Viewing 1 to 20 of 22 items
Tag Archives: Bat

Sükrü Karakus, BAKIS-UZAM

Şükrü KARAKUŞ Bakış-Uzam 12 Ocak – 6 Şubat 2010 Garage of Art Garage of Art, 12 Ocak – 6 Şubat tarihlerinde İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinliklerine paralel olarak Çağdaş Türk Resmi’nin İspanya’daki temsilcisi sanatçımız Şükrü Karakuş’un resim ve desenlerinden oluşan kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor… Kendine özgü organik formlarıyla tanınan sanatçı daha önceki sergilerinde  Full Article…

Comments Off

Yeni Vatandaş’ Ankara’da

İnci Eviner, ‘Yeni Vatandaş’ sergisiyle Ankara Galeri Nev’e konuk oluyor. 31 Aralık’a dek devam edecek sergide Eviner’in “mürekkep resimleri”nin yanı sıra, sekiz eserden oluşan sınırlı baskı dizisi de izleyiciyle buluşacak. Yabancı bir ülkede sanatçı olma durumunu yaşadığını belirten Eviner, eserlerin, dışladıkları ve içine aldıklarıyla, çelişkilerin ve değişimlerin tam ortasında bir Avrupayı deneyimleme fırsatının sonucu olduğunu  Full Article…

Comments Off

Floransa’dan Türk ressama ödül

Türk ressam İsmail Acar çağdaş sanatta dünyanın önemli etkinliklerinden biri olan ve İtalya’nın Floransa şehrinde yapılan Floransa Uluslararası Çağdaş Sanatlar Bienali’nde birincilik ödülü ve altın maldalya kazandı. Rusya‘nın başkenti Moskova’da açacağı yeni sergisinin hazırlık çalışmaları nedeniyle Floransa’daki ödül törenine katılamayan Acar’ın ödülünü kendisi adına proje asistanı Aslı Bıçakçı aldı. Ünlü sanatçı Acar, bu yıl 5  Full Article…

Comments Off

Bor minerali kullanıp heykellere vücut verdi

Dünyada sayılı birkaç ülkede bulunan ve çok değerli bir mineral olan bor, heykel sanatçısı Genco Gülan’ın heykellerine malzeme oldu. Bor mineralini dünyada işleyen ilk sanatçı olduğunu ifade eden Gülan, Venüs, Tiberius, Athena, Apollon gibi Batı Anadolu antik ve klasik dönem heykelleri aracılığıyla günümüzün farklı değerlerine göndermeler yapıyor. Genco Gülan’ın Galeri Artist’te izlenime sunulan “Ben Bir  Full Article…

Comments Off

Diyarbakır’dan ‘mesaj’ var


ECE KOÇAL
yaşayan sanatçılar Şener Özmen ile Cengiz Tekin, ‘Orijinal Mesaj’ sergisiyle Batı’nın Doğu algısını ve güncel siyaseti sorguluyor

Diyarbakır’da yaşayan ve çalışan sanatçılar Şener Özmen (38) ile Cengiz Tekin’in (32), 2006-2009 yılları arasında birlikte ürettikleri ve ilk sergileri olan ‘Orijinal Mesaj’ sergisi, günümüz toplumsal-siyasal olayları üzerine düşünüyor ve düşündürtüyor. Birbirine bağlı dört videodan ve fotoğraflardan oluşan sergi, Türkiye’deki politik sıkıntılara geniş bir perspektif de sunuyor.

Şener Özmen öncelikle sergi ismini neden ‘orijinal mesaj’ koyduklarını açıklıyor: “2000′lerin başından bugüne dek Doğu’da üretilenlere İstanbul’dan klişeler yüklendi. Üretilenlerin bir mesaj vermesi gerekiyormuş gibi algılandı. Mesaj verilen yer ya bir sanat çevresi ya devlet katı olacaktı… ‘Orijinal mesaj’ aslında görünürde hiçbir şey iletmeyen, böyle bir derdi olmayan bir isim. ‘Aslında sizin ilettikleriniz kötü de, biz iyisini iletiyoruz’ da demedik.” Bu bir anlamda ‘Siz boşuna mesaj aramayın, biz kendi mesajımızı kendimiz veririz’ anlamına da geliyordu sanki…

Sergideki çalışmaların çoğunda toprak görüyoruz; kısacası toprağa bağlı bir durum var ama iki sanatçı sırf buradan hareketle serginin okumasının yapılamacağını anlatıyor: “Bazı şeyler çok klişeleşti. Bunlardan çıkmalı artık. Sergideki Bir Gün Bir T ve K videosunda da bu var. K’nın ve T’nin Türk mü, Kürt mü oldukları belli değil. Film böyle bir işaret vermiyor. Bir şeyden kaçıyorlar ama neden kaçtıklarını bilmiyoruz. Bir kavga ediyor, bir barışıyorlar. Biri bir şeyle uğraşırken, diğeri korkudan titriyor. En sonunda biri ölüyor gibi gözüküyor. Film, ilk bakışta ‘Noluyor burada?’ dedirtiyor. Bu, tam da önemli olan soru. Gerçekten o bölgede ne oluyor? Projeksiyonu oraya çevirip ‘Ne oluyor?’ demek gerekiyor.”

DERİN DEVLET HENDEĞİ

Cengiz Tekin’in Normalizasyon isimli çalışmasında, oturma odasındaki bir ailenin yanıbaşında bir hendek açıldığını görüyoruz. “90′lı yıllarda derin devlet söylemleri hayatımızda çok yer aldı. Gerçek bir travma yaşadık burada. Bu durum, evin insanlarının buluştuğu oturma odasında derin bir oyuk açtı” diyor Tekin. Sanatçıların bu son çalışmaları bir tür ‘iyileşme dönemi yapıtları’ olarak değerlendiriliyor. Bunun açıklamasını şöyle yapıyor Şener Özmen: “Uzun bir dönem, çok hızlandırılmış bir sanat pratiği vardı. Biz kendimizi birer sanat işçisi olarak gördük. Ve nitekim küratörler de bize devamlı ‘Çalışın,’ diyorlardı. O zaman hep yarım işler üretiyoruz; hep bir yerde kalan, bir şey söyleyecekmiş gibi davranan ama aslında bir şey söylememeye çalışan simgesel bir dil var. Şiir gibi, sürekli gizliyorsun. Çok derinlere gidersen, ana dil, baskı birçok şey çıkıyor içinden. O dönemde sorunlu, psişik işler çıkıyordu. Gelişme döneminde biraz geri çekilip hem sanata hem yaşadığımız topluma bakmamız, bize daha sağlıklı bakış açıları verdi. Poşunun içinden kafamızı çıkaramayabilirdik.”

Özmen ve Tekin’in en çok duydukları soru tabii ki Diyarbakır’da sanatçı olmakla İstanbul’da sanatçı olmak arasında ne gibi farklar olduğu… Şener Özmen soruyu şöyle yanıtlıyor: “Bu soruya şöyle cevap verilmeli: Çok kötü durumdayız, her şeyden yoksunuz. Oysa böyle bir şey yok. İstanbul’da kümelenmiş güncel sanat camiasının dikkatini çekmek için üretilen bir söylemdi. Bu söylemler artık midemi bulandırıyor. Gerçek hiç de öyle değil. ‘Sizler çok daha iyisiniz, çünkü her şey elimizin altında; bizler kötüyüz, çünkü elimizin altında bir şey yok,’ denildi. Bu düşünce biçimi üzerinden sanat üretenler var. Öyle bir şey yok. En kötü dönemde bile iş yaptık. Oradan kamera kiraladık, buradan film aldık.”

Sergi, 9 Aralık’a dek Tophane’deki Outlet// İhraç Fazlası Sanat’ta izlenebilir.
Tel: 0212 245 55 05


Comments Off

Diyarbakır’dan ‘mesaj’ var


Diyarbakır’da yaşayan sanatçılar Şener Özmen ile Cengiz Tekin, ‘Orijinal Mesaj’ sergisiyle Batı’nın Doğu algısını ve güncel siyaseti sorguluyor
Diyarbakır’da yaşayan ve çalışan sanatçılar Şener Özmen (38) ile Cengiz Tekin’in (32), 2006-2009 yılları arasında birlikte ürettikleri ve ilk sergileri olan ‘Orijinal Mesaj’ sergisi, günümüz toplumsal-siyasal olayları üzerine düşünüyor ve düşündürtüyor. Birbirine bağlı dört videodan ve fotoğraflardan oluşan sergi, Türkiye’deki politik sıkıntılara geniş bir perspektif de sunuyor.

Şener Özmen öncelikle sergi ismini neden ‘orijinal mesaj’ koyduklarını açıklıyor: “2000′lerin başından bugüne dek Doğu’da üretilenlere İstanbul’dan klişeler yüklendi. Üretilenlerin bir mesaj vermesi gerekiyormuş gibi algılandı. Mesaj verilen yer ya bir sanat çevresi ya devlet katı olacaktı… ‘Orijinal mesaj’ aslında görünürde hiçbir şey iletmeyen, böyle bir derdi olmayan bir isim. ‘Aslında sizin ilettikleriniz kötü de, biz iyisini iletiyoruz’ da demedik.” Bu bir anlamda ‘Siz boşuna mesaj aramayın, biz kendi mesajımızı kendimiz veririz’ anlamına da geliyordu sanki…

Sergideki çalışmaların çoğunda toprak görüyoruz; kısacası toprağa bağlı bir durum var ama iki sanatçı sırf buradan hareketle serginin okumasının yapılamacağını anlatıyor: “Bazı şeyler çok klişeleşti. Bunlardan çıkmalı artık. Sergideki Bir Gün Bir T ve K videosunda da bu var. K’nın ve T’nin Türk mü, Kürt mü oldukları belli değil. Film böyle bir işaret vermiyor. Bir şeyden kaçıyorlar ama neden kaçtıklarını bilmiyoruz. Bir kavga ediyor, bir barışıyorlar. Biri bir şeyle uğraşırken, diğeri korkudan titriyor. En sonunda biri ölüyor gibi gözüküyor. Film, ilk bakışta ‘Noluyor burada?’ dedirtiyor. Bu, tam da önemli olan soru. Gerçekten o bölgede ne oluyor? Projeksiyonu oraya çevirip ‘Ne oluyor?’ demek gerekiyor.”

DERİN DEVLET HENDEĞİ
Cengiz Tekin’in Normalizasyon isimli çalışmasında, oturma odasındaki bir ailenin yanıbaşında bir hendek açıldığını görüyoruz. “90′lı yıllarda derin devlet söylemleri hayatımızda çok yer aldı. Gerçek bir travma yaşadık burada. Bu durum, evin insanlarının buluştuğu oturma odasında derin bir oyuk açtı” diyor Tekin. Sanatçıların bu son çalışmaları bir tür ‘iyileşme dönemi yapıtları’ olarak değerlendiriliyor. Bunun açıklamasını şöyle yapıyor Şener Özmen: “Uzun bir dönem, çok hızlandırılmış bir sanat pratiği vardı. Biz kendimizi birer sanat işçisi olarak gördük. Ve nitekim küratörler de bize devamlı ‘Çalışın,’ diyorlardı. O zaman hep yarım işler üretiyoruz; hep bir yerde kalan, bir şey söyleyecekmiş gibi davranan ama aslında bir şey söylememeye çalışan simgesel bir dil var. Şiir gibi, sürekli gizliyorsun. Çok derinlere gidersen, ana dil, baskı birçok şey çıkıyor içinden. O dönemde sorunlu, psişik işler çıkıyordu. Gelişme döneminde biraz geri çekilip hem sanata hem yaşadığımız topluma bakmamız, bize daha sağlıklı bakış açıları verdi. Poşunun içinden kafamızı çıkaramayabilirdik.”

Özmen ve Tekin’in en çok duydukları soru tabii ki Diyarbakır’da sanatçı olmakla İstanbul’da sanatçı olmak arasında ne gibi farklar olduğu… Şener Özmen soruyu şöyle yanıtlıyor: “Bu soruya şöyle cevap verilmeli: Çok kötü durumdayız, her şeyden yoksunuz. Oysa böyle bir şey yok. İstanbul’da kümelenmiş güncel sanat camiasının dikkatini çekmek için üretilen bir söylemdi. Bu söylemler artık midemi bulandırıyor. Gerçek hiç de öyle değil. ‘Sizler çok daha iyisiniz, çünkü her şey elimizin altında; bizler kötüyüz, çünkü elimizin altında bir şey yok,’ denildi. Bu düşünce biçimi üzerinden sanat üretenler var. Öyle bir şey yok. En kötü dönemde bile iş yaptık. Oradan kamera kiraladık, buradan film aldık.”

Sergi, 9 Aralık’a dek Tophane’deki Outlet// İhraç Fazlası Sanat’ta izlenebilir.
Tel: 0212 245 55 05

ECE KOÇAL 08.12.2009

Comments Off

Sanatın Güncesi /Devrimci politik tavrın nostaljisi

Bu güne kadar gerçekleşen en politik içerikli Bienal kapsamında düşünülebilir, 11.Uluslararası İstanbul Bienali. Politikanın, devrimci kimliğin ve söylemlerinin günümüze dek süregelen yankılarının hafızalarımızda yenilenmesi, sa…

Comments Off

İnsan politikayla yaşar

11. İstanbul Bienali’nin teması “insan neyle yaşar?” Sosyolog ve küratör Ali Akay bienalin sanat felsefesini anlattığı yazısında sergilenen eserlerin kırılgan anlatımlar ve kişisel hayatların içinden geçerek “minör estetik” …

Comments Off

untitled 11

tekrar sığdın oyuna kiraz,ananı çırpayan kara şehri ölük, hor, zorat-seni batıracak, bat. . kalk sonra tişamını ralt.felt bu rencin ortasında dara saçlarını, kırk bin atı yoğlayan bulutla. gör sora: YOK aslı.Mevhilen gül; Gül?ş…

Comments Off

Yeni bir “misafir programı” sunumu

Platform Garanti, British Council’ın “Creative Collaboration” programı dahilinde, yeni bir misafir programı başlatmak üzere ödüllendirildi. Yeni program, Güneydoğu Avrupa ile Güney ve Doğu Akdeniz bölgelerinden sanatçıların, küratörlerin ve yazarların dolaşımını destekleyecek.
Program, proje ortağı kurumların temsilcilerinin katılımıyla, 30 Mayıs 2009 Cumartesi günü saat 17:00’de, DEPO’da tanıtılacak. Etkinlik dahilinde, kurumların misafir programları anlatılacak, Accented projesiyle ilgili kısa sunumlar gerçekleştirilecek.

Accented (Aksanlı) isimli yeni program, Platform Garanti, Vector Association (Yaşi, Romanya), Ashkal Alwan (Beyrut, Lübnan), Townhouse Gallery (Kahire, Mısır), Delfina Foundation (Londra, İngiltere) ve Spike Island (Bristol, İngiltere) ortaklıklığıyla yürütülecek. 6 kurum tarafından yapılan duyuruyu yanıtlayan adaylar arasından, kurum temsilcileri ve bir bağımsız küratör tarafından oluşturulan jürinin seçimiyle, 2009′da toplam 10 sanat profesyoneli bu kurumlarda ikişer ay ağırlanacak. 2010 yılında da devam edecek programın sonunda, bir yayın ve sergi projesi tasarlanacak. Accented programı dahilinde toplam 20 katılımcıya, bu kurumların bulunduğu kentlerde yaşama ve çalışma olanağı sağlanacak.

Proje; İngiltere, Romanya, Bulgaristan, Türkiye, Yunanistan, Arnavutluk, Makedonya, Sırbistan-Karadağ, Kosova, Bosna Hersek, Hırvatistan, Kıbrıs, Lübnan, Suriye, Mısır, Filistin, Irak, İran, İsrail, Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Körfez Ülkeleri ve Ürdün’den sanatçı, küratörler ve yazarlara açık olacak.

Berlin duvarının çöküşünün ardından Batı Avrupa sanat kurumlarının, Doğu ve Güneydoğu Avrupa ülkelerinden sanatçıların katılımlarıyla düzenlediği sergiler, 11 Eylül’ün ardından Güneydoğu Akdeniz ülkelerine yoğunlaştı. Özellikle sanat üretiminin ve sanatçı dolaşımının önündeki zorluklar; bu bölgelerdeki kamusal desteğin son derecede sınırlı olması; üretimi karşılayabilecek kurumsal yapılanmanın yetersizliği; bölgedeki sanatçıların çoğunlukla, Batı Avrupa projelerinde birbiriyle karşılaşmalarına neden oluyor. Oysa, paylaşılan kültürel geçmişler, benzer koşullar ve kümelenmeler, bölgedeki sanat kurumlarının kendi girişimleriyle, kendi belirledikleri önceliklerin tartışılması ihtiyacına işaret ediyor. British Council’ın bu hassasiyetlere önem veren “Creative Collaboration” programı, İngiltere ve Güneydoğu Avrupadaki ülkeler ve Güneydoğu Akdeniz arasında bölgesel ilişkilerin ve dolaşımın geliştirilmesine önemli bir destek sağlıyor.

Comments Off

“İstanbul Next Wave” (Radikal Gazetesi)

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=964480&Date=15.11.2009&CategoryID=113

DİLAY YALÇIN

BERLİN – Avrupa’da düzenlenen en büyük Türk sanatı sergisi ‘İstanbul Next Wave’, Berlin’de üç mekanda açılışını yaptı. Akademie der Künste’nin Tiergarten’daki binasında kurulan ‘Eleştirel Sanattan Kesitler’ sergisi Altan Gürman, Bedri Baykam, Halil Altındere, Şükran Moral, İrfan Önürmen ve Balkan Naci İslimyeli’nin kariyerlerinin başından beri yaptıkları eleştirel işlerden örneklere yer veriyor. Şükran Moral’ın ‘Çaresizler’ videosu, Bedri Baykam’ın ‘Demokrasinin Kutusu’, Altan Gürman’ın montaj ve kompozisyonları ile Balkan Naci İslimyeli’nin ‘Tuhaflıklar Ülkesi’ serisi sergilenen işler arasında yer alıyor.
12 Kasım’da açılan ‘İstanbul Next Wave’in en ilgi gören işlerinden biri de Tiergarten’daki sergi binasının önünde yer alıyor. Halil Altındere polislerle üçüncü çalışması olan ‘The Monument of Direct Democracy’ işi için bir Alman polis arabasını ters çevirmiş. Altındere’nin daha önce de İstanbul Bienali ve Open Source Amsterdam’a önerdiği fakat bürokrasi yüzünden kabul edilmediğini söylediği işi için Berlin eyaleti başbakanı Klaus Wowereit araya girmiş.

‘Kendi korkularınızla yüzleşin!’
Altındere basın toplantısı sırasında yurtdışında sergilerde yer almak için “Belli bir dil bekleniyor ve bu dil oryantalist bakış açısını gerektiriyor” dedi. Sanatçı burada sergilenen işi için “Bu işi iki düşünceyle yaptım. Hem bu beklentiler karşısında gardınızı almanız gerekiyor. Bir yandan da Batılılar’ı kendi korkularıyla yüzleştirmek gerekiyor” diye konuştu. Almanya’da sanat dünyasında şu sıralar en çok konuşulan sergilerden olan ‘İstanbul Next Wave’in ‘Eleştirel Sanattan Kesitler’ adlı bu ayağı, 17 Ocak’a kadar görülebilecek.

Kadınlardan, kadına dair

Beral Madra’nın küratörlüğünde hazırlanan ‘Ayaklarımın Altında Cenneti Değil, Dünyayı İstiyorum’ sergisi, Türkiye’nin 17 tanınmış kadın çağdaş sanatçıyı bir araya getiriyor: Yeşim Ağaoğlu, Gülçin Aksoy, Nancy Atakan, Atılkunst (Gülçin Aksoy, Yasemin Nur Toksoy, Gözde İlkin), Nazan Azeri, İpek Duben, Nezaket Ekici, Gül Ilgaz, Gözde İlkin, Cemile Kaptan, Şükran Moral, Neriman Polat, Necla Rüzgar, Gülay Semercioğlu, Nalan Yırtmaç. Serginin mekanı ise Berlin’in en merkezi yerlerinden Paris Meydanı’ndaki Akademie der Künste’nin sergi alanları.
Sergi salonunun girişinde Gül Ilgaz’ın ‘Mücadele (Athena) adlı fotoğraf çalışması karşılıyor izleyiciyi. Ilgaz’ın Athena tapınağındaki bir kabartmadan bir kadın fotoğrafı montajladığı çalışması, aynı zamanda ‘İstanbul Next Wave’ etkinliğinin genel afişinde ve katalog kapağında kullanılmış. Akademie der Künste’nin kafe bölümündeki duvarlarda ise Atılkunst sanatçı grubunun ‘Hatasız kunst olmaz’ gibi komik afişleri dikkat çekiyor. Almanya’da tanınan performans sanatçısı Nezaket Ekici ise iki yıl önce Ayasofya Müzesi’nde yapmak isteyip izin alamadığı, geçen nisan ayında Almanya’da bir müzede tavandan başaşağı sarkarak gerçekleştirdiği performansının videosuyla sergiye katılıyor. Aynı zamanda şair olan Yeşim Ağaoğlu’nun üzerinde şiirler yazılı buruşturulup atılmış kağıtlardan oluşan yerleştirmesi, Şükran Moral’ın ‘Galatasaray Hamamı’ videosu ile Gülçin Aksoy’un ‘Burma Bilezik’ yerleştirmesi sergide izleyicinin ilgisini çeken işlerden.

————————————————————————————–

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=964479&Date=15.11.2009&CategoryID=113

15/11/2009 01:28

İstanbul ve Berlin belediyeleri arasındaki ‘kardeş şehir‘ ilişkilerinin 20. yılı vesilesiyle Berlin’de düzenlenen ve üç sergiyi kapsayan ‘İstanbul Next Wave’, şimdiye kadar şahit olduğumuz en manalı ‘kardeş şehir’ etkinliği. Sergiler vesilesiyle Türkiyeli sanatçılar Berlin’e çıkarma yaptı


ERKAN AKTUĞ

BERLİN – Hikayeden ‘kardeş şehir’ etkinlikleri çok görmüştük, demek ki manalısı da oluyormuş. İstanbul ve Berlin belediyeleri arasındaki ‘kardeş şehir’ ilişkilerinin 20. yılı vesilesiyle Berlin’de düzenlenen ve üç sergiyi kapsayan ‘İstanbul Next Wave’, şimdiye kadar şahit olduklarımızın en manalısı. Bu işe para koyan İstanbul ve Berlin belediyelerine, önayak olan kişi ve kurumlara şapka çıkartıyoruz buradan.
‘İstanbul Next Wave’, resmen Türkiye sanatının Berlin’deki gövde gösterisi. Zira hem sergiler iyi hem de sergilerin açıldıkları mekanlar Berlin’in tam kalbinde yer alıyor. Bugüne kadar Türkiye’yle ilgili yurtdışında açılan en büyük koleksiyon sergisi ‘İstanbul Modern-Berlin’e Berlin’in en havalı uluslararası sergi mekanı Martin Gropius-Bau ev sahipliği yapıyor. Türkiyeli kadın sanatçıların gövde gösterisi yaptığı Beral Madra küratörlüğündeki ‘Ayaklarımın Altında Cenneti Değil Dünyayı İstiyorum’ sergisinin açıldığı Akademie der Künste’nin (Sanat Akademisi) Pariser Platz’daki (Paris Meydanı) şahane binası, Berlin’in simgelerinden ünlü Brandenburg kapısının hemen dibinde konumlanan, özellikle gençlerin uğrak yeri capcanlı bir mekan. Politik işlerin yer aldığı ‘Eleştirel Sanattan Altı Kesit’ sergisi de Berlin’in bir başka simgesi ünlü Zafer Anıtı (Siegessaule) yakınındaki Akademie der Künste’nin sanat okulu Hanseatenweg’de açıldı.

Teklif onlardan
Berlin’in bu çapta bir Türkiye sanatı çıkarmasına kucak açmasındaki en önemli etken, teklifin Almanya’nın kültür-sanatına yön veren Akademie der Künste’den (Sanat Akademisi) gelmesi. 1783’te kurulan ve köklü bir geçmişe sahip Akademie der Künste’nin böyle bir kararı almasında ise kurumda yaşanan değişim etkili olmuş. 250 bini Berlin’de olmak üzere üç milyondan fazla Türkiye kökenlinin yaşadığı Almanya’daki Türkiye gerçeğini sonunda kabullenen kurum, oradaki Türklere ulaşmak için çeşitli faaliyetler yapmaya karar vermiş. ‘Açılım’ için de Berlin-İstanbul ‘kardeş şehir’ ilişkisinin 20. yılı hedef alınmış ve çalışmalar Almanya’da yaşayan Çetin Güzelhan koordinasyonunda iki yıl öncesinde başlatılmış. İstanbul Modern’in şef küratörü Levent Çalıkoğlu’nun ‘açılım’ konusundaki yorumu şöyle: “Almanların karar alması zordur. Kararı alana kadar çok düşünürler. Ama karar alındıktan sonra gerisi kolaydır, en iyisini yapmak için çalışırlar. Bu kez, bizi merkeze aldılar.”

Üstelik sergilerin, dünyanın ilgisinin Berlin’de olduğu bir döneme denk getirilmesi de ayrıca önemli. Her üç sergi de Berlin’de yapılan MTV Avrupa Müzik Ödülleri töreni, U2’nun Berlin Duvarı’nda verdiği konser ve dünyadan 32 devlet başkanının katıldığı Berlin Duvarı’nın yıkılışının 20. yılındaki görkemli kutlamaların hemen akabinde açıldı. Açılış vesilesiyle Türkiyeli sanatçılar Berlin’e çıkartma yaptı. Bedri Baykam’dan Balkan Naci İslimyeli’ye, Handan Börüteçene’den Halil Altındere’ye, Nazan Azeri’den Gül Ilgaz’a herkes Berlin’deydi.
Berlin, son yıllarda Avrupa’da sanatın yeni çekim merkezlerinden biri. Duvarın yıkılışının ardından eski görkemli binalar hızla yenilenirken bir yandan da yıldız mimarların elinden çıkma ‘havalı’ modern binalar yükseliyor. Şehirdeki şantiye hali, önceki yıllara göre azalsa da devam ediyor.
………

Comments Off

İstanbul 2010’dan “Taşınabilir Sanat” projesi

İsimŞEHİRProjenin ilk sergisi, 1 Kasım 2008’de Kartal Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nde başlayacak olan İsim-Şehir sergisi olacak. Proje kapsamında 100’ü aşkın sanatçının çalışmaları İstanbullularla buluşacak.İstanbul 2010…

Comments Off

Rodçenko Kimdir?

Burak Delier-Kamil Şenol

Karşı devrimci zamanlarda yaşıyoruz. Tarihi, Büyük Birader gibi yeniden yazıyorlar ve devrimcileri dahi karşı devrimci gösteriyorlar. İstanbul Modern’de “Sessiz Direniş” adlı bir fotoğraf sergisi açıldı 13 Şubat’ta. Ve sergi 28 Mayıs’a kadar sürecek. “Sessiz Direniş – Rus Fotoğrafında Resimsellik” başlıklı sergide, Aleksandır Rodçenko, Sergei Lobovikov, Aleksandır Grinberg, Yuri Yeremin ve Aleksei Mazurin’in de aralarında bulunduğu 18 Rus fotoğrafçının 1898’den 1940’lara uzanan süreçteki üretimlerinden toplam 194 orijinal baskı yer alıyor. Sergi tanıtım bülteninden basına yansıyan, özellikle altı çizilen görüşler şunlar: “Rus resimsel fotoğrafının ustaları, Ekim Devrimi’nden sonra, 1920’lerde yönetimin zulüm ve baskısı altında kaldılar. Kişisel varoluşlarını ve estetik deneyimlerini ifade etmeyi arzulayan Resimsel akımın temsilcileri, burjuva ideolojisinin destekçileri, “idealist-bireyciler” ve devrim-öncesi yaşam tarzının savunucuları olmakla, ‘Turgenyev’in duygusallığı’yla, sınıf çatışması kuramı yerine burjuva değerleri öne çıkartmakla suçlandılar.”

Sovyetler Birliği tarihe karıştı, ama hâlâ huzursuz etmeye devam ediyor. Sovyetler Birliği’nin 1991′den itibaren içine girdiği çöküş süreci ile birlikte, tarihsel olarak devrimci dönem ile bürokrasinin egemenliğinde geçen dönem birbirinin içine geçirilerek, tarihin en büyük devrimci dönüşümüne saldırılmakta. Burjuva dünyası elbette, eskiden beri karşısına aldığı 1917 Ekim Devrim’ine, günün yarattığı olanakları da kullanarak tazelenmiş bir güçle hücum ediyor.

Sanatçılar, “Ekim Devrimi’nden sonra, 1920’lerde yönetimin zulüm ve baskısı altında kaldılar” tespiti yapıldıktan sonra, doğal olarak, “Sessiz Direniş” sergisinde “İş”leri gösterilen Konstrüktivizmin önde gelen adlarından, Rodçenko, sergi açılırken Türk (İstanbul Modern sorumlusu) ve Rus (serginin küratörü) konuşmacılar tarafından “Rus devriminin baskıcı yapısına karşı tepki” akımı içinde gösteriliyor! Oysa en sıradan sanat tarihi kitapları bile Rodçenko’yu Ekim Devrimi ile yanyana anar. 1917 Devriminde ve sonrasında Konstrüktivistler ne istiyorlardı? Aleksandır Rodçenko kimdir?

Bu soruların cevaplarına geçmeden ilk elden şu söylenebilir: Kimi sanat tarihçileri ve toplumsal eleştirmenler, geçmişteki en önemli avangard (öncü) hareketlerin, XX. Yüzyılın başlarındaki karşı sanat hareketlerinin en başında Rus Konstrüktivizmi’nin geldiğini iddia etmişlerdir. Baskı ve zulmün olduğu yerde tarihin en deneysel, en özgür ve öncü “sanat” hareketlerinin yeşermesi mümkün müdür?

Devrim döneminin Rus Konstrüktivzmi (Naum Gabo’nun Batı’ya taşıdığı üslupçu konstrüktivizmden ayrı bir şeydir kesinlikle) 1917 öncesinin sanat eserinin temsili olmayan bir inşa (konstrüksiyon) olması gerektiği yolundaki düşüncesiyle, 1917 sonrasının sanatçıların sosyalist toplumun inşacıları olması gerektiği yolundaki düşüncesinin bir bileşimiydi. Burada sanat ve toplum ayrımına karşı şiddetli direniş vardır. Ortaklaşmacı kültürün düşünsel ve maddesel üretiminin inşasıdır esas olan. Konstrüktivizm, burjuva kültür ve sanat anlayışına karşı, işçi sınıfının öncülüğünde kurulan yeni bir toplumsal ilişkiler biçiminin görsel ve kültürel karşılığıdır. O günün kolektif sanatı inşacı hayattır. Afişlerden giysilere, binalardan mobilyalara, hayatın içinde işlevsel bir karşılığı ola her alanda çalışmalar yapılır. Burjuva zevkine ve kullanımına yönelik duvara asmalık “sanat”, aynı din gibi yalandır! O yüzden bu tür bir sanat reddedilir, bizzat hayatın içinde yer alınarak.

Kimdir Aleksandır Rodçenko?

1920 ve 30′lu yılların en parlak ve çok yönlü sanatçılarından biri olan Rodçenko, 1891 yılında St. Petersburg’da doğmuş. 1910–14 arasında Kazan Sanat Okulu’nda Nikolai Feshin ve Georgii Medvedev’den eğitim alan sanatçının Ekim Devrimi’nin de etkisiyle sanatın toplumsal alandaki dönüştürücü gücüne olan inancını, disiplinlerarası çalışmalarıyla somutlaştırdığı söylenebilir. Devrimin ideallerine derinden bağlı olan Rodçenko, bu yıllarda sadece fotoğrafçı olarak değil, dekoratör, grafik tasarımcı, ressam, heykeltıraş ve illüstratör olarak pek çok değişik alanda farklı işler ortaya koymuş. Sanatı devrimle birlikte gelişmiş ve olgunlaşmıştır. 1920’de Bolşevik hükümeti tarafından Narkompros (Halk Eğitim Komiserliği) Müze Bürosu yönetimine ve satınalma fonunun başına atanmıştır. 1920 ile 30 arasında sanat okullarının programlarının yeniden organize edilmesi görevini üstlenmiş ve Yüksek Teknik-Sanat Atölyesinde dersler vermiştir. Sanırız bütün bunlar Devrim’in ilk yıllarında Rodçenko’nun konumu hakkında yeterince bilgi vermektedir. Rodçenko karşı-devrimci olmanın çok uzağındadır. Fakat, 1930’dan sonra işler değişir. Rejimin avangard Konstrüktivist sanatı dışlaması ve sosyalist gerçekçi bir biçime kayması ile Rodçenko dışlanır. Formalist olma suçlaması ile 1928’de girdiği Ekim sanatçılar çevresinden uzaklaştırılır. 1930’lu yılların sonlarına doğru tekrar resme döner ve soyut ekspresif bir tarzda ürünler verir. 1942’ye gelindiğinde fotoğrafı bırakır. Yine de bu yıllar boyunca hükümet için fotoğraf sergileri düzenler. 1956’da Moskova’da ölür.

Rahatlıkla görülebileceği gibi Rodçenko karşı-devrimci değildir, hatta Stalin’in gaddar uygulamalarına gözünü kapayarak, 200.000 kişinin öldüğü Beyaz Kanal projesini fotoğraflaması ve bir Stalin övgüsü kurgulaması sebebiyle rejime fazla angaje olduğu için bile eleştirilebilir. Elbette, bu dönemde ortaya çıkan avangard sanat (Konstrüktivizm, Suprematizm vs.) için söylenebilecek ve tartışılabilecek çok şey vardır. Tartışılmayacak şey ise, Konstrüktivizm ile devrimin derin ortaklığıdır. Sanat tarihine ve gelişimine şöyle bir bakıldığında sanatın temsil, gösteri ve değişim değerine odaklanmış burjuva beğenisine karşı en oturaklı ve en güçlü çıkış Konstrüktivizm olmuştur denilebilir.

Bugün, biz gösteri ve temsil yöntemlerinin kuşatması altında yaşıyoruz. Konstrüktivizm ise hâlâ sanatı gösteriden ve piyasadan kurtarmak, “aşağı” indirmek ve hayata müdahale edebilecek bir potansiyel olarak tekrar ele almak için değerli ipuçları sunuyor. Fakat, uzun zamandır burjuvazinin tekelinde olan müze ve koleksiyon yapma, dolayısı ile sanatın ne olduğunu ve sanat tarihini kurgulama ayrıcalığı, sanatın ve toplumun geçmişinde bulunan kimi oluşumları saptırma ayrıcalığını da yaratıyor. Bunun karşısında durmak elzemdir, ama daha da önemlisi, sanatın içindeki bu değerlere sahip çıkmak için daha kapsamlı bir çabaya girişme gerekliliğidir.

(Bu yazı Nisan 2008’de İşçi Mücadelesi sitesinde yayınlanmıştır.)

Comments Off

panoptikon

SUYA DÖNÜŞ/ PANOPTİKON / ADNAN YILDIZ emre´nin hünerine17 Temmuz’da Güney İtalyan şehirlerinde açılan ve Kasım’a kadar gezilebilecek Avrupa Bienali, Manifesta 7‘de gösterilen videolardan biri Türkiye’den, Emre Hün…

Comments Off

SÖBÜTAY ÖZER YARISMASI SONUÇLARI

 ÇAĞSAV Söbütay Özer Resim Yarışması Sonuçları
 İlk değerlendirmede dereceye giren üç ressam,
yanlış beyanla yaşlarını küçük gösterdikleri için elendiler.
ÇAĞSAV’ın, 2007 ilkbaharında yitirdiğimiz ressam-sanat eğitimcisi Söbütay Özer adına, 27 yaşından gün almamış gençler arasında düzenlediği resim yarışması sonuçlandı. Yarışmaya Türkiye’nin değişik kentlerinden 90 adet tablo gönderildi. Yarışma Jürisi, ilk eleme sonunda ayırdığı 42 tablo üzerinde yaptığı [...]

Comments Off

bienal-izm

52.VENEDİK BİENALİ (1) Sanat eleştirel düşünce üstüne olduğu kadar vicdan, hakikat ve doğruluk üstüne de yapılanır. Nitekim Venedik Bienali’nde birkaç dostuma ne aradıklarını sorduğum zaman, birçoğu “insan zekâsının dor…

Comments Off

Giriş


Erden Kosova: Vasıf, Türkiye’de güncel sanat pratiğinin, kavramsallaşmaya yönelen görsel kültür üretimlerinin son on yıldaki gelişimine yakından tanık olduk. Bu yönde daha önceki dönemlerde gösterilen uğraşları, yalıtılmışlığa rağmen sürdürülmüş olan kararlılığı ve cesareti miras alan ve doksanlı yılların sonlarına doğru kendini yaratıcı ve tok sesli bir sözce olarak varedebilmiş bir sanatçı topluluğu ile birlikte çalıştık. Gücünü ve üretkenliğini bir şekilde yoksunluk koşullarından ve organik bir kolektif çalışma deneyiminden alan bu sözce alanı hızlı biçimde tanınırlılık kazandı ve yerelliği içinde biçim kazanan çalışmalarını küresel sanat dolaşımı içine dahil etmeyi başardı. Aynı sürece koşut olarak, İstanbul kenti de kendini bir çekim alanı olarak yeniden kurmayı, bir sanat ortamı olarak yapısallaşmayı başardı bir ölçüde. Yakın döneme kadar gözlerimizi kamaştıran bu kazanımlara bir kitap aracılığıyla söylemsel bir katkıda bulunmayı tasarladığımız o iyimser günlerde, bir nebze ironiyi de içerir biçimde, ‘Istanbul Mucizesi’ başlığını önermiştin. Retrospektif bir bakış olanağını ancak şimdi Jahresring projesiyle birlikte yakalayabildik. İyimserliğini koruyor musun? Yoksa bir dönemi kapayıp başka bir düzleme geçmenin durgunluğunu mu yaşamaya başladık bugünlerde?

Vasıf Kortun: Erden, Istanbul Mucizesi sözcüğü, dediğin gibi, ironiyi barındırıyordu. 1990’larda Arnavut Mucizesi, Kuzey Mucizesi, Beyrut Mucizesi gibi güncel sanat coğrafyasında çekim noktaları oluştu. Bunların bir kısmı geçici çekim noktaları oldu. Bir kısmı da daha sonraki dönemlerde normalleşme sürecinin içine girdi. Öncelikle, genel durumu ifade etmeye çalışalım: Açık baskı rejimleri sonrası durum; neo-liberal ekonomi; 1990’ların iyimser apolitikliği; katılımcı sanat projeleri; yerel söylemlerin karşısına ulus-aşırı network söylemlerinin çıkması… Bunlar gibi bir çok neden, mucizeleri sıradan ve sırayla keşfedilip ardından baştan savılan olgular haline getirdi. Tarihte olduğunun aksine, koşullar farklılık gösterse de ‘kaşif’ [avrupalı] ile ‘keşfedilen’ [ötekiler] arasında beliren entellektüel ve felsefi dil paylaşımı var.

İstanbul’un gösterdiği değişim, zamana yayıldı. Istanbul Bienali (1) 1987’den bugüne kesintisiz sürmekte, sanatçılar ve güncel sanat ortamı, benzer konumdaki kentlerdeki mucizelerin aksine, üzerinde bir talep olsa da, kurumsal koşulların verimsizliğine karşın, kendini ihraç etme ve reklam etme zorunluluğunda hissetmedi, aşağılanmadı. Istanbul`un önemini yeni yeni kavramaya başlıyoruz. Kentin 1990ların sonunda ivme kazanan dönüşümü ve sanat ortamı belirgin bir sinerji içinde; Berlin gibi yabancı illerimizden Anadolu’nun doğusundaki illere uzanan devasa bir bölge Istanbul’un çekim alanında. Tüm bunların, göz kamaştıran kazanımların örtülü hikayelerini detaylandırarak tartışalım.

E: İstanbul’un bin küsür yıllık emperyal belleğinin bir çok konuda kentin etrafındaki coğrafyalar üzerinde bir çekim enerjisi yarattığı doğru. Ama bunun tarihsel merkeziyetin güncellenişinden de bahsedebiliriz, sanırım. Orhan Pamuk’un Istanbul, Hatıralar ve Şehir kitabında gayet başarılı biçimde tarif ettiği gibi emperyal gücün kaybının yarattığı bir kompleksle, içe kapanmayla, melankoliyle, yoksunlukla yüklü bir atmosferin mutlak hakimiyetinden bahsedebiliriz yakın bir geçmişe kadar. (2) Son yirmi yılda yaşananları ise kimi sosyo-ekonomik değişimler ve büyük siyasal kayışlar sayesinde eskilerden gelen erkin hatırlanmasıve yeniden üretilmesi olarak değerlendirmek mümkün. Açık baskı rejimlerinden neo-liberalizmin siyasal atmosferine geçis ya da bu ikisinin kohabitasyonundan bahsettin. Bu zemin üzerinde İstanbul’u benzer konumdaki kent/coğrafyalarla birlikte ve kendi özgüllüğü içinde nasil inceleyebiliriz? Mucize arayışını tetikleyen dinamikler nedir? Son on yıl içinde öne çıkan bienallere ilişkin saptamaların geliyor aklıma.

V: İstanbul`un 1900 yılındaki nüfusu 1925 nüfusunun neredeyse iki katıydı. Koca bir ticaret merkezinin, bu cüsseli emperyal kentin bu denli ciddi bir nüfus kaybına uğramasının yarattığı tahribat büyüktü. Osmanlı’nın son döneminde, modern sanatı yerleştirip yaygınlaştıranlar, izleyenler, üzerine yazanlar 1909’da, II. Abdülhamit`in iktidardan indirilmesi ve II. Meşrutiyet’ten itibaren izlenen Türkleş(tir)me politikalarıyla devre dışı kaldılar. Örneğin Sanayi Nefise`nin neredeyse tüm öğretmen kadrosu bir anda istenilmeyen adam ilan edildi. Zamanın ticaret, alışveriş ve siyaset merkezi Beyoğlu’ndaki sanat ortamı sona erdi. Cumhuriyetin kurulmasının ardından artık ne sanat ve edebiyat ortamının çok zengin olduğu bir Batı-Ermeni rönesansından, ne çağ başındaki şatafatlı salon sergilerinden söz edilebilirdi. Bir anlamda İstanbul, çevresindeki mazbut kentlere benzedi. Kentin, Ermeni, Rum, Levanten azınlıklarının ayrılmalarıyla okuyan-yazan nüfusunu yitirmesi salt sayısal bir yitimden çok ötesini işaretledi. 1930’larda, kozmopolit İstanbul’un Ankara`ya karşı cezaya durmasının yanısıra, uluslararası boyuttaki ekonomik çöküntü ile kentten köye, merkezden kaçış olgusu birbirine katlandı. O ortamda sanatçılar devletin ideolojik aygıtlarından biri olmak, araçsallaşmak durumundaydılar. (3) İkinci savaş sırasında, kent iyiden iyiye boşalmıştı. Dolayısıyla, kentin tarihsel konumuna özenmesinin olgunlaşması, 1940’ların sonundaki içgöç ile başlasa da —ki burada Ayşe Erkmen`in “Istanbul…” videosu kadar (4) , [Ayşe Erkmen, Dario ve Emre, 1999] Vahit Tuna`nın, Baskan’in Arabası [Vahit Tuna, Başkan'ın Arabası 1998] adlı işlerinde döneme yapılan göndermeleri dikkate alınabilir— post-endüstriyel döneme tüm gücüyle girdiği 1980’lere bağlanabilir. Ayşe Erkmen`in videosunda işlenen “İstanbul…şarkısı, 1950’lerin, Amerikan şirketlerinin uluslararası açılımlarına, Rio, vb. kent şarkılarına, turistik uluslararası üslupla yapılmış Hilton otelleri kuşağına, bu otellerin barlarında modası geçmiş şarkıcıların söyledikleri baladlara gönderme yapıyordu bence. Keza, Vahit Tuna`nın ürettiği az sayıda işten “Başkan’ın Arabası” da aynı dönemde İstanbul`a gelen lüks Amerikan arabalarının geçirdiği dönüşümünü izliyordu. Ne de olsa, 1950’lerden 1970’lerin sonuna kadar İstanbul, turistik ve deneyimlenen bir kent olmaktan ziyade bir emekçi kenti olarak varoldu. Tuna`nın amerikan arabası, önce zengin aileler için, sonra taksi servisinde, sonunda da dolmuş olarak kullanılmış, bir limuzine benzercesine boyu uzatılmış, kentin atelyelerinde, dış kabuğu hariç yeniden üretilmiş bir melez endüstrinin aracı olmuştu. Endüstri yaratan ya da kendi araçlarını üreten bir kentten söz etmiyorum tabii ki.

Son yirmi yılda sanat alanındaki değişiklikleri değerlendirirken, 1980’lerin kavramsalcı kuşağını (5) bu geçiş dönemi üzerinden okuyabiliriz sanıyorum. Merak ettiğim konu, Kuzey Amerika`da kavramsal sanat ile endüstri sonrasına geçiş arasındaki çok önemli bir bağlantı mekâna ilişkindir. Sanatçılar, küçük endüstrinin terk ettiği, sonradan adına ‘loft’ dediğimiz mekânlara taşınırlar; işleri de bu mekânların kodları üzerinden okunabilir. Eser işe, temaaşa ise okumaya dönüşür. Türkiye ve Doğu Avrupa`ya baktığımızda ise, çökmekte olan ulusal ekonomi ve çökmekte olan devlet komünizminin zamansal anlamda örtüşmesi sanat ortamında da yankılandı. (6) Örneğin 1990′ların başında Güven İncirlioğlu, Vahap Avşar [Vahap Avşar, Özgürlük ve Macera, 1992] ve Erdağ Aksel’in [Erdağ Aksel, Pandoraprism, 1988] işlerinde Ankara, askeriye ve cumhuriyetin başat simgeleri devreye alınarak yeniden harmanlanır.

Türkiye`de 1980’lerde iyiden iyiye billurlaşan kavramsalcı kuşağın asık suratlılığı, disiplinli muhafazakârlığı, inatçılığı ve elitizmi, o dönemin isimlerinden Serhat Kiraz örneğin eserlerinde yer verse de sosyal ve politik realiteyi, bulunduğu coğrafyanın verilerini askıya alıyor, okunmasını ısrarla yersizleştiriyordu. [Serhat Kiraz, İkilem, 1991] Sarkis`in 1987de gerçekleştirdiği Çaylak Sokak enstelasyonu [Sarkis, Çaylak-Sokak, 1986] (7) bu kuşağı bir anlamda güçlendirip kamuya çıkarır ama daha da önemlisi güncel sanat ortamını coğrafyanın hafızasına mıhlar.

E: Asık suratlılık olarak nitelediğiniz durumu, benim kavramsallaşmaya yönelik ilk eğilimleri biçimsel arayışlarla sınırlandırma tercihi olarak gördüğüm şeyi, 1980-öncesi solun ve genel olarak entelijensiyanin içinde bulunduğu sert ortamla, esnekleşme lüksünden yoksun oluşla ve 1980-sonrasındaki travmatik kasılmalarla açıklayabiliriz sanırım. Apolitikleşmenin süngü zoruyla dayatıldığı bir ortamda bağlamsallaşma boyutu eksik kalıyor ve kamusal alana müdahale olanak-dışı bir durum gibiymiş gibi algılanıyor. Bu ikinci semptomun tümüyle bağlamsal işler üreten genç kuşaklar için bugün bile geçerli kaldığını düşünüyorum.

V: Otosansür öylesine doğallaştı ki, başka türlüsü düşlenemez oldu. Hatta, makulleşme, mazbutluk, edep gibi tartıştığımız kavramların içinde, dayatılmış bir apolitikleşme de olabilir. Açık baskı rejimleri’nden neo-liberalizmin siyasal atmosferine geçiş kohabitasyonunu, endüstriyelden endüstri-sonrası duruma geçişle örtüştürek tartışalım. Bu süreç içinde, sanatın aldığı yeni konum başlı başına kapsamlı bir çözümlemeyi gerektiriyor. Belki de Johannesburg kataloğunda yazdığım baskı rejimlerinin aklanma süreci ve bienaller (Istanbul, Johannesburg, Gwangju, vb.) o dönemde varsaydığım gibi doğrudan bir ilişkilendirmeden ibaret değildi. (8) Bienallerin asıl yaptığı, aklanma sürecinin muğlaklaştırılmasıydı. Sanat ortamı iyiniyetli ve katılımcıydı. Bir yandan çok-kültürlülük, kimlik ve cinsiyet siyasetleri gibi konuları değerlendirirken öte yandan çatışmacı bir siyaset anlayışını dışlıyordu. Türkiye sanat ortamında 1989 ile birlikte görülen değişim örneğin Gülsün Karamustafa`nın 1991 yılında gerçekleştirdiği sınırları geçerken bizim için önemli olanları çocuklarının yeleklerinin içine saklardık adlı [Gülsün Karamustafa, Sınırları Geçerken Bizim Için Önemli Olanları Çocuk Yeleklerinin İçine Dikerek Gizliyorduk, 1991] işini yeniden ele alırsak, üç yelek içinde gizlenmis, metinler, nesneler ve imgeler vardı. (9) Sanatçının sosyalist kimliğinden, devlet sosyalizminin çöküşüyle oluşan, ricatını da imliyor, tıpkı sanatçının ailesinin yüzyıl önce yapmak zorunda kaldığı gibi Doğu Avrupa’dan Batı Türkiye’ye göçü hatırlatıyordu. Birdenbire kendimizi, Karamustafa`nın işinde siyaset sonrasında bulduk. Dahası, coğrafyasından beslenen, onun imgelemiyle yerine mıhlanmış, anaç bir işti. Hüseyin Alptekin’in Heteretopia dizisi (1991-2) dizisi (10) [Hüseyin Alptekin & Michael Morris, Heterotopia, 1991-92], aynı dönemde Balkan sanatçılardan Nedko Solakov’un Nuh’un Yeni Gemisi (1992) (11) aynı kulvardan gidiyordu. Örgütlü siyasetin örgütlü sanatçısı olmadan, özgüllüğünü koruyarak iş üreten sanatçı tipi de tam o dönemde (1990-3) oluştu, Hale Tenger örneğinde olduğu gibi. Tenger 1992 İstanbul Bienali için yaptığı Böyle Tanıdıklarım Var 2 (12) [Hale Tenger, Böyle Tanıdıklarım Var 2, 1992] işiyle, travma sonrasıyla 1989 sonrasının eforyası içinde gençliğimizi yeniden yaşadığımız o günlerde, Güneydoğu Anadolu’da Türkiye Cumhuriyeti ordusu ve Kürt milliyetçisi, ayrılık yanlısı PKK arasındaki savaşın tüm vahşetiyle sürdüğünü hatırlatarak gerçeklik ayarını yapıyordu.

E: Aslında bu gerçeklik ayarı dediğin şey siyasallık sonrası bir dönemle değil, siyasallığın genişletilerek yeniden tanımlamayla alakalı daha çok. Doksanlı yıllarla birlikte sanatçıların güncel kuramlara gösterdikleri yakınlık hümanizme dayanan gelenekten uzaklaşmalarını sağlamıştı. Fark kavramının toplumsal cinsiyet, etnik kimlik, tarihsel bellek gibi alanlara yönelik açılımları dikkate alınmaya başlamıştı.(13) Gülsün Karamustafa ismi burada oldukça belirleyici aslında. Daha önce kararlı bir sosyalist oluşuma angaje olmuşken 1980-sonrası dönemde Cumhuriyet ideolojisi, içgöç ve bunun getirdiği kültürel çatışmalar, tarihsel nüfus değişimleri gibi kültürel ve sosyolojik yanı ağır basan tematikleri öne çıkarmıştı Gülsün.

Seksenli yıllarla başlayan neo-liberal düzenlemelerin dış dünya ile bağlantıya geçebilmeyi kolaylaştırabildiği söylenebilir. Sanatçıların kuramsal açılımları belki de yurda giren yabancı yayınların, kaynakların artmasıyla ilgili olduğu söylenebilir. Ama tabii ki hesapsız bir dış borçlanma, elde olan sosyal güvenlik sistemlerin deregülasyonu ve üstüste yaşanan krizler pahasına yaratılmıştı bu ekonomik büyüme. Cepten çıkarılan paralarla yapılan işlere, bütçesiz biçimde gerçekleştirilen sergilere yansıdı bu yoksunluk durumu ama belki de İstanbul’da ortaya çıkan enerjiyi koşullayan durumdu bu. Son bir kaç sene içinde yaşanan kurumsallaşma kıpırtıları bu durumu değiştirecek mi dersiniz?

V: İstanbul’daki enerjinin odaklaştığı sanat ortamı ve kolektif çalışma görece kurumsallaşmaya koşut olarak dağıldı. Yurt dışından sergi, residency, workshop ve ders verme talepleri, sürekli üretim ve iş takibiyle geçiyor. Kurumların açılıp kapanma hızları çok yüksek. Bu dönemi içinden tartışmayı olanaksız bıraksa da koşulların resmini çizebiliriz. (14) Devletin sanat sektörüne hiç bir yardımı olmadı. Bu devletin, kendi çıkarlarını korku ve çekince üzerine inşa etmesinden geldiği kadar, politik sürece göre değiş(k)en çıkarları doğrultusunda kültür üretmeye teşne olmasından. Beklentisizlik hali ise, yeni ekonominin mecbur bıraktığı özel sektör sponsorluğunun ve çıkar doğrultusunun bir anlayış birlikteliğine dönüştürdüğü bir sanatsal ortam oluşturdu. Böyle bir model bu oranda dünyanın hiç bir yerinde yok. 1980 öncesinde kapital sağa yatıktı. Travma yıllarında ise ne kapitalin ne de kültür sektörünün sesi yüksekti. Özel sektörle kültür sektörünün arasındaki izdivaç danışıklı bir sessizlik, afazi, idamecilik ve en iyi durumda da yara sarıcı bir dürtüyle gerçekleşti. Yakın dönemde ise devlet siyasetinin daha katlanılır, kabul edilebilir ve tartışmaya daha açık olmasıyla birlikte, dünyadaki değişime koşut giden ılık kültürel sektör arasında bir detant oluştu. Görebildiğim kadarı ile şu anda yaşanan “genişletilmiş taşralılık” (extended provincialism). (15)


Dipnotlar: Giriş

(1)Uluslararası İstanbul Bienali, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfi’nin Yaz Festivalleri sırasında düzenlenen küçük sergi kümelerinden ve yılda bir yapılan ‘Öncü Sanat’, ‘Günümüz Sanatçıları İstanbul’, ‘Yeni Eğilimler’ gibi sergilerden çıkışla gerçekleştirilen bir atılımın sonucu oluştu. 1987 ile 2004 yılları arasında sekiz Bienal gerçekleştirildi.

(2)Orhan Pamuk`un Istanbul, Hatirlar ve Sehir (2003) adlı son kitabi, Pamuk’un yazarlığı seçmesine kadar otobiyografisi ve kent deneyimlemesi ile Istanbul üzerine yazan yerli ve yabanci ikonik yazarları harmanlayan bir okuma. ‘Tristesse’, ‘melancholy’ gibi terimlerin karşılamadığı ‘hüzün’ sözcügü kitapta önemli bir role sahip.

(3)Köy enstitülerinin kurulması, sanatçıların kent dışına gönderildikleri yurt sergileri, örneğin ABD’deki “regionalism” ve WPA ile, anlayış itibarı ile —o denli sert ve yaptırımcı olmasa da— 1930lar Sov yetleri ve Almanya`sına tekabül ediyordu. Dönemin sanatçılarının eserlerinde, cumhuriyet ideolojisini taşımanın getirdiği sorumluluk hissi ile, bireyselleşme arasındaki gerilim kendini iyiden iyiye hissettirir.

(4)Ayse Erkmen’in videosu, beyaz arka planda genç bir erkeğin enerjisi azalana kadar, ‘Istanbul, Not Constantinople’ adlı şarkıya dans etmesini gösterir. Bu eser 2000 yılında Berlin’de Haus der Kulturen der Welt’te Iskorpit adli sergide yer almıştı. Bu şarkıyı İzmir’de Meksikalı anne ve Türk babadan dogan Dario Moreno 1954’de seslendirmiştir. Aynı şarkıyı seslendiren Eartha Kitt te, Istanbul’da, üne kavuşmadan önce söylemektedir.

(5)1980 askeri darbesiyle tırpanlanan sanat ortamı ancak 1983 yılında kendisine gelmeye başlar. Bu dönemde Tomur Atagök gibi sanatçı/düzenleyicilerin çabalarıyla, sanat ortamında başlayan hareketlenme, ‘öncü sanat’ sergileriyle biçim alır. Geç-kavramsalcı bu deneyim gecikmiş bir anlayış olmaktan ziyade, önce 1970lerin sert politik ortamında kendine yeterince ifade alanı bulamaz. Darbenin yarattığı kesinti de bu tarza bir gecikmişlik görüntüsü verir.

(6)1992 yılında gerçekleşen 3. Uluslararası Istanbul Bienali`nde yer alan, Türkiye’den Gülsün Karamustafa`nin “Mystic Transport”u ile Romanya’dan SubReal’in isi karşılıklı okunabilir.

(7)1987 yılında dönemin önemli galerisi Maçka Sanat’ta yer alan ‘Çaylak Sokak’ sergisi, Fransa’da yasayan Sarkis’in Istanbul’da gerçeklestirdigi, bir kirilma noktasi olusturan kapsamli bir enstelasyondu. Enstelasyonun bir diger özelligi de yerel, bireysel hafizanin islenme biçimiydi, ‘Çaylak Sokak’ 1989 yilinda Paris’teki ‘Yer Sihirbazlari’ sergisinde yeniden gösterildi. Ortamin ulus ötesilesmesinden rahatsizlanan, yerel ressam ve galeri sektörü, kiralik kalemleri araciligiyla, 1991′de bir Istanbul Ermeni’si olan Sarkis’e “Türk Düsmani Ermeni Dostu” diye popülist bir saldiriya geçtiler. Sarkis’in nezdinde saldirdiklari, kozmopolitlesen güncel sanat ortamiydi.

(8)Vasıf Kortun, Trade Routes: History and Geography, 2nd Johannesburg Biennial , 1997 içinde. Turkce cevirisi RG deneme sayisinda cikti.

(9)Bu eser Vasıf Kortun’un ilk sergisi, Anı/Bellek 1’de sergilenmişti, Taksim Sanat Galerisi, 1991.

(10)Alptekin 1991’den itibaren,önce Heterotopya kavramını Türkçeye iliştirerek, küreselleşmenin öteki yüzünü, İstanbul’un bir kesiş noktasi olarak durumunu, imzasız, temellük edilmis simgeler evernini devreye aldı.

(11)Nedko Solakov’un enstelasyonu, sosyal konutlarda oturan Nuh’un, banyosunda bir sabah buluverdiği tuhaf yaratıklarla ilgiliydi. Eser, kimsenin inanmadığı ama kamusal onay verdiği bir düzenden inanmayanların inanmayı tercih ettiği bir başka düzene geçişibir nevi inanç sistemini simgeliyordu.

(12)”Böyle Tanidiklarim Var 2” (3. Istanbul Bienali, 1992), Türkiye haritasini andiran bir duvar enstelasyonunda, Priapus adli, koca penisli, küçük kafali turistik simge haline gelmis minik heykellerle, 3 maymun heykellerini çakistirmisti. Enstelasyon sürmekte olan bir savas ile, savasi umursamazligi net bir biçimde hatirlatiyordu. Serginin ardindan Hale Tenger Türk bayragina hakaretten mahkemeye verildi ve bir yil sonra aklandi.

(13)Doksanlı yılların başında gelişen tartışma ortamı postmodernizm kavramına kapanmadan bahseden bir karamsarlıktan çok iyimser bir açılım olarak sarılmıştı. Gilles Deleuze’ün öğrencisi olmuş Ali Akay’ın Istanbul’a döndükten sonra birikimini güncel sanat alanına açması da belirli bir etki yaratmıştı genç sanatçılar üzerinde. İnci Eviner ve Esra Ersen gibi sanatçıların o dönemdeki işleri üzerinde Foucault okumalarının izleri belirgindir, örneğin.

(14)Son 10 yıl içinde, Nejat Eczacıbaşı Müzesi (Feshane) bienalden sonra kapandı. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın Ayazağa Kültür kampusu açılmadı, Proje4L, 3 yıl dayandı. Bugünlerde ise yeni 2 müzenin 12 ay içinde açılması gündemde. Önümüzdeki yıllarda yeni özel müzeler de açılacak gibi gözüküyor.

(15)“genişletilmiş taşralılık”tan anladığım, küreselleşme ve iletişimin vazgeçilmez perforasyonu içinde, gündemi koşulsuz kendi habitusuna çeken formlar. MacDonalds formatlı Simit Sarayları, “Miş gibi” güncel sanatlı Aksanat sergileri ve apartılmış melezleşmeli kral televizyon kliplerinin ortak noktası bu. Bu modeller, salt yerel piyasayı hedefliyor ve bu piyasanın kültürel sınırlarında durmayı öngörüyorlar.

Comments Off

CİNSİYET

Vasıf Kortun : Erden, birkaç yıl önce, Türkiye’de güncel sanat omurgasının ağırlıklı olarak kadın sanatçılardan oluştuğunu konuşmuştuk. Bu sanatçılar, çoğunlukla galerilerde temsil edilmiyorlar. Sanat okullarında yüksek poziyonlarda değiller. Medyada pek yer almıyorlar. Ancak, Füsun Onur’dan (1), Aydan Murtezaoğlu’na 60lı yaşlarından 30larına kadar uzanan üç kuşak kadın sanatçı, genç sanatçılar için esaslı bir referans noktası. Hatta, kuşaklar arası bir beraberlik var; aynı sergilerde yer alınması hiç şaşırtıcı olmuyor. Ayrıca, kadın sanatçılar kendilerini sürekli yeniliyorlar. Yabancılar, özellikle Avrupalılar için bu çok şaşırtıcı bir durum teşkil ediyor. ‘Nasıl olur da kadın sanatçılar, bu Müslüman, Ortadoğu ülkesinde bu denli önemli bir yer tutuyor?’ gibi soruları yöneltiyorlar. Bu sanatçılar, bizler için, Türkiye’deki güncel sanat anlatısının temel omurgasında yer alıyordu. Hatta, bunun üzerine onları ‘anneler’ altında, babanın olmadığı bir bağlamda, kaba saba bir biçimde kümelemiştik. Batılı anlamda kurumsal bir cinsiyet ayrımcılığı ile doğulu ayrımcılık akademilerdeki yapılara sızmış olabilir. Belki bu ayrımcılık kadın sanatçılar için pozitif bir enerjiye dönüşmüştü. Yani, kadın sanatçıların üzerinde ciddi bir toplumsal talep yoktu, sanatla ilgili olmaları gençten budanması gereken bir araz değildi. Talepsizliğin yarattığı boş alan üretkenliğe dönüşebildi. Bunu detaylandırılması gereken bir orta sınıf tarifi üzerinden yapıyorum.

Bu konuya şöyle bir ekleme de yapabilir miyiz: ‘Anneler’ diye yaptığımız tarifin içinde, bedene saygı, kapsayıcı hatta sarmalayıcı bir tutum, şiddetten ve şiddetli sunumlardan uzak durma söz konusu muydu? Devam edersek, bu sanatçıların kadın olmaları cinsiyet siyaseti ile ne biçimde bağlantılıydı? Erkini elinde tutan açık cinsel tarifler, kadın bedenini ya da kendi bedenlerini sunma, pek de görülmüyor. İzleyiciye de daha dostane, samimi, makul bir yaklaşım var.

Acaba tüm bunu sosyo-politik bir çerçeveye oturtabilir miyiz? Eklersek, cumhuriyetin sekülarizmi içinde, kadın figürü de kurumsallaşarak cinsiyet verilerini yitirmemiş miydi? Gene, bu spekülasyonu ‘orta sınıf’ kadını üzerine yapıyorum. Mazbutluğun ikili özelliği olabilir mi? Yani, geleneksel mazbutluk ile sekülarist mazbutluğun —her türlü aykırı ve aşkın işaretten ayıklanmış— arasında sıkışan kadın figürü (bir o kadar da erkek figürü) yok mu? Aile denen kurum burada nasıl bir öz-denetim mekanizması işletiyordu? Bu öz-denetim mekanizması 1980lerle birlikte nasıl bir yalpalanma geçirdi?

Bu tartışmayı biraz daha çetrefilleştirmek için sanatçıların işlerinde sosyal geçmişlerinin, orta-halli kentli, kimi zaman bürokrat ailelerden gelmelerinin izlerini okuyabilir miyiz?

Erden Kosova: Sorduğun sorular aslında üstüste katlanarak yanıtlarını kendi içlerinde veriyor. Senin toplumsal cinsiyet faktörünün sanat üretimi ve içeriği üzerindeki etkisine dair okumandan benim bakışım sanırım bir nebze ayrılıyor. Birkaç sene önce birlikte deneysel bir şema soyağacı oluşturmuştuk. 70li yıllarda ürettikleri deneyci çalışmalar yüzünden garipsenmiş ve yalnız bırakılmış figürleri, Füsun Onur ve Sarkis’in (2) kişiliğinde büyükanne ve büyükbaba olarak konumlandırmıştık. 80li yıllarda öne çıkan ve doksanlı yıllara taşıdıkları tutarlı üretim çizgileriyle genç kuşağa zemin hazırlayan üç ismi ‘anneler’ olarak adlandırmıştık: Ayşe Erkmen, Gülsün Karamustafa ve yaş olarak biraz daha geriden de gelse Hale Tenger. 90lı yılların ortalarıyla beraber genişleyen üretim zemini üzerinde bizim mizahi şablonumuzda iki topluluk oluşmuştu: ‘kırılgan kızlar’ ve ‘kötü oğlanlar’. Bu kuşağın tümünü belirli bir baba figürü (soya ait olma çağrısından) -şükür ki­ yoksunluğundan ötürü, özgürleştirici anlamda ‘piç’ olarak nitelemiştik. Bunu tartışırken bizi güdüleyen kaynak, Nurdan Gürbilek’in 70 sonlarına kadar cumhuriyet edebiyatını inceleyen Kötü Çocuk Türk (3) adlı kitabı olmuştu. Gürbilek’e göre, gücünü yitirmiş olmasına (imparatorluğun kaybına) rağmen otoriterliğini halen bütün nemrutluğuyla dayatmaya çalışan, ama güçsüzlüğü ve modernizmin giydirdiği yeni kılığıyla eğreti duruma da düşen devlete dair bir eğretilemeydi aslında uzun bir süre yazarları rahat bırakmayan baba hayaleti. Bizim birlikte çalıştığımız genç sanatçılarda bulduğumuz şey ise bu soy sorunsalının hiç dert edinilmemesiydi. Baba figürü dert edinilmemişti, çünkü baba figürü yoktu ortalıkta. Babalık taslamaya girişen kişiler bu zeminde tutunamamışlardı. Zemin, ‘anneler’ olarak adlandırdığımız sanatçıların orijinallik, sahaya egemen olma, gücü erke dönüştürme, koltuğu muhafaza etme gibi eril hastalıklara sapmadan, üretimleri üzerinde titiz bir dirayet göstermeleriyle açılabilmişti. Buna yönelik bir diğer kanıt, başka kültürel üretim disiplinlerinde bugün çalışan genç kuşak üzerinde baba hayaletinin halen etkili olmasıdır. Güncel sanat olarak tarif edilen alan kendini bu ‘anneler’in varlıkları sayesinde özgülleştirebilmiş ve diğer kültürel üretim biçimlerinden daha deneysel ve spekülatif bir dili edinebilmişti. Bu farklılaşma sorununu belki entelijensiya içinde Kemalist ve Neo-sosyalist Sol arasındaki ayrışmaya kadar uzatabiliriz.

Tabii ki, herhangi bir söylemsel düzlemi aile modeli üzerinden deşifre etmeye çalışmak Freudiyen hastalıkları çağrıştırabilir kaçınılmaz olarak. Bu yüzden eve pek uğramayan dayıyı (Hüseyin Alptekin) (4), dışarıdan eve yemek taşıyan ve eviçini dış dünyayla iletişime sokan yaşlı ve bilge üvey-babayı (René Block) (5), uzak akrabaların ya da yan mahallenin çocuklarını (Alexander Brener (6), Erzen Shkololli vs.), sütçüyü, öğretmeni, evin kedisini de koyabiliriz resmin içine. Ama stratejik olarak basitleştirilmiş bu şema bazı şeyleri düşünmemizde bize yardımcı oldu sanırım.

Ancak bu okumanın devamında ayrıştığımız bir nokta var sanırım. Öncelikle, toplumsal cinsiyetten bahis açarken Türkiye için kullandığın Müslüman Ortadoğu ülkesi tanımını kategorik olarak reddetmek istiyorum. Batı ve Doğu sözcüklerine duyduğum antipatiden beslenen bir red bu. Öncelikle ortam üzerindeki belirleyici kimlik göstereninin, hiç hoşlanmasam ve hayali olduğuna inansam da, Türklük olduğunu düşünüyorum. Bir dizi argüman var kafamda: Türkiye din olgusu kadar laiklik tarafından da biçimlendirildi; Hristiyanlar ve Yahudiler kadar ve belki çok daha fazla oranda agnostik, ate, metafizikçi, zen budist gibi inanç duruşları o büyük üst-ismi kesintiye uğratıyor; Müslümanlık olarak tariflediğimiz şey Bektaşilik, Alevilik, Sufilik gibi oldukça (cinsel roller anlamında da) özgürlükçü olmuş ve olabilen mezhepleri barındırıyor; Anadolu ve Orta Asya miraslarından gelen paganist ve anaerkil izler tortu olarak da olsa bir yerlerde duruyor; dili Arapça olmayan, etnisitesi Araplıktan farklı olan bir coğrafyanın, ortodoks inancı bile yerelleşmiş bir Müslümanlığın ağır izlerini taşıyor (camii modellerindeki, ilahi makamlarındaki farklılıklar vs.); ayrıca, çok uzun bir geçmişten bu yana, din denen şey devletin araçsallaştırma süzgeçlerinden geçiyor.

Kadının toplumsal rolüne dair komplikasyonlar daha da genişletilebilir: Türkiye’nin batısı ve doğusu, kentseli ve kırsalı arasındaki kültürel farklar; Balkan’dan göçen nüfusun sahip olduğu değerler, Ege kıyısında deniz kültüründen beslenenlerle feodalitenin halen sürdüğü Güneydoğu Anadolu sosyallikleri arasındaki aile yapısı farklılıkları vs.

Benim ‘kırılgan kızlar’ ifadesini kullanırken aklımda aslında ahlaki bir muhafazakarlığı içselleştirmiş bir kadınsallık bulma niyetim yoktu. Aydan Murtezaoğlu’nun işlerindeki hassaslığın bir muhafazakarlıktan çok başka birşey olduğunu, toplumsal eleştiriyi birçok genç erkek sanatçıdan daha derin biçimde verebildiğini düşünüyorum, üstelik sahip olduğu mizah anlayışı da ayrı bir olumlayıcı tat kazandırıyor işlerine. Bunun yanında, ortak şemamıza tam dahil edemeyeceğimiz isimler de var. Canan Şenol’un [Canan Şenol, nihayet içimdesin, 2000] kendi sureti üzerinden kadınsallığı korku veren bir tanrıçalığa itmesi internercafelerinin üzerine koydukları tabela geliyor aklıma; ‘abject’ yanlış kavram olabilir ama arketip bir korkutuculuk [Canan Şenol, Ceşme, 2000] ; hamileliği sırasındaki bedenini çıplak biçimde sergileyebilmiş olması geliyor aklıma. Ya da Esra Ersen’in [Esra Ersen, In Untersuchungshaft, 1995] erken dönem işlerindeki inanılmaz derecede sert eleştirelliği. Bunun yanında cinsellik konusunda daha tasasız görünen ve siyasal-doğruluğun kısıtlamalarının ötesine geçtiği söylenen ‘kötü oğlanlar’a ait kimi işlerin (Halil Altındere’nin ”Hard & Light” [Halil Altındere, Hard & Light, 1999], Tunç Ali Çam’ın ”Bir Sanat Eseri Sik”, Serkan Özkaya’nın ”Kaynak Olarak Sanatçı” [Serkan Özkaya, Kaynak Olarak Sanatçı, 1999], Şener Özmen’in ”Tracey Emin’in Hikayesi” (7), Serkan Özkaya ve Ahmet Ögüt’ün ”11 Karpuz Taşıyan Türk Anıtı” [Serkan Özkaya & Ahmet Öğüt, 11 Karpuz Taşıyan Türk Anıtı, 2004] farklı anlamlarda içerdikleri derinliğin yanında, cinsellik bağlamında ciddi bir eleştirellik eksikliğine hatta kimi zaman misojeni ve homofobiye yaslandıklarını düşünüyorum. Açtığı dada-barda kadınların çamur içinde güreştirilmesini eleştiren Express dergisini ‘seksten paniklemek’le suçlayan Bedri Baykam (8) geliyor aklıma ister istemez burada. Fallus-mutluluğu, fallus-arsızlığına dönüşmemeli. Öte yandan, bedenin çıplaklığı konusunda ve bedenin bütünlüğünü tehdit eden görselliklerin kullanımında ‘kötü çocuklar’ın ‘kırılgan kızlar’dan daha öteye gittiklerini de düşünmüyorum. Henüz bir penis görselliğine tanık olmadım bahsettiğimiz üretimler içinde.

V: Türkiye için Müslüman Ortadoğu ülkesi tabirini kullanmadım. Söylemeye çalıştığım, bunun öncelikle Avrupa ve Amerikalı misafirler için bir önveri olmasıydı. Bu kavramla ilgili sorunlar dillendirdiğinde, coğrafyasından ve tarihinden kopmuş, enternasyonelleşmiş aracılar olarak algınlandığımızı unutma. Doğu-Batı üzerine kurulan şablonlar sarsıldığında, hem kendilerine atfettikleri kimlik ve tekellerinde olduğunu sandıkları söylemler sarsılıyor hem de totalize ederek gettolaştırdıkları Müslüman Ortadoğu hurafesi. Biz Almanya’da Münster Müzesi’ne yazıp ‘Katolik kadın sanatçı tanıyor musunuz?’ diye sormuyoruz ama, ABD’li, ve Batı Avrupalı dostlarımız, bu tarz soruları sormaktan çekinmiyorlar. Hale Tenger’den, Ayşe Erkmen’den, Aydan Murtezaoğlu’na bu tarz teklifler geldi yıllar boyunca ve reddedildi. Sanıyorum, bu meşrutiyet sorunu son yıllarda aşıldı.

Cumhuriyet sekülarizmi, cinsleri, cinsiyetlerinden ve cinsiyet seçimlerinden ayırıyordu. Bunun derinden eleştirisini, Aydan Murtezaoğlu’nun 1994 enstelasyonunda (Taksim Sanat Galerisi) [Aydan Murtezaoğlu, Tur, 1995] okumak zor değil. Sonuçta, cinsiyet işaretlerinin müzakeresi sokakta yapılıyor. Herşeyin mazbut bir duruşa çekilmesi, sanırım önce 70lerin sonundaki politik ortamının ardından medyatize edilmiş 80 sonrasından bugüne gelen dönemde tahribata uğradı. Daha öncesinde ise, makul ve mazbut olan ile, televizyonda, gazetelerde boy gösteren öteki, düşkün kadın, ailemizin homoseksüeli Zeki Müren (9) arasında içinde zımni bir kabul taşıyan net bir mesafe vardı.

Canan Şenol, Esra Ersen’in yanısıra Ebru Özseçen’i de var (10) [Ebrü Özseçen, Presentation, 1996]. Nilüfer Göle’nin (11) yazdıkları ve konuştuklarının üzerinden bir spekülasyona girişmeme izin verirsen, eril cumhuriyet figürü, erkek bedeninde billurlaşmadı, tam aksine erkekten de (efeden, kahraman figüründen) erilliği temellük ederek, bedeni cumhuriyet simgesine tabi kıldı. Doğrusunu istersen kahraman deyince aklıma aslen Deniz Gezmiş, Yılmaz Güney gibi, düzene direnç gösteren kahramanlar geliyor aklıma sadece. Bugün örneğin, Leyla Zana’nın geldiği gibi. İğdiş edilmiş erkek figürünün ‘ananın amı’ nefretini kadına ve hanımına yansıtarak uyguladığı şiddeti de aklımızda tutmak üzere. Bunun aksine, kadın figüründe ise, koruma ve sürdürme duruşu hakim. Tüm bunları, kamulaşmış simgeleşmiş figürlerin varolmaması nedeniyle yazıyorum.

E: Son birkaç sene içinde Murtezaoğlu’nun işleri üzerinden geliştirdiğin bir tartışma var. Buna değinerek daha önce bahsettiğin kadın sanatçılar ile mazbutluk kavramlarını yanyana düşünmene geri dönmek istiyorum. Başka yerlerde yazmış olduğun yazıları da göz önüne aldığımda bazı hatları öne çıkardığını gözlemliyorum; yanlışlar okuyorsam, düzelt lütfen. Öncelikle ‘anneler’ ve ‘kırılgan kızlar’ olarak grupladığımız sanatçılar arasında belirli devamlılıklar görüyorsun –en çok da sanırım Aydan Murtezaoğlu ve Füsun Onur arasında. Ve bu devamlılığı sağlayan etkeni toplumsal cinsiyet olarak, ‘kadınlık’ olarak saptıyorsun. Sonrasında, sanatçı ile ürettiği çalışma içinde sahnelenen persona arasında (örneğin bir sanatçı olarak Aydan ile onun kompozisyonlarında karşılaştığımız kadın figürünün çakışması) zorunlu olarak bir örtüşme olduğu argümanıyla şu saptamaya geçiyorsun: toplumsal olarak ataerkil değerler tarafından yaşamları sert biçimde regüle edilen kadınların kültürel dışavurumları, bizim ele aldığımız durumda kadın sanatçıların işleri de bu sıkıştırılmışlığı içerik ve biçim üzerinde, farklı şekillerde de olsa, yansıtacaktır. Bu yüzden gündelik yaşamı sıkıcı biçimde banalleştirilen ve hizada tutulan kadın sanatçı yasakaşmacı ifadelere ve pratiklere başvurmayacaktır. Bu, yalnızca, babanın da varlığını ciddiye almayan ‘kötü oğlanlar’ın ulaşabildikleri bir konum oldu.

Burada hemen bazı çekinceler doğacaktır. Öncelikle, kuşaklara yayılarak kurulan bir ortaklık ‘ ‘kadın doğası’ gibi birşeye mi başvuruluyor?’ diye sorduracaktır. ‘Anaç’ kavramı da burada böyle bir çekinceyi destekleyebilir. Daha önce bahsi geçen ‘anneler’ yanyanalığı daha çok sözkonusu sanatçıların kendi benliklerine hapsolmamışlığının, başkalarına alan açmayı ve başkalarıyla beraber çalışmayı becerebilmişliğinin eğretilemesi olarak kullanılmalı bence, daha fazlası için değil. Yine de kadınlık durumunu doğal bazı önverilere değil ama toplumsal bir koşullanmaya bağladığınız açık. Ama burada da kadınlığı yapısal olanın içine mahkum etmek, onları muhafazakarlıkla işaretlemek ve mutlak bir kapanma yaratmak gibi bir tehlike var. Daha önce andığınız Hale Tenger’in ”Benim Böyle Tanıdıklarım Var II” adlı çalışması son yirmi yılın en keskin, sakınmasızca en siyasal işi değil mi?

V: Öncelikle, ‘kötü oğlanlar’ kuşağının, homofobik olmadan ziyade siyasaldoğruluk-sonrası bir duruma dahil olduklarını düşünüyorum. Tunç Ali Çam, Serkan Özkaya, Şener Özmen gibi kötü oğlanlar, Halil Altındere’nin en transgresif işleri hariç, [Halil Altındere, İsimsiz, 2004] kendilerine zarar vermeyecek olan, hatta yer yer onaylanmış bir edepsizlik içindeler. Örneğin Halil Altındere’nin ‘Kötüyüm ve Gurur Duyuyorum’ ve ‘Seni Öldüreceğim İçin Üzgünüm’ sergileri (12). Daha masum bir homofobi, daha ziyade, Diyarbakır eksenindeki sanatçılarda olabilir. Ne de olsa, Diyarbakır eksindeki sanatçıların arasına kadınların girebilmesi olanaklı görülmüyor.

Cumhuriyetin biçimleyici hayaleti peşimi bırakmıyor. Sözünü ettiğimiz sanatçıların önemli bir bölümü, ‘anneler’ kuşağı da aile yapıları olarak Cumhuriyet Halk Partisi’ni destekleyen, elit kültürel formları yeğleyen, batıcıl arkaplanlardan gelmekteydiler. Öte yandan, istisnasız tümü cumhuriyet ideolojisinin beslediği kurutulmuş ve arıtılmış kültürel yapılardan, folklorik anlayıştan uzak durdular. Cumhuriyetçi kültürel yapı, ‘cinsel aykırılığın’ kamusal alanda temsiline şiddetle karşıydı. Aykırılığı temsil eden en tanınmış figür, ‘sanat güneşimiz’, ‘paşamız’ diye andığımız, aleni bir şekilde cinsi-kabulun sınırlarını zorlayan —hem de Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay önüne etekle çıkacak kadar cesur— 50lerin sonundan 70lerin ortasına kadar manşetten düşmeyen, şarkıcı ve oyuncu Zeki Müren’di. Zeki Müren’i ailelerin o denli benimsemesinin ardında yatan, 80 öncesinde homofobinin o denli pompalanmamış olması mıydı? 1980lerde ise polisin ibnelere, dönmelere, fahişelere fütursuzca bir çete savaşı açtığı, kaldıkları evlerin ateşe verildiği, sokaklarının işgal edildiği, medyatik bir homofobi dönemi yaşadık. Bu aynı zamanda, derneklerin oluştuğu, cinsiyetlerin çoğalarak kurumsallaşmaya başladığı bir dönemdi. Zeki Müren hepimizin beklentilerini, sesiyle, giysileriyle, şaşırtıcı derecede düzgün retoriğiyle parçalanmış bedeninde ayrı ayrı karşılamıyor muydu? 70lere kadar aba altından sopa gösterilirken, 80lerle birlikte sadece sopa gösterildi, aile içinde de dahil olmak üzere.

E: Zeki Müren fenomeni, hem ahlaki muhafazakarlığın güçlendiği hem de Amerikan kültürüne olan özentiyle küreselleşen popüler kültür öğeleriyle flörtleşmeye girildiği 50li yıların Demokrat Parti dönemi ile ilgili sanki. Glam Rock’tan on yıl önce travesti bir sahne kıyafetini sahiplenen ve bunu ailelerin de geldiği ortamlara taşıyan ve klasik Türk müziğini popülerleşme yörüngesine sokan Müren’in kendi ahlaki paradoksları da toplumun çifte-standartlarıyla bağıntılıydı. Osmanlıya doğal biçimde içkin ‘queer’ yaşantı biçimlerinin üstü modernleşme süreciyle birlikte örtülmüştü. Daha sonra siyasal ortamın sertleştiği dönemlerde kapama hali daha güçlendi: farklı ideolojilerin birbiriyle boy ölçüştüğü 30lu yıllar örneğin; ya da iktidar talebindeki sosyalist mücadele ile iktidara ezelden beri sarılmış ordu arasındaki çatışmanın yoğunlaştığı 70 sonları ve 80 başları. 90lı yılların ikinci yarısında içsavaş ortamı ile tetiklenen milliyetçiliğin aşırı biçimde popülerleşmesi ve gündelik dil üzerinde egemenlik kurması da benzer bir dönemi başlattı. Televizyonların haktanır, vatansever, eli silah atan ve tutan, yakışıklı, maço kahramanlarla bezenmiş yerli dizilere rağbet etmesi; artan genç eril nüfusun tatmin edilmeyen testosteron enerjisini sokağa yayması; bacısının namusunu kollayan, geleneğe, töreye bağlı ama sokakta gördüğü en ezik kızlara ağız suyu akıtmaktan çekinmeyen, Doğu Avrupa’dan gelen hayat kadınlarını paylaşamayan bir ikiyüzlülük. Cinsel şiddetin giderek ağırlaştığı, kurumsallaştığı bu ortamda siyasal doğruluğun ertesini talep etmek sorunlu görünüyor bana.

Hem sınıfsal anlamda hem de coğrafi olarak Türkiye’deki güncel sanat pratiği bir farklılaşma zeminini yakalamış görünüyor. Bu genişlemeye ‘queer’ temaların da dahil olduğu söylenebilir. Kutluğ Ataman’nın ‘Ruhuma Asla’ gibi çalışmaları [Kutluğ Ataman, Ruhuma Asla, 2001], Erinç Seymen’in SM [Erinç Seyman, Newgenital2, 2002] ikonografisine yaslanan resimleri norm-dışı cinselliklerin yer bulabildiklerini gösteriyor. Ama iki erkeği cinsel ilişki içinde gösteren, daha doğrusu kendi bedenini yine kendi bedeniyle birleşir durumda resmeden Taner Ceylan’ın [Taner Ceylan, Taner Taner, 2003] üniversitedeki işinden yakın bir geçmişte bu çalışma nedeniyle uzaklaştırılmış olduğu unutulmamalı.

V: Aydan Murtezaoğlu, Füsun Onur, Gülsün Karamustafa, hatta Sefa Sağlam (13) nezdinde ele almaya çalıştığım, ancak ifadesini en kavramsallaşmış biçimde Aydan Murtezaoğlu’nda bulan durum, Türkiye’de, İstanbul’da kadın olmakla gayet alakalı olduğu kadar, örneği yaşdaşları yakın Avrupa’lı kadın sanatçılardan ne kadar farklı olduklarını da gösteriyor. Bu farklılık bir anlamda da bireysel değil. Aydan Murtezaoğlu’nun işlerinin herbirinde baştan kabul edilmiş bir durumun içinden oluşan imkansız ve düşsel bir transgresyon vardır. Çatıda anteni kopartan kadın, başıyla manzarayı sola yatıran kadın, iki yarım topa dönüşen göğüslerini düşleyen bluğ çağı öncesi genç kız, [Aydan Murtezaoğlu, İsimsiz, 2000] vesaire. Aralarında Karamustafa cinsiyet siyasetine, kimi zaman aynı anda hem dışarıdan hem içeriden bakmayı beceren ikili pozisyon göstererek her iki pozisyonu da doğallaştırmayı men eder (14) [Gülsün Karamustafa, Oriental Phantasies, 2001] . Füsun Onur ise, mekanın kuruluma dair (ki bence düz, sıradanlaşmış, beyaz mekanlar Onur’un işlerine hiç yaramaz) sözünü ertelenmiş bir cinsellikle bezer (15) [Füsun Onur, Opus 1, 1999]. Çok abartmış olabilirim ancak, ben Onur’un işlerini zaman zaman açılan ve daha sonra kapanan bir çeyiz sandığına benzetiyorum. Eğer, bedene saygı, korumacılık hissi, mazbut sunumlar tam da bu coğrafyadan gelen bir yaklaşım değilse ne? Bu bağlamda aklıma Nur Koçak’ın foto-gerçekçiliğe yakın aile fotoğrafı resimleri [Nur Koçak, Anababam, ablam, ve ben, II, 2000-03] de gelmiyor değil.

Tüm bunlar üzerinden girmeye çalıştığım konu bir yandan da, Türkiye sanatçısındaki aile olgusu. Aile yapısının nasıl değiştiği ve bunun sanat üretimini nasıl etkilediği. Bu devletten ve genel ortamdan kimi zaman daha belirleyici oluyor. Birincisi, ana ekmek kapısı aile, ikincisi sanatçılar son yıllara kadar aileleri ile oturmaktaydılar. Yerleşmek (16) kataloğunda Aydan Murtezaoğlu ve Bülent Şangar`ın işlerinden bahsederken muhafazakarlık kelimesinin altını ısrarla çizdim ve çizmeye devam etmek istiyorum. İşlerinin özgünlüğünün bununla ilgili olmadığı olgusundan kaçamazlar. Ancak, bunu ev ve sokakla ilgili bölüme bırakmak istiyorum.



Dipnotlar: Cinsiyet

(1) Füsun Onur, Amerika’dan eğitimden döndükten sonra, 1970de başlamak üzere zamanın sanat anlayışının, hem Türkiye hem de dünyada olmak üzere, çok ötesinde, talepsiz ve beklentisiz sergiler açtı.

(2) Sarkis 1960ların sonunda Paris’e yerleşti. Güzel Sanatlar Akademisi’nden çıkan ve Paris’te devlet bursuyla okuyan bir çok sanatçının aksine Sarkis bu tarz bir angajmana ve desteğe sahip olmamıştı.Uzun yıllar İstanbul’da sergi açmamış olan Sarkis Türkiye’den gelen sanatçılar arasında en uzun uluslararası kariyere sahip olan, ve daha sonraları ‘kavramsal’ sanatçılarla yakın ilişkide olan bir sanatçıdır.

(3) Kötü Çocuk Türk, Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, İstanbul, 2001.

(4) Hüseyin Alptekin felsefe alanındakini birikimini doksanlı yıllarla beraber gerçekleştirmeye başladığı güncel sanat çalışmalarında değerlendirdi. Akademi dışından geliyor oluşu kavramsallaşmaya yönelik eğilimin içinde yer almasını sağlamış gibi görünüyor ve daha sonraki dönemlerde gözlemlenebilecek farklı disiplinlerden sanat pratiğine olan geçişlere de örnek oluşturuyor. Dinamik bir biçimde dolaşımda olan sosyal nesneleri malzeme olarak kullanan ve megalopoller arası hareketlilik, yataygeçişlilik ve üst ve alt kültürler arasındaki alışverişler gibi temaları öne çıkaran Alptekin, sabitlenmeye ve sahip olmaya meyleden erkek sanatçı figüründen farklı bir duruş sergiliyor.

(5) Rene Block, 1995 yılında gerçekleştirilen 4. Uluslararası İstanbul Bienali’nin küratörüydü.
Bu serginin ardından İstanbul’da ve Avrupa’da, başta Gülsün Karamustafa, Ebru Özseçen, Ayşe Erkmen, Füsun Onur, Halil Altındere ile olmak üzere çok yoğun olarak çalıştı ve sanatçıları destekledi.

(6) Brener’in yayın hayatına 1999da başlayan Art-İst dergisi üzerinden, özellikle bu dergiyi ana referans noktası alan sanatçılar üzerinde ciddi bir etkisi olmuştur. Brener, Halil Altındere’nin, Urart Sanat Galerisi’nde 1998 yılı sonunda Esat Tekand’ın bir resminin üzerine artist marka yeşil sprey boya ile dolar işareti çizmesiyle gündeme geldi. Bu olayın ardından, birkaç sanatçı ve yazar aralarında para toplayarak Brener’i İstanbul’da bir panele çağırdılar.

(7) Diyarbakır’da oturan sanatçı Şener Özmen, 1999 ile 2001 yılları arasında adını plastik anlatı koyduğu 4 sanat eseri gerçekleştirdi. Bunlar, Şizo-Defter, Sanatçının Üç Gün Önceki Sağduyusu, Tracey Emin’in Öyküsü ve Manifesta Cinayetleri’dir.

(8) 80li yıllarla beraber dışarıda geliştirdiği yeni-dışavurumcu dili Türkiye’de sürdürmüş bir ressam. Küçük yaşlarda resmi ideolojinin yürüttüğü ‘Harika Çocuk’ uygulamasından yararlanmasıyla, CHP içindeki siyasal çalışmaları ve yazdığı romanlarla mutlak bir kamusal görünürlülük kazanmış, sanatçı kavramının popüler imgelemdeki yerini kişiliğiyle cisimlendirmiş bir figür.

(9) Zeki Müren Türkiye’nin zamanında en tanınmış şarkıcı ve film yıldızlarındandı.

(10) Ebru Özseçen’in “Bulaşık Hayalleri” (1996), “Sunuş” (1996) adlı erken dönem eserlerinde cinsiyet ve beden sunumu, yerel işaretlerle bezenmiş ve mekansallaşmıştı.

(11) Nilüfer Göle: Modern Mahrem/Medeniyet ve Örtünme, Metis Yay., B.1, 1991, Nilüfer Göle: İslam ve Modernlik Üzerine Melez Desenler, Metis Yay., 2000.

(12) ‘Kötüyüm ve Gurur Duyuyorum’, Refika, Istanbul, 2002 ve ‘Seni Öldüreceğim için çok Üzgünüm’, Proje4L- İstanbul Güncel Sanat Müzesi, 2003.

(13) Burada, Sefa Sağlam’ın işlerinden de söz etmeliyiz. Sağlam, cinsiyet, coğrafya ve sınıfsal bilincini, malzemesiyle çevirerek geri getirir. Örneğin, Özseçen’deki tanınabilir işaretler, Sağlam’da muğlaklaşır, çünkü okumaları daha yerel daha çetrefillidir.

(14) “Double Action Series for Oriental Phantasies”, 2000.

(15) Füsun Onur için Bakınız, Aus der Ferne So Nah: Füsun Onur, Margit Brehm, Staatliche Kunsthalle, 2001 Baden-Baden.

(16)
Vasıf Kortun. Yerleşmek “Yer/leşmeler” s. 18-25. Proje4L- İstanbul Güncel Sanat Müzesi, 2001.

Comments Off

AÇILIMLAR

Vasıf Kortun: 1980lerde Türkiye ile sınırın ötesi arasında çok belirgin bir mesafe vardı. Güncel sanatçılar yılda bir grup sergisiyle yetinirken, ikinci sınıf resim ticaretinin hüküm sürdüğü agresif taşra piyasasına karşı mesafelerini korumuşlardı. Öncü Türk Sanatı sergileriyle süren bu duruş, dönemdeki parçalanmalardan da görüleceği gibi yalıtılmışlığın getirdiği marazi tartışmalara boğulmuştu. Öncü Türk Sanatı sergilerinin, ABCD’ye doğru süzülmesi içinde sekter duruşlar, abartılı ve edinilmiş disiplin gösterileri, aslen Ayşe Erkmen’in DAAD bursuyla Almanya’ya gitmesi ve eşi, grafiker Bülent Erkmen’in gruptan desteğini çekmesi ile sonlandı. Ayşe Erkmen Berlin’den sonra D sergisine katılmış olsa da bu konstelasyon 1993’de kendini lağvetmişti.

90ların başında yerel sanat piyasası ve bu piyasanın aktörleriyle hızla değişen güncel sanat ortamı birbirinden geri dönülmez biçimde koptu. Daha önceleri, piyasa kendi konumunu kavrayamadığı gibi bienali etkilemeye bile talip olabiliyordu. 1987 ve 1989 bienallerinde Mimar Sinan Üniversitesi’nin baskısının hissedilmesi, Bienal danışma kurullarındaki elitist-modernist ve statükocuların çoğunluğu, sergiye Türkiye’den güncel sanatla ilgisi olmayan onlarca sanatçının zoraki biçimde alınmasının ardındaki neden de budur. Bu paradigmatik kopma 1989’dan itibaren ‘burası’ ile ‘orası’ arasındaki duvarların bölgesel ve küresel ortamda zayıflamasıyla ve senin de daha önce sözünü ettiğin yapısalcılık-sonrası düşüncenin sanat ortamına sızmasıyla üstüste geldi. Hatta, 1980lerde özellikle Amerika’da değişen feminist, politize, post-kolonyel sanat ortamının; fotoğraf, enstelasyon, gündelik malzeme kullanımının da, buradaki sanatçıların diyaloğa girebilecekleri, çevirebilecekleri modeller teşkil ettiğini söylemek olası. ‘Kötü Oğlanlar’ diye tarif ettiğimiz, 90lar kuşağı sanatçıları kimseye borçlu olmadıklarının altını ısrarla çizerlerken, 1992 Bienali ile cesaret kazandılar, 1995’de de bilgi edindiler. 1990lardaki en önemli değişim, akademi hocalarının dışarıdaki eğitimleri sırasında aldıkları bayat dogmaların; kendilerine yüksek-kültür taşıyıcılığı vazifesi biçen sanatçıların; orasıyla burası arasında acentalık yapıp adalet dağıtmaya girişen uzmanların kan kaybına uğramasıdır. Tabii ki, İstanbul bienalinin Türkiye sanat ortamına getirdiği eğitici boyut, Platform’un arşivi ve residency programı gibi yenilikler, oluşan ilişki ağı, daha çok sanatçının dışarıya çıkması, sergi ve bienal tecrübeleri, dışarıda okuyanlar, residency programlarına gidenler, İstanbul’un yabancı sanatçılar için ciddi bir çekim alanı oluşturması ve iletişim patlaması ortamı çok değiştirdi.

Ancak, bu herşeyin normalleştiği anlamına gelmiyor. 90lardan önce ulus sergilerinin bile hayali kurulamazdı. 90ların sonlarına kadar bu projeler bienaller dışındaki nadir fırsatlardandı. Sanırım bu kitabın ana omurgasını da bu sanatçılar oluşturdu. 1990’da, naif bir biçimde Türkiye sanatçılarını tanıtmak üzere bir Avrupa seferi yaptığımda, misyonu tam da böyle sergiler yapmak olan Institut für Auslandsbeziehungen, Stuttgart beni kapıdan içeri bile almamıştı. Ancak daha sonraki yıllarda aynı kurumda 1994’de ”İskele”, 1999′da ”Stills Cuts and Fragments” ve 2004’de ise ”İstanbul” adı altında üç sergi gerçekleştirilecekti. Hiç bir talebin gelmediği zamanda bile kadın sanatçılar, müslüman, kadın, Ortadoğu, Türk ve bunun gibi kümeleştirmelerden uzak dursalar da Gülsün Karamustafa, Hale Tenger, Ayşe Erkmen bile çok-kültürlü, siyaseten doğru sergilerde yer aldılar. Katıldıkları projelerin arasında, Ayşe Erkmen’in İstanbul sanatçılarının bu tür sergiler tarafından kümeleniyor olmasını hicvettiği, “Istanbul Not Constantinople” videosu, Gülsün Karamustafa’nın “The Presentation of an Early Representation” adlı proto-oryantalizm ve kendi pozisyonunu araştıran işi [Gülsün Karamustafa, Presentation of an Early Representation, 1998] ve Hale Tenger’in Avrupa ve aidiyet durumunu vize ve ekonomik sınıf üzerinden ele alan videoları vardı. Son yıllarda, üzerinden kısaca geçtiğimiz Diyarbakır çevresi sanatçıları ise, izleyici olarak tümüyle ‘dışarıyı’ düşünerek üretim yaptıklarını saklamıyorlar. Bunun en tipik örneği Erkan Özgen ve Şener Özmen’in birlikte ürettikleri, Don Quixote ve Sancho Panza gibi biri at, diğeri eşek üzerinde iki Kürt gencinin, bayramlık elbiseleri içinde dağ başında Tate Modern’ı aradıkları video olmalı. [Şener Özmen/Erkan Özgen, The Road to Tate Modern, 2003] Bu bana Aydan Murtezaoğlu’nun bir sergi eleştirisinde “Artık kimin ne görmek istediğini değil kendim ne görmek istiyorum, onun peşindeyim” demesini hatırlatıyor. Burada, Serkan Özkaya’nın yıllarca süren üçüncü dünyadan birinci dünyaya bakan sanatçı çeşitlemelerini tartışmak lazım.

Devletteki değişimle başlayan detant doğrultusunda bu sergiler ve ulusal çerçeve içinde tarif edilme konusunda pek şikayet yok galiba. Oysa 90lardaki sergilerin belli üst-okumaları yapılabiliyorken, son zamanlarda bu pek de mümkün değil. Örneğin benim de payım olduğu bir Japonya sergisi bir potpuriydi (“Where/Here”, Saitama Museum of Modern Art, 2003). Karlsruhe’deki sergi ise, yıllardır özenle karşı durduğumuz şarkiyatçılığa teslim olunan yegâne sergi olarak tarihe geçecektir. Bu serginin kendi türünün en pahalısı ve şatafatlısı olmasının da medyatik alımlama ve satışla bir alâkası olmalı (”Call me Istanbul”, ZKM, 2004). Bu genel temsillerin ötesindeki kanala da “Hafriyat” (München Rathaus. 2004), “Daydreaming in Quarantine” (Graz ve Holon 2003) gibi, ulus kümelemeleri olarak algılanmaması gereken; bir dönemi, bir yaklaşımı, bir grubu tarif eden projeler oturuyor.

Erden Kosova: Avrupa’nın doksanlı yılların başında Türkiye’deki sanat üretimine olan ilgisizliğinin yerini son yıllarda birbiri ardına dizilen coğrafya sergilerinin almasını sadece Türkiye’de olup biten ile açıklamak zor. Neo-liberalizmin Sovyet Blok’unun çöküşünün ardından yaşadığı zafer sarhoşluğundan rahatsız olan Avrupalı kitlelerin doksanların ortasında ciddi biçimde sosyal demokrat partilere kaydığı, reel komünizm’in çöküş şokunun ertesinde Avrupa entelejensiyasının komün sözcüğünü, yani birliktelik fikrini, yeniden tanımlamaya giriştiği bir zemin var doksanların ikinci yarısında. Ve bunun sanat pratiği üzerinde paradigmatik kaymalar yarattığı söylenebilir; proje-bazlı kolektif çalışmaların yaygınlık kazanması, antropoloji ve kentsel araştırmalar gibi disiplinlere yaklaşılması, ‘ilişkisel estetik’ [relational aesthetics] ya da ‘saha araştırması’ [field work] gibi kavramların ortaya sürülmesinde olduğu gibi. Belirli bir sol-duyarlılığın kendini hissettirdiği ve Avrupa Birliği’nin genişleme sürecinin hızlandığı bu dönemde Avrupa’nın içindeki yabancı konumundaki sosyalliklere ya da sınırında kalan kültürlere, coğrafi ötekiliklere yönelik siyasal bir ilgi oluştuğunu görüyoruz. Bu yaklaşım farklı etik duruşlar içinde pratiğe geçti. Yeni İskandinav Sanatı’nı kendisinin keşfettiğini söyleyen birine rastladık, ya da başka birisinin Kosova’daki güncel üretimin Avrupa’nın yeni-avangardı olduğunu ilan etmesine tanık olduk. Yine de, ötekiliği asimile ya da entegre etmeye yönelik reel siyaset çizgisinin dışında kalan içten duruşların da olduğunu söylemek lâzım.

Bu tür sergilere katılanların motivasyonlarına baktığımızda, aslında temsili çerçevelemenin her zaman farkında olunduğunu ve bundan herkesin her zaman şikayetçi olduğunu gördük. Ama katılım devam etti. Öncelikle, söyleyecek sözü olan kişinin kendini dinleyeceklerin olduğu yere yönelmesiyle açıklayabiliriz bunu. ‘İçeride’ dinleyecek kimse bulunamıyorsa, ya da dinletmek becerilemiyorsa, ‘dışarıda’ dinlemeye hazır olduğunu söyleyen kişiye yöneliniyor. Düşünümsellik (reflexivity) için önce söyleme ediminde bulunmak gerekli. Bunun yanında, durum dürüst biçimde gözden geçirildiğinde, kimi zaman işlerin fiziksel ve finansal olarak üretilme koşullarının ancak Avrupa’da düzenlenen bu tür sergiler aracılığıyla sağlanabildiği söylenmeli. Batı sanat sisteminin kendisi için harcadığı paraları kalem kalem hesaba döken Luchezar Boyadjiev’in mizahi çalışması geliyor aklıma.

Ciddiye aldığım başka bir gelişme de ‘iç dökülen dışarısı’nın yavaş yavaş yer değiştiriyor oluşu. Ulusal sanat üretimlerini temsili çerçevelemelerle ele alan ve Batılı kurumlar tarafından düzenlenen sergiler, tabiyatıyla sadece Türkiye ya da İstanbul’a bakmadılar bu dönemde; bir çok kültür-coğrafya benzer bir ilgiye mazhar oldu. Son dönemde ise ulus-ötesi büyük ölçekli sergiler birbiri ardına geldi. Ardındaki siyasal güdülerin masumluğu halen tartışmaya açık da olsa, çevresel konumdaki sanat ortamları arasında yataygeçişli (transversal) bir iletişimin ciddi biçimde güçlenmesi gibi bir yan etkiden bahsedilebilir. Tabii ki, oluşan bu ortak zeminde yapılması gereken artık Avrupalı kurumların aracılığına başvurmadan sürdürmeyi başarabilmek diyaloğu. Kendi yarasını başkasına gösterirken aynı zamanda başkasının yarasıyla da ilgilenmeyi öğrenmek… Üzeri bir yüzyıl boyunca milliyetçilik ve Soğuk Savaş tarafından örtülmüş kültürel yakınlıkları hatırlamak ya da daha doğrusu yeniden kurmak…

Merkez ve Kuzey Avrupa’da düzenlenen bu sergilerin ulusal temsil çerçevesinden çıkmaya çalışarak kentsel bir odağa, çoğunlukla ‘İstanbul’ sözcüğüne sığınmaya çalıştıkları görülüyor. ZKM sergisinin hazırlık aşamasında İstanbul ile hiç alâkası olmayan, Hüseyin Alptekin’in deyişiyle “dolmuşa nasıl binileceğini bilmeyen” sanatçılara teklif götürülmüş olması, bu kafa karışıklığına işaret ediyordu. Bu tür sergilere katılanlar genelde çalışmalarının içeriği yardımıyla sıyrılmaya çalıştılar, temsili konuma sıkışıp kalma tehlikesinden. Çoğunlukla başarılı olunduğu söylenebilir. Burada aklıma gelen ise, doğrudan Türkiye ve Avrupa arasındaki asimetrik güç ilişkisini, Türkiye’den söz alıyor olmaya peşinen iliştirilen ‘geriden gelme’, ‘gecikmiş olma’ sıfatlarını farklı yollardan sorunsallaştıran çalışmalar. Bu dengesizliğin Vahit Tuna’nın işlerinde son derece rahat bir mizahi anlayışla ele alındığı görülüyor. Ufak bir şaka aracılığıyla, küçük bir fikir yardımıyla Batı sanat kanonunu tersine çeviren ya da kendi üretimiyle eşitlenmesini (levelling) sağlayan bir dizi çalışma üretmişti Tuna. Güncel Batı sanatını bir kanon olarak kurmaya girişen Art Today kataloğunun minyatür bir versiyonunun Tuna’nın avucunun içinde küçük bir sihir hamlesiyle yok edilmesinde olduğu gibi. Ya da Duchamp’ın veya çalışma üzerindeki imzasıyla ‘R. Mutt’un biçimsel olarak kadın bedeniyle benzerlikler kurulan pisuvarını, hem cinsel-biçimsel hem de fonetik bir kaymayla ‘armut’a [çevirmen için not: R. Mutt ile armut arasındaki fonetik benzerlik için Birne kelimesi yanında Armut kelimesi de türkçe haliyle tutulmali] dönüştürmesinde olduğu gibi [Vahit Tuna, Armut, 1999]. Öte yandan, Şener Özmen’in erken dönem işlerinde varoluşsal bir mesele olarak başvuruluyor çevre-merkez eşitsizliğine. ”Tracey Emin’in Hikâyesi” kendi üretimiyle Batı’daki sanat pratiğini eşitleyen testosteron yüklü, libidinal bir fanteziydi; tek bir defter üzerinde gerçekleştirdiği resimli anlatıda Özmen, Güneydoğu Anadolu’daki kalesinde etrafındakilere hükmeden genç ve entelektüel bir feodal ağanın, kapanıp kaldığı ortamdan sıkılıp Londra’ya gitmesini, Tracey Emin’i kaçırmasını ve kendi ortamına getirmesini anlatıyordu. Ya da ”Manifesta Cinayetleri” başlığını taşıyan foto-roman çalışmasında, Avrupalı küratörlerin seri biçimde öldürülmesine müdahale eden bir dedektife dönüştürüyordu kendisini. Tuna ve Özmen’in erken dönem işleri ironik bir eşitleme üzerine kurulu. Özmen’in imzasını taşıyan ve daha yakın döneme ait ”The Road to Tate Modern”da ise, senin dediğin gibi, çevresel konumda kalmanın getirilerinden yararlanıldığı söylenebilir.

‘Geriden gelme’yi ironik bir tavırla işleyen bir diğer sanatçı Serkan Özkaya. Christo’dan yıllar sonra Reichstag’ın üzerine örtmek için Alman resmi kaynaklarına yaptığı başvuru, MoMA’ya Mondrian’ın ”Broadway Boogie Woogie” tablosuna Alexander Brener’den esinle dolar işareti spreyleme teklifi, Louvre Müzesi’ne ”Mona Lisa”yı bir süreliğine ters çevirerek sergileme önerisi gibi işler geliyor aklıma. Özkaya’nın konuya yaklaşımı aslında oldukça çapraşık güdülerden kaynaklanıyor: orijinal ve kopya arasındaki sanat-içi sorunsal; modern dehanın kaybına karşı izlediği hem kutlamaya hem yazıklanmaya uzanan ikircikli tutum; bariz bir Oksidantalizm; ama bunun yanında reel-sosyalizm içinde yaşamış avangardın minimal diline olan yakınlık, vs..

V: Ana konumuzdan sapma pahasına söylediklerine bazı eklemeler yapmak istiyorum. Sözünü ettiğin açılımların gerisinde kapalı kalmış bir tarih var. ABD’de 1980ler sonunda yapılan merkez esneten sergiler bunun ilk örneklerini oluşturmuştu: “Interrogating Identity” (Grey Art Gallery, NY, 1989); “Decade Show” (New Museum, Harlem Studio Museum ve Bronx Museum,1990). Avrupa’da ise “Magiciens de la Terre” (1989) sayılmalı. Belki de tüm bunlar kadar önemli olan “Unknown Europe” (küratör Anda Rottenberg, Krakova, 1990) sayılmalı. “Uknown Europe” sergisinde, sözünü ettiğin yataygeçişli iletişimin temelleri atılmıştı. Bunlara ek olarak Arts International’ın düzenlediği ve “Magiciens de la Terre”in masaya yatırıldığı, açılış konuşmasını Homi Bhabha’nın yaptığı (Venedik,1991) , 1993’de tekrarlanan toplantı (Barcelona) “Power and Art Institutions,” (Getty Center for the Arts and Humanities), gene 1991 uluslararası AICA kongresi, Doğu Avrupalılar kadar, küresel anlamda merkezkaç profesyonellerin bir araya geldiği ve iletişim ağlarını inşa ettikleri temel noktalardı. Buna 1992 İstanbul Bienalini de eklemek gerek. O bienal Doğu Avrupalıların aralarındaki bağları temellendirdikleri yer oldu. Bu dönemde Açık Toplum Enstitülerinin kurulması ile yataygeçişlilik yerini “merkeze oynamaya” bıraktı ve beklenen vizyon kan kaybına uğradı ve dediğin gibi, bundan yıllar sonra Batı Avrupa müdaheleleriyle teşvik edildi. Bu teşviğe koşut olarak Manifesta sergilerinin de pozitif bir itkisi oldu.

Özkaya’nın geriden gelme fikri (Sloterdijk’ın yürüyen merdiven metaforu, yürüyen merdivende arkadan gelen hep öndekinin adımlarını yineler) ile modern dehanın kaybı birbirinden farklı değil, örtüşüyor çünkü modern dehanın ancak merkezin tekelinde olduğunu öncüllüyor. Başkalarının kişisel seçkilerinde toplanan binlerce slaytla yaptığı “büyük cam” işinin küçük bir Kuzey Avrupa kentinde —en azından formel olarak— daha önce yapıldığını öğrendiğinde, bu işi yayımlayan NU dergisine yolladığı yazıda, kenardaki sanatçının önce gelemeyeceğini söyleyen bir hicve başvurmuştu. Özgün olanın sadece ‘suyun öte yakasından’, yani sınırın batı yakasından gelmediğinin rahatlığı ve farkındalığı yanında, Avrupa’nın batısı ile doğusu arasındaki ekonomik koşullar, kamusal fonlama mekanizmaları arasındaki eşitsizliği görmek gerekli. Yataygeçişliliği bundan 12 yıl önce yoğun bir biçimde Doğu Avrupa’lı arkadaşlarımızla, salt proje bazında değil, geçmişe yaklaşımlar, paylaşılan Osmanlı tarihi ve onların deneyimlediği büro sosyalizmi ile bizim deneyimlediğimiz devlet eliyle hazırlanan kapitalizm üzerinden tartışmaktaydık ama o dönemde bunu projelere aktaramadık.

E: Özkaya’yı İstanbul bağlamı içinde farklı kılan unsurlardan biri bu çevresellik nosyonunu ya da daha genel anlamda coğrafya-kültüre dair göndermeleri stratejik olarak kullanması aslında. Yoğun ve tutarlı biçimde sanatın kendi içindeki epistemolojik sorunları, orijinal ve kopya konumları arasındaki içiçe geçmişliği, sanatçının yaratıcı konumunun sorgulanmasını öne çıkardığı; elemeği, mimetik benzerlik ve sanat eserinin boyutu konularında oyunsu işler ürettiği söylenebilir. Bunu olumlu anlamda taşralılıktan ve narsistik travma sayıklamalarından ayrışma olarak tanımlayabiliriz ya da olumsuz anlamda kimliğin dışına çıkabilecek derecede ayrıcalıklı bir konumda olunmasıyla bağlantılandırabiliriz. İlginç biçimde Özkaya’nın üzerine çalıştığı sorunsallara yakın bir üretimin İzmir’de toplanan ve Borga Kantürk’ün başını çektiği genç bir sanatçı kümesi tarafından da gerçekleştirildiği görülüyor. İzmir’in İstanbul’a karşı olan çevreselliğinden fazlaca şikayet etseler de, bu genç isimlerin kimlik temalarını işlerine çok yaklaştırmadıkları ve sanat pratiğinin kendi içindeki dinamikleri üzerine yoğunlaştıkları söylenebilir. Ayrıca İzmir ile Güneydoğu’daki üretimler arasındaki neredeyse kutupsal farklılığa dikkat çekilmeli. Altındere’nin “Seni Öldüreceğim İçin Çok Üzgünüm!” sergisine İzmir’den katılanlar ve benzer bir çizgide duranlar kendilerini biraz dışarı itilmiş hissetmişlerdi.

Çeşitlenme başlığından kastımız da biraz bu. Daha önce bahsettiğimiz üretimlerin dışında kalan ve kendi bireysel üretim çizgileri içinde tutarlılığı yakalamış isimlerin de bambaşka bir zemin üzerinde durduğu söylenmeli.

V: Tartışmamızın başında üzerinde durduğum ulus sergileri türünden kümelenmelerin, bireysel üretim çizgileri içinde farklı kulvar açanları dışarıda bırakma tehlikesi her zaman mevcut, ancak 90ların sonlarına kadar üretimde belirgin bir dallanma yoktu. Son yıllarda ise, dokümanter formatın yorulması gibi, 90larda ağırlıkta olan, anlatısal yaklaşımlar azalıyor. Bu dallanma yeni yapılar peşinde olan Haluk Akakçe, Banu Cennetoğlu, Leyla Gediz gibi, dikkat edersek eğitimini Türkiye dışında sürdürmüş, ya da Mürüvvet Türkyılmaz, Ömer Ali Kazma, Cevdet Erek, Yetkin Başarır gibi klasik akademik eğitimden geçmemiş olan sanatçılardan gelmekte. [Leyla Gediz, Butterfly, 2004] Bunu, kabaca ‘normalleşme’ süreci olarak değerlendiriyorum. 90lar içinde üretilen açılım bir yandan uluslararası kanalları oluştururken öte yandan sanatçıların kümeleşme dışında varoluşlarının meşruiyetlerinin de oluştuğu bir dönem oldu. Bu yeni yapılanmalara olanak sağladı. Cevdet Erek’in yaptığımız bir söyleşide belirttiği gibi yerel içerikleme kader değil. [Cevdet Erek, Avulda, 2002] Sanatçıların içine hapsedildiği, Türk/Kürt, Balkan, Ortadoğulu, İstanbullu, kadın, inanç coğrafyası türünden kümelerin hepsi de provizyonel ve müzakereye tabi, kırılmaya müsait ön yaklaşımlar olmalı. Burada pandoranın kutusunu açıyor olabilirim ancak, üretimin bir kısmının da kendine çıkış yolu olarak bu kümelerin tariflerine uyan işler yapmaya çeşne olduğu bir ortamdayız ki bunu uluslararası bienaller de körükledi. Bu anlamda bienaller ve küme sergileri çeşitlenmenin önüne set çekiyorlar.

Ben, gündelik hayatın tahakkümü dışına çıkmayı becerebilen ya da ona yapısal bir twistle dönebilen, kendi yolundan menkul olan, beklenmedikle karşılaştıran, talepsiz sanatçıların çeşitlenmeyi oluşturduklarını düşünüyorum. Burada özellikle Leyla Gediz’in resminin, Ömer Ali Kazma ve Cevdet Erek’in enstelasyonlarının beklentileri kırmasını, marazileşen anlatısallığa mesafe almasını önemsediğim gibi, örneğin Banu Cennetoğlu’nun gayet anlatısal bir konuyu ele alıp (güney-doğu, göçmen hazırlama merkezi gibi) ona apayrı bir matris uygulamasını, Songül Boyraz’ın araştırmalarını, nefes alma noktaları olarak görüyorum. [Songül Boyraz, İsimsiz, 2001]

E: Güncel sanat üretimindeki çeşitlenmeyi daha önce farklı bağlamlarda ele almıştık. Sınıfsal olarak Cumhuriyet elitinin ya da daha sonra üstorta sınıfın faaliyeti olarak kabullenilegelen sanat pratiği farklı sınıfsal katmanlar tarafından sahiplenilmeye başladı. Diyarbakır’daki sanat ortamının kendini hissedilir biçimde görünür kılmasıyla birlikte oluşan coğrafik farklılaşmalara değindik. Deneysel ve spekülatif bir şekilde aile terimlerine başvurarak, anneler, kırılgan kızlar ve kötü oğlanlar arasında bir karşılaştırmaya giriştik. Bu bağlama eklenebilecek bir parantez de ‘queer’ bir duruşun da son dönemlerde daha fazla görünürlülük kazanması oldu. Kutluğ Ataman’ın İsviçre’de yaşayan transseksüel Ceylan’ın inişli çıkışlı yaşamı ile Türk sinemasındaki melodram geleneğini yanyana getirdiği ”Ruhuma Asla” başlıklı video çalışması, Taner Ceylan’ın gay ikonizmi üzerine kurulu portreleri ve özellikle, akademik kariyerine mâl olan kendini yine kendi figürüyle cinsel birleşme sırasında resmettiği tuvali, Erinç Seymen’in norm-dışı cinsel pratikleri kışkırtıcı biçimde görselleştirdiği tuvalleri bu duruşun örneklerinden sayılabilir.

Son on yıl içinde özel yayın şirketlerinin sayıca patladığı, ticari video kliplerin her yeri kapladığı, reklam ve grafik tasarım sektörünün belirli bir ilerleme gösterdiği, polis ve medyanın kriminalize eden görsel mekanizmaları işbirliği içinde kullandığı bir ortamda, yeni medya sanatı, teknolojik gelişimler, görsel değişimler ve bunların ideolojik yansımaları üzerine yoğunlaşan çalışmaların da ortaya çıkması beklenirdi ama ilginç biçimde bu tür eğilimler zayıf kaldı. Herhangi bir ortak söylem oluşturamayan bir kaç kişinin tekil çabaları dışında, sanat alanından ticari alana kayan kişiler o alanda faaliyet göstermekle yetindiler ve deneysellik gibi arayışa girmediler. Yeni tür görselliklerin siyasal komplikasyonları üzerinde de durulmadı. Anlatımı öne çıkaran sanatçılar güncel sayılabilecek sunum biçimlerini kullansalar da, bu biçimlerin epistemolojik nitelikleri üzerine kafa yormadılar, tüketici bir kolaycılığın içinde kalmayı tercih ettiler. Bunun yanında, punk estetiğinden etki almış bir çevre, stratejik ve ironik bir tavırla retro-karakterli bir görselliği (8mm’lik eski el kameraları, beta video kasetlere çekilen TV kayıtları vs.) takip etti. Az malzeme ile yetinme ve olanı sürekli geri-dönüştürme yönelimi, bir yandan var olan ekonomik şartların yansımasıyken diğer yandan bilinçli bir minimalizm ile ilişkiliydi.

Çeşitlenmenin zamana yayılan boyutunu, gelecek kuşaklar üzerindeki etkisini ise şimdiden kestirmek zor. Son birkaç yılda elde edilen kurumsallaşma durumunun pedagojik bir sistemi, yapısallığı ve söylemi üretip üretemeyeceğini görmek için bir kaç sene daha gerekiyor. Belki bunun hikayesini başkaları kaleme alacak.

Comments Off