapacağız? Elbette benzer propaganda ürünleri karşısında Melih Gökçek tavrı takınıp da “Tüküreyim böyle sanatın içine” demeyeceğiz. Bizim alacağımız tavır ancak düşünce ve ifade özgürlüğünün uygulamadaki sınırlarını sorgulamak olacaktır. Mesela şu sorulara cevap arayabiliriz. Eğer bu ülkenin kurucusuna ve milli değerlerine yönelik her türlü hakareti ve saptırmayı hoşgörüyle karşılayacak kadar demokratik bir ülkede yaşıyorsak, neden aynı hoşgörü iktidarın icraatlarını eleştirenlere de gösterilmiyor? Yoksa düşünce ve ifade özgürlüğü, bu özgürlüğü yalnızca milli değerlere karşı kullananların tekelinde mi? Ve bu özgürlükler milli değerleri aşındırmanın bir aracı haline mi geldi?








***************************************************************************************************


1
Oct 09

My Name Is Casper!



Karşı Sanat Çalışmaları ve Tarihi Sümerbank Binası’nda Tarihi Sergi açılıyor!

My Name Is Casper!


İki yüze yakın katılımcısıyla, 2 Ekim 2009 tarihinde Karşı Sanat Çalışmaları’nda ve 3 Ekim 2009 tarihinde Tarihi Sümerbank Binası’nda sizleri bekliyor.

Sergi açılışları
2 Ekim Cuma 18.00 Karşı Sanat Çalışmaları
3 Ekim Cumartesi 17.00 Sümerbank Binası

Karşı Sanat Çalışmaları: 2 Ekim-24 Ekim 11.00-19.00 (pazar hariç)

Tarihi Sümerbank Binası: 3 Ekim-24 Ekim 11.00-19.00 (pazar ve pazartesi hariç)

daralan/sanatçılar
Hatıra Akyüz
Sesil Beatris Kalaycıyan
Evrim Kavcar


Her şey yolunda…
daralan

Hayat denen hengamenin başrol oyuncusu olduğunu düşünen insan, mevcut veya karşıt tüm hareketlerin toplamının oluşturduğu bütün olan sistemin yaratıcısı, uygulayıcısı, satıcısı tüketicisi ve bekçisidir. Bu devamlılığı (bir şekilde) sağlamak adına yarattığı soyut ve somut kavram, kural, gelenek, ahlak, ideoloji, inanç, eğitim, aile vb. birbirinden farklı yöntem ve araçların toplamının oluşturduğu yapı, kestirmeden gidecek olursak hayatın ta kendisidir.

Devamlılığı sağlamak adına uygulanan yöntemin içeriği değişse de sistem, mevcut işleyişi (işleyiş biçimini) varlığı veya varoluluşunun bilinirliliği ile tehdit eden – tehdit etme potansiyelini barındıran veya sistem tarafından böyle olduğu düşünülen karşıt, muhalif, alternatif unsurları yok etmeyi bir savunma biçimi olarak uygulamış fakat hiçbir zaman (şuana kadar) tam olarak başarılı olamamıştır.

Günümüzde gelinen noktada egemen sistem; tehdit olarak gördüğü unsurlarla mücadelede başka yeni yöntemler keşfediyor! Din, ahlak, eğitim, aile gibi organları kullanarak karşı hareketlerin içeriğini-anlamını-temsil ettiklerini elden geçiriyor, olası etkisini engelliyor ve etki alanını daraltıyor olmasına rağmen bir yandan da bu karşıtlıkları; kültür, müzik, reklam, moda… endüstrisinin çekici ürünleri olarak daha geniş bir alana yayıyor ve genişleyen dar alanlar yaratıyor.

Cinsel özgürlük mü istiyorsun? Haberleşme kurumuna abone olarak ayda 29.90’a bilgisayar başında “sınırsız” cinsel devrimini yaşayabilirsin. Fakat sokağa çıkarken cinsel kimliğini evde bırak!

Çevre kirliliğini mi engellemek istiyorsun? Büyük fabrikaları, nükleer santralleri boş ver, diğer plastik kredi kartlarına oranla doğada daha hızlı yok olan çevre dostu kredi kartını kullanarak bunu yapabilirsin ya da banyoda biraz daha az kalarak su rezervlerini koruyabilirsin!

Okula, aileye, çalışmaya mı karşısın! Alışveriş merkezlerindeki, tepkini dillendiren tişörtler, “punk” stili kıyafet ve aksesuarlarla dolu mağazalar, şehir dışında kurulan, on binlerle birlikte tepkini bağırabileceğin asilik kasabaları ne güne duruyor? Kredi kartına taksit, erken rezervasyonda indirim bile var…

16
Feb 09

Yunanistan’da Başkaldıran İnteraktif Opera Sahnesi Sanatçılarının Bildirgesi

Aralık isyanı bütün önceki toplumsal mücadelelerden güç alırken, bizi inciten ve yaşamlarımızı esaret altına alan her şeye karşı genelleşmiş bir direnişin de zeminini döşedi. Gün be gün horlanmakta olan yaşam uğruna bir kavgayı körükledi. İsyanı kısa ömürlü bir havai fişek gösterisi sanan ve "hayat devam ediyor" deyiverip onu bir kenara atıp zayıflatanlara bir cevap olarak diyoruz ki, mücadele sürüyor, üstelik daha şimdiden hayatlarımızı yeni bir temel üzerine oturtmuş durumda. Hiçbir şey bitmedi; öfkemiz direniyor. Acımız yatışmadı; hâlâ buradayız. Sokaklarda, okullarda ve üniversitelerde, sendikalarda, kamu binalarında ve parklarda isyan. Sanatta da isyan.
Edilgin izleyiciler tarafından tüketilen bir seyirlik olan sanata karşı.
"Farklı" olanı dışlayan estetiğe karşı.
Kâr uğruna parkları ve halka açık alanları yok eden bir kültüre karşı.
Sesimizi bütün mücadele edenlerin sesleriyle birleştiriyoruz.
Konstantina Kunyeva ve isyan sırasında tutuklananlarla dayanışma içinde,
Mücadelemiz ve kendi kültürümüzle, devlet baskısına, toplumsal dışlanmaya ve medyanın yıldırma ve yanlış bilgilendirme çabalarına cevap veriyoruz.
Kaynağını "Sanat"tan alan bu girişimle, (herkesin yaşamının sanat olduğu düşüncesiyle) herkesin ve her birimizin yaşayış sanatını ortaya koyabilmesi ve kültürü ıslah etme tecrübesini yaşamak için gerekli ortamın bize geri verilmesini istiyoruz. Kimsenin ve hiçbir şeyin aracılık etmediği, açık ve herkesçe ulaşılabilir sanat istiyoruz.
Yunan Ulusal Operası'nı özgürleştiriyoruz, çünkü adı üzerinde o herkesin.
Her şeyi baştan alma ve sanatın rolünü yeniden keşfetme ihtiyacı hissediyoruz.
Özörgütlenme yöntemleriyle, kültürü kolektif yaratıcılık ürünü olarak gören herkese, hep birlikte özgür, yaratıcı eylemlerde bulunmayı teklif ediyoruz.
Bizden çalınan kültürü kurtarmak ve geri almak için.
HER AKŞAM SAAT 9'DA ÖZGÜRLEŞTİRİLMİŞ OPERANIN GENEL MECLİS TOPLANTILARI VAR.
SOKAKLAR SAHNEMİZ
İSYAN SANATIMIZ
Özgür Opera-törler

kaynak:http://www.iscimucadelesi.net/index.php?option=com_content&task=view&id=519&Itemid=1

2
Nov 08

Bir Kültür Devrimini Düşünmenin Gerekliliği

Burak Delier

Son 3-4 ay içerisinde oldukça yoğun bir sanat gündeminden geçtik. “Modern ve Ötesi” sergisi, Pera’ya gelen JP Morgan koleksiyonu ve arka arkaya açılan “güncel sanatı nasıl elitleştiririz/ticarileştiririz” ana temalı fuarlar, bunların yanında elbette Bienal’i , hatta Bienalleri (İstanbul, Venedik, Dokümenta) saymak gerekiyor. İnsanın beynini uyuşturan, düşünme ve eleştirme kapasitesini felce uğratan bir fırtına sanki, (buna “Allah Korkusu” sergisinin başına gelenler, Kuzey Irak harekatı, esir düşen, sonra “kurtarılan” askerler, bizi iyice köşeye sıkıştıran polis terörü vs. de ekleyebilirisiniz) her gün gündem değişiyor, tam bir şeye yoğunlaşıp onu tam anlamıyla sindirip, tüketip, sağını-solunu kavrayıp bir tavır geliştirecekken, başka bir darbe geliyor ve oluşmakta olan her şeyi süpürüp gidiyor. Komplo teorisi değil bu, aptallaştırılıyoruz, uyuşturuluyoruz, yarı bilinçsiz bir beden gibi küçük kasılmalarla cevap verebiliyoruz ancak. Verdiğimiz cevapların etkileri de küçük, geçici ve anlamsız kalmaya mahkum oluyor. Gündem içinde yapılan çekişme/tartışmalardan ne kalıyor elimizde ona bakıyoruz ve koca bir hiçin kaldığını görüyoruz... Geniş kapsamlı ve uzun erimli bir plana ihtiyacımız var. Bütün dünyayı kaplamasa da, en azından kendi mahallemizi, yani sanat mahallesini kaplayacak dönüştürücü, mikro bir plan üzerinde çalışmaya girişmeliyiz.

Sanat alanında yaşanan son gelişmelerin, aslında birbirine son derece bağlı süreçler olduğunu söyleyelim ilk önce, yani, müzelerin açılması, galerilerin, holding/şirket patronlarının, koleksiyonerlerin güncel sanatla ilgilenmesi, “Modern ve Ötesi” gibi son derece geniş kapsamlı bir serginin etrafında gelişen sanat cemaatlerinin rant kavgaları, JP Morgan’ın Türkiyeli elite neredeyse bir örnek olarak sunulan koleksiyonu ve bu koleksiyondan ders alacak ve bunu uygulayacak patronlar için fuarlar... Eh, tabii bir de sanatla sermaye arasında bağlantıyı kuracak küratörler, eleştirmenler lazım, neyse ki onlarda buradalar. Şimdi sıra, eleştirmenlerin/küratörlerin/galericilerin “en iyi çıkış yapan genç sanatçıları” listelemeleri, hafif muhalefet veya yetenek sosuyla güzelce paketleyip, fiyatlandırmalarında. İleride, bu “zirve” yapan sanatçıları ve “iz bırakan” eserlerini tarihsel bir akış içinde arka arkaya koyduk mu, işte size en hakiki, en has Türkiye Sanatı!

Bu hikaye çok bildik, güneşin altında yeni bir şey yok. Ama şunu görmek gerekiyor, sanat herhalde hiç şimdiki kadar para etmemiş ve parayla bu kadar meşrulaşmış bir biçimde içli dışlı olmamıştı. Sadece Türkiye için geçerli değil bu söylediğim, dünyada da bu böyle
[1]. Borsalar çıktıkça sanat borsası da yükseliyor, İstanbul dünya şehirleri arasında yerini sağlamlaştırdıkça Türkiye sanatı da “değerini” yükseltiyor. Bütün bunların arasında bir paralellik var. Tam olarak içselleştirilmiş bir kültür endüstrisi işte bu! İçerik tartışması yok, gerek de yok, her şey, her sergi, her mülakat, koleksiyona giren her iş, atılan her adım bir promosyon değeri olarak algılanıyor. Kapitalizmden, liberalizmin serbest piyasa ekonomisinden başka bir alternatif düşünemediğimiz, rekabetçi bireylerin, cemaatlerin ya da ulusların çeşitli güç alanlarında(sanat, ülke, dünya vs.) rant kavgasından başka bir “oluş” modelini tasavvur etmenin tamamen gündemimizden çıktığı bir dönemdeyiz. Rekabetçilik, kazanma hırsı, vahşilik sanat alanında da hüküm sürüyor. Kim daha fazla “görünür” olacak, kim daha fazla “değerine değer” katacak... Küratörlerimiz ise neredeyse memnunlar bu gelişmeden, bu rekabeti, çekişmeleri üretken bir sanat ortamının bir göstergesi olarak düşünüyorlar herhalde! “Vahşi” kapitalizmin ve rekabetçiliğin üretimde çoğullaşma değil, aksine tektipleşme ve muhafazakarlaşma getirdiğini unutmuşa benziyorlar. Bir de güncel sanatın kendini kabul ettirmiş olmasından, kurumsallaşıyor olmasından duydukları bir memnuniyet var sanırım. Öyle ya, yıllarca doğru düzgün bir müzesi olmamış bir ülkede, -beceriksizce olsa da- müze patlaması yaşanıyor, hep taklitlerle avunmuş içe kapalı bir sanat dünyası, 90’larla beraber kendini kendi gibi temsil etme şansını yakalıyor ve 2000’lerle, müzesiyle, müşterisini güncel sanatın verimli bir yatırım aracı olduğuna ikna etmeye muvaffak olmuş galerileriyle sanat popülerleşiyor, elitleşiyor ve kurumsallaşıyor. Türkiye sanat tarihinde “ilk”lerin yoğunlaştığı bir dönem, tarih yazılıyor, sanat tarihi yazılıyor... Tıpkı liberal piyasaya geçişle koleksiyonların oluştuğu 80’ler gibi. Bugün, 80’lerde yavaş yavaş “satmaya” başlayan ve giderek piyasalaşan sanatın ve sanatçıların, güncel sanat alanındaki muadillerini bulabilecek durumdayız. Sanat piyasasıyla, bütün kurumlarıyla oluşuyor, buna karşı bir direniş gerçekleşmez ise, önüne aldığı her şeyi kendine katarak ilerleyecek ve dokunduğu her şeyi kül edecek.

Nereye baktığınız da önemli tabii, piyasayla, ana akımla, hatta ana akımın kenarında dolaşan üretimlerle de bağını tamamen koparmaya aday, angaje üretimler var tabii, fakat şunu görmemiz gerekmiyor mu: 90’lardan beri hayli politik bir içerikle sahne alan güncel sanatın kapitalizasyon süreci başladı ve görülen o ki sanatçılar buna nasıl karşılık vereceklerini, nasıl direnebileceklerini iyi çalışmamışlar.

İşte tam burada duralım ve durum nasıldı 90’larda diye soralım. Güncel sanat tam olarak nasıl konumluyordu kendini elit/konvansiyonel/ticarileşmiş sanata karşı? Ayrıca bu konumlama, daha girift olmakla beraber siyasal bir kamplaşmaya da denk gelmiyor muydu, elit ve elit olmayan milliyetçiliklere karşı sol taraftan ve tabanın üretici çokluğundan söz almıyor muydu güncel sanat? Şimdi durum nedir? Milliyetçiliğe karşı geliştirilen tavır liberal piyasalaşmaya/elitleşmeye karşı neden geliştirilemiyor? Tabii ki, anti-milliyetçi sol ve sanat kendine millici bir cephe içinde yer bulamayacaktır, dolayısıyla liberal kanada doğru itilecektir.(Son seçimde AKP’ye oy veren “solcular”, “azınlıklar” vs. gibi.) Hatta teşvik edilecektir bambaşka niyetlerle. Zaten, güncel sanatı destekleyen banka, aile, kurum, kuruluşlara baktığımızda hangi projenin parçası olarak güncel sanatı desteklediklerini kolaylıkla anlayabiliriz. Güncel sanat, küreselleşen dünyanın kazanan elitleri arasında yerini almak için portföyünüzde olması gereken fiyakalı bir kart. Halbuki, 90’larda çıkışını yapmış bir çok sanatçı için, güncel sanat elitizme karşı da bir duruşu temsil etmiyor muydu? Nasıl böyle bir kayma oluyor ve bununla nasıl mücadele etmek gerekir?

“Gerçekçi Ol, İmkansızı Talep Et!” sergisinin katalogunda, güncel sanat sahnesinin bir ayrışmaya uğrayacağını söylemiştim. Kapitalizasyonun ve buna paralel olarak elitleşmenin etkisi ile bu ayrışmanın ana hatları ortaya çıkacak iyice. Milliyetçi ve elit solla paslaşanlarla ilgilenmiyoruz zaten, bizi ilgilendiren, önümüzde duran bütün melekeleri, hoşgörüsü, “yaratıcılığı”, kendinden menkul demokrasisi vs. ile piyasaya/kurumsallaşmaya, yeni anti-milliyetçi küresel elite karşı nasıl bir cephe alacağımız. Bu aynı zamanda, büyük resimde oldukça ciddi bir siyasal hassasiyet ve ajandayı gözetmek anlamına da geliyor. Sanatçı olarak kendi konumumuzu sorunsallaştırmamız ve dönüştürmemiz gerekiyor. Hatta, sanat alanını baştan aşağı yenilememiz; kurallarını, kariyerist sanatçının, bilir-kişilerin, küratörlerin, eleştirmenlerin, galericilerin, koleksiyonerlerin, holding patronlarının koyduğu sanat alanını terk etmemiz, başka bir yapılanma, başka bir siyaset ve örgütlenme içinde alanı tekrar tanımlayarak, “özgürleşmeyi” gerçekleştirmemiz gerekiyor. Bütünlüklü bir projeye ihtiyaç var, küçük hamlelerle yetinemeyiz, ne de olsa sanat alanı, kurallarının bozulması ile kendini besliyor. Sanatçının üretimi ve söylemi ile yapılan mini kırılmalar hemen düzene entegre ediliyor. Üretimimizin içinde tetikleyeceğimiz kırılmalarla ilgilenirken, büyük söylemsel yapılara(bu yazıda “Sanat”) müdahale etme, farklı yapılar ve söylemler kurarak özneleşme süreçlerini gözden kaçırıyoruz.

Şu soruyu soralım: Elimizdeki düzen içinde fail kimdir, kim konuşuyor? Sanatçı mı? Küratör mü? Koleksiyoner, yatırımcı, bankanın halkla ilişkiler müdürü mü? Ya da hepsinin katkısı(ekonomik ve sembolik) ile oluşan bir yapı/fabrika mıdır, asıl fail? Sanatçı üretimi ile içine girdiği sahada ne kadar özneleşebiliyor? Sanat söyleminin bütününe ne kadar hakim olabiliyor? Elbette, bu sanatçının üretimi ile oldukça alakalı, fakat, sadece ve sadece onunla alakalı değil. Kafamızı bir an kaldıralım ve üzerimize gelmekte olan dev kar topuna bakalım. Sanatın tarihsel, toplumsal ve ekonomik süreçlerin içinde oluşmuş bir yeri var toplum içinde. Bu yer hiç de olması gerektiği gibi “özerk” değil. Çeşitli güç odakları arasıda gidip gelen bir saha. Bu saha içinde sanatçıya/eleştirmene vs. bir konum ve işlev biçiliyor. Bu hazır konumu ve işlevi sahiplenip, toplumsal bir “değere”, bir ürüne dönüşmek ve toplumun işleyişini onaylamak mı istiyoruz, yoksa, başka bir konum üretip, didişmek mi istiyoruz? Bu siyasetin, siyasi bilincin önemli rol oynayacağı bir ayrım. Bourdieu “Sanatın Kuralları” adlı kitabında oldukça vurucu bir karşılaştırma yapıyor, kabaca ele alırsak: Duchamp sanatın kurallarını bozan ve yeniden tanımlayan biridir, çünkü sanat ve sanatçı üzerine düşünür, kendi konumu sorgular; oysa, “naif” ressam Gümrükçü Rousseau sanat alanının yarattığı/yaptığı bir şeydir. Rousseau bir nesnedir, o yapmaz, alan tarafından yapılır. Kendi bilinci, alan bilinci yoktur, onun söz alacağı konum ona biçilmiştir. Duchamp oyunun kurallarına o kadar hakimdir ki, onları bozar, sorunsallaştırır, eğer, büker, dalga geçer, işine geldiği zaman kullanır. Oyunda kendi bölümünü bırakıp, oyunla oynamaya girişmiş biridir Duchamp.

Bizim ise güncel sanatın ehlileşmesi ve kapitalize edilmesi sürecinde oyunu terk edip, başka bir oyun yaratmamız, oraya eklemleneceğimize başka kurallar, başka bir işleyiş yaratmamız gerekiyor. Sanat alanında topyekun bir devrimi kovalamamız gerekiyor. Bunu yapmadığımız takdirde, 90’lardan itibaren gelişen sanatın siyasallaşma eğrisi, sanatsal ve siyasal içerik kof bir söylem olarak kalma tehlikesi ile karşı karşıya. Öznesi olacağımız yeni bir oyun sahası icat etmeliyiz.

Bir süredir, üretimlerin farklılaştığını ve kayda değer bir siyasallaşma eğrisi izlediğini söyleyebiliriz. Deneysel sergiler, angaje ve amatör projeler yapılmakta. Bunların cesaretlendirilmesi ve sanat faaliyetinin profesyonellerin ve bir takım özel “deha”ların alanı olmaktan çıkması için çaba harcanmalıdır. Bu tür çabalar var, peki nedir başından beri değişmeyen? İzleyici/koleksiyoner profili sanat icat edildiğinden beri tarihin hiçbir anında kırılmaya uğramamıştır. Sanat hep egemen sınıfların uğraşı olarak kalmıştır. Egemen sınıfların uğraşı olmayan sanat ise, dışlanmış ve değersizleştirilmiştir. Dışlanmadığı durumlarda ise bir analiz nesnesi konumuna indirgenmiş ve yine burjuva salonlarının duvarlarında yerini almıştır. Sanatçılar bunu eleştirseler dahi, dönüp burjuvazinin kucağına kendilerini bırakmak zorunda kalmışlardır. Sosyal içerikli hiçbir sanat eserinin sahibi ya da o eseri tartışan kişiler o esere konu olanlar olmamıştır. Koleksiyon yapmak egemen sınıfların bir ayrıcalığı olarak süre gelmiştir. Sarkis’in eleştirileri, Haacke’nin işleri ve Broodthaers ve daha nicelerinin işleri bu konu etrafında döner hep. Sarkis meseleyi “savaş ganimet”i diyecek kadar ileri götürür. Sanat faaliyeti, sanat eseri egemen sınıf tarafından esir alınır. O sınıfın inceliğini ve aklını onaylayan, egemen olmaktaki haklılığını pekiştiren bir alet olur sanat. Bugün bizim karşı karşıya olduğumuz tehlike de bundan başka bir şey değil. Bunu değiştirmek ve buna karşı direnmek için kendi yapıtlarımızdan öteye gitmemiz gerekiyor. Örgütlenmemiz, eserlerimizi ve tetikledikleri tartışmaları gerçek sahiplerine ulaştırmamız, alanı kaydırmamız gerekiyor. Büyük ölçüde toplumu bölmeye, dolayısıyla düşmanlaştırmaya hizmet eden, hiyerarşik, özelleştirici, burjuva ideolojisi tarafından belirlenen sanat alanı yerine, başka bir sanat alanını, (aşırı demokratik kamusal bir alt-alan olarak), kapitalist olmayan insani bir değiş-tokuş modelini ve başka bir “müzeyi” hayal etmemiz gerekiyor. Elimizdeki hazır izleyici/koleksiyoner profilini, mekan profilini, müze profilini değiştirmemiz gerekiyor. Baştan aşağı farklı bir sanat alanı yaratmalıyız. Başka bir sanat, başka bir ilişki, başka bir sanatçı, başka bir eleştirmen, başka bir mekan, başka bir izleyici/koleksiyoner... ve nihayet başka bir dünya!

Not: Elbette, mesele bu örgütlenmenin nasıl bir ortak bilinç(siyasal ve sanatsal) ile yapılacağını ortaya koymak ve bulunduğumuz koşullar içinde, liberal ekonominin kültür politikalarından bağımsız, ekonomik olarak kendine yetebilen bir yapı ile aşırı demokratik kamusal alanın nasıl kurulabileceğini araştırmaktır. Zaman, yerleştiğimiz çatlaklardan çıkarak “alanlar” yaratma, somut adımlar atma, deneme-yanılma ve bir daha deneme yeniden yanılma zamanıdır...

[1] Art Review: dergisinin Kasım 2007 sayısındaki “En Güçlü 100” (The Power 100) dosyası oldukça ilginç. İçinde sanat aleminde bir yerlere gelmek istiyorsanız nasıl davranmanız gerektiği ilgili dersler de var. Hemen söyleyelim En Güçlü François Pinault(koleksiyoner), 6. sırada En Güçlü -hepimizin bildiği- Damien Hirst, üzülerek, listede Türkiye’den kimsenin olmadığını belirtelim. Bizim için hala biraz zaman var demek oluyor bu.



Art-ist Güncel sanat dergisi sayı: 7, Ocak 2008

2
Nov 08

Rodçenko Kimdir?

Burak Delier-Kamil Şenol

Karşı devrimci zamanlarda yaşıyoruz. Tarihi, Büyük Birader gibi yeniden yazıyorlar ve devrimcileri dahi karşı devrimci gösteriyorlar. İstanbul Modern'de "Sessiz Direniş" adlı bir fotoğraf sergisi açıldı 13 Şubat’ta. Ve sergi 28 Mayıs’a kadar sürecek. “Sessiz Direniş - Rus Fotoğrafında Resimsellik” başlıklı sergide, Aleksandır Rodçenko, Sergei Lobovikov, Aleksandır Grinberg, Yuri Yeremin ve Aleksei Mazurin’in de aralarında bulunduğu 18 Rus fotoğrafçının 1898’den 1940’lara uzanan süreçteki üretimlerinden toplam 194 orijinal baskı yer alıyor. Sergi tanıtım bülteninden basına yansıyan, özellikle altı çizilen görüşler şunlar: “Rus resimsel fotoğrafının ustaları, Ekim Devrimi’nden sonra, 1920’lerde yönetimin zulüm ve baskısı altında kaldılar. Kişisel varoluşlarını ve estetik deneyimlerini ifade etmeyi arzulayan Resimsel akımın temsilcileri, burjuva ideolojisinin destekçileri, "idealist-bireyciler" ve devrim-öncesi yaşam tarzının savunucuları olmakla, ‘Turgenyev’in duygusallığı’yla, sınıf çatışması kuramı yerine burjuva değerleri öne çıkartmakla suçlandılar.”

Sovyetler Birliği tarihe karıştı, ama hâlâ huzursuz etmeye devam ediyor. Sovyetler Birliği'nin 1991'den itibaren içine girdiği çöküş süreci ile birlikte, tarihsel olarak devrimci dönem ile bürokrasinin egemenliğinde geçen dönem birbirinin içine geçirilerek, tarihin en büyük devrimci dönüşümüne saldırılmakta. Burjuva dünyası elbette, eskiden beri karşısına aldığı 1917 Ekim Devrim’ine, günün yarattığı olanakları da kullanarak tazelenmiş bir güçle hücum ediyor.

Sanatçılar, “Ekim Devrimi’nden sonra, 1920’lerde yönetimin zulüm ve baskısı altında kaldılar” tespiti yapıldıktan sonra, doğal olarak, “Sessiz Direniş” sergisinde “İş”leri gösterilen Konstrüktivizmin önde gelen adlarından, Rodçenko, sergi açılırken Türk (İstanbul Modern sorumlusu) ve Rus (serginin küratörü) konuşmacılar tarafından "Rus devriminin baskıcı yapısına karşı tepki" akımı içinde gösteriliyor! Oysa en sıradan sanat tarihi kitapları bile Rodçenko’yu Ekim Devrimi ile yanyana anar. 1917 Devriminde ve sonrasında Konstrüktivistler ne istiyorlardı? Aleksandır Rodçenko kimdir?

Bu soruların cevaplarına geçmeden ilk elden şu söylenebilir: Kimi sanat tarihçileri ve toplumsal eleştirmenler, geçmişteki en önemli avangard (öncü) hareketlerin, XX. Yüzyılın başlarındaki karşı sanat hareketlerinin en başında Rus Konstrüktivizmi’nin geldiğini iddia etmişlerdir. Baskı ve zulmün olduğu yerde tarihin en deneysel, en özgür ve öncü “sanat” hareketlerinin yeşermesi mümkün müdür?

Devrim döneminin Rus Konstrüktivzmi (Naum Gabo’nun Batı’ya taşıdığı üslupçu konstrüktivizmden ayrı bir şeydir kesinlikle) 1917 öncesinin sanat eserinin temsili olmayan bir inşa (konstrüksiyon) olması gerektiği yolundaki düşüncesiyle, 1917 sonrasının sanatçıların sosyalist toplumun inşacıları olması gerektiği yolundaki düşüncesinin bir bileşimiydi. Burada sanat ve toplum ayrımına karşı şiddetli direniş vardır. Ortaklaşmacı kültürün düşünsel ve maddesel üretiminin inşasıdır esas olan. Konstrüktivizm, burjuva kültür ve sanat anlayışına karşı, işçi sınıfının öncülüğünde kurulan yeni bir toplumsal ilişkiler biçiminin görsel ve kültürel karşılığıdır. O günün kolektif sanatı inşacı hayattır. Afişlerden giysilere, binalardan mobilyalara, hayatın içinde işlevsel bir karşılığı ola her alanda çalışmalar yapılır. Burjuva zevkine ve kullanımına yönelik duvara asmalık “sanat”, aynı din gibi yalandır! O yüzden bu tür bir sanat reddedilir, bizzat hayatın içinde yer alınarak.

Kimdir Aleksandır Rodçenko?

1920 ve 30'lu yılların en parlak ve çok yönlü sanatçılarından biri olan Rodçenko, 1891 yılında St. Petersburg’da doğmuş. 1910–14 arasında Kazan Sanat Okulu'nda Nikolai Feshin ve Georgii Medvedev'den eğitim alan sanatçının Ekim Devrimi'nin de etkisiyle sanatın toplumsal alandaki dönüştürücü gücüne olan inancını, disiplinlerarası çalışmalarıyla somutlaştırdığı söylenebilir. Devrimin ideallerine derinden bağlı olan Rodçenko, bu yıllarda sadece fotoğrafçı olarak değil, dekoratör, grafik tasarımcı, ressam, heykeltıraş ve illüstratör olarak pek çok değişik alanda farklı işler ortaya koymuş. Sanatı devrimle birlikte gelişmiş ve olgunlaşmıştır. 1920’de Bolşevik hükümeti tarafından Narkompros (Halk Eğitim Komiserliği) Müze Bürosu yönetimine ve satınalma fonunun başına atanmıştır. 1920 ile 30 arasında sanat okullarının programlarının yeniden organize edilmesi görevini üstlenmiş ve Yüksek Teknik-Sanat Atölyesinde dersler vermiştir. Sanırız bütün bunlar Devrim’in ilk yıllarında Rodçenko’nun konumu hakkında yeterince bilgi vermektedir. Rodçenko karşı-devrimci olmanın çok uzağındadır. Fakat, 1930’dan sonra işler değişir. Rejimin avangard Konstrüktivist sanatı dışlaması ve sosyalist gerçekçi bir biçime kayması ile Rodçenko dışlanır. Formalist olma suçlaması ile 1928’de girdiği Ekim sanatçılar çevresinden uzaklaştırılır. 1930’lu yılların sonlarına doğru tekrar resme döner ve soyut ekspresif bir tarzda ürünler verir. 1942’ye gelindiğinde fotoğrafı bırakır. Yine de bu yıllar boyunca hükümet için fotoğraf sergileri düzenler. 1956’da Moskova’da ölür.

Rahatlıkla görülebileceği gibi Rodçenko karşı-devrimci değildir, hatta Stalin’in gaddar uygulamalarına gözünü kapayarak, 200.000 kişinin öldüğü Beyaz Kanal projesini fotoğraflaması ve bir Stalin övgüsü kurgulaması sebebiyle rejime fazla angaje olduğu için bile eleştirilebilir. Elbette, bu dönemde ortaya çıkan avangard sanat (Konstrüktivizm, Suprematizm vs.) için söylenebilecek ve tartışılabilecek çok şey vardır. Tartışılmayacak şey ise, Konstrüktivizm ile devrimin derin ortaklığıdır. Sanat tarihine ve gelişimine şöyle bir bakıldığında sanatın temsil, gösteri ve değişim değerine odaklanmış burjuva beğenisine karşı en oturaklı ve en güçlü çıkış Konstrüktivizm olmuştur denilebilir.

Bugün, biz gösteri ve temsil yöntemlerinin kuşatması altında yaşıyoruz. Konstrüktivizm ise hâlâ sanatı gösteriden ve piyasadan kurtarmak, “aşağı” indirmek ve hayata müdahale edebilecek bir potansiyel olarak tekrar ele almak için değerli ipuçları sunuyor. Fakat, uzun zamandır burjuvazinin tekelinde olan müze ve koleksiyon yapma, dolayısı ile sanatın ne olduğunu ve sanat tarihini kurgulama ayrıcalığı, sanatın ve toplumun geçmişinde bulunan kimi oluşumları saptırma ayrıcalığını da yaratıyor. Bunun karşısında durmak elzemdir, ama daha da önemlisi, sanatın içindeki bu değerlere sahip çıkmak için daha kapsamlı bir çabaya girişme gerekliliğidir.

(Bu yazı Nisan 2008’de İşçi Mücadelesi sitesinde yayınlanmıştır.)