Viewing 21 to 34 of 34 items
Tag Archives: Ankara

13.03.09 Bettina Lockemann


Please scroll down for the English text

Bettina Lockemann
Ülkeleri Keşfetmek / Exploring Territories

Sanatçı Konuşması / Artist Talk
13.03.09 Cuma / Friday
18:30 / 6.30 pm

http://www.archivalien.de/

PiST///
Dolapdere Caddesi
Pangaltı Dere Sokak
No 8 A/B/C
Pangaltı 34375
İstanbul TR

pist@pist.org.tr

Kavramsal-belgesel fotoğraf işleri üreten Alman sanatçı Bettina Lockemann Kunststifung NRW (Northrine-Westphalia Sanat Vakfı) tarafindan desteklenen son projesini gerçekleştirmek için bugünlerde Türkiye’de çalışıyor. Bu çalışmasını İstanbul’un kentsel yapılanması, Avrupa ile Asya arasında konumlandığı coğrafi sınır ve Türkiye’nin geleceğini bir Avrupa ülkesi olarak şekillendiren Atatürk’un Ankara’yı başkent olarak seçmesi üzerine oluşturuyor. Lockemann Avrupa’nın yanı başında yer alan Türkiye’yi ne tam Avrupalı ne de tam zıttı olarak gören anlayışın bağlantı ve ayrılıklarını oluşturan bir söylemi bir araya toparlamayı amaçlıyor. Bunu gerçekleştirirken bireylerin Avrupalı kimliğine de sorular yöneltiyor.

Lockemann 13 Mart 2009 Cuma günü saat 18:30′da PiST’te hem Türkiye’de gerçekleştirmekte olduğu son projesi üzerine hem de 2006-2008 süresince Japonya’daki Avrupa etkisi ve Brüksel’deki Avrupa Parlementosu içerisinde gerçekleştirdiği iki yeni projesi üzerine de konuşacak. 13 Mart Cuma günü sizi de PiST’e bekliyoruz!

——————————————————————-

German artist Bettina Lockemann is working in the field of conceptual documentary photography. Currently she is working on a project in Turkey funded by the Kunststiftung NRW (Art Foundation Northrhine-Westphalia). Her work in Turkey is conceived in the urban settings of Istanbul, situated at the geographical border between Europe and Asia and Ankara, being the capital chosen by Atatürk who was working on Turkey’s future as a European country. Lockemann is searching for threads of connection and disjunction within the discourse of Turkey being situated at the European frontier neither being fully European nor the contrary Other, therefore also posing questions towards European identities themselves. In her latest works she is exploring cultural and institutional territories in search of Europe and its Other.

On March 13th, 2009 Lockemann will give an artist talk on not only about her recent project in Turkey but also about two other projects she has realized in 2006-2008 one about the European influences in Japan and the other on her approach to the interior of the European Parliament in Brussels. We look forward to see you at PiST on March 13th!

Comments Off

ÇAĞSAV 2009 ONUR ÖDÜLLERİ

ÇAĞSAV 2009 Onur Ödülleri’nin Ressam Lütfü Günay ile IMOGA’ya verilmesi kararlaştırıldı…
Ödül Töreni ve ANKART-2009, 6 Nisan’da Ankara’da…
Çağdaş Sanatlar Vakfı Yönetim Kurulu, ÇAĞSAV Onur Ödülleri’nin 2009 yılında Ressam-Eğitimci Lütfü Günay ile IMOGA’ya (İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi) verilmesini kararlaştırdı. Vakıf yöneticileri ödül sahiplerini bizzat ziyaret ederek kendilerini bilgilendirdiler. ÇAĞSAV Başkanı Şefik Kahramankaptan, [...]

Comments Off

YÜCEL KAYIRAN

“Our semiological interpretation about the work of art is identified by our world perception. We perceive it according to the paradigm that composes our mind. Some works of art refer to the changing world and that is why one should define the paradigm of this changing world. Moreover, with respect to the recent artistic tendencies, such paradigm must absolutely be described. Necla Rüzgar’s recent works need this kind of paradigm description.

Today, we live in a world of the post-September 11. In terms of the geographical paradigm in which we live, the importance of the September 11 are following:

The September 11 New York attacks gave rise to decadence of both neo-liberal world design that is based on “westernize” and the non-Marxist leftist idea. It also made the lies of capitalism and its brutalities acceptable. All artistic tendencies which isolate individual’s life from his/her geography and its contradictions, ignoring the experience of existence, are also included in this decadence.

The September 11 changed the center of poor and abandoned people as well. Before it, the black population in Africa were the poor and abandoned people of the world. But after the September 11 this center slids towards Muslim regions.

Muslims were left uneducated, strategically impoverished by their rich owners, and lacked their artists, revolutionists and intellectuals…

Necla Rüzgar’s ‘works’, while technically investigate ‘the hidden concept in the images’, or ‘conceptual situations derived from the images’, within the context of meaning, they show us the changing nature of the world after the September 11…”

Ne kavramın dünyasında yaşıyoruz artık, ne de imgenin. Bugünün dünyası kavram ile imgenin iç içe geçirildiği, ‘kavramsal durumun imge haline’ getirildiği bir dünya. Kavram, gerçekliğin karşıtı olduğu kadar, gerçeklikteki belli bir nesnenin zihindeki hayali demek olan imgenin de karşıtıydı oysa. İmge, dünyeviliğin aynadaki yüzeyi idi; kavram ise, zihnimizi kurcalayan tornavida.

Kuşkusuz, bir sanat yapıtının neliğine ilişkin algımız, içinde yaşadığımız dünyanın neliğine ilişin algımızdan bağımsız değildir. Sanat yapıtlarının anlam dünyalarına ilişin yorumumuz, dünya algımız tarafından belirlenir. Zihin dünyamızı düzenleyen paradigmaya göre algılarız. Bazı yapıtlar, değişmekte olan dünyaya atıfta bulunurlar ve bu nedenle de, bu değişmekte olan dünyanın paradigmasını belirlemek gerekir. Dahası, son yıllarda ortaya konan sanat yapıtları için, tanımının mutlaka yapılması gerekli olan bir paradigma bu. Necla Rüzgar’ın, son dönem çalışmasında yer alan ‘işler’ de, bu türden bir paradigma tanımını gerektirmekte.
Bugün, 2001, 11 Eylül olayının sonrası bir dünyada yaşıyoruz. İçinde yaşadığımız coğrafyanın paradigması bakımından, bizim için 11 Eylül 2001’in anlamı şu:

· 11 Eylül New Yok saldırısı ‘batılılaşmaya’ dayalı bir dünya tasarımı sunan liberal ve Marksist olmayan sol düşüncenin dekadansına yol açtı ve kapitalizmin yalanları ile vahşiliğini kanıksanır hale getirdi. Kişinin yaşamını, yaşadığı coğrafyadan, o coğrafyanın çelişkilerinden soyutlayan, varoluş tecrübesini hesaba katmayan bütün sanat kavrayışları bu dekadansa dâhildir.

· 11 Eylül 2001, yoksulların ve sahipsizlerin merkezini değiştirdi. 11 Eylülden önce, dünyanın yoksul ve sahipsizlerini, Afrika’da yaşayan siyahlar oluşturuyordu. 11 Eylülden sonra, bu merkez Müslümanların yaşadığı bölgelere kaydı. Müslümanlar; eğitimsiz, yönetimleri tarafından yoksullaştırılmış, sanatçıları, devrimcileri ve aydınları yok, zenginleri tarafından sahipsiz bırakılmış..

Necla Rüzgar’ın, özellikle, “Hoşça Kal Lenin”, “Büyük Küre, Küçük Yer”, Ayın Karanlık Yüzü”, “ve Ondan Sonra”, “Ankara’nın Taşına Bak”, “Cennetten Çok Uzakta”, “Hazır Yapıt İyidir”, “Sinagrit Baba”, “Uyuma!”, “El Sanatı”, “Çölde Çay” ve “Kötü Eğitim” adlı ‘iş’leri, teknik bakımdan ‘imgenin içine oturtulmuş kavram’ı veya ‘imge haline getirilmiş kavramsal durumları’ imlerken, anlam bağlamı bakımından, 11 Eylül 2001 sonrası dünyanın anlam bağlamını göstermektedir bize.

Comments Off

11-14.02.09: S.T.ARGEM Atölye Çalışması ve Kağıtcılar Video Gösterimi

S.T.ARGEM. Sokak Toplayıcıları Araştırma ve Geliştirme Merkezi
S.T.ARGEM. Street Collectors Research and Development Center
28.01.2009 – 01.03.2009
Çar – Cts / Wed – Sat
15:00 – 19:00 / 3 pm – 7 pm
PiST/// 1

www.pist.org.tr
pist@pist.org.tr

S.T.ARGEM. Atölye Çalışması:
Geri Dönüşümde Hümanizmin ve Çevreciliğin Eleştirisi: Konumuz İnsan mı, Çöp mü?
Çözümün bir parçası değil, sorunun bir parçası olmak istiyoruz!
11.02.09 Çarşamba
12.02.09 Perşembe
13.02.09 Cuma
14.02.09 Cumartesi
15:00 – 18:00 / 3 pm – 6 pm
PiST/// 2-3

S.T.ARGEM. Video Gösterim ve Tartışma:
Kağıtçılar / Karahaber 70′ (2001-2006)
11.02.09 Çarşamba
18:00 – 20:00 / 6 pm – 8 pm
PiST/// 2-3

Sanatçılar Burak Delier, Güneş Terkol ve sosyolog Eylem Akçay’ın girişimiyle başlayan ‘S.T.ARGEM. Sokak Toplayıcıları Araştırma Geliştirme Merkezi’ 28 Ocak-1 Mart 2009 tarihleri arasında projelerine PiST///1′de devam ediyor.

S.T.ARGEM. 11-14 Şubat 2009 tarihleri arasında PiST/// 2-3′te herkesin katılımına açık 4 günlük bir atölye çalışması gerçekleştirecek. Geri Dönüşümde Hümanizmin ve Çevreciliğin Eleştirisi: Konumuz İnsan mı, Çöp mü? ana başlıklı bu atölye çalışmasının ilk günü akşamında ayrıca Ankaralı video-eylem atölyesi Karahaber‘in Kağıtçılar isimli video çalışması gösterilecek ve devamında izleyicilerin katılacağı bir tartışma da gerçekleşecek.

S.T.ARGEM. atölye çalışmasında:

- Neoliberal politikaların kuruluşunda gündelik ve yerel pratiklerin rolü
- “Kirleten öder” çevreci ilkesi ile “yerinde ayrıştırma” tekniğinin eleştirisi
- Geri dönüştürülebilir atığın “metalaşması”
- Ve kentsel geri dönüşüm politikalarının alternatifleri başlıklarında tartışmalar ve çalışmalar yapılacak.

S.T.ARGEM. bu tartışma başlıklarını atölye çalışması için birer öneri olarak belirledi. Elbette atölye boyunca katılımcılar başlıkları değiştirebilecek ya da başka başlıklar ekleyebilecek. Ancak bu atölye çalışmasında, geri dönüşüm konusunda halihazırda sorulmuş sorulara nasıl yanıtlar verilebileceğinden çok, soruları ve sorulma koşullarını tartışmak hedefleniyor. Mesela S.T.ARGEM. “yerinde ayrıştırma” konusunda ‘Kentlilerin nasıl alıştırılacağını?’ değil, bu tekniğin ‘Neoliberal politikaların kuruluşundaki yerini’ tartışmak istiyor.

Bu tartışma ve çalışmalarda sadece neoliberal politikalara kaynak olan ve meşruiyet sağlayan sorun tariflerinin ve bilimsel yaklaşımların içeriklerine yönelik düşünsel bir eleştiri yöneltilmeyecek; bu tarif ve yaklaşımların iş gördüğü pratikler matrisinde kendi yerimizi bulmaya ve değiştirmeye çalışılacak. S.T.ARGEM.’in niyeti çözümün değil, sorunun bir parçası olmak.

Dileyen herkesin katılımına açık bu atölye çalışması 4 gün sürecek, Türkçe gerçekleşecek ve gündemini şöyle belirleyecek:

- Yukarıdaki başlıkları içeren bir sunum ve tartışma
- Katılımcıların bileşimine göre yapılacak işlerin tespit edilmesi
- Atölyenin sonunda olası ortak üretim için fikirlerin tartışılması

S.T.ARGEM. atölyesinin ilk günü (11.02.09, Çarşamba saat 18:00-20:00) Ankaralı video-eylem atölyesi Karahaber‘in Kağıtçılar isimli video çalışmasının gösterimiyle devam edecek. 2001-2006 yılları arasında, Ankara’da birçok farklı bölgede kağıtçıların yaşadıklarını anlatmaya çalışan bu video, kameranın süreç içinde değişen farklı bakış açılarıyla ilgi çekiyor. Profesyonellikten hayli uzak bir tarzda, kameranın kağıtçılar dahil 13 farklı kişi tarafından kullanıldığı bu videoda, izleyici kameranın gel-gitleri sayesinde giderek kamerayı kullananların bakış açısından çıkarak olan bitene dair içeriden bir bakışı deneyimleme fırsatı ediniyor. Televizyonda sıklıkla gördüğümüz polis barikatı arkasından gecekonducuları, yoksulları, eylemcileri, kağıtcıları vb. gösteren ‘kamera-gözün’ tersine bu sefer kağıtçılar ve gecekondu sahipleri polis barikatına karşı kamerayı kayda geçiriyor.

Kağıtçılar gösterimi izleyicilerin katılacağı bir tartışma ile devam edecek. S.T.ARGEM. atölye çalışması ve Kağıtçılar video gösterimi için hepinizi PiST’e bekliyoruz!

Comments Off

28.01.2008 S.T.ARGEM. PiST’te başlıyor!

S.T.ARGEM. Sokak Toplayıcıları Araştırma ve Geliştirme Merkezi
S.T.ARGEM. Street Collectors Research and Development Center
28.01.2009 – 01.03.2009
Çar – Cts / Wed – Sat
15:00 – 19:00 / 3 pm – 7 pm
PiST/// 1

Proje Tanıtımı / Project Presentation: Eylem Akçay, Burak Delier, Güneş Terkol
About S.T.ARGEM. Hakkında
28.01.2009 Çar / Wed
18:00 / 6 pm
PiST/// 1

Söyleşi / Conversation: Geri Dönüşüm Politikalarında Sosyal Boyutun Eleştirisi: Araçlar, Kağıtlar ve İşbirlikçilik
*The Critic of the Social Perspective in Recycling Politics: Mediators, Waste Paper Collectors and Collaborators
Konuşma / Talk: Eylem Akçay
28.01.2009 Çar / Wed
18:30 / 6.30 pm
PiST/// 2-3

Sanatçılar Burak Delier, Güneş Terkol ve sosyolog Eylem Akçay’ın girişimiyle başlayan ‘S.T.ARGEM. Sokak Toplayıcıları Araştırma Geliştirme Merkezi28 Ocak-1 Mart 2009 tarihleri arasında PiST///1′de yer alıyor. Sokak toplayıcıları, sanatçı ve araştırmacılar için hem bir buluşma alanı oluşturmayı, hem de ortak bir proje geliştirmeyi amaçlayan S.T.ARGEM. tecrübe ettiği ilişki biçimlerini dönüştürerek farklı bir oluşum modelini görünür kılmak istiyor. S.T.ARGEM. bu projeyle sanatın herşeyden önce bir ilişki biçimi olarak ortaya çıktığına ve bunun toplumsal ilişkiler zinciri içerisinde var olduğuna dikkat çekiyor.

S.T.ARGEM. bu projede ilk olarak Ankara’daki sokak toplayıcıları tarafından yayınlanan KATIK dergisiyle ortaklaşa geliştirilen ekolojik pankartlar hazırlayacak. Bu pankartlar ülke genelinde sokağa atılmış atıkları ayrıştırma ve geri dönüşüme kazandırma görevini sürdüren sokak toplayıcılarının el arabaları üzerinde yer alarak, İstanbul’u turlamaya başlayacak. S.T.ARGEM. projeleri farklı faaliyet alanlarından bir çok araştırmacı, aktivist, sanatçı ve müzisyenin de katılımıyla araştırma ve deneyimlerine devam edecek, konuşmalar, gösterim ve performanslar düzenleyecek.

Günümüz toplumsal mücadeleleri içinde kolektif bir öznelliğin ortaya çıkabileceği, farklı yaşam modellerinin önerilebileceği, tartışılabileceği, günlük hayata müdahale edebilecek nefes aralıkları sunuyor. S.T.ARGEM. Türkiye gibi sanatın elit ve dar ilişkiler içine kapanarak ticarileştiği ya da popüler kültürün sığ sularına terk edildiği bir süreçte, geliştirilecek yatay işbirliklerinin başka bir dünya olasılığını görünür kılabileceğini düşünüyor.

S.T.ARGEM.in düzenleyeceği ilk sunum 28 Ocak 2009 Çarşamba saat 18:00’da PiST/// 2-3 de gerçekleşecek. Sosyolog Eylem Akçay’ın ‘Geri Dönüşüm Politikaları’nda Sosyal Boyutun Eleştirisi: Araçlar, Kağıtçılar ve İşbirlikçilik’ başlıklı konuşması olacak. Bu Çarşamba saat 18′de sizi de PiST’e bekliyoruz!

PiST///
Dolapdere Caddesi
Pangalti Dere Sokak
No 8 A/B/C
Pangaltı 34375
İstanbul TR

www.pist.org.tr
pist@pist.org.tr

*For a better participation of the street collectors, the conversation will be held in Turkish with an English summary when necessary.

Comments Off

CV

ZEYNO PEKÜNLÜ


Contact Information

Adress: Comandant Benítez 7 / PO 3 08028 Barcelona

E-mail: zeynopekunlu@yahoo.com

Telephone: +34 671 88 88 23
+90 533 541 74 51

Education

1980 Born in Izmir, Turkey

1998-2002 BA in Painting Program at Istanbul Mimar Sinan Fine Arts Academy

2002-2004 MA in Painting at Istanbul Mimar Sinan Fine Arts Academy, Masters thesis; “Turkish Painting in the context of the identities that the socio-economic structure attributes to the individuals between 1920-1950″ (Keywords: national-state, identity, Westernization, social engineering, national art, single party regime)
2004-2007 Teaching assistant in Department of Plastic Arts in Yeditepe University, Istanbul
2007-2009 Masters in Artistic Production and Research, University of Barcelona, Barcelona

Exhibitions and Projects
2009 La Trama Celeste, “Being an Artist from the periphery game”, Sala de Arte Jove, Barcelona
2009 “Doublethink”,Biennal de Valls, Barcelona
2009 “Doublethink”, Loop 2009, Barcelona
2009 “This is not a Medical Center”, Carlos Garaicoa Open Studio 3.0, Madrid
2008 “Being an Artist from the periphery game”, Selected Artist 2009, Sala de Arte Jove, Barcelona
2008 “Yenisehirmektupculari”, Selected Artist 2008 (Aylin Kuryel, Bob Pannebaker, Zeyno Pekünlü) La Capsa, Torre Muntadas, El Prat de Llobregat
2008 “Being an Artist from the periphery game”, 4ª Mostra d’Art de Dones FEM ART 08, Casa Elizalde, Barcelona
2008 “Yo Soy No Soy”, (Brooke Borg, Cecilia Lerma, Karin de Almeida Frutig, Laura Gamboa, Mahdie Motamedi, Silvia Rodríguez, Zeyno Pekünlü) 4ª Mostra d’Art de Dones FEM ART 08, Casa Elizalde, Barcelona
2008 “La Fàbrica Transparete”, Centre de Creació i Pensament Contemporani de Mataró
2008 “Fill in the Blanks” , (Aylin Kuryel, Zeyno Pekunlu) 19th Ankara Film Festival, Ankara
2006 “Gra-Plast”, BKM, Istanbul
2005 “Searching the Spirit of Space”, Istanbul Design Week, Galata Bridge, Istanbul
2005 “66th State Exhibition on Painting and Sculptures”, Museum of Painting and Sculpture, Ankara
2005 “City: Practice and Project”, Istanbul Modern Arts Gallery, Istanbul
2005 “Thieving City”, Aksanat Art Gallery, Istanbul
2005 “Painting Exhibition of University Members Association”, Tophane-i Amire, Istanbul
2004 “65th State Exhibition on Painting and Sculptures”, Museum of Painting and Sculpture,Ankara
2004 “Holes in the Mirror”, Siemens Art Gallery, Istanbul
2003 “Belvü Project”, (Ceren Oykut, Ari Alpert, Zeyno Pekünlü), Galatasaray, Istanbul
2003 “Extreme Exteriors”, Gallery X, Istanbul
2002 “International ExLibris Exhibition”, Istanbul Archaeology Museum
2001 “Dükkan Dövmeciyan Project”, (Ceren Oykut, Zeyno Pekunlu, Guclu Oztekin) Anabala Han, Istanbul
2000 “Apartment Project”, Gümüşsuyu, Istanbul

Awards and scholarships
2009
Guasch-Coranty Award, Biennal de Valls, Barcelona
2009
Selected Artist 2008 (as part of the collective Yenisehirmektupculari) Idensitat 5, Barcelona
2008 Selected Artist 2009, Sala de Arte Jove, Barcelona
2008 Selected Artist 2008 (as part of the collective Yenisehirmektupculari) La Capsa, Torre Muntadas, El Prat de Llobregat

Articles:
2008 Post-it City, Radikal daily Newspaper, 26.4.2008
2007 Naro (Detournement Movements and Their Ideologies in Istanbul), Art-Ist (Quarterly Contemporary Art Magazine), 6th edition.
2007 Sanat Galiba Karin Doyuruyor (The role of professionalization in today’s art), Art-Ist (Quarterly Contemporary Art Magazine, 5th edition.

Fanzines
2005 “Bizarre Duet”, Izmir
2003-2004 “Belvü”, Istanbul
2003 “Extreme Exteriors”, Istanbul
2001 “Dükkan Dövmeciyan”, Istanbul

Comments Off

Fatma Çiftçi “Bir Dalgınlık Anında” @ PLAN Tasarım

09 01 – 31 01 2009

MASA, 2009’un ilk sergisinde Fatma Çiftçi’yi konuk ediyor. Çiftçi, bir süre için bulunduğu kentlerde karşılaştığı sıradışı durumları ve görüntüleri çizimler ve sesler aracılığı ile yeniden üretiyor; Istanbul, Tahran, Seul ve Londra’dan sanatçının dolayımı ile hafızada yer edinen bu sahneler kültürel farklara ve tasavurlarına işaret ediyor.
Fatma Çiftçi, 1981’de Amasya’da doğdu. Lisans eğitimini Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde 2005 yılında tamamladı. Çalışmaları daha önce “Freekick” sergisinde ve Yama Screening gibi projelerde gösterildi. Sanatçı Asian Artists Fellowship Program, Seul ve Bristol’deki Spike Island Residency programlarına katıldı. 31 Ocak’da Platform Garanti/Spike Island’da Misafir Sanatçı Sergisi açılacak sanatçı İstanbul ve Ankara’da yaşıyor ve çalışıyor.

Çizimler: Suat Öğüt

Comments Off

S.T.ARGEM. // PİST – 12 OCAK – 1 MART

photo: Burak Delier15 subat/ february 2009http://www.pist-org.blogspot.com/S.T.ARGEM. SOKAK TOPLAYICILARI ARAŞTIRMA GELİŞTİRME MERKEZİSTREET COLLECTORS RESERACH AND DEVELOPMENT CENTEREYLEM AKÇAY & BURAK DELİER & GÜNEŞ TERKOL ÇARŞ – CTS / WED…

Comments Off

Fatma Çiftçi at Spike Island

Platform Garanti CAC/Visiting Arts Residency Exhibition
Spike Island Project Space
31 January – 15 March 2009
Fatma Çiftçi

Turkish artist Fatma Çiftçi returns to Spike Island after completing a three month residency summer 2008 which has been funded by Visiting Arts.

This residency is an on-going collaboration with Platform Garanti CAC, Istanbul and had previously been awarded to Can Altay. Fatma graduated at Bilkent University Fine Arts Department in Ankara and her work spans photography, video, performance, animation and drawing. This will be her first solo show in the UK .

16 May 2008: Second Spike Island artist selected
26 February 2008: Spike Island Production Residency ‘08 in the UK in partnership with Platform Garanti
5 February 2007: Can Altay, First Spike Island artist exhibition

Comments Off

-Türkiye’de sanat çok politik -Başka türlü nasıl olabilir ki?

Türkiye’de sanat çok politik -Başka türlü nasıl olabilir ki?

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜNSantralistanbul’daki ‘Transfer’ ekibinin Türk güncel sanatına dair izlenimleri farklı. Alman sanatçılar, işlerin çok politik olduğu görüşünde birleşirken Türk sanatçıların cevabı ‘Başka nasıl olacak ki? Kişisel hikâyelerimize gelene kadar bir sürü sorun var’ diyor
18/12/2007 (1081 kişi okudu)
JÜLİDE KARAHAN (Arşivi)İSTANBUL – İki yaşında Alman bir kız çocuğu kırmızı puanlı şapkasıyla İstanbul’da bir otobüste oturuyor. Annesi diğer çocuklarıyla uğraşırken şapkayı göz ucuyla izlemekte. Bir süre sonra kızına kardeşleriyle birlikte inmesini söylerken fark ediyor ki şapkanın altındaki çocuk başka. Kendi kızını ancak aylar sonra bulabiliyor. Almanya’da kulaktan kulağa dolaşan bu hikâyeyi bize aktaran Alman sanatçı Tatjana Doll, “Var mı bunun ötesi?” diyor ve ekliyor: “Almanya’da hangi harften sonra hangisinin geleceği bellidir. Ama burası çok olasılıklı.” Doll, Kuzey Ren Vestfalya (KRV) Kültür Sekreterliği’nin 1990′dan beri iki yılda bir başka bir ülkeyle düzenlediği ‘Transfer: Uluslararası Sanat ve Sanatçı Değişim Programı’ katılımcılarından biri. 2005 Aralık ayında uluslararası bir jürinin 14 kişiyi davet etmesiyle başlayan proje, Türk sanatçıların Almanya’nın Aachen, Bochum ve Münster kentlerini; Alman sanatçıların da İstanbul, Diyarbakır, İzmir Eskişehir ve Ankara’yı ziyaretleriyle devam etmiş. Bunca zaman ve mekân değişikliğinden bir sürü hikâye kalmış geriye. Türkiye’deki proje ortağı Santralistanbul’daki ‘Transfer’ isimli sergi, bu hikâyelerden izler taşıyor. Bu izlerin yetmediği yerlere de sanatçıların izlenimleri yetişti. Heike Weber: Bir değişim programı çerçevesinde iki aylığına Türkiye’ye gelmekten korkuyordum ilk başta. Türkiye, geleneksel ile modern değerler arasında kalmış, AB üyeliği adaylığında ısrar eden, bir o kadar da İslam kültüründe ısrar eden yabancı bir ülke. Demokrasisi kırılgan. Ama geldikten sonra dönmek istemedim geriye. Sanat ortamına gelince, üretimler çok politik. Bize karşı şöyle suçlamalar oldu mesela: “Sanatçı mısınız? Sanat yapamayacak kadar tuzunuz kuru sizin.” Sanat yapmak için acı çekilmeli diye genel bir kanı var sanırım. Anja Jensen: Türk sanatçılar çok politik işler yapıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bizde de politik işler öne çıkmıştı. Ama sonraki kuşaklar daha global işlerle uğraştı. Türk güncel sanatında da böyle bir değişim olacaktır mutlaka. Şener Özmen: Alman sanatçılar haklı. Türkiye’de işler daha politik. Ama başka türlü nasıl olacak ki. İki kültürü, iki kültürün sanatsal pratiklerini karşı karşıya koyduğunuzda uçurumu görüyorsunuz zaten. Türkiye’deki sanatçı özellikle 90 sonrası belirginleşen bir tavırla ironi, eleştiri ve provokasyon çıkışlı işler üretmeyi kendine görev bildi. Politik işler üretmek bir tavır, bir konumlanma burada. Sanat, fazladan bir nefes borusu açılması demek bizim için. Hakikaten nefes darlığı çekiyoruz ve yeni soluk borularına ihtiyacımız var. Eva-Maria Kollischan: Türkiye, Almanya’dan göründüğünden çok daha farklı. Zengin ve yaşayan bir güncel sanat ortamı var. Politik ve medyaya yönelik işler öne çıkıyor ama tüm üretimi bu şekilde sınırlayamayız. Çok farklı işler de yapılıyor. Ferhat Özgür: Almanya’da güncel sanatın her türlü eylemini kucaklayan, sahiplenen, gösteren ve tetikleyen verimli bir ortam var. Bu, sanatçılara cesaret veriyor. Her türlü eğilimin yeri var orada. Bizdeki güncel sanat ortamı çok zengin ve dinamik ama ne yazık ki bunları gösterebilecek olanaklardan yoksunuz. Türk güncel sanatının politik diye yerel bir etikete tabi tutulmasına karşıyım. Sanatçı, yaşadığı yerden beslenir. Coğrafya sorunluysa bu, işe de siner. Yeni kuşak daha politik olmaya başladı, bu yadsınamaz bir gerçek ama bu yönelim de bir ihtiyaçtan doğuyor aslında. Politik olmaktan yıllarca çekinildikten sonra normal bence. Stephan Mörsch: Türk güncel sanatı sadece politik sorunlarla ilgilenmiyor aslında. Medyaya yansıyan, dolayısıyla bilinen işler öyle. Türkiye’de bir strateji bu. Politik işler yaparak ünlü olmak çok kolay burada. Yeterince küratör ve yer yok Türkiye’de. Eğer daha çok imkân olsa ve küratörler birbirleriyle didişmeyi bıraksa Türk güncel sanatı daha da gelişecek. Bence asıl problem bu. Cengiz Tekin: Avrupa’da her şey o kadar rutin ki, hayatın kendisi değil de belgeseli sanki yaşanan. Sanatçılar da daha kişisel hikâyelerle uğraşıyorlar. Biz Türkiye’de kaostan besleniyoruz, biraz filozof gibi davranıyoruz. Toplumsal olaylara değiniyoruz, çünkü sorun var. Bir de sanatın bir şeyler değiştirebileceğine inanıyoruz; umutluyuz yani hâlâ.

Comments Off

ÇAĞSAV 2008 ONUR ÖDÜLLERİ

ÇAĞSAV 2008 Onur Ödülleri
Heykeltraş Burhan Alkar ile
Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın
Ödül Töreni ve ANKART-2008 ,
7 Nisan’da Ankara’da…
Çağdaş Sanatlar Vakfı, plastik sanatlar alanında üstün başarıları, çalışmaları ve destekleri nedeniyle öne çıkan gerçek ve tüzel kişileri ödüllendirmek, toplumun şükranlarını belgelemek amacıyla [...]

Comments Off

ÇAĞSAV 2008 ONUR ÖDÜLLERİ

ÇAĞSAV 2008 Onur Ödülleri
Heykeltraş Burhan Alkar ile
Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın
Ödül Töreni ve ANKART-2008 ,
7 Nisan’da Ankara’da…
Çağdaş Sanatlar Vakfı, plastik sanatlar alanında üstün başarıları, çalışmaları ve destekleri nedeniyle öne çıkan gerçek ve tüzel kişileri ödüllendirmek, toplumun şükranlarını belgelemek amacıyla oluşturduğu “ÇAĞSAV Onur Ödülleri”nin 2008 yılında Heykeltraş-Eğitimci Burhan Alkar ile Sevgi [...]

Comments Off

8.ANKART 2008 ANKARA SANAT BULUŞMASI

Başkent Ankara’nın plastik sanatlar alanında en kapsamlı etkinliği olan Ankara Sanat Buluşması – ANKART’ın sekizincisi 07-13 NİSAN 2008 tarihlerinde Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde düzenlenecektir.

Comments Off

Giriş


Erden Kosova: Vasıf, Türkiye’de güncel sanat pratiğinin, kavramsallaşmaya yönelen görsel kültür üretimlerinin son on yıldaki gelişimine yakından tanık olduk. Bu yönde daha önceki dönemlerde gösterilen uğraşları, yalıtılmışlığa rağmen sürdürülmüş olan kararlılığı ve cesareti miras alan ve doksanlı yılların sonlarına doğru kendini yaratıcı ve tok sesli bir sözce olarak varedebilmiş bir sanatçı topluluğu ile birlikte çalıştık. Gücünü ve üretkenliğini bir şekilde yoksunluk koşullarından ve organik bir kolektif çalışma deneyiminden alan bu sözce alanı hızlı biçimde tanınırlılık kazandı ve yerelliği içinde biçim kazanan çalışmalarını küresel sanat dolaşımı içine dahil etmeyi başardı. Aynı sürece koşut olarak, İstanbul kenti de kendini bir çekim alanı olarak yeniden kurmayı, bir sanat ortamı olarak yapısallaşmayı başardı bir ölçüde. Yakın döneme kadar gözlerimizi kamaştıran bu kazanımlara bir kitap aracılığıyla söylemsel bir katkıda bulunmayı tasarladığımız o iyimser günlerde, bir nebze ironiyi de içerir biçimde, ‘Istanbul Mucizesi’ başlığını önermiştin. Retrospektif bir bakış olanağını ancak şimdi Jahresring projesiyle birlikte yakalayabildik. İyimserliğini koruyor musun? Yoksa bir dönemi kapayıp başka bir düzleme geçmenin durgunluğunu mu yaşamaya başladık bugünlerde?

Vasıf Kortun: Erden, Istanbul Mucizesi sözcüğü, dediğin gibi, ironiyi barındırıyordu. 1990’larda Arnavut Mucizesi, Kuzey Mucizesi, Beyrut Mucizesi gibi güncel sanat coğrafyasında çekim noktaları oluştu. Bunların bir kısmı geçici çekim noktaları oldu. Bir kısmı da daha sonraki dönemlerde normalleşme sürecinin içine girdi. Öncelikle, genel durumu ifade etmeye çalışalım: Açık baskı rejimleri sonrası durum; neo-liberal ekonomi; 1990’ların iyimser apolitikliği; katılımcı sanat projeleri; yerel söylemlerin karşısına ulus-aşırı network söylemlerinin çıkması… Bunlar gibi bir çok neden, mucizeleri sıradan ve sırayla keşfedilip ardından baştan savılan olgular haline getirdi. Tarihte olduğunun aksine, koşullar farklılık gösterse de ‘kaşif’ [avrupalı] ile ‘keşfedilen’ [ötekiler] arasında beliren entellektüel ve felsefi dil paylaşımı var.

İstanbul’un gösterdiği değişim, zamana yayıldı. Istanbul Bienali (1) 1987’den bugüne kesintisiz sürmekte, sanatçılar ve güncel sanat ortamı, benzer konumdaki kentlerdeki mucizelerin aksine, üzerinde bir talep olsa da, kurumsal koşulların verimsizliğine karşın, kendini ihraç etme ve reklam etme zorunluluğunda hissetmedi, aşağılanmadı. Istanbul`un önemini yeni yeni kavramaya başlıyoruz. Kentin 1990ların sonunda ivme kazanan dönüşümü ve sanat ortamı belirgin bir sinerji içinde; Berlin gibi yabancı illerimizden Anadolu’nun doğusundaki illere uzanan devasa bir bölge Istanbul’un çekim alanında. Tüm bunların, göz kamaştıran kazanımların örtülü hikayelerini detaylandırarak tartışalım.

E: İstanbul’un bin küsür yıllık emperyal belleğinin bir çok konuda kentin etrafındaki coğrafyalar üzerinde bir çekim enerjisi yarattığı doğru. Ama bunun tarihsel merkeziyetin güncellenişinden de bahsedebiliriz, sanırım. Orhan Pamuk’un Istanbul, Hatıralar ve Şehir kitabında gayet başarılı biçimde tarif ettiği gibi emperyal gücün kaybının yarattığı bir kompleksle, içe kapanmayla, melankoliyle, yoksunlukla yüklü bir atmosferin mutlak hakimiyetinden bahsedebiliriz yakın bir geçmişe kadar. (2) Son yirmi yılda yaşananları ise kimi sosyo-ekonomik değişimler ve büyük siyasal kayışlar sayesinde eskilerden gelen erkin hatırlanmasıve yeniden üretilmesi olarak değerlendirmek mümkün. Açık baskı rejimlerinden neo-liberalizmin siyasal atmosferine geçis ya da bu ikisinin kohabitasyonundan bahsettin. Bu zemin üzerinde İstanbul’u benzer konumdaki kent/coğrafyalarla birlikte ve kendi özgüllüğü içinde nasil inceleyebiliriz? Mucize arayışını tetikleyen dinamikler nedir? Son on yıl içinde öne çıkan bienallere ilişkin saptamaların geliyor aklıma.

V: İstanbul`un 1900 yılındaki nüfusu 1925 nüfusunun neredeyse iki katıydı. Koca bir ticaret merkezinin, bu cüsseli emperyal kentin bu denli ciddi bir nüfus kaybına uğramasının yarattığı tahribat büyüktü. Osmanlı’nın son döneminde, modern sanatı yerleştirip yaygınlaştıranlar, izleyenler, üzerine yazanlar 1909’da, II. Abdülhamit`in iktidardan indirilmesi ve II. Meşrutiyet’ten itibaren izlenen Türkleş(tir)me politikalarıyla devre dışı kaldılar. Örneğin Sanayi Nefise`nin neredeyse tüm öğretmen kadrosu bir anda istenilmeyen adam ilan edildi. Zamanın ticaret, alışveriş ve siyaset merkezi Beyoğlu’ndaki sanat ortamı sona erdi. Cumhuriyetin kurulmasının ardından artık ne sanat ve edebiyat ortamının çok zengin olduğu bir Batı-Ermeni rönesansından, ne çağ başındaki şatafatlı salon sergilerinden söz edilebilirdi. Bir anlamda İstanbul, çevresindeki mazbut kentlere benzedi. Kentin, Ermeni, Rum, Levanten azınlıklarının ayrılmalarıyla okuyan-yazan nüfusunu yitirmesi salt sayısal bir yitimden çok ötesini işaretledi. 1930’larda, kozmopolit İstanbul’un Ankara`ya karşı cezaya durmasının yanısıra, uluslararası boyuttaki ekonomik çöküntü ile kentten köye, merkezden kaçış olgusu birbirine katlandı. O ortamda sanatçılar devletin ideolojik aygıtlarından biri olmak, araçsallaşmak durumundaydılar. (3) İkinci savaş sırasında, kent iyiden iyiye boşalmıştı. Dolayısıyla, kentin tarihsel konumuna özenmesinin olgunlaşması, 1940’ların sonundaki içgöç ile başlasa da —ki burada Ayşe Erkmen`in “Istanbul…” videosu kadar (4) , [Ayşe Erkmen, Dario ve Emre, 1999] Vahit Tuna`nın, Baskan’in Arabası [Vahit Tuna, Başkan'ın Arabası 1998] adlı işlerinde döneme yapılan göndermeleri dikkate alınabilir— post-endüstriyel döneme tüm gücüyle girdiği 1980’lere bağlanabilir. Ayşe Erkmen`in videosunda işlenen “İstanbul…şarkısı, 1950’lerin, Amerikan şirketlerinin uluslararası açılımlarına, Rio, vb. kent şarkılarına, turistik uluslararası üslupla yapılmış Hilton otelleri kuşağına, bu otellerin barlarında modası geçmiş şarkıcıların söyledikleri baladlara gönderme yapıyordu bence. Keza, Vahit Tuna`nın ürettiği az sayıda işten “Başkan’ın Arabası” da aynı dönemde İstanbul`a gelen lüks Amerikan arabalarının geçirdiği dönüşümünü izliyordu. Ne de olsa, 1950’lerden 1970’lerin sonuna kadar İstanbul, turistik ve deneyimlenen bir kent olmaktan ziyade bir emekçi kenti olarak varoldu. Tuna`nın amerikan arabası, önce zengin aileler için, sonra taksi servisinde, sonunda da dolmuş olarak kullanılmış, bir limuzine benzercesine boyu uzatılmış, kentin atelyelerinde, dış kabuğu hariç yeniden üretilmiş bir melez endüstrinin aracı olmuştu. Endüstri yaratan ya da kendi araçlarını üreten bir kentten söz etmiyorum tabii ki.

Son yirmi yılda sanat alanındaki değişiklikleri değerlendirirken, 1980’lerin kavramsalcı kuşağını (5) bu geçiş dönemi üzerinden okuyabiliriz sanıyorum. Merak ettiğim konu, Kuzey Amerika`da kavramsal sanat ile endüstri sonrasına geçiş arasındaki çok önemli bir bağlantı mekâna ilişkindir. Sanatçılar, küçük endüstrinin terk ettiği, sonradan adına ‘loft’ dediğimiz mekânlara taşınırlar; işleri de bu mekânların kodları üzerinden okunabilir. Eser işe, temaaşa ise okumaya dönüşür. Türkiye ve Doğu Avrupa`ya baktığımızda ise, çökmekte olan ulusal ekonomi ve çökmekte olan devlet komünizminin zamansal anlamda örtüşmesi sanat ortamında da yankılandı. (6) Örneğin 1990′ların başında Güven İncirlioğlu, Vahap Avşar [Vahap Avşar, Özgürlük ve Macera, 1992] ve Erdağ Aksel’in [Erdağ Aksel, Pandoraprism, 1988] işlerinde Ankara, askeriye ve cumhuriyetin başat simgeleri devreye alınarak yeniden harmanlanır.

Türkiye`de 1980’lerde iyiden iyiye billurlaşan kavramsalcı kuşağın asık suratlılığı, disiplinli muhafazakârlığı, inatçılığı ve elitizmi, o dönemin isimlerinden Serhat Kiraz örneğin eserlerinde yer verse de sosyal ve politik realiteyi, bulunduğu coğrafyanın verilerini askıya alıyor, okunmasını ısrarla yersizleştiriyordu. [Serhat Kiraz, İkilem, 1991] Sarkis`in 1987de gerçekleştirdiği Çaylak Sokak enstelasyonu [Sarkis, Çaylak-Sokak, 1986] (7) bu kuşağı bir anlamda güçlendirip kamuya çıkarır ama daha da önemlisi güncel sanat ortamını coğrafyanın hafızasına mıhlar.

E: Asık suratlılık olarak nitelediğiniz durumu, benim kavramsallaşmaya yönelik ilk eğilimleri biçimsel arayışlarla sınırlandırma tercihi olarak gördüğüm şeyi, 1980-öncesi solun ve genel olarak entelijensiyanin içinde bulunduğu sert ortamla, esnekleşme lüksünden yoksun oluşla ve 1980-sonrasındaki travmatik kasılmalarla açıklayabiliriz sanırım. Apolitikleşmenin süngü zoruyla dayatıldığı bir ortamda bağlamsallaşma boyutu eksik kalıyor ve kamusal alana müdahale olanak-dışı bir durum gibiymiş gibi algılanıyor. Bu ikinci semptomun tümüyle bağlamsal işler üreten genç kuşaklar için bugün bile geçerli kaldığını düşünüyorum.

V: Otosansür öylesine doğallaştı ki, başka türlüsü düşlenemez oldu. Hatta, makulleşme, mazbutluk, edep gibi tartıştığımız kavramların içinde, dayatılmış bir apolitikleşme de olabilir. Açık baskı rejimleri’nden neo-liberalizmin siyasal atmosferine geçiş kohabitasyonunu, endüstriyelden endüstri-sonrası duruma geçişle örtüştürek tartışalım. Bu süreç içinde, sanatın aldığı yeni konum başlı başına kapsamlı bir çözümlemeyi gerektiriyor. Belki de Johannesburg kataloğunda yazdığım baskı rejimlerinin aklanma süreci ve bienaller (Istanbul, Johannesburg, Gwangju, vb.) o dönemde varsaydığım gibi doğrudan bir ilişkilendirmeden ibaret değildi. (8) Bienallerin asıl yaptığı, aklanma sürecinin muğlaklaştırılmasıydı. Sanat ortamı iyiniyetli ve katılımcıydı. Bir yandan çok-kültürlülük, kimlik ve cinsiyet siyasetleri gibi konuları değerlendirirken öte yandan çatışmacı bir siyaset anlayışını dışlıyordu. Türkiye sanat ortamında 1989 ile birlikte görülen değişim örneğin Gülsün Karamustafa`nın 1991 yılında gerçekleştirdiği sınırları geçerken bizim için önemli olanları çocuklarının yeleklerinin içine saklardık adlı [Gülsün Karamustafa, Sınırları Geçerken Bizim Için Önemli Olanları Çocuk Yeleklerinin İçine Dikerek Gizliyorduk, 1991] işini yeniden ele alırsak, üç yelek içinde gizlenmis, metinler, nesneler ve imgeler vardı. (9) Sanatçının sosyalist kimliğinden, devlet sosyalizminin çöküşüyle oluşan, ricatını da imliyor, tıpkı sanatçının ailesinin yüzyıl önce yapmak zorunda kaldığı gibi Doğu Avrupa’dan Batı Türkiye’ye göçü hatırlatıyordu. Birdenbire kendimizi, Karamustafa`nın işinde siyaset sonrasında bulduk. Dahası, coğrafyasından beslenen, onun imgelemiyle yerine mıhlanmış, anaç bir işti. Hüseyin Alptekin’in Heteretopia dizisi (1991-2) dizisi (10) [Hüseyin Alptekin & Michael Morris, Heterotopia, 1991-92], aynı dönemde Balkan sanatçılardan Nedko Solakov’un Nuh’un Yeni Gemisi (1992) (11) aynı kulvardan gidiyordu. Örgütlü siyasetin örgütlü sanatçısı olmadan, özgüllüğünü koruyarak iş üreten sanatçı tipi de tam o dönemde (1990-3) oluştu, Hale Tenger örneğinde olduğu gibi. Tenger 1992 İstanbul Bienali için yaptığı Böyle Tanıdıklarım Var 2 (12) [Hale Tenger, Böyle Tanıdıklarım Var 2, 1992] işiyle, travma sonrasıyla 1989 sonrasının eforyası içinde gençliğimizi yeniden yaşadığımız o günlerde, Güneydoğu Anadolu’da Türkiye Cumhuriyeti ordusu ve Kürt milliyetçisi, ayrılık yanlısı PKK arasındaki savaşın tüm vahşetiyle sürdüğünü hatırlatarak gerçeklik ayarını yapıyordu.

E: Aslında bu gerçeklik ayarı dediğin şey siyasallık sonrası bir dönemle değil, siyasallığın genişletilerek yeniden tanımlamayla alakalı daha çok. Doksanlı yıllarla birlikte sanatçıların güncel kuramlara gösterdikleri yakınlık hümanizme dayanan gelenekten uzaklaşmalarını sağlamıştı. Fark kavramının toplumsal cinsiyet, etnik kimlik, tarihsel bellek gibi alanlara yönelik açılımları dikkate alınmaya başlamıştı.(13) Gülsün Karamustafa ismi burada oldukça belirleyici aslında. Daha önce kararlı bir sosyalist oluşuma angaje olmuşken 1980-sonrası dönemde Cumhuriyet ideolojisi, içgöç ve bunun getirdiği kültürel çatışmalar, tarihsel nüfus değişimleri gibi kültürel ve sosyolojik yanı ağır basan tematikleri öne çıkarmıştı Gülsün.

Seksenli yıllarla başlayan neo-liberal düzenlemelerin dış dünya ile bağlantıya geçebilmeyi kolaylaştırabildiği söylenebilir. Sanatçıların kuramsal açılımları belki de yurda giren yabancı yayınların, kaynakların artmasıyla ilgili olduğu söylenebilir. Ama tabii ki hesapsız bir dış borçlanma, elde olan sosyal güvenlik sistemlerin deregülasyonu ve üstüste yaşanan krizler pahasına yaratılmıştı bu ekonomik büyüme. Cepten çıkarılan paralarla yapılan işlere, bütçesiz biçimde gerçekleştirilen sergilere yansıdı bu yoksunluk durumu ama belki de İstanbul’da ortaya çıkan enerjiyi koşullayan durumdu bu. Son bir kaç sene içinde yaşanan kurumsallaşma kıpırtıları bu durumu değiştirecek mi dersiniz?

V: İstanbul’daki enerjinin odaklaştığı sanat ortamı ve kolektif çalışma görece kurumsallaşmaya koşut olarak dağıldı. Yurt dışından sergi, residency, workshop ve ders verme talepleri, sürekli üretim ve iş takibiyle geçiyor. Kurumların açılıp kapanma hızları çok yüksek. Bu dönemi içinden tartışmayı olanaksız bıraksa da koşulların resmini çizebiliriz. (14) Devletin sanat sektörüne hiç bir yardımı olmadı. Bu devletin, kendi çıkarlarını korku ve çekince üzerine inşa etmesinden geldiği kadar, politik sürece göre değiş(k)en çıkarları doğrultusunda kültür üretmeye teşne olmasından. Beklentisizlik hali ise, yeni ekonominin mecbur bıraktığı özel sektör sponsorluğunun ve çıkar doğrultusunun bir anlayış birlikteliğine dönüştürdüğü bir sanatsal ortam oluşturdu. Böyle bir model bu oranda dünyanın hiç bir yerinde yok. 1980 öncesinde kapital sağa yatıktı. Travma yıllarında ise ne kapitalin ne de kültür sektörünün sesi yüksekti. Özel sektörle kültür sektörünün arasındaki izdivaç danışıklı bir sessizlik, afazi, idamecilik ve en iyi durumda da yara sarıcı bir dürtüyle gerçekleşti. Yakın dönemde ise devlet siyasetinin daha katlanılır, kabul edilebilir ve tartışmaya daha açık olmasıyla birlikte, dünyadaki değişime koşut giden ılık kültürel sektör arasında bir detant oluştu. Görebildiğim kadarı ile şu anda yaşanan “genişletilmiş taşralılık” (extended provincialism). (15)


Dipnotlar: Giriş

(1)Uluslararası İstanbul Bienali, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfi’nin Yaz Festivalleri sırasında düzenlenen küçük sergi kümelerinden ve yılda bir yapılan ‘Öncü Sanat’, ‘Günümüz Sanatçıları İstanbul’, ‘Yeni Eğilimler’ gibi sergilerden çıkışla gerçekleştirilen bir atılımın sonucu oluştu. 1987 ile 2004 yılları arasında sekiz Bienal gerçekleştirildi.

(2)Orhan Pamuk`un Istanbul, Hatirlar ve Sehir (2003) adlı son kitabi, Pamuk’un yazarlığı seçmesine kadar otobiyografisi ve kent deneyimlemesi ile Istanbul üzerine yazan yerli ve yabanci ikonik yazarları harmanlayan bir okuma. ‘Tristesse’, ‘melancholy’ gibi terimlerin karşılamadığı ‘hüzün’ sözcügü kitapta önemli bir role sahip.

(3)Köy enstitülerinin kurulması, sanatçıların kent dışına gönderildikleri yurt sergileri, örneğin ABD’deki “regionalism” ve WPA ile, anlayış itibarı ile —o denli sert ve yaptırımcı olmasa da— 1930lar Sov yetleri ve Almanya`sına tekabül ediyordu. Dönemin sanatçılarının eserlerinde, cumhuriyet ideolojisini taşımanın getirdiği sorumluluk hissi ile, bireyselleşme arasındaki gerilim kendini iyiden iyiye hissettirir.

(4)Ayse Erkmen’in videosu, beyaz arka planda genç bir erkeğin enerjisi azalana kadar, ‘Istanbul, Not Constantinople’ adlı şarkıya dans etmesini gösterir. Bu eser 2000 yılında Berlin’de Haus der Kulturen der Welt’te Iskorpit adli sergide yer almıştı. Bu şarkıyı İzmir’de Meksikalı anne ve Türk babadan dogan Dario Moreno 1954’de seslendirmiştir. Aynı şarkıyı seslendiren Eartha Kitt te, Istanbul’da, üne kavuşmadan önce söylemektedir.

(5)1980 askeri darbesiyle tırpanlanan sanat ortamı ancak 1983 yılında kendisine gelmeye başlar. Bu dönemde Tomur Atagök gibi sanatçı/düzenleyicilerin çabalarıyla, sanat ortamında başlayan hareketlenme, ‘öncü sanat’ sergileriyle biçim alır. Geç-kavramsalcı bu deneyim gecikmiş bir anlayış olmaktan ziyade, önce 1970lerin sert politik ortamında kendine yeterince ifade alanı bulamaz. Darbenin yarattığı kesinti de bu tarza bir gecikmişlik görüntüsü verir.

(6)1992 yılında gerçekleşen 3. Uluslararası Istanbul Bienali`nde yer alan, Türkiye’den Gülsün Karamustafa`nin “Mystic Transport”u ile Romanya’dan SubReal’in isi karşılıklı okunabilir.

(7)1987 yılında dönemin önemli galerisi Maçka Sanat’ta yer alan ‘Çaylak Sokak’ sergisi, Fransa’da yasayan Sarkis’in Istanbul’da gerçeklestirdigi, bir kirilma noktasi olusturan kapsamli bir enstelasyondu. Enstelasyonun bir diger özelligi de yerel, bireysel hafizanin islenme biçimiydi, ‘Çaylak Sokak’ 1989 yilinda Paris’teki ‘Yer Sihirbazlari’ sergisinde yeniden gösterildi. Ortamin ulus ötesilesmesinden rahatsizlanan, yerel ressam ve galeri sektörü, kiralik kalemleri araciligiyla, 1991′de bir Istanbul Ermeni’si olan Sarkis’e “Türk Düsmani Ermeni Dostu” diye popülist bir saldiriya geçtiler. Sarkis’in nezdinde saldirdiklari, kozmopolitlesen güncel sanat ortamiydi.

(8)Vasıf Kortun, Trade Routes: History and Geography, 2nd Johannesburg Biennial , 1997 içinde. Turkce cevirisi RG deneme sayisinda cikti.

(9)Bu eser Vasıf Kortun’un ilk sergisi, Anı/Bellek 1’de sergilenmişti, Taksim Sanat Galerisi, 1991.

(10)Alptekin 1991’den itibaren,önce Heterotopya kavramını Türkçeye iliştirerek, küreselleşmenin öteki yüzünü, İstanbul’un bir kesiş noktasi olarak durumunu, imzasız, temellük edilmis simgeler evernini devreye aldı.

(11)Nedko Solakov’un enstelasyonu, sosyal konutlarda oturan Nuh’un, banyosunda bir sabah buluverdiği tuhaf yaratıklarla ilgiliydi. Eser, kimsenin inanmadığı ama kamusal onay verdiği bir düzenden inanmayanların inanmayı tercih ettiği bir başka düzene geçişibir nevi inanç sistemini simgeliyordu.

(12)”Böyle Tanidiklarim Var 2” (3. Istanbul Bienali, 1992), Türkiye haritasini andiran bir duvar enstelasyonunda, Priapus adli, koca penisli, küçük kafali turistik simge haline gelmis minik heykellerle, 3 maymun heykellerini çakistirmisti. Enstelasyon sürmekte olan bir savas ile, savasi umursamazligi net bir biçimde hatirlatiyordu. Serginin ardindan Hale Tenger Türk bayragina hakaretten mahkemeye verildi ve bir yil sonra aklandi.

(13)Doksanlı yılların başında gelişen tartışma ortamı postmodernizm kavramına kapanmadan bahseden bir karamsarlıktan çok iyimser bir açılım olarak sarılmıştı. Gilles Deleuze’ün öğrencisi olmuş Ali Akay’ın Istanbul’a döndükten sonra birikimini güncel sanat alanına açması da belirli bir etki yaratmıştı genç sanatçılar üzerinde. İnci Eviner ve Esra Ersen gibi sanatçıların o dönemdeki işleri üzerinde Foucault okumalarının izleri belirgindir, örneğin.

(14)Son 10 yıl içinde, Nejat Eczacıbaşı Müzesi (Feshane) bienalden sonra kapandı. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın Ayazağa Kültür kampusu açılmadı, Proje4L, 3 yıl dayandı. Bugünlerde ise yeni 2 müzenin 12 ay içinde açılması gündemde. Önümüzdeki yıllarda yeni özel müzeler de açılacak gibi gözüküyor.

(15)“genişletilmiş taşralılık”tan anladığım, küreselleşme ve iletişimin vazgeçilmez perforasyonu içinde, gündemi koşulsuz kendi habitusuna çeken formlar. MacDonalds formatlı Simit Sarayları, “Miş gibi” güncel sanatlı Aksanat sergileri ve apartılmış melezleşmeli kral televizyon kliplerinin ortak noktası bu. Bu modeller, salt yerel piyasayı hedefliyor ve bu piyasanın kültürel sınırlarında durmayı öngörüyorlar.

Comments Off