Son iki aydır gördüğüm yapıtlar arasında iki yapıt önemliydi. Birisi Bienalde yer alan 1975 Kolombiya doğumlu sanatçı Milena Bonilla’nın Sağır Taş adlı Karl Marx’ın yeri değiştirilmiş mezarına ilişkin resim ve video. Diğeri de Nasan Tur’un Galeri Mana’da sergilenen Das Kapital adlı kâğıt triptiği. Bu iki iş de son derece sade, gösterişsiz ve sessiz; ancak tüm Full Article…
AÇIK ŞEHİR: ÇANAKKALE
Küratör: Hakan Kırdar Sanatçılar: Funda Alkan, Tuncay Murat Atal, Müge Bilgin, Yeşim Denizhan, Mehmet Dere, Ersan Deveci, Sema Kayaönü, Dilay Koçoğulları, Emre Meydan, Nur Muşkara, Fırat Neziroğlu, Arzu Oto, Teslime Başak Özkutlu, Candan Öztürk, Sinem Pehlivan, Esra Sultan Şahin, Gülcan Şenyuvalı, Yaprak Yürek “Açık Şehir: Çanakkale” sergisi, başlığını daha çok askeri alanda kullanılan ‘açık şehir’ Full Article…
Orijinal Mesaj
Güncel sanat günün en ağırlıklı konularıyla birebir uğraşıyor. İçinde siyasi gündemin farklı söylemleri, toplumsal gelişmelerin en can alıcı olanları var. Kimlikle, göçle, kentleşmeyle ilgilenen ve bu sorunların karşısında duran sanatçılar yabancılaşma gibi klişe olmuş ezberleri yeni zeminlerde ele alıyorlar. Sanattan politikaya uzayıveren bu çizgide sanatsal kimlikleri ile konuşuyorlar… Plastik sanatlarda bu eğilim, 1980’li ve 90’lı yıllarda belirginleşip çok kültürlülüğün önemsenmesine ve toplumlardaki eşitsizliklere ve ötekileştirmelere değin sınıf, kültür, etnik köken, cinsiyet gibi birçok farklılığa dikkat çekmiştir. Bu dil yenidir ve 19. yüzyıldan tanıdığımız ‘toplumcu gerçekçilik’ akımının ötesine yerleşir. ‘Kimlik odaklı’ bu yeni sanat anlayışıyla ‘durumlar’ sorgulanmakta ve öncelikle toplumsal ayrımcılığın üzerine gidilmektedir. Güncel sanatçının kendisini ifade ediş biçimi de epey farklıdır. Çağdaş teknolojinin kullanılması ve türlü türlü anlatım dilleri çalışma olanaklarını arttırmıştır. Seviyoruz ya da yadırgıyoruz ama sunumları ilgiyle izliyoruz. Bienallerde kitlelere ulaştırılan sanatla buluşuyoruz. Sanatçıların videolar, yerleştirmeler ya da karışık tekniklerle üretmiş oldukları işlerindeki ayrıntıları bu sefer de sanatçı özgünlüğü içinde görmenin keyfini paylaşıyoruz. Şener Özmen ve Cengiz Tekin “Orijinal Mesaj” isimli kolektif sergilerini çağdaş anlatımın olanaklarından yararlanarak hazırlamışlar. “Manzara”, “Bravo”, “Umut”, “Bir gün Bir T ve Bir K” isimli videolarda toplumsal yaşamın içinden çıkarılan olguları okumak mümkün. Görüntüler belleklerde yer edinecek özellikliler. Türkiye’den, Diyarbakır’dan, açılımlardan; can acıtan gerçeklerden ama esnek olabilirlikten hatta şiirsel olanlardan yana bir tavır bu. Kalıcılık tadında, simgesel ve özgün. “Günümüz Türkiye’sinde her gün uğraştığımız kavram kargaşaları mı?” dediniz; “Toplumsal, siyasal ya da bireysel travmalar mı ya da kimlik politikaları mı?” Videoların ayrıntılarında bu değerler çıkmazında olunduğu kolayca hissediliyor. Bugün “iz bırakan” nedir? sorusunu yanıtlayan serilerdeki fotoğraflar da videolar gibiler. Gerçeğin zaman zaman ironik karşıtlığı, zaman zaman kara mizaha varan yolculuğundaki bu fotoğraflarda da olayların olumlu ya da hoşa gidebilecek zengin kültürel bağları içindeyiz. “Orijinal Mesaj” sanatın hayal gücüne ve yaratıma gereksinim duyduğu zemininde duruyor. Yaşanan toplumsal karmaşadan beslenip hatta ölümden bile geçip dinden ya da mahremden söz açabilen bir içeriğe karşın sanatsal yaklaşımın estetiğini izletebiliyor. Outlet/ İhraç Fazlası Sanat Ş. Özmen ve C. Tekin’in sergisiyle yaşadığımız sosyal daralmayı, ayrımcılığı bazı denemeler ve görüntülerle zamana, öncelikle geçmiş ve gelecek bağlamındaki göndermelerle buluşmak için iyi bir ortam sunuyor.
Sergi 9 Ocak 2010’a kadar açık olacak, iyi seyirler.
Canan Beykal: Sanat tüketimi
Ülkemizde sanat galericiliğinin tarihi tek tük sayıda 50’lerin ortamına rastlar, patlaması ise 70’li yıllara. 1975 yılında Yeni Ortam Gazetesi’nde yazılarımı yayınladığım köşede piyasa olgusu, özellikle galericilik üzerine bazı yazılarımın dönemin galericileri kadar sanatçılarının da öfkesine neden olduğunu, hatta bir yazımın adını çok iyi anımsıyorum.Bu yazıma, sanatçılara pek de hak etmedikleri bir onur payesi vererek “Promete Full Article…
Banu Birecikligil, Gece Karşılaşması, 19 Kasım-19 Aralık, 2009
BANU BİRECİKLİGİL GECE KARŞILAŞMASI 19 Kasım-19 Aralık, 2009 Banu Birecikligil, dış dünyadan tamamen uzaklaştığı, yer ve gök arasındaki gece yolculuğuna ait yapıtlarının yer alacağı “Gece Karşılaşması” adlı 4. sergisiyle 19 Kasım – 19 Aralık, 2009 tarihleri arasında x-ist’te izleyicilerle buluşuyor. Önceki sergilerinde çocukluk imgeleri, aile fotoğrafları ve gazetelerin görselliğini aynı, ironik düzlemde buluşturan Birecikligil, son Full Article…
Kar Maskesi
9 Nisan, 2009 – 25 Nisan, 2009
Derin devlet bir aşk şiiri olsaydı kar maskesi onun başlığı olurdu.
Hayatımızın derinliklerinde saklanmış, o kadar derinde duran ki göremediğimiz, günlük yaşantımızın alışıldık faşizmi içinde eriyip giden, arada televizyonlarda kar maskeli “kahraman” amcalarla ve “kutsal” değerler uğruna verdikleri “kutsal” savaşlarla büyük şehir insanının hayatına teğet geçen, bu, sonunun nerede olduğu bilinmeyen bir derinlikten bahsediyoruz.
Günümüzde her ne kadar dünya çapında işler kötüye gitse de, açlık ve tedavi edilebilir hastalıklardan ölenler, savaşlar, kuraklık, çevre felaketleri almış başını yürümüş olsa da, toplumsal apati gereği artık sanatın en fazla ifade edebildiği şey post modern insanın iç sıkıntıları olabilmekte. Haliyle bu ülkenin bir yerlerinde mütematiyen kayıplara karışan insanlar ne haber bültenlerinin ne de ilgi alanlarının en küçücük yerlerini bile kaplamıyorlar.
Sözü olan sanata kapılarını her zaman açık tutan Hafriyat Karaköy ekibi bu sefer Serpil Odabaşı’nın resimlerini görmeye çağırıyor sizi. Yaşanılan şiddeti olanca sadeliğiyle anlatan çalışmalar, size “unutulmuş” bir dünyanın hüzünlü kapılarını açacak. İronik bir dil ile derdini söyleyecek. Sanatın tanıklığını yadsımamak için sizleri 9 Nisan akşamı saat 19.00da Hafriyat’a davet ediyoruz.
Serpil Odabaşı’nın İstanbuldaki ilk kişisel sergisi “Kar Maskesi”, 9 – 25 Nisan arasında Hafriyat’da görülebilir.
Lapses’in Yapım Süreci
Katalog MetniIlk olarak 53. Venedik Bienali, Turkiye Pavyonu, Istanbul Kultur ve Sanat Vakfi, 2009′da yayinlanmistir. / First published in: 53rd La Biennale di Venezia, Pavilion of Turkey, Istanbul Fundation for Culture and Arts, 2009Lapses’in y…
İLK KURŞUN GAZETESİ
Bienal Açılımı (2) Lale Şıvgın 29 Eylül 2009 ÖNCEKİ yazımda 11. İstanbul Bienali’nde açılım gündeminden faydalanan bazı sanatçıların, sergi alanlarını milli değerlere karşı bir propaganda arac…
My Name Is Casper!
Karşı Sanat Çalışmaları ve Tarihi Sümerbank Binası’nda Tarihi Sergi açılıyor!
My Name Is Casper!
İki yüze yakın katılımcısıyla, 2 Ekim 2009 tarihinde Karşı Sanat Çalışmaları’nda ve 3 Ekim 2009 tarihinde Tarihi Sümerbank Binası’nda sizleri bekliyor.
Sergi açılışları
2 Ekim Cuma 18.00 Karşı Sanat Çalışmaları
3 Ekim Cumartesi 17.00 Sümerbank Binası
Karşı Sanat Çalışmaları: 2 Ekim-24 Ekim 11.00-19.00 (pazar hariç)
Tarihi Sümerbank Binası: 3 Ekim-24 Ekim 11.00-19.00 (pazar ve pazartesi hariç)
daralan/sanatçılar
Hatıra Akyüz
Sesil Beatris Kalaycıyan
Evrim Kavcar
Her şey yolunda…
daralan
Hayat denen hengamenin başrol oyuncusu olduğunu düşünen insan, mevcut veya karşıt tüm hareketlerin toplamının oluşturduğu bütün olan sistemin yaratıcısı, uygulayıcısı, satıcısı tüketicisi ve bekçisidir. Bu devamlılığı (bir şekilde) sağlamak adına yarattığı soyut ve somut kavram, kural, gelenek, ahlak, ideoloji, inanç, eğitim, aile vb. birbirinden farklı yöntem ve araçların toplamının oluşturduğu yapı, kestirmeden gidecek olursak hayatın ta kendisidir.
Devamlılığı sağlamak adına uygulanan yöntemin içeriği değişse de sistem, mevcut işleyişi (işleyiş biçimini) varlığı veya varoluluşunun bilinirliliği ile tehdit eden – tehdit etme potansiyelini barındıran veya sistem tarafından böyle olduğu düşünülen karşıt, muhalif, alternatif unsurları yok etmeyi bir savunma biçimi olarak uygulamış fakat hiçbir zaman (şuana kadar) tam olarak başarılı olamamıştır.
Günümüzde gelinen noktada egemen sistem; tehdit olarak gördüğü unsurlarla mücadelede başka yeni yöntemler keşfediyor! Din, ahlak, eğitim, aile gibi organları kullanarak karşı hareketlerin içeriğini-anlamını-temsil ettiklerini elden geçiriyor, olası etkisini engelliyor ve etki alanını daraltıyor olmasına rağmen bir yandan da bu karşıtlıkları; kültür, müzik, reklam, moda… endüstrisinin çekici ürünleri olarak daha geniş bir alana yayıyor ve genişleyen dar alanlar yaratıyor.
Cinsel özgürlük mü istiyorsun? Haberleşme kurumuna abone olarak ayda 29.90’a bilgisayar başında “sınırsız” cinsel devrimini yaşayabilirsin. Fakat sokağa çıkarken cinsel kimliğini evde bırak!
Çevre kirliliğini mi engellemek istiyorsun? Büyük fabrikaları, nükleer santralleri boş ver, diğer plastik kredi kartlarına oranla doğada daha hızlı yok olan çevre dostu kredi kartını kullanarak bunu yapabilirsin ya da banyoda biraz daha az kalarak su rezervlerini koruyabilirsin!
Okula, aileye, çalışmaya mı karşısın! Alışveriş merkezlerindeki, tepkini dillendiren tişörtler, “punk” stili kıyafet ve aksesuarlarla dolu mağazalar, şehir dışında kurulan, on binlerle birlikte tepkini bağırabileceğin asilik kasabaları ne güne duruyor? Kredi kartına taksit, erken rezervasyonda indirim bile var…
Yunanistan’da Başkaldıran İnteraktif Opera Sahnesi Sanatçılarının Bildirgesi
Aralık isyanı bütün önceki toplumsal mücadelelerden güç alırken, bizi inciten ve yaşamlarımızı esaret altına alan her şeye karşı genelleşmiş bir direnişin de zeminini döşedi. Gün be gün horlanmakta olan yaşam uğruna bir kavgayı körükledi. İsyanı kısa ömürlü bir havai fişek gösterisi sanan ve “hayat devam ediyor” deyiverip onu bir kenara atıp zayıflatanlara bir cevap olarak diyoruz ki, mücadele sürüyor, üstelik daha şimdiden hayatlarımızı yeni bir temel üzerine oturtmuş durumda. Hiçbir şey bitmedi; öfkemiz direniyor. Acımız yatışmadı; hâlâ buradayız. Sokaklarda, okullarda ve üniversitelerde, sendikalarda, kamu binalarında ve parklarda isyan. Sanatta da isyan.
Edilgin izleyiciler tarafından tüketilen bir seyirlik olan sanata karşı.
“Farklı” olanı dışlayan estetiğe karşı.
Kâr uğruna parkları ve halka açık alanları yok eden bir kültüre karşı.
Sesimizi bütün mücadele edenlerin sesleriyle birleştiriyoruz.
Konstantina Kunyeva ve isyan sırasında tutuklananlarla dayanışma içinde,
Mücadelemiz ve kendi kültürümüzle, devlet baskısına, toplumsal dışlanmaya ve medyanın yıldırma ve yanlış bilgilendirme çabalarına cevap veriyoruz.
Kaynağını “Sanat”tan alan bu girişimle, (herkesin yaşamının sanat olduğu düşüncesiyle) herkesin ve her birimizin yaşayış sanatını ortaya koyabilmesi ve kültürü ıslah etme tecrübesini yaşamak için gerekli ortamın bize geri verilmesini istiyoruz. Kimsenin ve hiçbir şeyin aracılık etmediği, açık ve herkesçe ulaşılabilir sanat istiyoruz.
Yunan Ulusal Operası’nı özgürleştiriyoruz, çünkü adı üzerinde o herkesin.
Her şeyi baştan alma ve sanatın rolünü yeniden keşfetme ihtiyacı hissediyoruz.
Özörgütlenme yöntemleriyle, kültürü kolektif yaratıcılık ürünü olarak gören herkese, hep birlikte özgür, yaratıcı eylemlerde bulunmayı teklif ediyoruz.
Bizden çalınan kültürü kurtarmak ve geri almak için.
HER AKŞAM SAAT 9′DA ÖZGÜRLEŞTİRİLMİŞ OPERANIN GENEL MECLİS TOPLANTILARI VAR.
SOKAKLAR SAHNEMİZ
İSYAN SANATIMIZ
Özgür Opera-törler
kaynak:http://www.iscimucadelesi.net/index.php?option=com_content&task=view&id=519&Itemid=1
Bir Kültür Devrimini Düşünmenin Gerekliliği
Burak Delier
Son 3-4 ay içerisinde oldukça yoğun bir sanat gündeminden geçtik. “Modern ve Ötesi” sergisi, Pera’ya gelen JP Morgan koleksiyonu ve arka arkaya açılan “güncel sanatı nasıl elitleştiririz/ticarileştiririz” ana temalı fuarlar, bunların yanında elbette Bienal’i , hatta Bienalleri (İstanbul, Venedik, Dokümenta) saymak gerekiyor. İnsanın beynini uyuşturan, düşünme ve eleştirme kapasitesini felce uğratan bir fırtına sanki, (buna “Allah Korkusu” sergisinin başına gelenler, Kuzey Irak harekatı, esir düşen, sonra “kurtarılan” askerler, bizi iyice köşeye sıkıştıran polis terörü vs. de ekleyebilirisiniz) her gün gündem değişiyor, tam bir şeye yoğunlaşıp onu tam anlamıyla sindirip, tüketip, sağını-solunu kavrayıp bir tavır geliştirecekken, başka bir darbe geliyor ve oluşmakta olan her şeyi süpürüp gidiyor. Komplo teorisi değil bu, aptallaştırılıyoruz, uyuşturuluyoruz, yarı bilinçsiz bir beden gibi küçük kasılmalarla cevap verebiliyoruz ancak. Verdiğimiz cevapların etkileri de küçük, geçici ve anlamsız kalmaya mahkum oluyor. Gündem içinde yapılan çekişme/tartışmalardan ne kalıyor elimizde ona bakıyoruz ve koca bir hiçin kaldığını görüyoruz… Geniş kapsamlı ve uzun erimli bir plana ihtiyacımız var. Bütün dünyayı kaplamasa da, en azından kendi mahallemizi, yani sanat mahallesini kaplayacak dönüştürücü, mikro bir plan üzerinde çalışmaya girişmeliyiz.
Sanat alanında yaşanan son gelişmelerin, aslında birbirine son derece bağlı süreçler olduğunu söyleyelim ilk önce, yani, müzelerin açılması, galerilerin, holding/şirket patronlarının, koleksiyonerlerin güncel sanatla ilgilenmesi, “Modern ve Ötesi” gibi son derece geniş kapsamlı bir serginin etrafında gelişen sanat cemaatlerinin rant kavgaları, JP Morgan’ın Türkiyeli elite neredeyse bir örnek olarak sunulan koleksiyonu ve bu koleksiyondan ders alacak ve bunu uygulayacak patronlar için fuarlar… Eh, tabii bir de sanatla sermaye arasında bağlantıyı kuracak küratörler, eleştirmenler lazım, neyse ki onlarda buradalar. Şimdi sıra, eleştirmenlerin/küratörlerin/galericilerin “en iyi çıkış yapan genç sanatçıları” listelemeleri, hafif muhalefet veya yetenek sosuyla güzelce paketleyip, fiyatlandırmalarında. İleride, bu “zirve” yapan sanatçıları ve “iz bırakan” eserlerini tarihsel bir akış içinde arka arkaya koyduk mu, işte size en hakiki, en has Türkiye Sanatı!
Bu hikaye çok bildik, güneşin altında yeni bir şey yok. Ama şunu görmek gerekiyor, sanat herhalde hiç şimdiki kadar para etmemiş ve parayla bu kadar meşrulaşmış bir biçimde içli dışlı olmamıştı. Sadece Türkiye için geçerli değil bu söylediğim, dünyada da bu böyle[1]. Borsalar çıktıkça sanat borsası da yükseliyor, İstanbul dünya şehirleri arasında yerini sağlamlaştırdıkça Türkiye sanatı da “değerini” yükseltiyor. Bütün bunların arasında bir paralellik var. Tam olarak içselleştirilmiş bir kültür endüstrisi işte bu! İçerik tartışması yok, gerek de yok, her şey, her sergi, her mülakat, koleksiyona giren her iş, atılan her adım bir promosyon değeri olarak algılanıyor. Kapitalizmden, liberalizmin serbest piyasa ekonomisinden başka bir alternatif düşünemediğimiz, rekabetçi bireylerin, cemaatlerin ya da ulusların çeşitli güç alanlarında(sanat, ülke, dünya vs.) rant kavgasından başka bir “oluş” modelini tasavvur etmenin tamamen gündemimizden çıktığı bir dönemdeyiz. Rekabetçilik, kazanma hırsı, vahşilik sanat alanında da hüküm sürüyor. Kim daha fazla “görünür” olacak, kim daha fazla “değerine değer” katacak… Küratörlerimiz ise neredeyse memnunlar bu gelişmeden, bu rekabeti, çekişmeleri üretken bir sanat ortamının bir göstergesi olarak düşünüyorlar herhalde! “Vahşi” kapitalizmin ve rekabetçiliğin üretimde çoğullaşma değil, aksine tektipleşme ve muhafazakarlaşma getirdiğini unutmuşa benziyorlar. Bir de güncel sanatın kendini kabul ettirmiş olmasından, kurumsallaşıyor olmasından duydukları bir memnuniyet var sanırım. Öyle ya, yıllarca doğru düzgün bir müzesi olmamış bir ülkede, -beceriksizce olsa da- müze patlaması yaşanıyor, hep taklitlerle avunmuş içe kapalı bir sanat dünyası, 90’larla beraber kendini kendi gibi temsil etme şansını yakalıyor ve 2000’lerle, müzesiyle, müşterisini güncel sanatın verimli bir yatırım aracı olduğuna ikna etmeye muvaffak olmuş galerileriyle sanat popülerleşiyor, elitleşiyor ve kurumsallaşıyor. Türkiye sanat tarihinde “ilk”lerin yoğunlaştığı bir dönem, tarih yazılıyor, sanat tarihi yazılıyor… Tıpkı liberal piyasaya geçişle koleksiyonların oluştuğu 80’ler gibi. Bugün, 80’lerde yavaş yavaş “satmaya” başlayan ve giderek piyasalaşan sanatın ve sanatçıların, güncel sanat alanındaki muadillerini bulabilecek durumdayız. Sanat piyasasıyla, bütün kurumlarıyla oluşuyor, buna karşı bir direniş gerçekleşmez ise, önüne aldığı her şeyi kendine katarak ilerleyecek ve dokunduğu her şeyi kül edecek.
Nereye baktığınız da önemli tabii, piyasayla, ana akımla, hatta ana akımın kenarında dolaşan üretimlerle de bağını tamamen koparmaya aday, angaje üretimler var tabii, fakat şunu görmemiz gerekmiyor mu: 90’lardan beri hayli politik bir içerikle sahne alan güncel sanatın kapitalizasyon süreci başladı ve görülen o ki sanatçılar buna nasıl karşılık vereceklerini, nasıl direnebileceklerini iyi çalışmamışlar.
İşte tam burada duralım ve durum nasıldı 90’larda diye soralım. Güncel sanat tam olarak nasıl konumluyordu kendini elit/konvansiyonel/ticarileşmiş sanata karşı? Ayrıca bu konumlama, daha girift olmakla beraber siyasal bir kamplaşmaya da denk gelmiyor muydu, elit ve elit olmayan milliyetçiliklere karşı sol taraftan ve tabanın üretici çokluğundan söz almıyor muydu güncel sanat? Şimdi durum nedir? Milliyetçiliğe karşı geliştirilen tavır liberal piyasalaşmaya/elitleşmeye karşı neden geliştirilemiyor? Tabii ki, anti-milliyetçi sol ve sanat kendine millici bir cephe içinde yer bulamayacaktır, dolayısıyla liberal kanada doğru itilecektir.(Son seçimde AKP’ye oy veren “solcular”, “azınlıklar” vs. gibi.) Hatta teşvik edilecektir bambaşka niyetlerle. Zaten, güncel sanatı destekleyen banka, aile, kurum, kuruluşlara baktığımızda hangi projenin parçası olarak güncel sanatı desteklediklerini kolaylıkla anlayabiliriz. Güncel sanat, küreselleşen dünyanın kazanan elitleri arasında yerini almak için portföyünüzde olması gereken fiyakalı bir kart. Halbuki, 90’larda çıkışını yapmış bir çok sanatçı için, güncel sanat elitizme karşı da bir duruşu temsil etmiyor muydu? Nasıl böyle bir kayma oluyor ve bununla nasıl mücadele etmek gerekir?
“Gerçekçi Ol, İmkansızı Talep Et!” sergisinin katalogunda, güncel sanat sahnesinin bir ayrışmaya uğrayacağını söylemiştim. Kapitalizasyonun ve buna paralel olarak elitleşmenin etkisi ile bu ayrışmanın ana hatları ortaya çıkacak iyice. Milliyetçi ve elit solla paslaşanlarla ilgilenmiyoruz zaten, bizi ilgilendiren, önümüzde duran bütün melekeleri, hoşgörüsü, “yaratıcılığı”, kendinden menkul demokrasisi vs. ile piyasaya/kurumsallaşmaya, yeni anti-milliyetçi küresel elite karşı nasıl bir cephe alacağımız. Bu aynı zamanda, büyük resimde oldukça ciddi bir siyasal hassasiyet ve ajandayı gözetmek anlamına da geliyor. Sanatçı olarak kendi konumumuzu sorunsallaştırmamız ve dönüştürmemiz gerekiyor. Hatta, sanat alanını baştan aşağı yenilememiz; kurallarını, kariyerist sanatçının, bilir-kişilerin, küratörlerin, eleştirmenlerin, galericilerin, koleksiyonerlerin, holding patronlarının koyduğu sanat alanını terk etmemiz, başka bir yapılanma, başka bir siyaset ve örgütlenme içinde alanı tekrar tanımlayarak, “özgürleşmeyi” gerçekleştirmemiz gerekiyor. Bütünlüklü bir projeye ihtiyaç var, küçük hamlelerle yetinemeyiz, ne de olsa sanat alanı, kurallarının bozulması ile kendini besliyor. Sanatçının üretimi ve söylemi ile yapılan mini kırılmalar hemen düzene entegre ediliyor. Üretimimizin içinde tetikleyeceğimiz kırılmalarla ilgilenirken, büyük söylemsel yapılara(bu yazıda “Sanat”) müdahale etme, farklı yapılar ve söylemler kurarak özneleşme süreçlerini gözden kaçırıyoruz.
Şu soruyu soralım: Elimizdeki düzen içinde fail kimdir, kim konuşuyor? Sanatçı mı? Küratör mü? Koleksiyoner, yatırımcı, bankanın halkla ilişkiler müdürü mü? Ya da hepsinin katkısı(ekonomik ve sembolik) ile oluşan bir yapı/fabrika mıdır, asıl fail? Sanatçı üretimi ile içine girdiği sahada ne kadar özneleşebiliyor? Sanat söyleminin bütününe ne kadar hakim olabiliyor? Elbette, bu sanatçının üretimi ile oldukça alakalı, fakat, sadece ve sadece onunla alakalı değil. Kafamızı bir an kaldıralım ve üzerimize gelmekte olan dev kar topuna bakalım. Sanatın tarihsel, toplumsal ve ekonomik süreçlerin içinde oluşmuş bir yeri var toplum içinde. Bu yer hiç de olması gerektiği gibi “özerk” değil. Çeşitli güç odakları arasıda gidip gelen bir saha. Bu saha içinde sanatçıya/eleştirmene vs. bir konum ve işlev biçiliyor. Bu hazır konumu ve işlevi sahiplenip, toplumsal bir “değere”, bir ürüne dönüşmek ve toplumun işleyişini onaylamak mı istiyoruz, yoksa, başka bir konum üretip, didişmek mi istiyoruz? Bu siyasetin, siyasi bilincin önemli rol oynayacağı bir ayrım. Bourdieu “Sanatın Kuralları” adlı kitabında oldukça vurucu bir karşılaştırma yapıyor, kabaca ele alırsak: Duchamp sanatın kurallarını bozan ve yeniden tanımlayan biridir, çünkü sanat ve sanatçı üzerine düşünür, kendi konumu sorgular; oysa, “naif” ressam Gümrükçü Rousseau sanat alanının yarattığı/yaptığı bir şeydir. Rousseau bir nesnedir, o yapmaz, alan tarafından yapılır. Kendi bilinci, alan bilinci yoktur, onun söz alacağı konum ona biçilmiştir. Duchamp oyunun kurallarına o kadar hakimdir ki, onları bozar, sorunsallaştırır, eğer, büker, dalga geçer, işine geldiği zaman kullanır. Oyunda kendi bölümünü bırakıp, oyunla oynamaya girişmiş biridir Duchamp.
Bizim ise güncel sanatın ehlileşmesi ve kapitalize edilmesi sürecinde oyunu terk edip, başka bir oyun yaratmamız, oraya eklemleneceğimize başka kurallar, başka bir işleyiş yaratmamız gerekiyor. Sanat alanında topyekun bir devrimi kovalamamız gerekiyor. Bunu yapmadığımız takdirde, 90’lardan itibaren gelişen sanatın siyasallaşma eğrisi, sanatsal ve siyasal içerik kof bir söylem olarak kalma tehlikesi ile karşı karşıya. Öznesi olacağımız yeni bir oyun sahası icat etmeliyiz.
Bir süredir, üretimlerin farklılaştığını ve kayda değer bir siyasallaşma eğrisi izlediğini söyleyebiliriz. Deneysel sergiler, angaje ve amatör projeler yapılmakta. Bunların cesaretlendirilmesi ve sanat faaliyetinin profesyonellerin ve bir takım özel “deha”ların alanı olmaktan çıkması için çaba harcanmalıdır. Bu tür çabalar var, peki nedir başından beri değişmeyen? İzleyici/koleksiyoner profili sanat icat edildiğinden beri tarihin hiçbir anında kırılmaya uğramamıştır. Sanat hep egemen sınıfların uğraşı olarak kalmıştır. Egemen sınıfların uğraşı olmayan sanat ise, dışlanmış ve değersizleştirilmiştir. Dışlanmadığı durumlarda ise bir analiz nesnesi konumuna indirgenmiş ve yine burjuva salonlarının duvarlarında yerini almıştır. Sanatçılar bunu eleştirseler dahi, dönüp burjuvazinin kucağına kendilerini bırakmak zorunda kalmışlardır. Sosyal içerikli hiçbir sanat eserinin sahibi ya da o eseri tartışan kişiler o esere konu olanlar olmamıştır. Koleksiyon yapmak egemen sınıfların bir ayrıcalığı olarak süre gelmiştir. Sarkis’in eleştirileri, Haacke’nin işleri ve Broodthaers ve daha nicelerinin işleri bu konu etrafında döner hep. Sarkis meseleyi “savaş ganimet”i diyecek kadar ileri götürür. Sanat faaliyeti, sanat eseri egemen sınıf tarafından esir alınır. O sınıfın inceliğini ve aklını onaylayan, egemen olmaktaki haklılığını pekiştiren bir alet olur sanat. Bugün bizim karşı karşıya olduğumuz tehlike de bundan başka bir şey değil. Bunu değiştirmek ve buna karşı direnmek için kendi yapıtlarımızdan öteye gitmemiz gerekiyor. Örgütlenmemiz, eserlerimizi ve tetikledikleri tartışmaları gerçek sahiplerine ulaştırmamız, alanı kaydırmamız gerekiyor. Büyük ölçüde toplumu bölmeye, dolayısıyla düşmanlaştırmaya hizmet eden, hiyerarşik, özelleştirici, burjuva ideolojisi tarafından belirlenen sanat alanı yerine, başka bir sanat alanını, (aşırı demokratik kamusal bir alt-alan olarak), kapitalist olmayan insani bir değiş-tokuş modelini ve başka bir “müzeyi” hayal etmemiz gerekiyor. Elimizdeki hazır izleyici/koleksiyoner profilini, mekan profilini, müze profilini değiştirmemiz gerekiyor. Baştan aşağı farklı bir sanat alanı yaratmalıyız. Başka bir sanat, başka bir ilişki, başka bir sanatçı, başka bir eleştirmen, başka bir mekan, başka bir izleyici/koleksiyoner… ve nihayet başka bir dünya!
Not: Elbette, mesele bu örgütlenmenin nasıl bir ortak bilinç(siyasal ve sanatsal) ile yapılacağını ortaya koymak ve bulunduğumuz koşullar içinde, liberal ekonominin kültür politikalarından bağımsız, ekonomik olarak kendine yetebilen bir yapı ile aşırı demokratik kamusal alanın nasıl kurulabileceğini araştırmaktır. Zaman, yerleştiğimiz çatlaklardan çıkarak “alanlar” yaratma, somut adımlar atma, deneme-yanılma ve bir daha deneme yeniden yanılma zamanıdır…
[1] Art Review: dergisinin Kasım 2007 sayısındaki “En Güçlü 100” (The Power 100) dosyası oldukça ilginç. İçinde sanat aleminde bir yerlere gelmek istiyorsanız nasıl davranmanız gerektiği ilgili dersler de var. Hemen söyleyelim En Güçlü François Pinault(koleksiyoner), 6. sırada En Güçlü -hepimizin bildiği- Damien Hirst, üzülerek, listede Türkiye’den kimsenin olmadığını belirtelim. Bizim için hala biraz zaman var demek oluyor bu.
Art-ist Güncel sanat dergisi sayı: 7, Ocak 2008
Rodçenko Kimdir?
Burak Delier-Kamil Şenol
Karşı devrimci zamanlarda yaşıyoruz. Tarihi, Büyük Birader gibi yeniden yazıyorlar ve devrimcileri dahi karşı devrimci gösteriyorlar. İstanbul Modern’de “Sessiz Direniş” adlı bir fotoğraf sergisi açıldı 13 Şubat’ta. Ve sergi 28 Mayıs’a kadar sürecek. “Sessiz Direniş – Rus Fotoğrafında Resimsellik” başlıklı sergide, Aleksandır Rodçenko, Sergei Lobovikov, Aleksandır Grinberg, Yuri Yeremin ve Aleksei Mazurin’in de aralarında bulunduğu 18 Rus fotoğrafçının 1898’den 1940’lara uzanan süreçteki üretimlerinden toplam 194 orijinal baskı yer alıyor. Sergi tanıtım bülteninden basına yansıyan, özellikle altı çizilen görüşler şunlar: “Rus resimsel fotoğrafının ustaları, Ekim Devrimi’nden sonra, 1920’lerde yönetimin zulüm ve baskısı altında kaldılar. Kişisel varoluşlarını ve estetik deneyimlerini ifade etmeyi arzulayan Resimsel akımın temsilcileri, burjuva ideolojisinin destekçileri, “idealist-bireyciler” ve devrim-öncesi yaşam tarzının savunucuları olmakla, ‘Turgenyev’in duygusallığı’yla, sınıf çatışması kuramı yerine burjuva değerleri öne çıkartmakla suçlandılar.”
Sovyetler Birliği tarihe karıştı, ama hâlâ huzursuz etmeye devam ediyor. Sovyetler Birliği’nin 1991′den itibaren içine girdiği çöküş süreci ile birlikte, tarihsel olarak devrimci dönem ile bürokrasinin egemenliğinde geçen dönem birbirinin içine geçirilerek, tarihin en büyük devrimci dönüşümüne saldırılmakta. Burjuva dünyası elbette, eskiden beri karşısına aldığı 1917 Ekim Devrim’ine, günün yarattığı olanakları da kullanarak tazelenmiş bir güçle hücum ediyor.
Sanatçılar, “Ekim Devrimi’nden sonra, 1920’lerde yönetimin zulüm ve baskısı altında kaldılar” tespiti yapıldıktan sonra, doğal olarak, “Sessiz Direniş” sergisinde “İş”leri gösterilen Konstrüktivizmin önde gelen adlarından, Rodçenko, sergi açılırken Türk (İstanbul Modern sorumlusu) ve Rus (serginin küratörü) konuşmacılar tarafından “Rus devriminin baskıcı yapısına karşı tepki” akımı içinde gösteriliyor! Oysa en sıradan sanat tarihi kitapları bile Rodçenko’yu Ekim Devrimi ile yanyana anar. 1917 Devriminde ve sonrasında Konstrüktivistler ne istiyorlardı? Aleksandır Rodçenko kimdir?
Bu soruların cevaplarına geçmeden ilk elden şu söylenebilir: Kimi sanat tarihçileri ve toplumsal eleştirmenler, geçmişteki en önemli avangard (öncü) hareketlerin, XX. Yüzyılın başlarındaki karşı sanat hareketlerinin en başında Rus Konstrüktivizmi’nin geldiğini iddia etmişlerdir. Baskı ve zulmün olduğu yerde tarihin en deneysel, en özgür ve öncü “sanat” hareketlerinin yeşermesi mümkün müdür?
Devrim döneminin Rus Konstrüktivzmi (Naum Gabo’nun Batı’ya taşıdığı üslupçu konstrüktivizmden ayrı bir şeydir kesinlikle) 1917 öncesinin sanat eserinin temsili olmayan bir inşa (konstrüksiyon) olması gerektiği yolundaki düşüncesiyle, 1917 sonrasının sanatçıların sosyalist toplumun inşacıları olması gerektiği yolundaki düşüncesinin bir bileşimiydi. Burada sanat ve toplum ayrımına karşı şiddetli direniş vardır. Ortaklaşmacı kültürün düşünsel ve maddesel üretiminin inşasıdır esas olan. Konstrüktivizm, burjuva kültür ve sanat anlayışına karşı, işçi sınıfının öncülüğünde kurulan yeni bir toplumsal ilişkiler biçiminin görsel ve kültürel karşılığıdır. O günün kolektif sanatı inşacı hayattır. Afişlerden giysilere, binalardan mobilyalara, hayatın içinde işlevsel bir karşılığı ola her alanda çalışmalar yapılır. Burjuva zevkine ve kullanımına yönelik duvara asmalık “sanat”, aynı din gibi yalandır! O yüzden bu tür bir sanat reddedilir, bizzat hayatın içinde yer alınarak.
Kimdir Aleksandır Rodçenko?
1920 ve 30′lu yılların en parlak ve çok yönlü sanatçılarından biri olan Rodçenko, 1891 yılında St. Petersburg’da doğmuş. 1910–14 arasında Kazan Sanat Okulu’nda Nikolai Feshin ve Georgii Medvedev’den eğitim alan sanatçının Ekim Devrimi’nin de etkisiyle sanatın toplumsal alandaki dönüştürücü gücüne olan inancını, disiplinlerarası çalışmalarıyla somutlaştırdığı söylenebilir. Devrimin ideallerine derinden bağlı olan Rodçenko, bu yıllarda sadece fotoğrafçı olarak değil, dekoratör, grafik tasarımcı, ressam, heykeltıraş ve illüstratör olarak pek çok değişik alanda farklı işler ortaya koymuş. Sanatı devrimle birlikte gelişmiş ve olgunlaşmıştır. 1920’de Bolşevik hükümeti tarafından Narkompros (Halk Eğitim Komiserliği) Müze Bürosu yönetimine ve satınalma fonunun başına atanmıştır. 1920 ile 30 arasında sanat okullarının programlarının yeniden organize edilmesi görevini üstlenmiş ve Yüksek Teknik-Sanat Atölyesinde dersler vermiştir. Sanırız bütün bunlar Devrim’in ilk yıllarında Rodçenko’nun konumu hakkında yeterince bilgi vermektedir. Rodçenko karşı-devrimci olmanın çok uzağındadır. Fakat, 1930’dan sonra işler değişir. Rejimin avangard Konstrüktivist sanatı dışlaması ve sosyalist gerçekçi bir biçime kayması ile Rodçenko dışlanır. Formalist olma suçlaması ile 1928’de girdiği Ekim sanatçılar çevresinden uzaklaştırılır. 1930’lu yılların sonlarına doğru tekrar resme döner ve soyut ekspresif bir tarzda ürünler verir. 1942’ye gelindiğinde fotoğrafı bırakır. Yine de bu yıllar boyunca hükümet için fotoğraf sergileri düzenler. 1956’da Moskova’da ölür.
Rahatlıkla görülebileceği gibi Rodçenko karşı-devrimci değildir, hatta Stalin’in gaddar uygulamalarına gözünü kapayarak, 200.000 kişinin öldüğü Beyaz Kanal projesini fotoğraflaması ve bir Stalin övgüsü kurgulaması sebebiyle rejime fazla angaje olduğu için bile eleştirilebilir. Elbette, bu dönemde ortaya çıkan avangard sanat (Konstrüktivizm, Suprematizm vs.) için söylenebilecek ve tartışılabilecek çok şey vardır. Tartışılmayacak şey ise, Konstrüktivizm ile devrimin derin ortaklığıdır. Sanat tarihine ve gelişimine şöyle bir bakıldığında sanatın temsil, gösteri ve değişim değerine odaklanmış burjuva beğenisine karşı en oturaklı ve en güçlü çıkış Konstrüktivizm olmuştur denilebilir.
Bugün, biz gösteri ve temsil yöntemlerinin kuşatması altında yaşıyoruz. Konstrüktivizm ise hâlâ sanatı gösteriden ve piyasadan kurtarmak, “aşağı” indirmek ve hayata müdahale edebilecek bir potansiyel olarak tekrar ele almak için değerli ipuçları sunuyor. Fakat, uzun zamandır burjuvazinin tekelinde olan müze ve koleksiyon yapma, dolayısı ile sanatın ne olduğunu ve sanat tarihini kurgulama ayrıcalığı, sanatın ve toplumun geçmişinde bulunan kimi oluşumları saptırma ayrıcalığını da yaratıyor. Bunun karşısında durmak elzemdir, ama daha da önemlisi, sanatın içindeki bu değerlere sahip çıkmak için daha kapsamlı bir çabaya girişme gerekliliğidir.
(Bu yazı Nisan 2008’de İşçi Mücadelesi sitesinde yayınlanmıştır.)
kaosGL, ahlak sayısı, 2008
kaosGL, ahlak ADNAN YILDIZ / AHLAK ŞEMSİYESİ KİMİN İÇİN(DE)* AÇILSIN? Turgut’a/Sezen’e Her ahlak kurgusaldır; DNA yapısında kendi sosyal kurgusunu ve kültürel kontrol mekanizmalarını içerir. Eee, her kurgunun da …
Önder Özengi, "I wanna hurt, I wanna love" @ İMÇ 5533
O yüzden cemaat anları olabilir- zaman zaman anlatılan bayram anları değil de, diyalojik anlar; Nazianzos’lu Gregorius’un koyduğu kurallara karşı gelindiği, diyalektik yapma sıfatı olmayanların, kendi sıfatlarını yeni bir başlangıc…
"noktaları birleştir", 16 subat / 9 mart 08 – Hafriyat Karaköy
“içine giremeyiz” kağıt üzerine karışık teknik,60 x 120 cm ( we can’t go in, mixed media on paper,60 x 120 cm)”zıplayan kadın”kağıt üzerine karışık teknik,60 x 120 cm ( jumping woman, mixed media on paper,60 x 120 cm)”anıt”kağıt üze…
Borga Kanturk “Zidane’in İntikamı”
(15 Ekim – 25 Kasım 2006)
“9 Temmuz, 2006 gecesi.
Bir futbolcu, hatta bir futbolcudan çok bir mit, kendisine yapılan tahrik edici, alaycı saldırılar karşısında dayanamayarak sert ve ani bir tepki gösterdi, hem de milyonlarca izleyicinin önünde. Bu tepkinin kökleri medyada onun ötekiliğine isaret edilerek tartışıldı ve yasam öyküsü asil bir gruba adapte olmuş cirkin ördek yavrusu masalıyla yeniden inşa edildi.
Oysa her zamanki gibi bir intikam hikayesi ile karşı karşıyayız.
Bir ana ait bir fotoğraf ve dünyanın bütün yayın organlarında…
Coğrafyaların ve ulusal kimliklerin bu denli belirleyici olduğu günümüzde, izleyici kitleye ilişkin her sosyal faaliyet (buna sanat ve spor da dahil) büyük ölçüde göz önünde olanı, prim yapanı tercih edecektir.
Zidane’nın en görkemli gecesinde hem de golünü de atmışken, rakibine hışımla attığı o kafayı, bir kötü öteki çocuğun kökenindeki damarı, kanı hatırlaması olarak değerlendirmeye zorlanan bizler…
Peki Onu, bu tavrını kötülercesine Cezayirli kimliğine vuran zihniyetten uzak sadece kendi varlığıyla kabul edebilir miyiz?
Ya da şatafatın, şiirin sanatın ve şarabın kökleri, Avrupa ülkesi Fransa’da değil… Tam da Cezayir’de hem de milli futbol takımında bir Zidane olduğunu hayal edelim… Gözlerden uzak, sessiz ve reklama dayanmadan, direnen bir Zidane!
Varlığından ne kadar haberdar olduğumuz bir soru işareti.
Onun hikayesine bir anlık tanıklık edebilir miyiz?” [Borga Kanturk]

















