Viewing 1 to 20 of 24 items
Tag Archives: Ben

Fotoğraf(çılık) ve Eleştiri Üzerine

Bir senedir BoltArt.net’in fotoğraf projeleri üzerinde çalışıyorum. Yeni bir yayının genç bir editörü olarak, yaklaşık otuz beş fotoğraf projesi yayınladıktan ve birçok farklı fotoğrafçıyla muhattap olduktan sonra, fotoğrafla ve fotoğrafçılıkla ilgili eleştirel bir platform yaratıp yaratamadığımızdan hala emin değilim. Peki ben neden hala fotoğraf üzerine yazmaya devam ediyorum? Bu yazı aracılığı ile fotoğrafla eleştirinin arasındaki [...]

Comments Off

özgür çakır: şehirde bireysellik

gallery
Özgür Çakır’ın fotoğrafları, İstanbul’un sokaklarında yakalanmış ‘an’lar olarak okunabilir. İstanbul’un o hüzünlü haline işaret eden insanları fotoğraflayan sanatçı bir ‘belgesel fotoğrafçısı’ olarak görülebilir. Ben bu fotoğraflarda sanatçının kendisini görüyorum. Diğer bir deyişle, her kare sanki bir oto-portre. Bu portreler yakalanmamış, yaratılmış. Hepimizi sarmalayan şehir dünyasında bu portreleri yaratmak, sanki bu bireylerden çok sanatçının kendisi hakkında [...]

Comments Off

Tutunmak / Nancy Atakan / Apartman Projesi / 18 Aralık – 28 Aralık

Bu sergi için izleyiciyi “tutunmak” kavramıyla ilişkili meseleler
üzerine düşünmeye ve bu düşünceleri duvarlarına yazmak üzere
mekana davet ediyorum. Böylelikle sergi izleyicilerin katkılarıyla
tamamlanmış olacak. Gelemeyenler lütfen bu e-maile cevap versin ki,
böylece sizin de fikirlerinizi sergiye dahil edelim.
Hayat boyunca sürekli bir tutunma halindeydim. İlişkilere, işlere,
kültürlere tutundum, bir sanatçı olarak tutundum. Bu, sadece
parmaklarımla asılıyormuşum ve her an bilinmeyenin alanına [...]

Comments Off

Ya Türk demokrasi tablosunun fiyatı?

Yarın açılacak ‘Orijinal Mesaj’ başlıklı sergi, Şener Özmen (solda) ve Cengiz Tekin’in son dönem birlikte ürettiği video filmlerden ve bu filmlerle paslaşan fotoğraflardan oluşuyor.

Diyarbakır’dan Şener Özmen’in 2000’li yılların başından itibaren düzenli olarak küreselleşme eleştirisi yaptığını söyleyebiliriz. Ekonomik olanı siyasal olandan, siyasal olanı kültürel olandan ayırmanın mümkün olmadığı yeni milenyumun ilk yıllarından itibaren Özmen’in bu ayırt edemeyişi dert ettiği aşikar. Bunu yaparken de son derece öznel, içinden geçtiği ve kokusunu aldığı tüm toplumsal değişimleri anlatan, kendi deneyimlerini taşıyan, kendine mahsus bir dil kurduğunu da belirtmeliyiz. Bu bir kişilik dile, bir süre önce Cengiz Tekin de katıldı. İkilinin yarın Outlet sanat mekanında Cengiz Tekin’le açtığı ‘Orijinal Mesaj’ adlı sergide, bu dilin bu kez bir kolektif olarak çoğul konuştuğunu duyacağız. Ve nesi olduğunu bildiğimiz elin, iki adet olunca sesi olup olmadığına karar vereceğiz…

Seninle ilk söyleyişi 2001 yılında yapmıştım. Seninle yapılan ilk söyleşiydi. Onun böcekleri var, savaşçı mı savaşçı başlığı altında… (Rahmetli Memet Baydur’u bulmuştuk karşımızda) Aradan geçen zamanda böcekler ne durumda, evcil hayvanlara dönüştüler mi?
Ya evet, tuhaf zamanlardı, gerçi şimdikinden daha tuhaf sayılmazdı ya! O sıralar yapıp ettiklerime yönelik bir ilk tepkiydi rahmetli Memet Baydur’un sözleri, yani ben daha ağzımı açar açmaz, birileri susmamı istemişti. Onun sözleriyle “Bilinci Diyarbakır karpuzu gibi ikiye ayrılmış” bir sanatçıydım falan. Aşırı plastik sanat eğitimi yıllarında bana Radikal gazetesi okumamam gerektiğini her fırsatta dile getiren neo-Kemalist ve pür akademik bir çevre vardı, onlar Cumhuriyet’te buluyorlardı yansımalarını, benim ise yansıyacak veyahut yansıtacak bir tarafım kalmamıştı. Zira epeydir Diyarbakır’da yaşıyor ve hiçbir şey üretmiyordum ve artık Cumhuriyet’in beni durduk yere tahtaya kaldırmasını da istemiyordum. Gregor Samsa’nın bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulması, benim Diyarbakır’da her sabah bunaltıcı düşlerden uyanmamla aynı şey değildi. Evcilleştirme adına değil miydi tüm o cürümler? Bunu en son Ceylan Önkol olayında yaşadık, biliyorsunuz, o da evcil hayvanlarını otlatmaya çıkarmış, bir daha da geri dönmemişti.

Plastik-anlatı diye bir oluşumla başladın… Bu sanat tarihine göndermeler taşıyan anlatının kahramanı Abdülbaki Readymade’di. Abdülbaki durmuyor olabilir ama en son tespiti ne olabilir bugüne içinde yaşadığımız günlere ilişkin? O zaman Halil Altındere, Vahit Tuna ve Elif Çelebi bir mağarada mahsur kalıyorlardı. Bugün hangi sanatçılar yer alırdı hikayenin içinde?
Bugüne, içinde yaşadığımız günlere ilişkin son tespiti ne olabilirdi Abdülbaki Readymade’in? Tespitten çok, ‘Ben dememiş miydim?’ diyecekti ve ardından sosyal demokrasinin Türkiye rezaleti üzerine esaslı bir de konuşma yapacaktı müzelerin birinde… Bugün hangi sanatçılar yer alırdı? Bir şeylerin izdüşümüydü sanki o sıra seçilen isimler. Pazar da yoktu, pazarlık da, ama artık hikâye de yok sanatta. En son 9B’de görmüştük.

Güncel sanat hareketinin Sothebys’le, çağdaş Türk sanatı müzayedesiyle ziyadesiyle sona erdiğini avant-garde’ın satılana kadar avant-garde olduğunu düşünüyorum. Çağdaş sanat hiç olmadığı kadar çağdaş, diyorum. Bu hareketin 90’lardan beri gelişimi, dönüşümü, eleştirdiği neyse -piyasa ve onun değerleri- ona dönüştüğünü, ki bu çok normal diye düşünüyor musun benim gibi?
İyi düşünüyorsun derim. “Bu müzayede çok önemli, milli maç gibi esecek” diyordu Burhan Doğançay gülerek. Oktay Duran’ın gözlerinden okunuyormuş Doğançay’ı ne kadar desteklediği falan… Herkes fiyatların daha da yükselmesini umut ediyormuş, yükseldikçe çağdaş Türk resmi hak ettiği öneme biraz daha yaklaşacakmış, belki yakalayacakmış sonradan. Peki ya Türk demokrasisi tablosu? Ona yatırım yapacak kimseyi bulamıyorlar mı? Benim derdim buydu ve bence güncel sanat, gitmesi gerektiği yere gitti. Bırakın bir sosyal yapıyı veyahut ceberut bir düşünce alışkanlığını, bir küratörü bile dönüştüremediğini gördü zaman içinde. Vahşi kapitalizm söyleminden sonra, güler yüzlü sanat piyasası demeye başlar başlamaz, tüm inandırıcılığını yitirdi. Bu yüzdendir ki bana fazlasıyla komik geliyor göndermeler, herkes aynı sorunun peşinde, “Beni keşfedecek bir galerist veyahut koleksiyoner çıkacak mı?”
İçinde yaşadığın bölgenin değil aslında hepimizin sanatla olan imtihanımızı belgeledin bazı işlerinle. Supermuslim ve özellikle ‘Road to Tate Modern’… Tate Modern’e giden yol bir anlamda AB’ye giden yol, çağdaş sanata giden yol, Avrupa’ya, medeniyete giden yolların her biri. Bugün bu işin İstanbul Modern’in koleksiyonunda şu anda Berlin’de Martin Gropius-Bau müzesinde sergileniyor… İşlere koleksiyonlarda yer almak, seyahat etmek ne getirir? Sana ne getirdi?
Bu normal durum yaşam koşullarımı da değiştirmiyor. Hayatımın bir yarısı kıta Avrupası’nda da geçmiyor. Yazları burada, kışları şurada olmuyor, olamıyorum. İster miydim peki? Bunların önemsenmediği bir söylem tutturmak gerekiyor belki de. Sanat belirli bir zümrenin elinde, bu her yerde böyle ama.

Diyarbakır’a iş getirenler peki? Bu İstanbul-Diyarbakır trafiği çağdaş sanat açısından hep ama hep sorunlu değil mi? Getirilen her şey eninde sonunda götürülüyor gibi geliyor bana. Bir toplumsal sorumluluk projesi olarak sanat sergisi yapılamaz…
Getirecekler, getirsinler! Savaş getirdiler de ne oldu? Ancak sorun şu ki, bir yerlerde Vasıf’ın (Kortun) da dediği üzere, sömürge valileri gibi hareket ettiler. Çağdaş budur, modern de şudur diye gözlerine sokmaya çalıştılar tüm o ilerlemeci sanat abidelerini. ‘Diyarbakır’da bir ilk!’, yok ‘Mardin’de ilk güncel sanat sergisi’, ‘Kızıltepe güncel sanatla buluştu!’ gibi, beni çileden çıkaran bakış açıları hâlâ yürürlükte. İyi sergiler olmadı değil, adam gibi konuşmalar yapan sanatçılar olmadı değil, ancak dediğim gibi, buralar bir plato artık, her anlamda bir plato. Kamerasını kapan geldi, geliyor. Yakın köylerdeki bir kısım yeni güncel sanatçı da kendimizi daha ne kadar acındırabilirizin peşine düştü.

Geçtiğimiz günlerde Garajistanbul’da Namus Oyunları etkinliği çerçevesinde bir seri canlı söyleşiler yaptım. Handan Çağlayan’la mesela. Kürt kadın hareketi üzerine çalışan Kürt ve feminist bir siyaset bilimci… Kadınların DTP’deki etkinliğini konuştuk. 40 kişilik kadın kotasını uygulamaya gerek kalmıyor partide. Kürt kadın siyasetçiler son derece etkin. Lakin Kürt kadın sanatçılar nerede? Erkek ve Kürt bir sanatçı olarak ne dersin?
Bu sorunun muhatabı ben miyim, daha doğrusu ben doğru kişi miyim bilmiyorum. Siyaset sahnesindeki varlıkları kuşku götürmez, oldukça etkinler. Ancak sorunun her defasında namus üzerinden yansıtılmasına da alışamadım, bir tuhaflık hissediyorum bu argümanlarda. Sanırım bu biraz da projeksiyonla alakalı. Maskülen bir sanat ürettiğimizi sanmıyorum. Tam aksine, oldukça feminen bir noktadayız. Sadece biraz daha güven gerekiyor, bunu aştıklarında, biz erkek sanatçılardan çok daha anlamlı işler üreteceklerini adım gibi biliyorum. Yani ortada olmamaları, hatta hiç varlık göstermemeleri, ekmeğimize yağ sürmüyor. İlla ki Tracey Emin olun demiyorum, Rojin olun da… Ama ne olur biraz güven!

Dille uğraşmayı seven, bunu mesele eden biri olarak ‘Kürt açılımı’nı analiz eder misin? Bu açılım sırasında nasıl konuşuyoruz? En azından konuşuyor muyuz?
Açık bir biçimde ifade etmek gerekirse, adı her ne olursa olsun, proje ABD’nin yeni Ortadoğu şekillendirmesiyle fazlasıyla alakalı. İslâm üzerinden ABD karşıtlığı Araplar içinde gelişiyor, ABD bunun önünü alamayacağını biliyor, ancak yaslanacağı iki ulus var, biri Kürtler, diğeri de Türkler. 10-15 yıl içinde sınırlar, şimdi olduğundan daha farklı bir yöne kayabilir. Bekleyip görmek gerek.

Cengiz Tekin’le birlikte yaptığınız üretimleri bir kolektif gibi mi algılamalıyız?
Aynen, kolektif bir düşünüş ve eylem biçimin sonuçları bunlar. Cengiz Tekin’le epeydir ortak işler üretiyoruz, fotoğraftan ziyade video işleri. ‘The Original Message’ serisi sitüasyonistlere bir vefa borcuydu. Bu daha çok yerleşmesini istediğimiz bir kolektif üretim pratiğiyle alakalıydı, yanı sıra kendi kişisel işlerimizi de üretmeye devam ettik. Cengiz Tekin son derece akışkan bir sanatçı, onunla çalışmanın bana kattığı bir şeyler olduğuna inandığım, bunu gördüğüm için birlikteyiz. Yani adamda maske yok, neyse o işte. Sanatı da öyle, hayatı da. Bir kere son derece iyi işler çıkarıyor, ikincisi, kolektif pratiğe inanıyor.

Comments Off

Hayat performansı / Hayattan Performans

2007 yılında doktora hocalarımdan hasibe kalkan tiyatro geçmişim ve sonra nerelere geldiğim hakkında bir yazı yamamı istemişti, ödev olarak. aşağıdaki yazı bu gelişimi anlatır.tam bir son vermemişim. daha iyi… devamı gelecek demekt…

Comments Off

ALL YOU NEED is love

Yoko Ono: OnochordYoko Ono | MySpace VideoÖncelikle Türkiye’deki yaygın olan komplo teorilerine bir bakalım: Türkiye’de misyonerler cirit atıyor, her yıl para karşılığı binlerce kişiyi Hıristiyan yapıyorlar. Yabancılar, özellikle z…

Comments Off

The Original of Laura

Nabakov’un oldukten sonra yakilmasini istedigi yarim kalmis romani ‘The original of Laura’ piyasaya cikiyor. Haber boyle diyor oldukten sonra emekleri kendi istemedigi dogrultuda kullanilan butun yazarlar,sanatcilar bunlari dusundurdu bana…Ben bu kitabi okumamaya karar verdim.Oldukca acik bicimde ifade edilmis bir istegin yerine getirilmemesi degil kafama takilan. Bu istegin kitabin reklamina

Comments Off

TophaneArtWalk@SABAH

Sanatın yeni adresi: Tophane
ECE KOÇAL

Yaklaşık bir yıldır pek çok sanat galerisi Tophane’nin yolunu tutmaya başladı. Birbirlerine yürüyüş mesafesinde olan bu galeriler, ‘Tophane art walk’ diye bir oluşum başlattı
Çok değil bundan birkaç yıl önce İstanbul’un bazı semtlerine adım atmaya bile korkanlar, şimdi buralarda bir ev veya işyeri sahibi olmak için birbirleriyle yarışıyor. Önce Cihangir, ardından Galata ve Asmalımescit, bu değişimden nasibini aldı. Şimdi sırada Tophane var gibi… Yaklaşık bir yıldır Tophane’nin arka sokaklarına akın eden sanat galerileri bunun göstergesi. Şimdilik bu semtte şık restoranlar veya barlar yok, ama gidişat bunu gösteriyor. Tophane’ye sanat galerilerinin gelmeye başlamasının en önemli sebebi, kuşkusuz İstanbul Modern’in ve Antrepo’nun buraya çok yakın olması. Ardından pek çok sergi için mekân işlevi gören Tütün Deposu’nun da hizmete girmesi buradaki hareketliliği artırdı. Bugünlerde Antrepo ve Tütün Deposu’nda bienalin bulunması da bölgeye ayrıca dikkat çekiyor.

SEMTİ KEŞFETME GİRİŞİMİ
Tüm bunlardan yola çıkarak Tophane’deki iki galerinin sahipleri (Outlet’ten Azra Tüzünoğlu ve Pi Artworks’tan Yeşim Turanlı) bu semti bilmeyenlere keşfettirmek için bir girişim başlattı: Tophane art walk. Burada birbirine yürüyüş mesafesinde pek çok galeri, müze ve sanat kurumu olduğuna dikkati çekmek istediler ve bu mekânları da bir haritada göstermeye karar verdiler. Üstüne üstlük buradaki altı sanat galerisini örgütleyerek bu sezon ilk sergilerini aynı tarihte açtılar. Yeşim Turanlı, Tophane’ye gelme hikâyelerini şöyle anlatıyor: “Pi Artworks, 1998′den beri Ortaköy’deydi. Eylül 2008′de, Tophane’de, biri Boğazkesen Caddesi’nin üzerinde, diğeri ara sokakta olmak üzere iki mekân açtık. Ortaköy, 2003′e kadar çok güzeldi. Ama sonra galeriye gelen izleyici sayısı düşmeye başladı. Günde neredeyde üç-beş kişi geliyordu artık. Ama burada günde 40′ın altına inmiyor. Son yıllarda İstanbul’a olan ilgi artmaya başladı; yabancılar geliyor, Galerist’in Mısır Apartmanı’na geçmesi ve İstanbul Modern’in açılmasıyla birlikte bu tarafa bir kayma oldu. Bienal mekânları zaten uzun zamandır buradaydı. Biz de buraya gelmeye karar verdik. Burası çok ham bir bölge; çöpler bir toplanıyor, bir toplanmıyor. İstiklal Caddesi’nin bu kadar yakınında ama İstiklal’den bu kadar kopuk ve gelişmemiş… İstiklal Caddesi’yle İstanbul Modern’i bağladığı için de çok aktif.” Azra Tüzünoğlu ise bu galeriyi açtıklarında Tophanelilerin ilk başta ne yaptıklarını anlamadıklarını anlatıyor: “Önce uzak durdular, sonra içeri girmeye başladılar. Önce çocuklar geldi; burada neler olduğunu çok merak ettiler. Bu civarda çok fazla okul var ve burada yaşayan çocuklar da hep sokakta. Önce çocukları kazandık, sonra onlar annelerini getirmeye başladılar. Baktılar ki biz zararsız insanlarız, bizi kabul ettiler. Şimdi bizi de bu mahallenin bir parçası olarak görüyorlar.” Bunlara paralel olarak Tophane de değişiyor tabii ki… Galericiler bile bir yılda kendi gözleriyle buna şahit olmuşlar: “Burada biblo toptancıları çoktu, yavaş yavaş gidiyorlar. Her kapanan mağazanın yerine daha temiz mekânlar açılıyor.” Bu arada pek çok bina restore ediliyor, hatta Tophane-i Amire’nin arkasında bir butik otel açılacağı söyleniyor. Kısa zaman içinde Orhan Pamuk Müzesi’nin de açılması buraya ayrı bir hareket getirecek kuşkusuz. Şimdiden özellikle yabancı sanatseverler galeri sahiplerine bu müzeyi soruyormuş.

YAYA TRAFİĞİ ÇOK FAZLA
Çukurcuma Caddesi’nde yer alan Hayaka Artı, aslında sanatçı Dilara Akay’ın atölyesi. Ama bir galeriyi andırıyor. Akay, “Burası ticari bir galeri değil, bir sanatçı platformu. Ben de içinde bir sanatçıyım. Bienalle eşzamanlı olarak veya diğer sanat yoğunluğu olan zamanlarda burayı galeriye çeviriyoruz,” diyor. Bir yıl önce bu mekânı açtığını söyleyen Akay, Tophane’nin önemini şöyle anlatıyor: “İstanbul Modern’in, Antrepo’nun, İstiklal Caddesi’ndeki galerilerin yoğunluğu, bu arayı da doldurmamıza sebep oldu. Çünkü burada çok yaya trafiği var. Galeriler açılıştan açılışa gezilir. Burası her gün geziliyor. Bu mahallenin çocuklarıyla çalışmalar yapıyoruz. Geçen yıl mayıs ayında 15 çocuğun katıldığı bir resim atölyesi yaptık. Bu yıl, haftada bir galeri ve müzeleri gezdirme projemiz var. Çocukların bizimle etkileşime geçmeleriyle birlikte gündelik kullandıkları lisan bile değişti. Öğretmenlerini görünce nasıl toparlanıyorlarsa, bizi görünce de aynı…”

DİNLENME MOLASI
Bu kadar serginin arasında insan biraz oturup dinlenmek istiyor tabii… Ama Tophane’de gezerken öyle şık restoranlar, kafeler bulacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sahildeki nargilecilerde çay-kahve keyfi yapabilirsiniz. Biraz ileride yer alan kuru fasulyeci Fasuli, burada en lezzetli yemek yiyebileceğiniz mekân. Fasuli’de Doğu Karadeniz’e dair pek çok lezzet bulabilirsiniz. Boğazkesen Caddesi’ne girdiğinizde solunuzda bulunan Babeyn Cafe, terasıyla dinlenme molası vermek için hoş bir mekân. Karşısındaki tantunicide de hızlı bir yemek yiyebilirsiniz. Daha şık mekânlar arıyorsanız, önerimiz İstanbul Modern’in kafesi. Ayrıca Cihangir ve Galatasaray, baş dakikalık yürüyüş mesafesinde. Buralarda istediğiniz kadar mekân bulabilirsiniz.

Comments Off

HUR HABER

Murat ERDİN merdiner@gmail.comBayram ve Ergenekon 21 Eylül 2009 Pazartesi 09:09 Türkiye’nin bitmek tükenmek bilmeyen gündeminden bayramda sıyrılmakisteyenlere bir önerim olacak: İstanbul Bienali’ni geziniz.Size yeni ufukla…

Comments Off

PİÇ SANAT

Burak Delier

11. İstanbul Bienali “İnsan Neyle Yaşar?” açılalı iki haftayı aşkın bir süre geçti. Bu süre içerisinde serginin –bienal demeyeceğim çünkü söz konusu sergi alışık olduğumuz bienal sergilerinden hayli uzakta nerdeyse onlara karşı bir tavır niteliğinde- aldığı tepkilere ve tepkisizliklere baktığımızda serginin ortada kaldığını söylemek mümkün. Ne büyük medya gazete ve dergilerinin piyasaya yıldız sanatçı pompalamaları, ne geleceğin reklamcı-tasarımcı-halkla ilişkilerci adayı öğrencilerinden yorumlar, ne de sanat camiasından sergiyi tercüme edecek bir yazı. Bütün bu kesimlerin kendilerine has motivasyonları ve siyasi pozisyonları var elbet ve çoğunun da serginin açıktan yaptığı Komünizm propagandası sebebiyle uzak durmaları ve duracakları anlaşılabilir. Anlaşılamaz olan sol cenahın sergiyi tek kalemde sermayenin düzenlediği bir retorik hamleye indirgeyerek silmiş olması. Hali hazırda önümüzde filizlenmekte olan sponsorluk ve sanat/siyaset tartışmaları hiç de beklemeyi kaldıracak türden değil. Bu manzara günümüz koşullarında siyaset ile sanatı birbirinden ayırmayan, hiyerarşik bir sıralamaya tabi tutmayan hem sanatsal hem de siyasal bir var oluş alanını kovalayan bir tavır için sorumluluk duygusuyla harekete geçmeyi gerektiriyor.

Hem sanata hem de siyasete zaten güveni olmayan ve giderek düşmanlaşmış bir toplum içerisinde sanat ve siyaseti ayrıştırmadan kovalayanlar için zemin giderek daralıyor. Bunun pratik sonucu hiç kuşkunuz olmasın sanatın ve kültürün giderek daha fazla sermaye ve ürettiği zihinler tarafından rehin alınması olacaktır. Bu tartışmaların sürdüğü günlerde Masa’nın Beyoğlu İş Merkezinden küçük esnaf kapitalizmini ortaya seren bir bahaneyle atılması, aynı kapitalist nedenlerle Asmalı Mescit’in ticarileştirilmesi kapsamında Apartman Projesinin kesintiye uğrayan programı gibi küçük olayları yan yana koyduğumuzda sanatın zaten zayıf olan toplumsal zemininin iyice aşındığını görüyoruz. Sanat ortamına çekilmeye başlanan uzlaşmacı sanatçı-eleştirmen-küratör-izleyici grubu ve bu konformist ruhu destekleyen holdinglerin bu koşullarda daha da palazlanması hiç şaşırtıcı olmayacak.

Bu sergiyi ve genel olarak sanatı içinde bulunduğu ekonomik koşullardan dolayı hiçleyen sol cenahın, sanat cephesini güçten düşürerek asıl olarak kendi yaşamsal damarlarından birini umarsızca kestiğini iddia edeceğim. Özellikle mesele sanat gibi ele avuca sığmaz zihinsel ve duyusal sonuçlar ortaya çıkarabilecek bir üretim alanı olduğunda, işin ekonomik yapısı dolayısıyla alanı toptan silmek hiçbir siyasi sorumluluk anlayışı ile bağdaşmıyor.
Kaldı ki bu sol grupların çoğunun sanat alanındaki minör oluşumlarla da nerdeyse hiçbir ilgisi yok. İnsanın aklına asıl ilgilendikleri ne diye sormak geliyor; bir büyük sahne ve o sahnede tepkiselliklerini ortaya koyarak medyatik bir kimlik edinme fırsatını mı kovalıyorlar yoksa gerçekten sanat/siyasetle mi ilgileniyorlar? Sanatla ilgilenseler Masa’dan ve Apartman Projesinden ve yaşadıkları zorluklardan haberleri olurdu. Ama bu sol eğilimli grupları, tepkisel tavırlarını olumlu bir dayanışmaya çevirebilecekleri minör alanlarda göremiyoruz maalesef.

Çeşitli toplantılarda ve mail gruplarında bu toptan silme tavrına karşı verilen cevapları burada uzun uzadıya yansıtmayacağım. Ama birkaç soru sormakta fayda var. Bu seneki bienalin başlığı -WHW’nin de vurguladığı gibi- Brecht’ten alınmasaydı da “Çiçek Böcek ve Diğer Hoşluklar” olsaydı rahat mı edecektik? Güncel sanatı içinde bulunduğu ekonomik yapıdan dolayı eleştirenlerin kütüphanesinde YKY’den kaç kitap var? Yaşar Kemal’in yeni çıkan kitabını satın alacaklar mı? Ya da Yaşar Kemal’i protesto etmeyi düşünüyorlar mı? Ya da Yıldırım Türker’i? Peki film festivallerine(Film Ekimi ve İstanbul Film Festivali) ne demeli; Express dergisi her nisan ayında sayfa sayfa yayınladığı festival filmleri tanıtımları yerine bu sene festivali düzenleyenleri veya katılanları KOÇ ve Eczacıbaşı hakkında bilgilendirip sorgulayacak mı? Bu listeyi daha da uzatabilirim ama çok da gereksiz olduğunu düşünüyorum. Çünkü şöyle bir sonuç çıkıyor: Solun geleneksel sanatları edebiyat ve sinema sermaye ve finans tarafından dolayımlanabilir bunda bir sakınca yok. Ama güncel sanat hafif bir uğraş olduğu için ya siyasallaşmamalıdır ya da ancak münzevileşirse inandırıcı olabilir. Express dergisinin ve çeşitli sol grupların asıl olarak böyle düşünmediğine inanıyorum fakat bütün bu çıkışlardan sonra oluşturulan sanatın siyasallaşmasını sorunlu bulan kamuoyunu düşündüğümüzde çıkan sonuç budur. Ve günün anti-siyasi havasını göz önünde bulundurduğumuzda bu çıktının sonunda siyaseti vuracağı, vurduğu açıktır. Siyasi bir mesele çerçevesinde yola çıkan birçok insan için öncelikle sanat olmak üzere her alanın (ekonomi, üretim, eğitim, bilim, sağlık vs.)siyasallaşması, mücadelenin çoklu kollardan yürümesinin elzem olduğu tartışma götürmez.

Amacı sanat alanını sermaye dolayımından kurtarmak olan bir blogda yazdığım için sanatın bu koşullardaki durumunu kabullenmemiz gerektiğini savunmadığımın verili olduğunu düşünüyorum. Sanat alanı ve genel olarak kültür alanı sermaye dolayımından kurtulmalıdır. Buna hiç kimsenin bir itirazı yok. Ama içinde bulunduğumuz koşullar nefes alacağımız temiz alanı bize bırakmıyor. Gündelik hayatımız, fabrikalar, ofisler, okullar dahil her alanda kapma, üst-kodlama ve sömürme mekanizmaları çalışıyor. Elbette kariyerizm, konformizm, üretimcilik, başarısızlıktan korku, güvensizlik gibi ruh halleri sanat alanından da pis kokular gelmesine sebep oluyor. Fakat diğer alanlar farklı mı? Böyle bir kuşatılmışlık içerisinde bütün mesele ne yapacağımız, neyi bırakacağımız neyi tutacağımız, neyi güçlendireceğimiz ve adım adım neyi nasıl kendimizin kılarak bir temel, çatı ve sonunda başka bir yaşamı inşa edeceğimiz.

Ve Sergi

Şimdi sergiyi ve sanatsal/siyasal tutumunu daha genel bir çerçeve içinde değerlendirelim. İşe birkaç soru sorarak başlayalım. Serginin açılış tarihiyle aynı günlere denk gelen sel felaketi neden toplumsal bir ayaklanmaya dönüşmedi? Neden Türkiye’de son bir sene içinde polis tarafından öldürülen 23 kişi ancak Yunanistan’daki ayaklanma sonrasında hatırlanıyor? Ve Yunanistan’daki ayaklanmaya ne oldu? 2000’li yılların sonunda inişe geçen karşı-globalleşmeci hareketin akıbeti nedir? 2003 yılında dünya çapında düzenlenen ve milyonların katıldığı anti-savaş yürüyüşlerinden ne gibi sonuçlar elde edildi? 2008 krizinde hiç yüzüne bakılmadan bir çırpıda işten çıkarılan binlerce insanın öfkesi neden toplumsal bir kalkışmaya dönüşmüyor? Bugün kapitalizm 1848’den ya da 1871’den daha mı az vahşi? Fredric Jameson’ın söylediği gibi neden dünyanın sonunu hayal edebiliyoruz da kapitalizmin sonunu hayal edemiyoruz? Bu anlamda sergideki Arthur Zmijevski’nin “Demokrasiler” video enstalasyonu, bir nümayiş olduğunda dahi ortada alternatif bir dünya tasavvuru mevcut değilse ifade özgürlüğü ve demokrasi gibi kavramların sadece tepkisel bir kimlik sergileme(bu kimlik solcu, anarşist, anti-militarist, müslüman, vs. de olabilir) olarak kısıtlı kaldıklarında ne kadar anlamsızlaştıklarını gösteriyordu. Dolayısıyla nedir temel sorun?

Ben bu manzaranın bize tek bir şey söylediğini düşünüyorum. Toplumun vizyonu/hayal gücü/dünya görüşü/hayat tasavvuru kapitalizm tarafından o kadar esir alınmış durumda ki, ne kendi hayatımızı ve sonuçlarını ne etrafımızda olan biteni tam olarak anlayabiliyoruz ne de alternatif olacak bir proje, bir başka vizyon geliştirip bunu yaygınlaştırabiliyoruz. Topluma dayatılan hayat tarzlarının sonuçlarını yeterince algılanabilir, hissedilebilir, görülebilir kılamıyoruz. Tek yapabildiğimiz menzili kısıtlı tepkisellikten ibaret eylemler planlamak. Oysa daha olumlu ve dönüştürücü etkiler yapacak yöntemlere ve bilgilere ihtiyacımız var. Eğer kafalarımızda alternatif bir vizyon oluşmuş olsaydı, bütün bu olup bitene cevap verecek aletleri, gücü ve kitleyi kolayca bir araya getirebilirdik. Buradaki mesele bir örgütlenme ya da basitçe bir tavır sorununa indirgenemez. İnsanların kafalarında üzerinde ortaklaşabileceği ve kendilerini içinde buldukları alternatif bir dünya imgesi bulunmuyor. Böyle bir imgenin yokluğunda kapitalizmin aptallaştırıcı ve özgürleşme arzularını sömürücü teknikleri hayatımızın her alanında cirit atıyor. Çeşitli örgütlenmeler olsa dahi bunlar antagonist olmanın çok uzağında toplumsal düzenin bir devamı olabilecek vizyonlarla hareket ediyorlar.

Çokça üzerinde durulmuş olan “bilgi toplumu” gibi klişeleşmiş tanımların hakkını verircesine sömürü her şeyden önce hayal gücümüzden başlıyor. Bu anlamıyla bilgi, imge, duygulam akışlarının henüz kısıtlı olduğu 19. yüzyıla göre bizim içinde bulunduğumuz dünyada sömürü fabrikadan değil tam da hayal etmek ve hareket etmek için ihtiyacımız olan bilme, öğrenme ve tasavvur etme kapasitemizden başlıyor. Bugünün kapitalizminde her ihtiyaç ona ihtiyaç duyulmadan önce kapılıyor ve sırası geldiğinde tatmin ediliyor. Bu tam anlamıyla bilişsel üst-kodlayıcı bir süreç vasıtasıyla ilerliyor. Örneğin İstanbul’da son zamanlarda pıtrak gibi her yerde biten yaşam standartları yüksek kapılı-cemaatler hangi arzuları kışkırtıyor ve tatmin ediyor? Bilbordlarda ve televizyonlarda gördüğümüz güvenlikli, Havai havuzlu rezidanslar bizim için nasıl bir hayat tasavvur ediyor? Bu hayat tarzının tehlikelerini haber verecek araçlardan biri sanat değilse nedir? Hiç kuşkusuz eğer sömürü gayri-maddi alanlara, bilişsel alanlara da sirayet etmişse, mücadele de bu alanlara yayılmalıdır. Bu anlamda başta sanat olmak üzere işi bilgi, imge, fikir, düşünce üretmek olan her alanın(sanat, üniversite, basın vs.) bir antagonizma oluşturma niyetiyle işe koşulması gerekmektedir. Eğer içinde bulunduğu finansal koşullardan dolayı bu bilgi alanlarını toptan gözden çıkartacaksak, mücadelenin ne niteliğini anlamışız demektir ne de böyle bir mücadeleyi kazanma şansımız vardır. Alternatif bir vizyon oluşturmak için sanata belki de hiç olmadığı kadar çok ihtiyacımız var. Ne kadar sorunlu olsa da sanat elimizde kalan deneysel tartışmalar ve soruşturmalar yürütebileceğimiz yegâne özerk bilgi alanıdır.

Sanırım “İnsan Neyle Yaşar?” sergisi bağlamında gelmek istediğim nokta kendini ele vermeye başlamıştır. “İnsan Neyle Yaşar?” sergisinin en ayırıcı özelliklerinden biri açıkça zihinsel bir çalışmaya kışkırtan sanat işlerinden kurulu olması. Şatafatın, büyük enstalasyonların, ileri teknoloji kullanan çeşitli süslemelerin yokluğu izleyiciyi, sanatsal olduğu söylenen bir takım gizemli meseleden ayırarak içinde bulunduğu dünyayı öğrenmeye, bu dünya içinde gizlenmeye çalışılanı görmeye çağırıyor. Bu sergi hem estetik, hem siyasal hem de epistemolojik tavrıyla en hakikisinden disiplinler-arası bir karşı-bilgi toplaşması olarak görülebilir. Eğer saf estetik dertlerin dışlandığını ve eğitici, öğretici ve dolaysız bir hakikat oluşturma tavrının benimsendiğini kabul edersek bu sergide “izleyici” dediğimiz pasif bir seyretme konumunu tanımlayan kavramın geçersiz olduğunu da kabul etmiş oluruz. Tütün Deposunda en üst kattaki Brecht alıntısını vurgularcasına bu sergi ve ortaya çıkan karşı-bilgi onu en çok sevene, en çok öğrenene ve onu en çok kullanana aittir. Bu şu anlama gelir: Çeşitli liderlerin, dehaların, yıldızların ve uzmanların arkasında hizaya girmekten başka bir var oluş konumu hayal edemediğimiz bu günlerde, bu işler ile ortaya çıkan bilgi onu kullanana, işleyene, yorumlayana aittir- ne isim plakalarında yazan sanatçılara, ne de küratörlere…

Hele hele o sergiyi finanse eden holdinglere veya burjuvalara hiç ama hiç ait değildir. Fakat şunu iyice anlaşılır kılmalı: Ancak ve ancak söz konusu sergi çeşitli insanlar ve gruplar tarafından bir soruşturma atölyesine çevrilirse, bu insanlar ve gruplar bu fikirleri ve bilgiyi sahiplenebilirler ve bir fail olarak inisiyatifi ellerine alabilirler. Tıpkı alternatif bir dünya tasavvuru ortaya çıkarmanın bilişsel bir emek işi olması gibi alternatif bilginin de sahiplenilmesi bir emek ve başta belirttiğim gibi bir sorumluluk meselesidir. Sanat, fikirler, hayaller, tasavvurlar söz konusu olduğunda hiçbir burjuva, hiçbir kurum, hiçbir holding sırf maddi lojistik sağlayıcılığıyla bir fail olarak ortaya çıkamaz. Holdingler gelir holdingler gider, kurumlar gelir kurumlar gider fakat fikirler, hayaller ve tasavvurlar baki kalır.

Sermaye ilişkilerinin düzenlediği bu illüzyona kapılmak ve sanat/siyaset ilişkisini hiçlemek toplumu siyasi hayal gücü kıtlığına mahkûm etmek anlamına gelecektir. Bunun vebali ise siyasal bir konumdan söz aldığını ve her hangi bir şekilde sanatla ilgilendiğini iddia eden herkesin boynunadır.

Comments Off

ZÎNDANA AMEDÊ

………“Yaşadıklarımızın gerçekliğinden kuşkuya düşebiliyorduk tabii. Mesela Mehmet Salih Besen olayında gerçeklik duygumu ben tamamen yitirdim. 50 yaşlarındaydı. TKİ’de memurdu. Kendisini ve bizleri ölü zannediyordu. ‘Biz öl…

Comments Off

Gayri Maddi Emek Üzerine Notlar tam metin

Deniz Gül ve Burak Arıkan: Gayri Maddi Emek Üzerine NotlarCumartesi, Nisan 25, 2009Suriye Pasajı, İstanbulDeniz Gül: Her şey bundan birkaç ay önce çok sıkılmamla başladı. İmajlar bakıyorum, insanların işlerine bakıyorum, film seyredi…

Comments Off

Röportaj: Ramazan Bayrakoğlu//1 KM. Sergisi/02

Hakan Kırdar: Samimi cevabından dolayı teşekkür ederim. Genelde bir sanatçıdan bu kadar açık bir kişisel sergi yorumu duymak çok sık rastlanan bir durum değil.

Serginin seni ikna etmediğini düşündüğün an, resimleri asıp, serginin bütününe bakabildiğin, telafisi artık mümkün olmayan bir an. Proje bazlı sergilerin temel sorunu da bu olsa gerek. “Serginin derdi tam çıkmadı ortaya” dedin. Neydi serginin asıl derdi?

Ramazan Bayrakoğlu: Bir sergiyi bir romanın kurgusuna benzetebilirim, öncelikle bir romanı okuyup tamamladığında bütünden kaynaklı bir ruh hali hissederim, romanın bana verdiği auradır bu. Öte yandan romanı ne kadar dikkatli okursam okuyayım, baştan sona kesintisiz olarak hatırlamam mümkün değildir. Bir bütün olarak aklımda tutamasam da vurucu olduğunu düşündüğüm noktaları hatırlarım. Bence sosyal psikolojiden anlayan bir roman yazarı da okuyucuyu buna göre yönlendirir. Bu noktalar taşıyıcıdır, romandaki diğer detaylar olay bütünlüğü ve sürekliliği için gerekli daha düşük uyarıcı bölümlerdir. Bir serginin kurgusu da bence aynen böyle bir şeydir. Sergi tek tek yapıtlardan bağımsız genel kapsayıcı bir duygu bırakmalı ve aynı zamanda bazı çalışmalar da spot olarak zihninde yer etmelidir. 1 km sergisinde bu genel auranın daha güçlü olması için çalışmaların boyutunun biraz daha büyük olması gerektiğini, ek olarak 10 yerine yaklaşık 13 resim olması ve hiçbirinin önünde cam olmaması gerektiğini söyleyebilirim. Galeri hacmi ile resim boyutu arasındaki denge çok önemli çünkü. Bu biraz aksadı diye düşünüyorum.

Öte yandan serginin ideolojik boyutunun anlaşılamayacağını belirmiştim. Burada kastettiğim günlük ideoloji bağlamında bir şey değil, kastettiğim şey resme dair bir durumun doğasını bozmaktır. Örneğin yağlıboyanın doğasını bozmaktır, resim boyutunun doğasını, kompozisyon, renk algısının doğasını bozmaktır. Ya da alışılagelmiş konu ve temaların doğasını da bozmaktır.

Örneğin resim sanatında genel çıplaklık algısı, genel bir peyzaj algısı vardır, sanatçının bu genel algıyı bozma çabası ideolojik bir açılımdır. Resmi, sanat yapan durum bence bununla ilgilidir, sanat nasıl genel algının doğasını bozmaya yöneliyorsa süs veya zanaat olanda bu doğayı korumaya ısrarla korumaya çalışır. Bu yüzden süs ve zanaat sanata dönüşmez. Fakat süs ve zanaatın doğasını bozma çabası sanatsal bir eylemdir. Daha genel söylersek sanatla ilgili veya değil, doğası bozuma uğratılmış her durum sanatsal algı potansiyeline sahiptir. Söylemek için yerimidir bilmiyorum ama güncel dediğimiz bir sürü sanat çalışması bu durumu kullanmaya yöneliktir ve üstelik bunun en kaba halini kullanır, doğal olarak bunlara kaba ideoloji de diyebiliriz.

Ben bu sergide resmin boya ile olan ilişkisini ve dijital görüntünün teknolojik algısını dikişi kullanarak bozmaya çalıştım. Sanırım en başarılı olanda bu durum oldu. Bu o kadar iyi oldu ki herkes buna kilitlendi. Fakat peyzaj görüntüleri sıradan kent peyzajlarının ötesinde bir ruh halinin karşılığı olarak fotoğraflanmış ve resme dönüştürülmüştü. Dikiş burada resmin aleyhine işleyerek bu ruh halinin görülmesini engelledi. Boyutları biraz daha büyük tutabilseydim dikişin bu negatif etkisini engelleyebilir aynı zamanda genel peyzaj algısının doğasını bozabilirdim. Fakat maalesef dijital malzemenin olanakları sadece bu boyuta izin veriyordu.

Comments Off

bilgisayarsiz hayat hayat hayat hayat hayat

Ayni varolussal sorular etrafinda donup duruyorum. Tabii herkes gibi, ama herkes gibi saklamayi beceremeden.Bilgisayarım bir güzel çöktü en fazla iki dakika çalışabiliyor.Ben hep çaldıracağımı düşünmüştüm arıza yapınca sanki bilgisayar eceliyle gitmiş gibi garip bir huzur duydum. Yazamama nedenim de biraz bu oldu yoksa bahsedilecek pek çok şey var. Çok şey oluyor.—1 mayistan hatirlayalim;

Comments Off

VERY SMALL DISTORTIONS IN THE ORDER

The International İstanbul Film Festival this year opens itself to video art for the first time with a programme consisting of works of artists from Turkey. Cinema structures a (very) ordered system due to the production methods its industry imposes on itself and due to its perpetually controlled perceptive mechanisms. Taking advantage of the free zones that contemporary art creates, video brings a “distortion”, an aesthetic and political alternative to this order. The works that the viewer is to discover in this section push the boundaries of the white screen. The image shakes, shifts, narrows and widens from time to time, the screen is split, the space is ambiguous, the focus is lost, bodies dissolve in the background, taboos are visible, İstanbul catches fire, an earthquake shakes the movie theatre (very) small distortions in the cinema order call the audience to new discoveries and new experiences.
Uluslararası İstanbul Film Festivali, son dönem Türkiyeli sanatçıların eserlerinden oluşan bir programla ilk olarak bu yıl video sanatına açılıyor. Sinema gerek endüstrinin dayattığı üretim yöntemlerinden, gerek sinema dilinin görece katı kodlarından, gerekse algı mekanizmalarının sürekli kontrol altında olmasından dolayı (çok) düzenli bir sistem oluşturuyor. Video güncel sanatın yarattığı serbest bölgelerden yararlanarak bu düzene bir “bozukluk”, estetik ve politik bir alternatif getiriyor. Bu bölümde izleyicinin keşfedeceği eserler beyaz ekranın sınırlarını zorluyor. Görüntü titriyor, kaymalar başlıyor, zaman kâh daralıyor kâh genleşiyor, ekran bölünüyor, mekân belirsizleşiyor, netlik kayboluyor, vücutlar arka planda eriyor, tabular görünür oluyor, İstanbul yanıyor, sinemada deprem oluyor… Sinema düzeninde (çok) küçük bozukluklar, seyirciyi yeni keşiflere, yeni deneyimlere çağırıyor.
HİCAP / Yönetmen: Canan Şenol / 2007 / 5′
SHAKE IT ‘TIL IT DROPS / Yönetmen: Servet Koçyiğit / 2007 / 4′
ACAİB’ÜL MAHLÛKAT STRANGE CREATURE / Yönetmen: Canan Şenol / 2006 / 4′
ECE / Yönetmen: Songül Boyraz / 2005 / 1′
7.4.4 / Yönetmen: Selda Asal / 2004 / 1’54″
BENİM BÜTÜN KÂBUSLARIM ALL MY NIGHTMARES / Yönetmen: Ethem Özgüven / 3’20″
MONODIALOG LIQUIDWARE 2.1 :MK / Yönetmen: :mentalklinik / Ekip Working Team: Kerem Demirbaş, Selami Şimşek, Yıldırım / 2008 / 9’12″
BİRTEK / Yönetmen: Evrim Kavçar / 2008 / 1′
TRACTATUS / Yönetmenler Directors: Cengiz Tekin, Şener Özmen / 2006 / 7’31″
BEBEKLER THE DOLLS / Yönetmen: Erkan Özgen / 2005 / 3’30″
BİR YER A PLACE / Yönetmen: Nasan Tur / 2004 / 6’40″
KAYIP BEDEN LOST BODY / Yönetmen: Erkan Özgen / 2005 / 4’30″
KISA DEVRE SHORT CIRCUIT / Yönetmen: Ahmet Öğüt / 2006 / 3’30″
PSYCHO / Yönetmen: Berat Işık / 2001 / 2’40″
KABRİSTAN CEMETERY / Yönetmen: Ozan Emre Han / 45”
POMPA PUMP / Yönetmen: extramücadele / 2008 / 3′
KIRMIZILI KADIN WOMAN IN RED / Yönetmen: Berat Işık / 2008 / 3′
KÖLE SLAVE / Yönetmen: Hakan Yonat / Senaryo Screenplay: Extramücadele / Müzik: Baba Zula / 2008 / 4′
2 HIT COMBO / Yönetmen: Gökhan Okur / 1′
SCARLATTI’YLE KAVGA ETMEDEN KAÇ YA DA VENEDİK’İN KAVGA TARİHİ / Yönetmen: Ozan Emre Han / 1’05″
“RENDU” / Yönetmen: Karahaber – Oktay İnce / 5′
HEY WORLD, HEAR MY VOICE / Yönetmen: Selda Asal / 2008 / 8’30″
TINICA / Yönetmen: Fikret Atay / 2004 / 7’30″
İSTANBUL / Yönetmen: Ozan Adam / 2007 / 8′
AVLUDA IN THE COURTYARD / Yönetmen: Cevdet Erek / 4’30″
SHOPPING WATER / Yönetmen: Genco Gülan / 2006 / 10’07″
YIKILSIN! LET IT GO DOWN! / Yönetmen: Ozan Emre Han / 59”
PFHH! / Yönetmen: Aslı Süngü / 2002 / 3′
EYES WIDE SHUT / Yönetmen: Berat Işık / 2001 / 3′
KONSER II CONCERT II / Yönetmen: Ozan Emre Han / 1’15″
ÇİZGİLER SİLİNİYOR THE LINES ARE BEING ERASED / Yönetmen: Ozan Emre Han / 19”
NO (OR BAD) SIGNAL / Yönetmen: Ali Demirel / 1998 / 4’20″
DANCER IN THE DARK / Yönetmen: Berat Işık / 2003 / 2′
İSİMSİZ UNTITLED / Yönetmen: Çınar Eslek / 2008 / 2′
KON / Yönetmen: Onur Uyar / 2006 / 4′
RÖNTGEN / Yönetmen: Çınar Eslek / 2008 / 2’20″
DEMONOID / Yönetmen: Ali Demirel / 2001 / 4’20″

Comments Off

2007 WC, Hafriyat Karaköy

2007 ‘Allah Korkusu’, ‘ Fear of God’, Hafriyat Karaköy WC-III, Istanbul
2007 ‘Dünyayı Yesen Doymazsın’, ‘Your eyes are bigger than your stomach’ , “Derdim Dünya”, “This world annoys me”, Hafriyat Karaköy WC-II, Istanbul

10. İstanbul Bienali kapsamında, Hafriyat mekanında gerçekleştirilen ‘Dünyayı yesen doymazsın’ adlı sergi kapsamında Tuvalet müdahalesine devam edilmiştir. Tüketimin son noktası olan kara deliğe işaret edilmiştir.

The toilet installation took place in Hafriyat Karaköy, in 10th Istanbul Biennial, in an exhibition called “Your eyes are bigger than your stomach”. With this installation, The last stop of consumption has been pointed out.

2007 ‘Müdahale’, ‘İntervention’, Hafriyat Karaköy WC-I, Istanbul

In our political and physical geography, street interventions can only be realized in secluded places and with illicit touches. In Turkey using the public area has a different meaning than what it is in Europe. Since Turkey has been through three Coup d’Etat in only the second half of the 20th century, writing on walls has always been considered as a political guerilla manifesto that had to be immediately punished by the police. Thus these actions has to be done silently. An individual usually declares his or her identity by marking on toilet walls, school desks, ATMs, telephone booths etc… In a way, this action says ‘I am here’ and ‘I have something to say’. Particularly in our geography it depicts bashful attitude. Toilets, in particular are center stage for these acts. Those places used as communication ports between people. They are only temporarily occupied by someone. Atıl kunst contributes on this socially accepted alternative communication areas with its own words. It aims at drawing attention to repressed ideas and feelings. By adding new comments on toilet walls, Atıl Kunst opens new discussions.Atıl kunst made series of installations inside toilets. The first one is 2007 inside Hafriyat, ‘İntervention’ exhibition. Typical toilet phrases are written with permanent pens. As today toilet rooms are covered with ceramic tiles it is no longer possible to write with regular pen and pencil. New plastic doors can’t be scratched anymore. Yet, new construction materials give way to alternative touches. In this specific installation, despite of the harsh content of the words, the toilet itself looks quite elegant and stylish.

Bulunduğumuz coğrafyada sokaklara müdahale etme şekli çoğunlukla dar alanlarda kaçak dokunuşlarla gerçekleşir. Kişi kendi varlığını tuvalet , okul sırası, bank, telefon kabini vs gibi yerlerde yazarak yada kazıyarak ispata girişir. Bir anlamda ‘Ben buradayım’ ve ‘Bir sözüm var’ anlamına gelen bu eylem, yine bu coğrafyaya özgü olarak çekingen bir tavır sergiler. Özellikle tuvaletler bu çekingen tavrın biriktiği, birbiri ile iletişime geçtiği, geçici olarak sahiplenilmiş mekanlardır. Toplumumuzdaki ifade güçlüğünün yan etkisi ile kişinin ancak tuvalet kapılarının ardında, gözetlenmediğinden emin olduğunda, riske girmeden bir şeyler söyleyebildiği bu alandaki yazılı sözlere atılkunst da kendi sözünü eklemler. Tuvaletlere müdahale bastırılmış söze işaret etmeyi içerir. Bu sözlerin üstüne atılkunst kendi sözünü söyler.

Atılkunst’un ilk Tuvalet enstelasyonu, 2007 Haziran ayında Hafriyat’ta yapılmış olan ‘Müdahale’ adlı sergi kapsamında gerçekleştirilmiştir. Tipik tuvalet cümleleri seçilerek , çoğu kalıcı kalemle yazılmıştır. Artık tuvaletlerin çoğu seramik kaplıdır. Eskisi gibi kurşun ya da tükenmez kalem kullanma şansınız yoktur. Kapılar da kazınamaz, çoğu plastik doğramadır. Bu yapı malzemeleri alternatiflerini doğurur. Müdahale enstelasyonunda, müdahale, sert sözlere rağmen, gerçekte zarif ve çekingendir. Yapılmak istenen de budur.

Comments Off

ELİF İPEK AKKAYA

Güç ve Denge
Sessiz kalmayı bir meziyet gibi benimsemiş her türlü aktivizmden uzak, pasif yozlaşmış bir toplumun bireyleriyiz. Değiştirmek ve mücadele etmek ruhumuzda yok. Dışarıdan bakıldığında mazoşistçe mağdur olmaktan keyif aldığımız yorumu bile yapılabilir. Etkisizleşmiş toplumun içinde protest bir anlatıcı rolünü benimsemek Necla Rüzgar’ın kendi tabiriyle evcilleşmemiş bir sanatçı olmaktır. Necla Rüzgar, özellikle toplum-insan ilişkisini araştıran, irdeleyen; iyi bir hatırlatıcı. İzleyicisine bildiğini sandığı ama çoğu kez unuttuğu insan rollerini tekrar tekrar düşündüren keskin ürünler sunuyor .

Güç ve otorite karşısında sinme durumu sadece kadınlara ithaf edilmiş bir özellik olarak karşımıza çıkmaz. Din, dil, ırk, cinsiyet gözetmeksizin dünyanın kırılgan dengelerinde ezilen, güçsüz olandır. Güç size karşınızdakileri yontma, bükme, kalıplandırma hakkini verir ya da sizden öncekiler size güç gösterirken bonkör davrandıkları için gücü kullanma sırası size geldiğinde-şayet bir gün gelirse- çektiğiniz sıkıntılar hiç yaşanmamışçasına belleğinizin en ücra köşelerinde saklanır ve kendinizde gücün getirilerine kucak açma hakkini görürsünüz. Siz de yontar, büker ve kalıplandırırsınız.

Necla Rüzgar ürünleriyle, güçlüyü güçlü yapanın güçsüzler olduğunu bize hatırlatmak istemektedir. İsyana kapalı, elindekiyle yetinen, hakkını aramayan bireyler sessizlikleriyle kendilerini boyunduruk altına aldırırken, karşılarındakilere de kendi üstlerinde uygulanmak üzere sınırsız bir güç armağan etmiş olurlar. Kısaca ezilen sessiz kaldığı sürece ezilmeyi hak edendir. “the sleep of reason”, if…”, ve “insider” ’da görülen refleksleşmiş mağduriyete tutunan, dalgalanan – belki de yargılamadığı için sabitleşmiş- bir yaşam tarzı ifadesidir. Çift taraflı bir bakışla ele almak gerekir bu ürünleri: gücü alan-gücü veren. Gücü alan, iktidarı ele geçirme çekişmesinden ya da özetle bir post kavgasından zaferle çıkar. Gücü veren savaşı kaybetme alışkanlığından olsa gerek sıradan bir kabullenmeyle rollerini düşünmeden, ezberden güçlünün arzuları doğrultusunda oynar.

Necla Rüzgar sessiz gerçeklere yeni bir görüntü kazandırmıştır. Bireylerini gerçeği yansıtmak üzere kurgulamış ve izleyicisinin üzerine tüm ağırlıklarıyla bırakmıştır. Ürünleri, yaşadığımız toplumun kişileri şekillendirme biçimlerinin bir özetidir. Bu ürünlerin çarpıcılığı yalınlıklarındaki keskinlikte yatmaktadır. Mağduru oynamak, yokmuş gibi yaşamak, sessiz kimliği benimsemek kendimizi güvende hissetmemizi sağlamayacak çünkü bize bakan, bizi deşifre etmiş biri, Necla Rüzgar artik yüzleşmemiz gerektiğini ve kabullenmeyi bir kenara bırakmamız gerektiğini söylüyor.

Yalnızlık
Bugünün en acıklı hastalığı: yalnızlık. Parayla, seksle, yemekle doldurulamayan içi boş delikler var insanların ruhlarında. Aitsizlik duygusu, yalnızlığın köklerini besliyor, ondan uçsuz bucaksız, dalları yerleri süpüren salkım söğütler inşa ediyor. Ait olmak için sessiz kalıyoruz ve yozlaşıyoruz. Yalnızlık, büyük bir boşluk, eksiklik, acı, umutsuzluk olarak hayatlarımızı sarmalıyor. Korkuların içinde küçülüyoruz, sevilmek, dahil olmak, fark edilmek istiyoruz.

Necla Rüzgar sindirilmiş ve çoğu zaman açık bir şekilde konuşulmayan konuları, toplumsal akışa ters, emin adımlarla ilerleyerek izleyicisine anlatmaktadır. Mekansız işlenen konuların başrol oyuncuları kırılgan ve dışlanmış yapıları düzenli olarak ön planda tutulmuş kurbanlardır. Figürler, yalnızlıklarının bunaltıcı hikayesine hapsolmuş durumdadır. Dışlanan olmamak için dışlıyorlar, etik değerleri göz ardı ederek olumlu ya da olumsuz bir gruba üye olma kaygısındalar.

Bireyler, bedenlerini, kararlarını, yaşamlarını, kadın ya da erkek, başkalarının yönetimine, uygulamasına, şiddetine açmış ya da açmak zorunda bırakılmış, kimliklerini baskıyla zaman içinde kaybetmiş, pasif, her türlü kabullenmeye açık kişiler olarak karşımızdadır. Her aşağılanmada asıl suçlu kendisiymişçesine maruz kalanın başı öne eğiktir, utanır, sıkılır ve sadece susabilir çünkü yalnızdır ve kendini savunacak gücü yoktur. Susma ve kabullenme: ben kadınım, ben erkeğim, ben güçsüzüm, ben safim… Maruz kalanlar sıfatlarını sanki sıfatların onları koruyabilme becerisi varmış gibi sahiplenirler. O sıfatlarla bir yerlere dahil olurlar ve böylelikle kalabalığın içinde sığınabilecek sessiz bir limanları olur. Belki onun gibi olan biri onu fark eder ve yalnızlığın tüketici boşluğundan kurtulur.

Necla Rüzgar’ın figürleri başkalarının yargılama mekanizması içinde, baskıdan ezilmiş, varoluş haklarından habersiz, tepkisiz, sakince olayların akışını izlemektedir. Bir grup, bir diğer grubu dışlamakta, yalnızlığa itmektedir. Bu noktada figürler, ortak kullanıma açık, isteyenin fütursuzca hakaret ederek ya da iftira atarak deşarj olabileceği bir nesnedir.’’Ben’’ bu figurlerde yok olmuştur. Onlar yalnızlar, kim olduklarını ya hiç öğrenmemişler ya da unutmuşlar. Necla Rüzgar’ın ürünlerinde, bireylerin benliklerini tüketmeleri şiddetli bir şekilde işlenmiştir. Odak noktamız bireylerin kendine ve çevreye başkalaşmış durumundan çok toplumun ürettiği, bireyi yalnizliga, baskı karşısında tek başına kalma durumuna düşüren yargılara kaymaktadır. Bu yargılar ötekinin baskısıyla itilmiş, ezilmiş, yalnızlaştırılmış figürleri geri plana yerleştir. İzleyicilerde öncelikli uyanan duygu: bireyleri yalnızlıklarından çıkarmaktan öte, toplumun ürettiği baskıcı kimlikleri eleştirmektir. Konu dahi baskınlığıyla figürleri, şahısları, bireyleri içine çekip tüketir, onları ikinci plana atar.

Necla Rüzgar’ın yüzleşmek istemediğimiz, dışladığımız, ötekiler gibi olamama, grubun dışında kalma kısaca yalnızlıkla boğuşma tasvirleri ürünlerindeki sadelikte gizlidir. Sessiz insan grupları aitlik duygusuyla güvenli bir küme yaratır ve gruba bir şekilde dahil olamayanlar, din, dil, irk; cinsiyet ya da başka sebeplerden yalnızlığa mahkum edilirler. Bu unutulmuşluğun içinde bireyler ezilmektedir. Necla Rüzgar çarpıcı ürünleriyle bizde gizli kalan bu yalnızlıkları su üstüne çıkartıp, onlarla yüzleşmemizi sağlamaktadır.

Comments Off

Muhtelif 04, 2008 Gerald Lidstone söyleşisi

Adnan Yıldız / Gerald Lidstone ile söyleşi Kim kimin için üretiyor? Muhtelif adına Adnan Yıldız, Goldsmiths’den finansman uzmanı ve strateji planlamacısı Gerald Lidstone ile Türkiye’nin geleceğine dair olası senary…

Comments Off

kaosGL, ahlak sayısı, 2008

kaosGL, ahlak ADNAN YILDIZ / AHLAK ŞEMSİYESİ KİMİN İÇİN(DE)* AÇILSIN? Turgut’a/Sezen’e Her ahlak kurgusaldır; DNA yapısında kendi sosyal kurgusunu ve kültürel kontrol mekanizmalarını içerir. Eee, her kurgunun da …

Comments Off