Sainte Pulchérie, “Festival de la francophonie” (Fransız Dili Festivali) kapsamındaki, etkinlikleri çerçevesinde, ünlü Bedri Baykam’ın işlerini sergiliyor. 163 yıllık köklü bir kurum olarak, okulda 2009’dan beri sergiler açan Sainte Pulchérie, bu şekilde kültürel etkinlikleriyle hem öğrencilerine, hem de İstanbullu sanatseverlere hizmet etmiş oluyor. Okul daha önce bünyesindeki etkinliklerde İdil Biret, Ayla Algan, Nedim Gürsel gibi Full Article…
HAKAN CELAYİR – İSTANBUL’U TÜKETME GİRİŞİMİ
15 Ocak – 30 Ocak 2010 tarihleri arasında Atatürk Kitaplığı Sanat Galerisi’ne “İstanbul’u Tüketme Girişimi – İ:S:T:A:N:B:U:L Kullanma Klavuzu” başlıklı enstalasyon projesi ile Hakan Celayir konuk olacak. Koordinasyonunu Atatürk Kitaplığı’nın üstlendiği ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi – Kültür Müdürlüğü himayesinde gerçekleştirilecek serginin yönetmenliğini Yasemin İşcan yapacak. “İstanbul’u Tüketme Girişimi – İ:S:T:A:N:B:U:L Kullanma Klavuzu” başlığı sanatçıyı derinden Full Article…
KÜPŞEHİR-CUBECITY
KÜPŞEHİR “Çok Oyuncaklı Sergi” CUBECITY “A Toyful Exhibition” 13/01/2010 – 26/02/2010 Ömer Ozan Erdoğan & Creative Bonanza Açılış Kokteyli / Opening Cocktail 13.01.2010 – 19:00 ALANistanbul Galip Dede Cad.No: 24 K: 4 D: 11 Tünel-Beyoğlu/İstanbul alanistanbul.com
Çağdaş sanata cesur “Bir” katkı:
Tunca Sanat tüm sanatseverleri şehrin en otantik köşelerinden Dolapdere Antikacılar Çarşısı’ndaki 700 m2’lik 2 kattan oluşan geniş mekânında 40’a yakın sanatçının 60’ı aşkın eserinin yer alacağı “Bir” sergisine davet ediyor.Tunca Sanat’ın yeni mekânındaki ilk sergisi “Bir”in açılışı 17 Aralık 2009 Perşembe günü gerçekleştirilecek. İstanbul alternatif bir sanat mekânına kavuşuyor! Açılışını, sanat alanındaki uzun süreli deneyimlerini Full Article…
PİÇ SANAT
Burak Delier
11. İstanbul Bienali “İnsan Neyle Yaşar?” açılalı iki haftayı aşkın bir süre geçti. Bu süre içerisinde serginin –bienal demeyeceğim çünkü söz konusu sergi alışık olduğumuz bienal sergilerinden hayli uzakta nerdeyse onlara karşı bir tavır niteliğinde- aldığı tepkilere ve tepkisizliklere baktığımızda serginin ortada kaldığını söylemek mümkün. Ne büyük medya gazete ve dergilerinin piyasaya yıldız sanatçı pompalamaları, ne geleceğin reklamcı-tasarımcı-halkla ilişkilerci adayı öğrencilerinden yorumlar, ne de sanat camiasından sergiyi tercüme edecek bir yazı. Bütün bu kesimlerin kendilerine has motivasyonları ve siyasi pozisyonları var elbet ve çoğunun da serginin açıktan yaptığı Komünizm propagandası sebebiyle uzak durmaları ve duracakları anlaşılabilir. Anlaşılamaz olan sol cenahın sergiyi tek kalemde sermayenin düzenlediği bir retorik hamleye indirgeyerek silmiş olması. Hali hazırda önümüzde filizlenmekte olan sponsorluk ve sanat/siyaset tartışmaları hiç de beklemeyi kaldıracak türden değil. Bu manzara günümüz koşullarında siyaset ile sanatı birbirinden ayırmayan, hiyerarşik bir sıralamaya tabi tutmayan hem sanatsal hem de siyasal bir var oluş alanını kovalayan bir tavır için sorumluluk duygusuyla harekete geçmeyi gerektiriyor.
Hem sanata hem de siyasete zaten güveni olmayan ve giderek düşmanlaşmış bir toplum içerisinde sanat ve siyaseti ayrıştırmadan kovalayanlar için zemin giderek daralıyor. Bunun pratik sonucu hiç kuşkunuz olmasın sanatın ve kültürün giderek daha fazla sermaye ve ürettiği zihinler tarafından rehin alınması olacaktır. Bu tartışmaların sürdüğü günlerde Masa’nın Beyoğlu İş Merkezinden küçük esnaf kapitalizmini ortaya seren bir bahaneyle atılması, aynı kapitalist nedenlerle Asmalı Mescit’in ticarileştirilmesi kapsamında Apartman Projesinin kesintiye uğrayan programı gibi küçük olayları yan yana koyduğumuzda sanatın zaten zayıf olan toplumsal zemininin iyice aşındığını görüyoruz. Sanat ortamına çekilmeye başlanan uzlaşmacı sanatçı-eleştirmen-küratör-izleyici grubu ve bu konformist ruhu destekleyen holdinglerin bu koşullarda daha da palazlanması hiç şaşırtıcı olmayacak.
Bu sergiyi ve genel olarak sanatı içinde bulunduğu ekonomik koşullardan dolayı hiçleyen sol cenahın, sanat cephesini güçten düşürerek asıl olarak kendi yaşamsal damarlarından birini umarsızca kestiğini iddia edeceğim. Özellikle mesele sanat gibi ele avuca sığmaz zihinsel ve duyusal sonuçlar ortaya çıkarabilecek bir üretim alanı olduğunda, işin ekonomik yapısı dolayısıyla alanı toptan silmek hiçbir siyasi sorumluluk anlayışı ile bağdaşmıyor.
Kaldı ki bu sol grupların çoğunun sanat alanındaki minör oluşumlarla da nerdeyse hiçbir ilgisi yok. İnsanın aklına asıl ilgilendikleri ne diye sormak geliyor; bir büyük sahne ve o sahnede tepkiselliklerini ortaya koyarak medyatik bir kimlik edinme fırsatını mı kovalıyorlar yoksa gerçekten sanat/siyasetle mi ilgileniyorlar? Sanatla ilgilenseler Masa’dan ve Apartman Projesinden ve yaşadıkları zorluklardan haberleri olurdu. Ama bu sol eğilimli grupları, tepkisel tavırlarını olumlu bir dayanışmaya çevirebilecekleri minör alanlarda göremiyoruz maalesef.
Çeşitli toplantılarda ve mail gruplarında bu toptan silme tavrına karşı verilen cevapları burada uzun uzadıya yansıtmayacağım. Ama birkaç soru sormakta fayda var. Bu seneki bienalin başlığı -WHW’nin de vurguladığı gibi- Brecht’ten alınmasaydı da “Çiçek Böcek ve Diğer Hoşluklar” olsaydı rahat mı edecektik? Güncel sanatı içinde bulunduğu ekonomik yapıdan dolayı eleştirenlerin kütüphanesinde YKY’den kaç kitap var? Yaşar Kemal’in yeni çıkan kitabını satın alacaklar mı? Ya da Yaşar Kemal’i protesto etmeyi düşünüyorlar mı? Ya da Yıldırım Türker’i? Peki film festivallerine(Film Ekimi ve İstanbul Film Festivali) ne demeli; Express dergisi her nisan ayında sayfa sayfa yayınladığı festival filmleri tanıtımları yerine bu sene festivali düzenleyenleri veya katılanları KOÇ ve Eczacıbaşı hakkında bilgilendirip sorgulayacak mı? Bu listeyi daha da uzatabilirim ama çok da gereksiz olduğunu düşünüyorum. Çünkü şöyle bir sonuç çıkıyor: Solun geleneksel sanatları edebiyat ve sinema sermaye ve finans tarafından dolayımlanabilir bunda bir sakınca yok. Ama güncel sanat hafif bir uğraş olduğu için ya siyasallaşmamalıdır ya da ancak münzevileşirse inandırıcı olabilir. Express dergisinin ve çeşitli sol grupların asıl olarak böyle düşünmediğine inanıyorum fakat bütün bu çıkışlardan sonra oluşturulan sanatın siyasallaşmasını sorunlu bulan kamuoyunu düşündüğümüzde çıkan sonuç budur. Ve günün anti-siyasi havasını göz önünde bulundurduğumuzda bu çıktının sonunda siyaseti vuracağı, vurduğu açıktır. Siyasi bir mesele çerçevesinde yola çıkan birçok insan için öncelikle sanat olmak üzere her alanın (ekonomi, üretim, eğitim, bilim, sağlık vs.)siyasallaşması, mücadelenin çoklu kollardan yürümesinin elzem olduğu tartışma götürmez.
Amacı sanat alanını sermaye dolayımından kurtarmak olan bir blogda yazdığım için sanatın bu koşullardaki durumunu kabullenmemiz gerektiğini savunmadığımın verili olduğunu düşünüyorum. Sanat alanı ve genel olarak kültür alanı sermaye dolayımından kurtulmalıdır. Buna hiç kimsenin bir itirazı yok. Ama içinde bulunduğumuz koşullar nefes alacağımız temiz alanı bize bırakmıyor. Gündelik hayatımız, fabrikalar, ofisler, okullar dahil her alanda kapma, üst-kodlama ve sömürme mekanizmaları çalışıyor. Elbette kariyerizm, konformizm, üretimcilik, başarısızlıktan korku, güvensizlik gibi ruh halleri sanat alanından da pis kokular gelmesine sebep oluyor. Fakat diğer alanlar farklı mı? Böyle bir kuşatılmışlık içerisinde bütün mesele ne yapacağımız, neyi bırakacağımız neyi tutacağımız, neyi güçlendireceğimiz ve adım adım neyi nasıl kendimizin kılarak bir temel, çatı ve sonunda başka bir yaşamı inşa edeceğimiz.
Ve Sergi
Şimdi sergiyi ve sanatsal/siyasal tutumunu daha genel bir çerçeve içinde değerlendirelim. İşe birkaç soru sorarak başlayalım. Serginin açılış tarihiyle aynı günlere denk gelen sel felaketi neden toplumsal bir ayaklanmaya dönüşmedi? Neden Türkiye’de son bir sene içinde polis tarafından öldürülen 23 kişi ancak Yunanistan’daki ayaklanma sonrasında hatırlanıyor? Ve Yunanistan’daki ayaklanmaya ne oldu? 2000’li yılların sonunda inişe geçen karşı-globalleşmeci hareketin akıbeti nedir? 2003 yılında dünya çapında düzenlenen ve milyonların katıldığı anti-savaş yürüyüşlerinden ne gibi sonuçlar elde edildi? 2008 krizinde hiç yüzüne bakılmadan bir çırpıda işten çıkarılan binlerce insanın öfkesi neden toplumsal bir kalkışmaya dönüşmüyor? Bugün kapitalizm 1848’den ya da 1871’den daha mı az vahşi? Fredric Jameson’ın söylediği gibi neden dünyanın sonunu hayal edebiliyoruz da kapitalizmin sonunu hayal edemiyoruz? Bu anlamda sergideki Arthur Zmijevski’nin “Demokrasiler” video enstalasyonu, bir nümayiş olduğunda dahi ortada alternatif bir dünya tasavvuru mevcut değilse ifade özgürlüğü ve demokrasi gibi kavramların sadece tepkisel bir kimlik sergileme(bu kimlik solcu, anarşist, anti-militarist, müslüman, vs. de olabilir) olarak kısıtlı kaldıklarında ne kadar anlamsızlaştıklarını gösteriyordu. Dolayısıyla nedir temel sorun?
Ben bu manzaranın bize tek bir şey söylediğini düşünüyorum. Toplumun vizyonu/hayal gücü/dünya görüşü/hayat tasavvuru kapitalizm tarafından o kadar esir alınmış durumda ki, ne kendi hayatımızı ve sonuçlarını ne etrafımızda olan biteni tam olarak anlayabiliyoruz ne de alternatif olacak bir proje, bir başka vizyon geliştirip bunu yaygınlaştırabiliyoruz. Topluma dayatılan hayat tarzlarının sonuçlarını yeterince algılanabilir, hissedilebilir, görülebilir kılamıyoruz. Tek yapabildiğimiz menzili kısıtlı tepkisellikten ibaret eylemler planlamak. Oysa daha olumlu ve dönüştürücü etkiler yapacak yöntemlere ve bilgilere ihtiyacımız var. Eğer kafalarımızda alternatif bir vizyon oluşmuş olsaydı, bütün bu olup bitene cevap verecek aletleri, gücü ve kitleyi kolayca bir araya getirebilirdik. Buradaki mesele bir örgütlenme ya da basitçe bir tavır sorununa indirgenemez. İnsanların kafalarında üzerinde ortaklaşabileceği ve kendilerini içinde buldukları alternatif bir dünya imgesi bulunmuyor. Böyle bir imgenin yokluğunda kapitalizmin aptallaştırıcı ve özgürleşme arzularını sömürücü teknikleri hayatımızın her alanında cirit atıyor. Çeşitli örgütlenmeler olsa dahi bunlar antagonist olmanın çok uzağında toplumsal düzenin bir devamı olabilecek vizyonlarla hareket ediyorlar.
Çokça üzerinde durulmuş olan “bilgi toplumu” gibi klişeleşmiş tanımların hakkını verircesine sömürü her şeyden önce hayal gücümüzden başlıyor. Bu anlamıyla bilgi, imge, duygulam akışlarının henüz kısıtlı olduğu 19. yüzyıla göre bizim içinde bulunduğumuz dünyada sömürü fabrikadan değil tam da hayal etmek ve hareket etmek için ihtiyacımız olan bilme, öğrenme ve tasavvur etme kapasitemizden başlıyor. Bugünün kapitalizminde her ihtiyaç ona ihtiyaç duyulmadan önce kapılıyor ve sırası geldiğinde tatmin ediliyor. Bu tam anlamıyla bilişsel üst-kodlayıcı bir süreç vasıtasıyla ilerliyor. Örneğin İstanbul’da son zamanlarda pıtrak gibi her yerde biten yaşam standartları yüksek kapılı-cemaatler hangi arzuları kışkırtıyor ve tatmin ediyor? Bilbordlarda ve televizyonlarda gördüğümüz güvenlikli, Havai havuzlu rezidanslar bizim için nasıl bir hayat tasavvur ediyor? Bu hayat tarzının tehlikelerini haber verecek araçlardan biri sanat değilse nedir? Hiç kuşkusuz eğer sömürü gayri-maddi alanlara, bilişsel alanlara da sirayet etmişse, mücadele de bu alanlara yayılmalıdır. Bu anlamda başta sanat olmak üzere işi bilgi, imge, fikir, düşünce üretmek olan her alanın(sanat, üniversite, basın vs.) bir antagonizma oluşturma niyetiyle işe koşulması gerekmektedir. Eğer içinde bulunduğu finansal koşullardan dolayı bu bilgi alanlarını toptan gözden çıkartacaksak, mücadelenin ne niteliğini anlamışız demektir ne de böyle bir mücadeleyi kazanma şansımız vardır. Alternatif bir vizyon oluşturmak için sanata belki de hiç olmadığı kadar çok ihtiyacımız var. Ne kadar sorunlu olsa da sanat elimizde kalan deneysel tartışmalar ve soruşturmalar yürütebileceğimiz yegâne özerk bilgi alanıdır.
Sanırım “İnsan Neyle Yaşar?” sergisi bağlamında gelmek istediğim nokta kendini ele vermeye başlamıştır. “İnsan Neyle Yaşar?” sergisinin en ayırıcı özelliklerinden biri açıkça zihinsel bir çalışmaya kışkırtan sanat işlerinden kurulu olması. Şatafatın, büyük enstalasyonların, ileri teknoloji kullanan çeşitli süslemelerin yokluğu izleyiciyi, sanatsal olduğu söylenen bir takım gizemli meseleden ayırarak içinde bulunduğu dünyayı öğrenmeye, bu dünya içinde gizlenmeye çalışılanı görmeye çağırıyor. Bu sergi hem estetik, hem siyasal hem de epistemolojik tavrıyla en hakikisinden disiplinler-arası bir karşı-bilgi toplaşması olarak görülebilir. Eğer saf estetik dertlerin dışlandığını ve eğitici, öğretici ve dolaysız bir hakikat oluşturma tavrının benimsendiğini kabul edersek bu sergide “izleyici” dediğimiz pasif bir seyretme konumunu tanımlayan kavramın geçersiz olduğunu da kabul etmiş oluruz. Tütün Deposunda en üst kattaki Brecht alıntısını vurgularcasına bu sergi ve ortaya çıkan karşı-bilgi onu en çok sevene, en çok öğrenene ve onu en çok kullanana aittir. Bu şu anlama gelir: Çeşitli liderlerin, dehaların, yıldızların ve uzmanların arkasında hizaya girmekten başka bir var oluş konumu hayal edemediğimiz bu günlerde, bu işler ile ortaya çıkan bilgi onu kullanana, işleyene, yorumlayana aittir- ne isim plakalarında yazan sanatçılara, ne de küratörlere…
Hele hele o sergiyi finanse eden holdinglere veya burjuvalara hiç ama hiç ait değildir. Fakat şunu iyice anlaşılır kılmalı: Ancak ve ancak söz konusu sergi çeşitli insanlar ve gruplar tarafından bir soruşturma atölyesine çevrilirse, bu insanlar ve gruplar bu fikirleri ve bilgiyi sahiplenebilirler ve bir fail olarak inisiyatifi ellerine alabilirler. Tıpkı alternatif bir dünya tasavvuru ortaya çıkarmanın bilişsel bir emek işi olması gibi alternatif bilginin de sahiplenilmesi bir emek ve başta belirttiğim gibi bir sorumluluk meselesidir. Sanat, fikirler, hayaller, tasavvurlar söz konusu olduğunda hiçbir burjuva, hiçbir kurum, hiçbir holding sırf maddi lojistik sağlayıcılığıyla bir fail olarak ortaya çıkamaz. Holdingler gelir holdingler gider, kurumlar gelir kurumlar gider fakat fikirler, hayaller ve tasavvurlar baki kalır.
Sermaye ilişkilerinin düzenlediği bu illüzyona kapılmak ve sanat/siyaset ilişkisini hiçlemek toplumu siyasi hayal gücü kıtlığına mahkûm etmek anlamına gelecektir. Bunun vebali ise siyasal bir konumdan söz aldığını ve her hangi bir şekilde sanatla ilgilendiğini iddia eden herkesin boynunadır.
Show: Best Case Scenario
En iyi İhtimalle | Best Case Scenario
1–15/9/2009
Opening | Açılış 1/9/2009, 19.00
Sanatçılar | Artists: Cevdet Erek, Köken Ergun, Deniz Gül, Gözde İlkin, Yasemin Özcan Kaya, Nalan Yırtmaç
Konuşma | Talk: 5/9/2009, 17.00
Katılımcılar | Participants: Öykü Özsoy, Serra Özhan, Adnan Yıldız (via
skype | skype üzerinden), sergi sanatçıları | artists from the show
Manzara Perspectives Tatar Beyi
Kuledebi Mah. Tatar Beyi [...]
Havlubayrak
28 Ağustos 2009, Cuma // 18:30
Eski Platform Garanti Binası
İstiklal Cad. No: 136, Beyoğlu

Havlubayrak kamusal alanda gerçekleştirilen geçici bir müdahaledir. 60 metre uzunluğundaki beyaz havlu kumaş, eski Platform binasının ön cephesinde yer alan bayrak direklerine asıldı. Üçüncü kattaki direklerden bırakılan beyaz bayrak, birinci kat penceresinden içeri girip, odaları ve koridoru geçerek tuvaletteki havluluğa asılıyor ve el havlusu olarak kullanılabiliyor.
Havlubayrak halihazırda yenileme çalışmaları devam eden ve İstanbul’un en kalabalık caddesi olan (haftasonları yaklaşık altı milyon kişinin bu caddeden geçtiği söyleniyor) yayalara açık İstiklal Caddesi’ndeki Platform binasının cephesinde sergilenecek. Caddenin bitip tükenmeyen gürültüsü, neon ışıkları, her türlü görsel ve işitsel bunaltıcı karmaşası arasında, Havlubayrak sessiz ve neredeyse fark edilmeyen, sadece binanın güvenlik görevlisinin erişebileceği ve bu bayrağı havlu olarak kullanabileceği bir iş.
İspanya doğumlu Berlin’de yaşayan ve çalışan Jasmina Llobet ve Luis Fernández Pons, 2002 yılından beri enstalasyon, heykel ve kamusal alanda sanat üretimlerini birlikte yürüten bir sanatçı kolektifi. Şu anda Platform Garanti GSM’de misafir sanatçı olarak bulunuyorlar.
Havlubayrak Can Xalant, Mataró ve Platform Garanti GSM’nin katkılarıyla gerçekleştirilmiştir.
28. Günümüz Sanatçıları İstanbul Sergisi
Akbank Sanat Beyoğlu
24 Haziran-31 Temmuz 2009
SANATÇILAR
Fulden Aran
Tuncay Murat Atal
Fırat Bingöl
Güven Bozkurt
Seyit Mehmet Buçukoğlu
Reysi Kamhi
Emre Meydan
Fırat Neziroğlu
Bahar Oganer
Ali İbrahim Öcal
Mehmet Öğüt
Yağız Özgen
Öner Özlü
Ardan Özmenoğlu
Hüseyin Rüstemoğlu
Murat Sezer
Songül Sönmez
Yaşam Şaşmazer
İrem Tok
Burcu Yağcıoğlu
KÜRATÖRLER
Simona Vidmar, Derya Yücel
Mtaär 2009-06-14 14:06:00
Mtaär olarak, Horaley Sergisi‘nin içeriğini yaratan bütün Horaley katılımcılarına, sergi kurulumu aşamasındaki yardımlarından dolayı Nico, Alina, Cecille ve Sedat‘a, başta Serkan Öz olmak üzere bütün G.A.F. ekibine, fedakarlıklarından dolayı James Hakan Dedeoğlu ve Aylin Güngör‘e, destekleri için Göktan Budak‘a ve Arka Oda‘ya, ilk partide bizi Rock’n Roll’a boğan sevgili Gözen Atila ve Doruk Yürdesin‘e, sergiyi [...]
İhraç fazlası sanat ihtiyacı
10 Ekim’de açılacak olan Outlet, Azra Tüzünoğlu’nun marifeti. Mekân, sıkışan güncel sanat ortamına bir yörünge kazandırma niyetinde.
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
NİGAR AVŞAR (Arşivi)
Sanatın outlet’i olur mu?
Haftaya Tophane’de açılacak olan sanat üssü Outlet, bulunduğu mahalleyle soluk alırken, camianın kıyısında duran sanatçılara da hayat öpücüğü verecek. Söz, kurucu Azra Tüzünoğlu’nda…
Beyoğlu’ndan Fındıklı’ya inen yokuşlar sanatın güzergâhında önemli duraklar haline geldi ne zamandır; Fındıklı’da İstanbul Modern, Tophane’de Tütün Deposu, Karaköy’de Hafriyat derken, şimdi Tophane’yi kesen Boğazkesen Caddesi, ‘İhraç Fazlası Sanat’ altbaşlığındaki Outlet’e ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.Outlet, Radikal Cumartesi ve güncel sanat dergisi Art-ist’e yazdığı sanat kritikleriyle tanıdığımız Azra Tüzünoğlu’nun marifeti, aylarca süren meşakkatli bir çalışmanın ürünü. İddialı bir yapım Outlet; her şeyden önce sıkışan güncel sanat ortamına bir yörünge kazandırma, genç sanatçıyı, kıyıdaki sanat üretimini izleyiciyle buluşturma derdinde.10 Ekim’de kapılarını açacak mekân, sanatçı Merve Şendil’in Jean Luc Godard’ın ‘Alphaville’inden ödünç aldığı, ‘Normal Olmayı Reddediyorum!’dan hareket ediyor ve ilk serginin adını da aynen koyuyor: ‘Normal Olmayı Reddediyorum!’. Fikret Atay’ın ‘Theorists//Teorisyenler’, Bashir Borlakov’un ‘Hemşire’, Burak Delier’in ‘KontraAtak’, Servet Koçyiğit’in ‘Motherland’ ve ‘Shake It Till Drops’ ve Cengiz Tekin’in ‘Stratejik Analiz Dersleri’yle sergi 20 Kasım’a dek Outlet’te. Azra Tüzünoğlu’yla Outlet’in Tophane’deki macerasını, ezberi şaşan mahalleliyle tecrübeyi ve güncel sanatın ihtiyaçlarını konuştuk.
Outlet’in muradı ne?
Outlet, Türkiye’deki sanat ortamına bir canlılık kazandırma girişimi. Güncel sanat ortamının sıkıştığı bir alan var. O alanı genişletmek gerekiyor; tekelleşmiş yapılarla, kurumsallaşmış yerlerle değil de, daha küçük, parçalı, farklı işler yapacak insanlarla olacak bu dönüşüm. Burayı da öyle bir alan olarak kurgulama arzusundayım. Bizim niyetimiz, hem böyle yeni bir alan açacak, zemin üretecek bir oluşumu başlatmak, hem de sanatçılar için bir destek noktası olabilmek. Hem bir mahallede ürettiğini bilerek hem de illa bu mahalleye özgü üretimler yapma peşine de düşmeden, geniş düşünen, ama nerede olduğunu da bilen bir hareket alanı yaratmakla ilgileniyorum.
Sıkışan sanat alanından sıyrılıp kitlelere ulaşmak gibi bir niyetiniz olduğunu da okuduk. Kitle tahayyülünüz ne?
Elbette buraya sanatsever kitle gelecek. Onlara gelmeyin diyemeyiz, gelmeliler de. Sanatın o 200 kişilik cemaatinden daha geniş bir alana yayılmakla ilgileniyorum. Bu nasıl olacak? Bu sizin yaptığınız işle alakalı. Biz burada beş-altı aydır çalışıyoruz. Önce komşularla başlayan bir ilişkimiz oldu. Köşede kahvecimiz var, buraya ilk geldiğimizde gökten inmiş gibiydik. Henüz açılmamış olmamıza rağmen merak ediyorlar, yardım ediyorlar, sandalye taşınıyor, birlikte iş yapıyoruz… Böyle başladık; şimdi mesela öğrencilerle ilişki kurmakla ilgileniyoruz. Günümün önemli bir kısmını öğrencilerle konuşarak, yeni sanat yapan insanlarla yatay bağlantılar kurarak harcıyorum. Bunun da çok önemli geri dönüşleri olacağını düşünüyorum.
Outlet’in ihtiyaç belirlemek gibi bir gündemi var. Güncel sanat ortamının ihtiyaçları neler?
90’lardaki dert: Sanatçının burada varlığı yok gibiydi, sanat ihraç ediliyordu. Outlet’e ismini veren de bu. Tüm bu üretimler geri döndüğünde gösterilecek alanı da yoktu ya da çok dardı. Bir bienal vardı, az sayıda küratörün yaptığı sergilerde ya vardınız ya da yoktunuz veya tamamen dışarısındaydınız. Bir yandan da dışarıya doğru üretme meselesi nüksediyordu. 2000’lerde de büyük banka galerileri, müzelerin açılmaya başlamasıyla, daha oturaklı, bürokratik kuralları olan ve büyük sermayenin yönlendirdiği mekânlar ve sergiler açıldı. 90’larda sanatçılar arasında birlikte hareket etmek varken, 2000’lerde bu çözüldü ve daha bireysel bir sanatçı profili ortaya çıkmaya başladı. Şimdi de star sanatçılara doğru gittiğimiz bir dönemdeyiz. İki kutup var: Birincisi, kurumsal-ağır işleyen mekânlar, ikinci kutup inisiyatifler, küçük oluşumlar… İki kutup arasında derin uçurumlar var ve ara alanlarımız az, enstitüler, galeriler yok. Sürekli üretim yapan, yeninin peşinde koşan ve bunları izleyiciyle buluşturmayı dert eden alanlar boş…
Güncel sanat izleyicisinin profili ne? Kim bu izleyici?
Herkes olabilir. Güncel sanat güncel olanla, tam da sokaktakinin derdiyle, politikayla, ekonomiyle ilgileniyor. Yeni medyayı da kullanıyor. Bütün bunların anlaşılmaması abesle iştigal. Bu fazlasıyla karşılaşmakla alakalı. Daha fazla noktada karşılaşılırsa iletişim kurulmaya başlayacak. İnsanın ilgisi şöyle uyanıyor: Önce bir şeyleri görüyorsun, anlamasan da gördüğün şeyle başlıyorsun, sonra o gördüklerinle aynı aileden farklı şeyleri o kadar çok görmeye başlıyorsun ki, ‘Bu ne’ diye soruyorsun. Ondan sonra anlam, etki, tepki, zevk, bilgi ilişkisi başlıyor. Yaygınlaştırmakla ilgisi var. Dolayısıyla bu konuda umutsuz değilim.
Outlet’in Tophane’de açılması bu anlamda önemli bir tercih, öyle mi?
Bu sadece sanatçıyla, galeriyle ya da müzeyle ilgili değil, aynı zamanda izleyiciyle de ilgili. Önce arzunun oluşması gerekiyor. Bu istek paraşütle de inmez kimseye. Ya sanatçı, ya sergi, ya konu, ya enerji bilemiyorum, bir şey yakalayacak, çekip kolundan bakmaya zorlayacak. Bunun yollarını da deneyeceğiz. İlk sergide Fikret Atay’ın işini gösteriyoruz: Mardin’le Batman arasında bir yaz Kur’an kursundaki ezber yapan insanlar var videoda. Sahne şu: Bir büyük salon, herkesin ayakları çıplak, zaten ayak hizasından çekilmiş görüntüler, sadece gövdeleri gözüküyor ve insanlar aşağı yukarı, ellerindeki Kur’an fasikülleriyle yürüyüp ezber yapıyor… Bu işi izlerken karşısında duramıyorsun. O videonun karşısında yüzleşmek, ne hissettiğinin hesabını vermek zorundasın. 1 Mayıs 2008’de çekilmiş… Ben defalarca izledim, bütün bu çevrenin entelektüelleri de izleyecek, ama bu sokakta Kadiriler Tarikatı yaşıyor. Onlar da başka türlü bakacaklar. Ama sonuçta aynı videoyu izleyeceğiz! En önemli işim onları içeri sokmak. İşte geniş kitleler için bir adım.
Altı ay öncesine kadar Tophane sizin için nasıl bir yerdi?
Tophane bildiğim bir yer değildi. Tütün Deposu’na, bu yokuştan inip İstanbul Modern’e, Karaköy Hafriyat’a gidip geliyorduk. Ama burada olduğun zaman burasının bir mahalle olduğunu görüyorsun. Beyoğlu’ndan da izole bir yer. Burada başka bir hayat var, birçok insanın İstiklal Caddesi’yle hiçbir ilişkisi yok. Homojen bir yapısı da yok. Çok farklı gruplar, etnik kökenleri farklı insanlar yaşıyor. Yavaş yavaş da değişiyor. Beyoğlu’na bu kadar yakın olup, bu kadar ucuz olan ve aynı zamanda mutenalaşmamış bir yer Tophane…
Azra Hanım’dan ‘Abla’ya geçtiniz mi mahallede?!
Abla durumu var tabii! Buradaki insanlara benzemiyorsun ama ablasın işte… Bir gün mahalleli kızlar asistanımı görmeye geldiler! Asistanım sarışın, mavi gözlü, 1.85 boyunda; pembe tişört giyip kısa şortuyla çalışan genç bir erkek. Kızlar hayretle pembe tişörte bakıyorlar. Kodlar bozuldu, ezberleri şaştı. Bir erkek pembe tişört giyiyor, ama babası, abisi giymiyor… Olabildiğince onları rahatsız etmeden çalışmak, diğer yandan kendim olarak kalma niyetindeyim. Açılışı eylülde yapacakken, Ramazan diye 10 Ekim’e erteledik. İçki verdiğimiz zaman mahallelinin rahatsız olmasını istemedim. Onlara saygısızlık etmiş olurduk…
outlet/İhraç Fazlası Sanat 10 Ekim de açılıyor..
Outlet, sosyal ve kültürel adaletsizliğin bunca derinleştiği bir ortam/zamanda, lüks olarak görülen sanatı, kitlelerle buluşturma girişimidir. Outlet; müzeler, enstitüler, banka galerileri, kurumlar arasında giderek sıkışan sanat ortamı için bir nefes alma alanı yaratmayı ve yenilikçi, risk alabilen projeler gerçekleştirmeyi hedefler. Outlet; farklı ülke ve kuşaklardan sanatçıların; farklı teknik, üslup ve ifade biçimleriyle ürettikleri yapıtlarını kamuyla paylaşmayı dert eder. Hem galeri hem de non-profit bir mekan olarak işleyecek olan proje; yayın, eğitim, arşiv, sanat ve koleksiyon danışmanlığı bölümleriyle geniş bir faaliyet alanına sahiptir. Outlet; içinde bulunduğu alanın ihtiyaçlarına yanıt vermekten ziyade, ihtiyacı belirlemek ve dönüştürmekle ilgilenir. Bu anlamda değeri vaktinde anlaşılmamış, üretim kalitesi-dili açısından üstün ama çeşitli koşullar sebebiyle değer bulamamış üretimleri sergilemeyi-paylaşmayı dert edinir. Türkiye güncel sanat ortamına canlılık kazandırma girişimi olarak kurgulanan mekan, galerisi olan küçük bir sanatçı azınlığın ötesinde, çokça üreten ve yapıtlarını paylaşma olanağı bulamayan sanatçıların yanında olmayı hedefler. Sanatçının da kendini ait hissedebileceği bir alan yaratmanın derdinde olan esnek bir yapı kurmayı amaçlar. Bu anlamda Outlet bir galeri değil, galeri ironisidir. Outlet; İstanbul’un sanat haritasında Beyoğlu’ndan Fındıklı’ya inen aksın, “sanat yürüyüş alanı” olmasında dönüştürücü bir rol üstlenmeye adaydır. 3 kata yayılan sergileme alanıyla Outlet, merkeze çokça yakın olmasına karşın, Beyoğlu’yla neredeyse hiç bağlantı kurmayan Tophane’nin; sanatla yakınlaşmasında belirleyici alanlardan olacak. Sanatın gündemini takip etmek isteyenlerin yeni adresi Outlet, büyük bir sermaye desteği olmadan, bireysel çabalar ve Canan Pak, AYK, MAS Matbaası, Koyuncu Bilgisayar, The Point Otel, Beck’s, Netcopy Center ve Derin Design’ın sponsorluğuyla Azra Tüzünoğlu tarafından yürütülmektedir.
OUTLET of Contemporary Art opens its doors on October 10th 2008!
Outlet is an attempt to bring art, regarded as a luxury commodity, to the masses in a time and space where social and cultural inequity is deeply entrenched. Outlet aims to create a recreation area or a breathing place, for the art milieu captured by museums, institutions, bank galleries and intends to actualize innovative and risk-taking projects. Outlet’s concern is to share the works of artists from different countries and generations, produced with different art techniques, styles and forms of expression. The project will function both as a gallery and a non-profit organization and has a broad connection to publication and education means, as well as to artists’ archives and consultancy for art collections. Outlet is concerned with determining and converting the needs of the art milieu rather than fitting into it. In this sense, it is concerned with remarkable art works that are perhaps not appreciated in their time and those which attract attention in terms of quality of production and expression, but are ignored in some circumstances. Outlet is conceived as an attempt to revitalize the contemporary artistic milieu in Istanbul and aims to support prolific artists who rarely have the chance to show their works. Outlet will foster an atmosphere in which the artist can feel at ease in a flexible structure. In this sense, Outlet is not a gallery; but is a sheer irony! Outlet is the brand new address for those who are interested in the current / contemporary art agenda and is run by Azra Tüzünoğlu, with the contribution of individual efforts and the sponsorship of Canan Pak, AYK, MAS Printing House, Koyuncu Computer, The Point Hotel, Beck’s, Coca Cola, Netcopy Center and Derin Design. Outlet//Export Surplus ArtTuesday-Saturday: 10:00-18:00, Closed on Mondays, Sundays (from October 10th)Boğazkesen CaddesiKadirler Yokuşu No:69Tophane-Istanbul
