Viewing 21 to 39 of 39 items
Tag Archives: Ama

Burak Delier “Zapturapt”


10, 07 – 31, 07 2009

Sanatçı,
Kontratak adı altında kamusal alana yaptığı “Zapturapt” adını verdiği, mütevazi bir müdahelenin görsellerinden oluşan bir düzenlemeyi MASA’da gösteriyor.
Delier, yaptığı eylem için seçtiği mekandaki arada kalma hali arayışını sergileme mekanı seçiminde de sürdürüyor. Cihangir, Başkurt sokakta iki apartman arasında kalan işlevsiz bir mekanı sergileme alanı olarak belirliyor. Müdahalesinin içerdiği, kamusal alan, müdahale hakkı, sahiplenme ve işlev değiştirme gibi kavramları sergileme alanı üzerinden de tartışmaya açıyor.
Burak Delier çalışması hakkında şunları söylüyor;
“Özelleştirme, yalıtma, elegeçirme, kapatma, zapt etme gibi birçok fiili çağrıştıran bu küçük müdahale uygarlığın temelinde yatan en başat eylemlerden birine göndermede bulunuyor. Ama onu hâlihazırda şahit olduğumuz tepeden inmeci özelleştirme ve kapatma furyasından ayıran birçok özellik var. Aşağıdan ilerlemesi, ölçek küçüklüğü, ancak düzen tarafından fark edilinceye kadar sürecek mütevazı krallığı…”
Burak Delier, 1977 Adapazarı’nda doğdu. 2004 Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde lisans, 2007 yılında da Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi’nde de yüksek lisan eğitimini tamamladı. 10.İstanbul Bienali (2007), “Gerçekçi Ol, İmkansızı Talep Et!” Karşı sanat, İstanbul (2007), 6. Taipei Bienali, Taipei, Tayvan (2008) gibi sergilerinin katımlımcıları arasında yer alan sanatçı İstanbul’da yaşıyor ve çalışıyor.

Kontratak
, çeşitli müdahaleler tasarlayan ve uygulayan bir örgüttür. Mümkün olduğunda kamusal alanda var olan siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel mücadeleler ile işbirliği geliştirir.
Hayatı yeniden kuracak güç, hâlihazırdaki hayatı üreten ellerde mevcuttur. Kontratak üretici güçlerin ve işbirliğinin denetim mekanizmalarından kaçan niteliğini vurgulayarak, şehrin içindeki çatlakları, olanakları ve çelişkileri ortaya çıkartır. Düzenin kendinden başka bir gerçeklik tanımayan yapısına karşılık hayatı, enerji ve üretim akışlarını farklı değerler üzerinde yeniden kuran eylemlerde bulunur.
Kontratak toplumun bağrında bulunan bilgi, deneyim, beceri birikimlerinin ve emek gücünün potansiyelini geçerli düzenin sömürüsünden kaçırarak onu tekrar kendisine döndürür; maddi ve maddi olmayan emeğin mülk edilmez birikimini ve yeteneklerini kamusal bir hizmet olarak sunar.

Comments Off

Gayri Maddi Emek Üzerine Notlar tam metin

Deniz Gül ve Burak Arıkan: Gayri Maddi Emek Üzerine NotlarCumartesi, Nisan 25, 2009Suriye Pasajı, İstanbulDeniz Gül: Her şey bundan birkaç ay önce çok sıkılmamla başladı. İmajlar bakıyorum, insanların işlerine bakıyorum, film seyredi…

Comments Off

Maddi Olmayan Emek üzerine Notlar II a

Kamil Şenol
Maddi olmayan emek teorilerinde ironik olan taraf , Marx’ın emek-değer teorisini reddetmeleridir. Bu reddediş Hardt ve Negri’nin maddi olmayan emek teorisinde açık olup, Lazzarato da ise biraz daha örtüktür: “Maddi olmayan emeğin hegemonyasında sömürünün, artık asıl olarak bireysel ya da kolektif emek zamanıyla ölçülen bir değere el koyma şeklinde gerçekleşmediğini;daha çok, müşterek emekle üretilen ve toplumsal ağlarda dolaştıkça daha da ortak hale gelen değerlerin gaspı biçimine büründüğünü savunacağız.”(Çokluk s.128)“…biyopolitik üretimin bir yandan ölçülemez olduğunu, zira nicelleştirilip sabit zaman birimlerine dökülemeyeceğini; diğer yandan da sermayenin asla yaşamın tamamını ele geçiremeyeceğini görürüz. Marx’ın kapitalist üretimde emek ve değer arasındaki ilişkiye dair fikrini gözden geçirmemizi gerektiren de budur.” (Çokluk s.163) “Maddi olmayan emek her şeyden önemlisi, ‘toplumsal bir ilişki’ (yenilik, üretim ve tüketim ilişkisi) üretir. Ancak bu üretimde başarılı olursa etkinliğinin ekonomik bir değeri olur.”(Lazzarato.MOE.s.234)

Hardt ve Negri’nin emek-değer teorisini reddedişleri açık olduğu için, biz burada Hardt ve Negri’nin argümanlarından hareketle meseleyi tartışıp, cevap vermeye çalışacağız. Bu cevap, örtük olarak emek-değer teorisini reddeden Lazzaraton’un argümanları için de kullanılabilir. Hardt ve Negri, Marx’ın kapitalist üretimdeki emek ve değer arasındaki ilişkiye dair fikrini gözden geçirmemizi istemelerini iki temel argümana dayandırırlar:

1) “Fabrika üretiminin düzenli ritimleri ve iş zamanıyla iş dışı zaman arasındaki net ayrımlar, maddi olmayan emek söz konusu olunca bulanıklaşır…yeni paradigma iş zamanı ile yaşama zamanı arasındaki ayrımın altını oyar.” (s.161.162)

2) Emeğin sömürüsü, “…müşterek emekle üretilen ve toplumsal ağlarda dolaştıkça daha da ortak hale gelen değerlerin gaspı biçimine..” bürünür.

Her şeyden önce belirtmek gerekiyor ki , Hardt ve Negri , kapitalist üretim tarzında değerin temel kaynağının emek olduğunu söylerler.(s161). Aslında bunu söylemeleri biraz da zorunludur, yoksa “maddi olmayan emek paradigması” anında çökerdi. Onların itiraz ettikleri, değer yasası günümüzde, Smith, Ricorda ve Marx’ın kavradığı biçimiyle geçerliliğini yitirmiştir[1]. Bugün, değerin temel ölçü birimi olarak zamansal emek birimini kullanmak anlamsızdır. Nedeni de ,maddi olmayan emek söz konusu olunca, fabrika üretim düzeninden farklı olarak iş zamanı ile iş dışı zaman arasındaki net ayrımların ortadan kalkmasıdır.

Microsoft gibi firmaların çalışanlarını günün büyük bölümünde ofiste tutmak için çalışma ortamını ev ortamına benzetmeleri veya “home office” dediğimiz çalışma biçimleri , yapılan işlerin genel niteliğinin proje esaslı olmasından kaynaklanır. Zaten maddi olmayan emek teorisyenleri, maddi olmayan emeğin temel niteliklerini sayarken, bu durumu aşağı yukarı şu kelimelerle şöyle ifade ediyorlar: Proje bazında, küçük üretim birimleri sadece o iş için bir araya gelir. Üretim döngüsü yalnızca kapitalist ihtiyaç duyduğunda başlar, ihtiyaç yani görev tamamlanınca, döngü tekrar, üretken kapasitesinin zenginleşmesini ve yeniden üretimini mümkün kılan ağlara ve akışlara geri çekilir. (Lazzarato MOE.s233).

“Proje” tabii ki güncel bir adlandırma.Proje dediğimiz şeyin eski tabir ile “parça başı” işten hiçbir farkı yoktur! Emek, zamana göre ücrette ,doğrudan devam ettiği süreyle ölçülürken, parça başı ücrette ise belli bir zaman diliminde somutlaştığı ürün miktarı ile ölçülür[2]. Ama deneyimle belli bir zaman diliminde ortalama bir verim ile ne kadar ürün alınacağı saptandığı için, ücretler ister zaman esasına göre, isterse parça başı ürüne göre tespit edilsin sonuçta ikisi aynı kapıya çıkar. Parça başı işte (aynı anlama gelmek üzere proje bazlı işlerde) emeğin niteliği ve yoğunluğu ücret tarafından denetlendiği için, işin ayrıca gözetlenmesi büyük ölçüde gereksiz hale gelmektedir[3]. Proje esasına dayalı işlerde, Hardt ve Negri’nin iddia ettiği gibi iş zamanı ile yaşama zamanı arasındaki ayrımın bulanıklaştığı doğrudur; ama bu iş süresinin genişlemesi ve yaşama alanına daha da tecavüz etmesi şeklinde gerçekleşir[4]. Evinde iş gören bir emekçinin, ortalama bir verim ile, parça başı yapacağı bir iş için harcaması gereken emeğin 4 saat olduğunu varsayalım.Başka bir deyişle bu iş için toplumsal olarak gerekli emek miktarının 4 saat olduğunu düşünelim.Bir günlük yaşam zamanı 24 saat olan bir emekçinin, bu iş için hangi 4 saatlik zaman dilimini kullandığının hiçbir önemi yoktur. Emekçi ,uyku, eğlence, dinlenme ve çalışma zaman dilimlerini istediği gibi ayarlayabilir. Emekçi için geniş bir hareket alanı ve özgürlük olarak görünen bu durum, kapitaliste ,emeğin normal yoğunluk derecesini daha kolaylıkla artırma olanağını verir.[5] Yoğunluğun yanı sıra, paranın sıcaklığı ve gücü ile süresini de uzatması mümkündür. Bunun diğer bir anlamı, yasal olarak sınırlanmış günlük çalışma saatinin( örn.günlük 7,5 saat) bir biçimde dışına çıkılması , yani delinmesidir.Hardt ve Negri maddi olmayan emek söz konusu olduğunda , zamansal emek birimlerinin niye kullanılmayacağına ilişkin diğer bir kanıt olarak “işçilerin iki yakayı bir araya getirmek için birden fazla işte didinip durmasını”, gösterir. Bunu ifade ederlerken maalesef hiçbir eleştirel tona rastlamazsınız! Günümüzde tüm kapitalistler , “esneklik” adı altında emek gücünün, üretim sürecinde, aynı elektrik düğmesine bastığında ışığın yanması ya da bir suyun vanasının açıldığında akması gibi istedikleri anda işe koşabilecekleri bir meta olmasını istiyorlar[6]. Bugünün emekçilerinin birden fazla işte çalışıp didinmesinin temelinde bu istek yatar.Bir emekçinin birden fazla işte çalışmasının anlamı şudur: herhangi bir kapitalist, birim saat üzerinden (günlük ücretin günlük çalışma süresine bölünmesiyle bulunur.Örneğin günlük ücreti 80 TL olan ve 8 saat çalışan birinin birim saat ücreti 10 TL dir) emekçiye ücret ödeyerek keyfine göre seçtiği saatlerde çalıştırırsa (part time gibi), şimdi artık emekçiden, emekçiye kendi varlığını sürdürmek için gerekli emek zamanını bırakmaksızın, ondan belli bir miktarda artı-değer sızdırabilir.[7] “Vahşi kapitalizm” denilen şey bundan başka ne olabilir ki?

Hardt ve Negri maddi emeğin ürünleri söz konusu olduğunda, o ürünleri kullanım değerlerinden ,yani maddi öğelerinden ve biçimlerinden soyutlayıp, hepsinde tek ve aynı tür emeği, soyut insan emeğini görebiliyorlar: “kapitalist üretimde, duvar işçisinin, kaynakçının, tezgahtarın özgül emeği birbirine denk ya da orantılıdır; çünkü bunların hepsi de ortak bir öğe olan soyut emeği, genel emeği, yani özgül biçiminden sıyrılmış emeği içerir.”(Çokluk S.161)
Ne oluyor da maddi olmayan emeğin ürünleri söz konusu olunca, soyut emek birden somut emeğe dönüşüyor.Bu Hardt ve Negri’nin teorisinde belirsiz olup, açıklanmaya muhtaçtır.Doğrusu ikna edici bir açıklama da bulamazsınız.Elbette somut emek söz konusu olduğunda, emek-değer teorisindeki soyut emeğin zamansal ölçü birimleri, hafta, gün, saat burada çalışmaz. Çünkü değer somut emek tarafından anlık olarak üretilmez, değer soyut emeğin nesneleşmesidir.[8]Metaların değer büyüklüklerini belirleyen onları üretmek için toplumsal olarak gerekli emek zamanıdır. Kapitalizmde yabancılaşmış sosyal ilişkileri belirleyen soyut hakimiyetin zaman boyutudur.Hardt ve Negri’nin argümanı hatalı bir öncüle ve somut emek, soyut emek ve değer arasındaki ilişkiye dair teorik kafa karışıklığına dayanmaktadır[9].

Hardt ve Negri’ye göre emek-değer teorisinin günümüzde geçersiz olduğunu kanıtlayan ikinci argüman, maddi olmayan emeğin, müşterek emekle üretilmesi ve toplumsal ağlarda dolaştıkça artan ve daha da ortak hale gelen değerin ölçülemez oluşu.Yazının uzunluğu yine tahminimizin çok üstüne çıktığı için, maddi olmayan emeğin üretiminin temel nitelikleri olan işbirliği, iletişim ve ortak paydanın emek-değer teorisinde bir revizyon gerektirip, gerektirmediğini bir sonraki yazıda tartışacağız.

[1] Doğrusu, Marx’ın değer teorisini Smith ve Ricardo’nun teorileriyle eş görmek baştan hatalıdır. Marx’ın teorisi onlarınkiyle kökten farklıdır. Marx, üretimin toplumsal biçimiyle ilgilenir, toplumsal olarak gerekli emek zamanı, emek ile emekgücü arasındaki ayrım, gerekli emek ve artı-emek gibi yeni kavramlar öne sürer.Bu söylediklerimizin ayrıntıları ve genel “çokluk” eleştirisi için bkz: David Camfield.Çokluk ve Kanguru:Hardt ve Negri’nin maddi olmayan emek teorisinin eleştirisi. Devrimci Marksizm Dergisi.Sayı 3.Yıl:2007.
[2] Karl Marx. Kapital Birinci Cilt. Sol Yayınları. Çev: Alaattin Bilgi. 8.Baskı 2007. S:526

[3] A.g.e. S:527

[4] David Camfield.Çokluk ve Kanguru:Hardt ve Negri’nin maddi olmayan emek teorisinin eleştirisi. Devrimci Marksizm Dergisi.Sayı 3.Yıl:2007. S.195. Bu yazının İngilizce versiyonu için bkz.

[5] Karl Marx. Kapital Birinci Cilt. Sol Yayınları. Çev: Alaattin Bilgi. 8.Baskı 2007. S:527

[6] Sungur Savran.Yalın üretim ve esneklik:Taylorizmin en yüksek aşaması. Devrimci Marksizm Dergisi.Sayı 3.Yıl:2007. S.168 .Sungur Savran ,bu benzetme için kaynak olarak Karl Hinrichs/William Roche/Carmen Sirianni’nin “From Standardization to Flexibility: Changes in the Political Economy of Working” yazısını gösterir.

[7] Karl Marx. Kapital Birinci Cilt. Sol Yayınları. Çev: Alaattin Bilgi. 8.Baskı 2007. S:519

[8] David Camfield.Çokluk ve Kanguru:Hardt ve Negri’nin maddi olmayan emek teorisinin eleştirisi. Devrimci Marksizm Dergisi.Sayı 3.Yıl:2007. S.197

[9] A.g.e. S.197

Comments Off

Personality Crisis

Image of Opening …Krizden Sanat Çıkaranlar..İzmir, Diyarbakır, Antakya, Berlin… Adresler farklı, teşhis aynı… Outlet İhraç Fazlası Sanat Galerisi’nin son sergisi ‘Kişilik Krizi’nde yedi sanatçı, yedi ayrı dilden kriz hikâyeleri anl…

Comments Off

Bilimsel “İş” Yönetimi.

Kamil Şenol

Santral İstanbul’da, 21 Mart–16 Ağustos 2009 tarihleri arasında, “Haritasız: Medya Sanatlarında Kullanıcı Çerçeveleri” sergisi yer alacak. Sergi tarihinin uzun bir zaman aralığına yayılması , sergi üzerinden bazı meseleleri tartışmak için bir fırsat yaratıyor.

ZKM işbirliği ile gerçekleştirilen serginin metinlerinden hareket edersek, “Haritasız” izleyicileri birer katılımcı ve yaratıcı olmaya davet ediyor. Eserlerin ön planda olan etkileşim nitelikleri sayesinde, izleyici ile sanat yapıtı arasındaki ilişkinin kökten değişimi hedefleniyor. Daha iddialı laflar ile izleyici “dokunabildiği”, “kullanabildiği’ işler sayesinde sanatçı olabilecek, en azından olabileceği fikrini tecrübe edecek. Teknolojiye dayalı bu tür etkileşimli(interaktif) işler ile hedeflenen, eser ile izleyici arasındaki hiyerarşinin ortadan kalkması, dolayısıyla daha “demokratik” bir ilişkinin hayata geçirilmesidir.

Yeni medya sanatlarının , yukarıda anılan işlevleri ne kadar yerine getireceği tartışmasına, sanata bir üretim meselesi olarak yaklaşıp, üretim sürecindeki bilginin ne kadar merkezileşmeden uzak ve demokratik olduğu sorusuna cevap aramak, olası farklı yaklaşımlardan biri olabilir…

Üretim sürecindeki bilginin niteliğine ilişkin her tespit, kapitalist üretim tarzındaki Taylorizm (ya da öteki adıyla “Bilimsel İş Yönetimi”) uygulamalarına değinmek zorundadır.Baştan şunu belirtmek gerekiyor, Taylorizm 20.yüzyılın başlangıcından bu güne kadar sermayenin emek üzerinde gerçek boyunduruğunu sağlamlaştırmasının en önemli payandası olmuştur. Bu uygulamaların sonuçları şöyle özetlenebilir: “Üretim bilgisinin işçiden alınması ve vasıfsızlaştırma. Taylorizm, bir üretim dalının bilgisine sahip olan zanaat işçisinin sonu olmuş, kapitalizm 20.yüzyıl boyunca işçileri adım adım vasıfsızlaştırmış, basit emeğin her üretim alanında emeğin temel biçimi haline gelmesi sağlanmıştır. Tasarım ve uygulamanın birbirinden ayrılması. Kapitalist emek süreci giderek artan bir kutuplaşmaya tabi hale gelmiş, planlamaya, hesaplamaya, kayıt tutmaya ilişkin bütün tasarım faaliyeti bir kutupta yoğunlaşırken, fabrika ve işyeri tabanındaki işçi giderek işin tasarım ve planlamasından bütünüyle koparak sadece başkalarınca planlanmış olan bir üretim sürecinin uygulayıcısı haline gelmiştir. İşçinin bilimden kopuşu. Üretim sürecinin bütünün bilgisini yitiren ve üretimdeki yeri en basit işlemleri biteviye tekrarlamak haline gelen işçi, üretimin geliştirilmesi bakımından her türlü kapasitesini yitirmiş, bilim dünyasından kopmuştur. Oysa Taylorizmin uygulanışına kadar yeni buluşların ve teknolojik gelişmelerin çoğu işçilerin ürünü olarak ortaya çıkmıştı.”[1]

20.yüzyılda kapitalizmin adım adım tüm alanlara sirayet etmesi, bir başka deyişle daha önce metalaştırılmamış alanlara olağanüstü yayılması ile, Taylorizmin ilkeleri ve yöntemleri sadece üretim alanında değil, tüm sektörlerde kullanılmıştır. Bugünün bürosunun, postanesinin, telefon şirketinin,bankasının,sigorta şirketinin,süpermarketinin bu yöntemleri uygulama bakımından birçok fabrikadan aşağı kalan yanı yoktur. Kültür endüstrisi de bu süreçten muaf değildir.

Sergiye dönersek, serginin oyun dürtüsünü harekete geçirip, izleyiciyi içine aldığı ve eğlendirdiği tartışma götürmez. İşler izleyicinin süreçlere katılımı ve müdahalesi sonucu gerçekleşmekte, ayrıca bu katılım süreçleri bir çok işte belgelenmekte. Ama izleyicinin işlerin teknolojik yapısının arkasındaki bilgi süreçlerine nüfuz etmesi söz konusu değil. Zaten böyle bir şey de hedeflenmiyor. “Katılım” fikri her ne kadar süreçlere “demokratik” bir özellik katıyor gibi görünse de, bu yüzeyde olduğu için, tam tersine Taylorist yöntem ve uygulamalardaki makinenin uzantısı işçi gibi burada işin uzantısı olan izleyiciden bahsedebiliriz ancak. Bu anlamıyla izleyici araçsallaşır.

Kapitalist işbölümünün dayattığı “meslek” seçme ve çalışma sürelerinin gereksiz uzunluğu[2]
nedeniyle, resim yapmanın ya da müzik besteleme veya icra etmenin kendisini tecrübe etmek yerine, dışarıdaki birinin “düzenleme” ve “tasarımı”nın dolayımdan geçmek ne kadar özgürleştirici ve demokratik olduğu soru işaretidir. Gijs van Oenen, bu durumu, “risk toplumu” bağlamında yaşamın tümüne yayarak şöyle ifade ediyor: “Özgürlükçü yurttaşlık yapısının gerektirdiği sorumlulukların altında ezilen insanlar, bir kısım sorumluluklarını, dışarıdaki kurumların düzenleme ve tasarım hizmetlerinden yararlanarak karşılama eğilimindeler. Politik ve yasal müdahalelerin yanı sıra toplumsal normları aştığımız her an, fiziksel ya da elektronik olarak bizi yönlendiren veya kısıtlayan yeni tip çevresel tasarımlar aracılığıyla gözetim ve denetime maruz kalıyoruz.” Teknoloji ağırlıklı tasarımlar ve uygulama düzenekleri başlangıçta etkileşimi (interaktivite) amaçlıyor gibi görünse de neticede ulaştığı nokta “interpasivite” oluyor.

Yazının başında belirttiğimiz gibi, serginin geniş bir zaman aralığına yayılması, tartışmak için epey bir zaman yaratıyor. Biz bu yazı da durumun sadece negatif yanlarını ele aldık.Tüm dünya tarihsel açıdan önemli bir aşamadan geçiyor. Yaşanan krizin, bir resesyon mu yoksa depresyon mu olduğu tespit edilmeye çalışılıyor.Belki bir sonraki yazıda ,dünya üzerindeki olası radikal değişimleri de gündemine alan, “yeni medya” sanatlarının, teknolojik altyapısı ve bilgi süreçlerinin de “kullanıcıya” açılmasının getirebileceği özgürleştirici ve demokratik potansiyellerinden bahsedebiliriz.

[1] Yalın üretim ve esneklik:Taylorizmin en yüksek aşaması.Sungur Savran, Devrimci Marksizm Dergisi ,sayı:3, 2007
[2] Günümüzde sekiz saat çalışma süresi üretim araçlarının gelmiş olduğu gelişkinlik düzeyi itibarıyla çok uzundur, o yüzden “sistem bir miktar işsizlik yaratmak zorunda” yalanına başvuruluyor. Türkiye’de işsizlik oranı %15,5(Ocak 2009, genç işsiz oranı %27,9) Amerika’da %7,6(Ocak 2009, genç işsiz oranı %20,8) , bir çok Avrupa ülkesinde de çift haneli sayılardır. Sırf işsizlik oranı üzerinden yapılacak basit bir hesaplama ile, fiili olarak çalışma süresinin radikal bir şekilde düşürülebileceği gösterilebilir.

Comments Off

Gerçek nasıl söylenir?

Gerçekleri söyle! Ama bunu nasıl yapacağını bilerek… Yoksa elindeki gerçeklerden hiçbirşey olmaz… “Gerçekleri söyleme metodu” Biraz bunun üstüne çalışsak mı?—-Gerçekler nasıl bir tokat gibi suratımıza iner? Gerçekler nasıl içimizi sıkar?Gerçekler nasıl ağdalanır? Gerçekler nasıl sürreal olur? Gerçekler nasıl yalan olur?Gerçekler ne zaman kullanılmaz hale gelir? Gerçekler nasıl tanınmaz hale

Comments Off

Sergi: Kendiliğinden; milyonda bir

“Kendiliğinden; milyonda bir”

Uygar Özel, Nur Muşkara

Küratör:
Borga Kantürk

Tarihler:
11.02.2009 – 28.02 2009

Açılış:
11.02.2009 , 18.00

Yer:Fransız Kültür Merkezi Galerisi
Sergi saatleri: 09.30 – 13.00 ve 14.00 – 18.30
Cumartesi: sabah 09.30 – 13.30

Adres:
Fransız Kültür Merkezi, İzmir, Cumhuriyet Blv.
No: 152 Alsancak/Izmir

“Kendiliğinden; milyonda bir” :
?

Bir an :
Muhteşem bir zamanlama.
Üzerine çalışılmış ve sınırlanmış
bir durum olmaksızın,
gerçekleşebilen.
kıymeti bilinmesi gereken.

Oluşabilsin diye
belirli bir odak tarafından
enformatik, bilgiç bir tacize
uğramayan, planlanmayan.

Zaten süregelen ve
sıklıkla karşılaşılabilecek
ya da fark edilemeyecek..

Kendi ekseninde dönen,
ve diğer bir eksenle aniden çakışıp
etki-tepki refleksini gösteren
harikulade bir uyum yakalayan
bir karşılaşma -buluşma süreci…

Aslında, tek taraftan bakıldığında,
değişikliğe uğrayan bir durum meydana
gelmez.. Sadece mesafe(izleyici,tanık ve
olayın aktörü arasındaki ) bir anlığına
değişmiş, iletişim (ilişki) için ideal aralığa
gelmiştir. Bu süreçte sanat pratiği, etkitepki
adına kendiliğinden gerçekleşebilen
bir etkileşimin sonucundan beslenir.
Genellikle de fark edilmez. Bu biraz
mucizevi, biraz da rastlantısaldır.
Spekülatif değildir, olası reaksiyonların eş
zamanlı birbirini tamamlamasından oluşan
önemli “bir an” süreçtir. Yapmamız
gerekense sadece paranteze alma ya da
genel dizge içerisinde parlak bir kalemle
altını çizmek. Fazlası o sürecin büyüsünü
bozabilir ve üzerine kuracağı ilgi-baskıyla
her şeyi paramparça edebilir.

Borga Kantürk, Şubat, 2009

“Kendiliğinden; Milyonda Bir” başlıklı sergi:
Çalışmalarını fotoğraf ve video sanatı üzerine odaklanmış iki
sanatçıya yer veriyor. Belge üretimi ile uğraşan sanatçıyı,
mucize anların kayıtçısı rolüyle karşımıza çıkarıyor. Uygar
Özel’in Amsterdam’ da futbol sahasının aksine, sokakta
gezerken karşılaştığı bir top cambazının, reklam yıldızı
olmuş futbolculara taş çıkartırcasına performansı,
garipsediğimiz, göze absürt gelen, ancak baş roldeki figür
için “bir günlük rutini kendi içerisinde barından bir an”
üzerine odaklanan video çalışmasına dönüşmekte. Serginin
diğer sanatçısı Nur Muşkara ise her gün İzmir merkezinden
şehir dışına doğru yaptığı rutin yolculuğu boyunca, fotoğraf
makinasının objektifine takılan gündelik yaşamın aktörlerine
odaklanmakta. Sergi, iki belgeselci çalışma disipliniyle,
kendiliğinden oluşmuş günlük yaşam pratikleri içerisindeki
mucizevi anlara tanıklık etmemizi sağlamayı hedeflerken,
sanatçıları da bu anların, ara bulucusu rolüyle karşımıza
çıkarıyor.

Fransız Kültür Merkezi, İzmir
İçin hazırlanan sergi programı hakkında:

Bu program “-1 Güncel Sanat için Şebeke” isimli çalışma
grubunun yürüttüğü İzmir Güncel Sanat Arşivi projesi
kapsamında yürütülecek bir dizi sergiden oluşmaktadır. Sergi
dizisi kapsamında Günümüz sanatı anlamında, İzmir’den uluslar
arası platformlara açılan sanatçılara ait dinamik bir vizyonu,
sanatseverlere yalın ve nitelikli argümanlar eşliğinde öncelikle
sunacak, sonrasında da kayda geçirecektir. İzmir’in güncel sanat
alanında oldukça güçlü üretimlere ve sanatçı potansiyellerine
sahip olmasına karşın bu türde çabalara dair bir bellek çalışması
gerçekleştirilmemiştir. Bu dizi deki amaç: fark edemediğimiz,
üzerine fikir ve belge üretemediğimiz, bu sebeple birbirinden
kopuk ve iletişimini yitirmiş güncel sanat hayatını, sanatçıların
bu alandaki işleri üzerinden tekrar canlandırmaktır. Sergiler ve
gündeme getirilen sanatçılara ait tüm bilgiler dijital ortamda
arşivlenecek, konuşmalardan alınacak ses kayıtları ve görsel
kayıtlar çözülerek, okunabilir belgelere dönüştürülecektir. Elde
edilen malzeme, internet ve basılı malzeme ile izleyiciye
ulaştırılacaktır.

“Kendiliğinden; milyonda bir”
Sergi Öncesi Günlüğü:
Borga Kantürk, Şubat 2009

Kısım 1: Ya da Giriş

İnternetin belirlediği, reddetme ve bağışlama ağında kendini
dışardan, sorumlu ve dahil olma zorunluluğunda hissetmek.
Karşılaştığımız gerçek Maalesef bu. Zemin kontrolu
yapamadığımız bir çoktan zeminlilik belki de.

Uçak biletlerimizi internetten sipariş ediyoruz. Bilet çıktısı bile
almıyoruz. Filmleri arşivlemek yerine online izleyip atıyoruz.
Sokağa çıkmadan sokağa müdahale eden, sokak hakkında
bilen bir yaşam tarzı. Peki bu konformist-monotonluk dışında ne
kadar az küçük yolculukları ne kadar tercih ediyoruz?

Yaşadığımız Pişmanlık hissiyatının, sınırsız bir masaüstü
gezinmek adına sürüklendiğimiz bir şey yapmalı isteği. Bu
yabancılaşmışlığın farkındalığından kaynaklanan sahiplenmesi
zor pişmanlık duygusu.

Proje Kimlikler, Bunların dışında yolculuk ve sanatın
kendiliğinden bazı anlarda ortaya çıkışı o anı yaşamak için
yolda olmak, karşılaştığın kendi doğallığında ve tarifsizliğini
kabul ederek içine dalmak.

Kısım 2 : İçim içimi kemiriyor, sayıklamalar

Arayıp bulmak bu kadar kolay mı?
Kuşbakışı Görme mesafesinden. ,Görünen bu kadar gerçek mi?
Arama sürecinin, somutlaşmaktan uzaklaştığı bir sabitlik üzerinden dijital
referansların
hayatımızda yarattığı kesintiler ve devamlılık zaafı.

Video ve fotograf bu alanın en çok haşır neşir olduğu direk etki alanında
kalan medyumlar. Bu disiplinler üzerinden – hareketi tekrar vurgulamak –
gerek.

Alternatif olarak, Küçük nefes yolculukları, kültür fizikler-kaçınılmaz.
Mesafeler uzadıkça – iletisim online tabanlı haraket gösteriyor.
Adım alanları ise son derece kısıtlanıyor. Büyük yolculuklar keşifler artık
yalan, Bir yer ne kadar yakınına gelirse o kadar çabuk sahip olursan o
alana olan inancın ve verdiğin değer o kadar kayba uğrar. Bu büyük ve
kuşbakısı tematik yolculuklar yapıyormuş gibi davranıp, oturduğun
sokağına yabancılaşmaksa büyük sıkıntıya yol açmakta.

Ama kısa yolculuklara ihtiyaç her zaman var.

Eski kitapçıdan kitap bulma ve hayata karşı “bildim, farkındayım”
vurgusundansa “yaşadım” vurgusunu tercih etme.

Bilgi alanlarını, trendlerin belirlediği kısır döngüleşen bir alanda, tarifsiz
kalıp kendi yaşama anını bulan milyonda bir anlardan birini bulma
uğraşı.

Mesafeli ayrıştırıcı bir kulvardan bilgiyle donanımlanıp, diğer
alana pike yapmak ve o alanlar arası mesafenin bilinciyle
hareket etmek. Bu size kuş bakışı ve genel kapsayıcı bilgiyi
ve sunumu gözler önüne sermeniz için önemli bir avantaj
sağlayabilir. Ancak çıkış noktanızdaki dışarının uzaklığın
verdiği kapsayıcı olma hakkı, sizi içine düştüğünüz alanda
yabancı ve bilirkişi pozisyonuyla dışarı atabilir, içerisine tam
da çözümlediğiniz planladığınız haliyle almayabilr.. Bu
bakımdan alternatif bir pedagojik sosyal düşünür sanatçı
pozisyonu yerine arabulucu, bazende tanıklığının izlerini
bırakan, sanatçı rolüne vurgu yapmak gerekir..

Bu sorun akademikleşen, bu sorun küratoryal üst okumalar
cephesinde, bu sorun devamlılık kaygısı ile kendilerini
projeleştiren sanatçı modellerinde, hayatı politik doğrular
içerisinde stratejik kurgular olarak duyumsamaya çalışmanın
başarısı, ama ya duyumsamadaki arıza?.

Bu hikayeyi en anlaşılır, en dolanır ve en meşrulaştırır halde,
ana akıma, güncel sanat ağına veya en yakın havuza
ulaştırır. Her zamanda ulaştıracaktır. Ya geriye kalan hikaye
de ki yaşanmışlık?

Kendiliğinden milyonda bir sergisi bu yaşama şansını bulan
alana tanık-ve sahip olma vurgusunu veriyor.

Değerli ve umutlandırıcı tarifsiz bir şey bu.

Mahallenin delisi olmak ya da parasız aylak bunlar bile
günümüzde merşulaştı..

Artık Bu sanatın kahramansallaştırdığı bir durum.
Ancak bu son derece vasat ve “e peki ne varki bunda?”
eleştirisi ile karşılaşılabilen– kendi içinde anlamlanamayan
türde çıkışların da şansı olabilir. Olmalı…

Kısım 3: Empati – Jan Verwoert etkisi
Cuma, 30 Ocak 2009, 18:30
Nasıl önem vermeli?: Jan Verwoert
Osmanlı Bankası Müzesi, Konferans Salonu, Bankalar Caddesi, 11,
Karaköy

Konuşma sırasında düşündüklerime ilişkin kişisel notlar:

- umut ver, en iyi dileklerinle
- bir an ile karşılaşmak adına, el haritası ver!
- bilinmeyen bir alan
- tanımlanmamış mekan
- bir anlığına dahil olma pratiğinin anlamı nedir?
- deneyim
bu önemli: kendiğinden – kesin ve net olmadan
tanımlanmamış, belirlenmemiş
- belirlenmemiş, sınırlandırılmamış ekonomiler
- kendi alanında yaşadığını sır gibi sakla
Bir şeyleri değiştirme şansını, temiz ve net argumanlar hale
getirerek, kuramsallaştırmak, pratiğini dışlayıp boşa
harcamaktansa, yaşanılan sürece işaret etmek!

ilgi ve kritik:
tanımlanamayan durumlarda ilginin önemi.
Odaklanma ve emprovize bilgi kazanımı
-Hayattan bir adım sonra teori, yaşarak öğrenme

- empati ve şans raslantı sonucu açıklama deneyimi
karşılaşma -merkeze yerleşiyor-odak noktası
- potentiality- potensiyel
- unconditionalty – kayıtsız -şartsız

“Kendiliğinden; milyonda bir” -Sergi Öncesi Günlüğü:

-Jan V. nin sunumunda “temiz ve net enformasyona sahip olması
beklenen güncel sanat örnekleri”nden gostermemesi ilgincti.

Bence neden ilginçti?
Çunku guncel sanatın sosyolojı ve demokrasisi-ekonomisi içinde
bu tür deneyimlerin
netlik ve keskinlik yönünde sonuç gösteren bir talep ile sıklıkla
karşılaşıyor olması, hızlı ve paket okumalar yaratmakta. Bu durum,
bulanık olan, kesin donelere dayanmayan üretimler üzerinden bir
paylaşım ilişkisi kurmaya kalkınca epey sorun çıkarmakta. Jan V.
bunun yerine örneklerini, klasik, modern sanatdan ve özellikle
edebiyattan vermeye dikkat etti.

-Asıl dert -sokağın kuralı ve kendi estetiği

Kısım 3.5: Ara notlar
Mona Souag’ın Acı Çay isimli romanından hareketle, Atmane
Bissani, Souag’ın çalışmalarını değerlendirirken şu özelliğin
üzerinde duruyor: “Tıpkı kafka gibi, Mona Souag da
kahramanlarını günlük yaşamın en sıradan sahnelerinden
seçer, yeniden yorumlamanın önündeki engelleri kaldırmak
adına, kararlı bir tutumla onları, hesapları allak bullak eden
durumlara yerleştirir, böylece dünyayı yeniden kavramaya
yeni bir yorum getirir.” bkz: syf: 5 – cevirmenin notu-Acı Çay

“Souag’a göre “bir faslının çektiği aşk acısı, bir rus’un Ya da bir togo’lunun
çektiği aşk acısından daha farklı değildir.”

Kısım 4: Belki sonuç
Sokak ve sokağa odaklanmayı bazen yanlış anlıyoruz. Burada bu iki
sanatçıyla kastedilen şey: sokakta oluşumuzun geçiciliği. Dışarıda
olduğumuz, ait olmadığımız yere çöreklenip o bölgenin sonsuz
müdavimleri (ötelenmişleri, dışarda tutulmuşları, kolonileşmişleri)
üzerinden sınıfsal pozisyonlar belirleyip araştırma kulvarları açmanın
uğraşının dışında bir sanatçı rolü.

(Sözü geçen İki sanatçı “Kendiliğinden: Milyonda Bir” başlıklıserginin katılımcıları olan Uygar Özel ve Nur Muşkara)

Sokağı aidiyetsiz bir an olarak da görebiliriz. Geçicilik ve çarpışma,
gard alma, korunaklı hareket etme, sallanma, rastlantılara açık olma
gibi refleksler üzerinden, aylak -gezgin tipolojisini küçük triplerle
şehir içine uyarlamak. ( Kastettiğim sanırım bunun gibi bir şey.)

Hareket halindeyken güzergah anınızda, bir moment(burada “an”
dışında bir başka çizgiyi de kastetmeye çalışıyorum, an yatay giden
bir şeyse buna dahil dikey çıkan diğer bir eğri de söz konusu.)
çizgisinde sokak

Gidiş-Geliş çizgisini sonsuz bilgi, spekülatif üretim odakları olarak
kullanmayı elbette kastetmiyorum. Bunun tam tersi bir pozisyon
peşindeyim.. Bilinçli kadrajlı bir güzergah dışına taşma cesaretini
göstermek, gard alırken sınıf-direnç mesafelerini zorla
yakınlaştırmaya çalışmadan . Kısaca zorlamadan, bilgiçlik
taslamadan, belirleyip net bir haritaya boğmadan. Şehir o kadar hızlı
değişiyor ki, bizim batılı gelenekten taksilerimize ithal ettiğimiz
navigatorlarin o enformatik duzenlilik reçetesiyle, her gün değişen
çatlak yollarımızda doğru ve kesin bir yolu bulması mümkün değil.
Çarparak öğrenip, doğaçlama refleks geliştireceğiz. Balans pratiğimiz
olmalı.

Çözüm farkına varıp paylaşmak, bu baştan planlı bir kurgu ya da
taraflı ve bilinçli stratejik vurgu ile bir müzakere arayarak birbirini
ötelemeden. Daha kendiliğinden ve samimi bir buluşma zor, zahmetli,
milyonda bir olsa bile gerçekleşebilir. Kısacası bekle, rahat bırak ve
yaşasın. Paylaştığın anın, buluştuğu noktanın tadını çıkar.

-1 Güncel Sanat için Şebeke, İzmir:
Lokale odaklanan,güncel sanatın bu cografya içerisinde hareketler için ortak zemin oluşturmaya ve bu sürecin kaydının tutulmasına öncülük etme hedefinde bir oluşumdur.
Bir çeşit şebeke modeli,genişletilebilir ağ. İzmir kentindeki güncel sanat üretimlerinin sürdürülebilirliğini sağlamak amacıyla,bir grup sanatçı,tasarımcı tarafından kurulmuş bağımsız ve kar amacı gütmeyen bir oluşumdur. Aynı zamanda bu bir acık çağrıdır,bu şehir için yeni yazılmaya başlamış güncel sanat tarihine katkıda bulunmak isteyen Konuk,Misafir küratör, yazar, kolleksiyoner ve düşünürlere acele ve son derece sıcak bir davet içermektedir. “-1 güncel sanat şebeke”nin amacı daha önce söz konusu edilmemiş olan,İzmir şehrinin güncel sanat için genişletilebilir bir haritasını çıkartma çabasına girişmektedir. Bu kanalda üretim gösteren,sanatçı,yazar,tasarımcı, küratörleri ortak bir çatıda toplamak ve bu aktörler üzerinden
gerçekleştirilen aktivitelerin yapılabileceği alanları işaretlemektedir. Bu pratik bu güne
odaklanmaz,geleceğe yönelik bir kayda geçirme sürecine de dair dir. Bir sonraki kuşak sanatçıların ve olası faaliyetlerinin gerçekleştirilebilmesi için zemini kazmak,ve alt yapı çalışmasına girişmek önemli bir misyondur. Onlara hareket kolaylığını ve güven sağlayacak bir geliştirilebilir esnek bir sistem önerisi sunmak seslerini duyurabilecekleri ana kaynağı oluşturmak,şehrin bu anlamdaki hareketliliğini daha fazla nefes alır duruma getirecektir. Bu kayda geçirme süreci ile bu şehirde yasayan profesyonel/ yarı profesyonel,kariyerinin ortasında,yeni başlamış pek çok kişi için faaliyetlerinin sürdürebilirliği adına dışarısı ile bağlantıları için bir açık referans,bir açık kaynak oluşturacaktır. Bu haliyle de her türlü kurumsal ve bireysel geliştirilen güncel sanat için bir İzmir Altın rehberi olma iddiasını barındırmakta. Merkez üretim alanı, web sitesi olan bu şebeke,haritalandırma ve arşivleme çalışmaları haricinde,mekansız sanat pratikleri üzerine odaklanır. Kitap,sergi projeleri,sanat tartışmalarını ve fikirlerin dolaşımını sağlayan aracı alanlar,protokoller Bağımsız,Taşınabilir yer değiştirilebilir eklektik bir yapı içerisinde değerlendirmeye çalışacaktır.

Bir şehirde sanat uygulayıcıları varsa,onlara bir alan-zemin gereklidir. Bu alanın elde edilmesi veya sınırların baştan çizilmesi eğer birileri bu işlemi on’lar için yapmıyorsa,maalesef kendilerine
kalmıştır. Bu bölge sakinleri tarafından bir dezavantaj olarak görülecektir. Elbette konu üzerindeki deneyimsizlik,tarih yazımı konusunda ne yapacağım ben kuşkusunun yarattığı
erteleyişler,sorumluluktan kaçma ve olduğu gibi kabul etme hissi süre gelecektir. Ancak bunun yanı sıra da yüksek bir özveri iş başa düştü diyerek,söz konusu haritanın yeniden çizilmesini,bizzat bu alanın temsilcilerinin kendileri tarafından ortaklaşa yapmalarını sağlamak,açıkçası gelecek için ütopist ve heyecan verici bir adım olarak görülmektedir. Bu ortak Yola çıkmayı göze alan herkese şimdiden teşekkürler.

İzmir, Şubat, 2009

http://eksi1.blogspot.com/

Comments Off

gökyüzündeki bezelye taneleri (6.1.09) radikal

Gökyüzüne bakarak ‘geleceği’ düşünenlerden Arthur C. Clarke, ‘Gökyüzü’nden Sesler’ adlı kitabında, “…yüzeyi yıldızların patikalarından, elleri ise Güneş ve Ay’dan oluşan kozmik bir saatin içine doğmuşuz ve onun i

Comments Off

Kriz, Küreselleşme, Yeni-Liberalizm ve Sanat

Kamil Şenol

Ali Akay’ın Y.K.Y Sanat Dünyamız güz sayısında (sayı 108) yayınlanan, büyük sergiler ve bienaller sorununu tartıştığı, bu sorun bağlamında “dünyasallaşma” kavramını ele aldığı ve “küreselleşme” kavramı ile arasında nasıl farklar olduğunu açıkladığı yazısı, “Kriz, yine, kol geziyor ” cümlesi ile bitiyor. Biz bu cümleden devam edelim. Aslında çok yakın zamana kadar, globalizmin taraftarlarınca, dünya kapitalizminin yapısal krizinin bittiği, en azından bunlara bağışıklık kazandığı ve yönetilebildiği iddia ediliyordu. Yaşanan son kriz bunun hiç te böyle olmadığını kanıtladı. Şu anda yapılan hesaplamalar, bu krizin işsizlik ve yoksulluk açısından 1929 krizinin yıkıcılığına ulaşma ihtimalinin olup olmadığı üzerine. Son 20-25 yıldır ortalığı kaplayan “küreselleşme” tezleri günümüzde ulus-devletlerin önemini yitirdiği üzerine idi. Şu an yaşanmakta olan kriz küresel özellikler taşısa da, yapılan müdahaleler herkesin görebileceği gibi ulusal mekanizmalar aracılığıyla. Küresel tezlerin aksine, bu krizden çıkış için her bir sermayenin kendi ulusal devletinin müdahalesine olan ihtiyacı azalmak bir yana daha da artmıştır. Devlet müdahalesi, yani kamulaştırılarak kurtarılan, banka ve sigorta gibi finans sektöründeki şirketlerinden sonra, sıra üretim yapan şirketlere gelirse bu kimseyi şaşırtmayacak. ( Bu satırların yazıldığı sırada GM iflası ve buna Amerikan Devleti’nin izin verip, vermeyeceği konuşuluyor). Bu şu anlama geliyor, sadece “küreselleşme” eğilimleri değil, devlet müdahalesi gibi, “küreselleşme” karşıtı eğilimler de bir taraftan işliyor. Yaşanılan kriz ortamında bu karşıt eğilimin dozu o kadar artmış durumda ki yapılan müdahaleler “komünizm” olarak eleştirilebiliyor.

Bu kriz toz dumanı içersinde, Ali Akay yazısında, sanatın aynı zamanda siyasi ve toplumsal tarihin bir taşıyıcı olduğunu belirterek, sanatçılar, galericiler, koleksiyoncular, sanat kurumları, fuarlar, büyük sergi kurumları, tüm bunların, artık hayatımızın parçası olduğunu söylüyor haklı olarak. Borsa gibi inen çıkan, yükselen değerler, spekülasyonlar, kaçınılmaz bir şekilde kültür ekonomisinin par­çaları olduğunu, Adorno ve Horkheimer’in “kültür endüstrisi” kavramına, Débord’un “gösteri toplumu” kavramına ve Baudrillard’ın “tüketim toplumu” kavramlarına referans vererek altını çiziyor. Ama öte yandan artık bu kavramlarla dü­şünmemizin imkânlarının da kısıtlı olmaya başladığı hatırlatıyor..

Son dönemde büyük sergiler ve bienaller için şu eleştirel cümleleri her yerde duymak mümkün: “küreselleşen bienallerin tek tipleşmesi; bienaller, uluslararası şirketler, bu şirketlerin yerel muadilleri ve belediyeler tarafından desteklenirken, bienal yapılan kentlerin kendisini tüketime sunulan bir metaya dönüştürmesi, sanatsal etkinliklerin de bu metayı pazarlamanın ve satmanın araçları olması vb.” Bir taraftan bu eleştireler, diğer taraftan özelikle 1999-2000’de doruğa çıkan küreselleşme karşıtı hareketlerin eylemleri, (şu an bu karşıtlık dünya sosyal forumları ile “alternatif küreselleşme” hareketleri şekline bürünmüştür)ve yaşanan son “küresel kriz” ile kapitalizminin somut çelişkilerini perdeleyen “küresel” tezlerin ipliği pazara çıkmış durumda. Bu durumda kirlenmiş “küreselleşme” kavramının yerine, özellikle de sanat ve kültür gibi potansiyel direnme olanaklarının bulunduğu alanlarda yeni bir kavrama ihtiyaç duyulması şaşırtıcı gelmiyor. Bunu bir eleştiri olarak söylemiyoruz, aksine böyle bir tartışmanın gerekliliğine inanıyoruz.

“Dünyalı olmanın veya dünya vatandaşı olmanın milli sınırların ve kültürün dışından bak­mak demek olduğunu da anımsadığımızda, dünyasallığın sermaye hareketlerini ele alan küreselleşmeden de ayrı olarak işlediğini düşünebiliriz” diyor Ali Akay. Küreselleşme ve dünyasallığın arasındaki farklara değinmenin öncesinde kurulan bu hazırlık cümlesi için bir parantez açmamız gerekiyor. Özellikle milliyetçilik akımlarının insanlara gözyaşından başka hiçbir şey vaat etmeyen yapısı, kasıp kavuran şiddeti düşünüldüğünde “dünya vatandaşı” kavramı kulağa çok hoş geliyor.(Hardt/Negri ikilisinde bu formül “dünya vatandaşlığı”, “sosyal ücret” ve “herkes için garantili gelir” talepleri şeklinde işliyor). Dünya vatandaşlığı dediğimizde, ne anlamamız gerekiyor? Hiçbir sınırın olmadığı, vize duvarlarının yükselmediği, insanların serbest bir şekilde dolaşabilmesi geliyor aklımıza doğal olarak. Hepimiz biliyoruz ki dünyada mülk sahibi sınıflar ve çok küçük bir elit kesim dışında hiç kimse bu hareket kabiliyetinde değil. O kadar değil ki yaşadığımız bu coğrafyada her gün onlarca kişi başka, başka ülkelerden gelip, Yunanistan’a geçebilmek için Ege’nin sularında boğuluyor. Hareket kabiliyetine sahip çok küçük elit kesime elbette sanat alanında çalışanlar –sanatçılar, küratör, eleştirmen ve gazeteciler- giriyor. Tam da bu nokta belki de bir direnme potansiyeli gördüğümüz kültür ve sanat dünyası ile “büyük insanlık” arasındaki mesafeyi açıyor. Son Documenta’da Çinli bir sanatçının belki hayatları boyunca bir Avrupa ülkesi göremeyecek 1000 Çinliyi Kassel’e getirmesi bu mesafeyi azaltır mı bilmiyorum. Bu parantezden sonra, konumuza dönersek, Ali Akay soruyor: “nedir dünyasallaşma ile küreselleşme arasındaki farklı anlam? Bu, dünyasalı küreselden ayıran direnme ve kültür kavramlarına bizi bağlayacak. Sanatsal ve kültürel çabaları ve düşünme tarzlarını, isterse küresel şirketlerden sponsorluk yardımı alsın, sermayenin presti­jinden ayırmak gerekecek; çünkü çok önemli gibi duran ayrım, aslında, nedenlerde yatmakta. Niçin sanat düşünüldüğünde hesap düşünülmemektedir? Niçin serma­ye grupları bir kültürel veya sanatsal alana yardım yaparken sanatı değil de parayı düşünmektedir? Niçin “Halkla ilişkiler” veya “Reklam şirketleri” sanat ve sermaye arasında aracı ve para ilişkilerini düzenleyen rolü oynarlarken, sanatı değil, ama prestiji veya sembolik olanı düşünmektedirler?” Bir taraftan sorular sorarak meseleyi açmaya çalışan bu paragraf, diğer taraftan yöntem olarak sorular ile birlikte cevapları da içeriyor kendi içinde. Sondan başlayalım. Niçin “Halkla ilişkiler” veya “Reklam şirketleri” sanatı değil, ama prestiji veya sembolik olanı düşünmektedir? Cevap basit, çünkü sanat konusunda “uzman” değiller. Ayrıca bu şirketler sanatın içeriğinden çok, sanat yapıtlarını üreten sanatçıların şöhretinden ve statüsünden yarar beklerler. Prestiji ve sembolik olanı değil de, sanat’ı düşünmeye başlarlar ise süreç şöyle gelişir: düşünmek demek, o konu hakkında fikir öne sürmektir, fikir öne sürdüğünüzde yavaş yavaş sürece katılıyorsunuzdur, katıldıkça yapılan işe müdahale etme riskiniz artar, eğer müdahale ederseniz de aslında yapmak istediğiniz ile elde ettiğiniz sonuç tam tersi olur. Sizin amacınız prestij ve sembolik olanı satın almaktı; ama sanat düşünmeye başladığınız anda amacınızdan uzaklaşırsınız, dolayısıyla bu amaç ile sanatı düşünmek arasında ters orantı vardır. O yüzden “akıllı” reklam ve halka ilişkiler şirketleri, prestij ve sembolik olanı, direkt sanatın içinden, merkezden görünür kılmazlar. Siz geri planda bir yerde “destekleyenin” prestijini hissedersiniz. (reklam ve halka ilişkiler işinde “uzman” olanlar, opera sahnesinde, şarkının içinden sponsor adını söyletmezler!)

Madalyonun öbür yüzünde, niçin sanat düşünüldüğünde hesap düşünülmemektedir? sorusu var. Eğer tek bir projeden, tek bir sergiden ya da tek bir eserden söz ediyorsak burada hesap düşünülmediği doğrudur. Düşünülen sadece sanattır. Eserin etkisi ile hesapçı olmak arasında kuşkusuz ters orantı vardır. Ama bu sadece o an, o sergi veya o proje için geçerli değil midir? Sanat, sanatçısından eleştirmenine, küratöründen koleksiyonerine, destekçisinden kurumlarına dek tüm aktörleriyle bir alan ise, eser/sergi öncesini ve sonrasını da düşünmek zorundayız. Bu alan “geçerli kılma tekelini” ele geçirmek için verilen savaşlarla doludur. İşin içine “geçerli kılma tekeli” girmeye başladığında kaçınılmaz olarak hesap düşüncesi gündeme gelir. Durumu daha iyi anlatabilmek için bu noktada P.Bouirdieu’dan uzun bir alıntı ile yardım isteyebiliriz: “Bir yapıt ortaya koyan sanatçının kendisinin de üretim alanı içinde, bu sanatçının ‘bulgulanması’na ve bu sanatçıyı ‘tanınmış’ ve benimsenmiş sanatçı olarak kabul etmeye katkıda bulunanların tümünce –eleştirmenler, önsöz yazarları, satıcılar, vd. – yaratıldığının ayrımına varmak için yasak soruyu gündeme getirmek yeterlidir. Böylece, örneğin sanat tüccarı( tablo satıcısı, yayıncı, vd.), ayrımsız bir biçimde, ürünlerinin ticaretini yaparak sanatçının çalışmasını sömüren ve bu çalışmayı sergiler, yayınlar veya sahnelemeler aracılığıyla sembolik iyelikler piyasasına sürerek sanatsal yapım ürününe kendisinin benimsenmesi oranında önem kazanan bir geçerlik sağlayan kişidir. Savunduğu yazarı tanıtıp benimsettirerek ona değer kazandırır, yazara güvence olarak edindiği sembolik sermayeyi sunarak yapıtın yayınlanmasını ( kendi güvencesi altında galerisinde veya tiyatrosunda, vd.) sağlar ve böylelikle de onu benimsenme çevrimine katar; bu yolla, yazar, giderek daha seçkin topluluklara ve daha değerli ve aranan (örneğin ressamların durumunda toplu sergiler, kişisel sergiler, saygın koleksiyonlar, müzeler) yerlere girer[1].” Bu uzun alıntıya eklenebilecek tek şey, “geçerli kılma tekeli” mücadelesinin yerel değil; artık uluslararası (küresel değil !) boyutta cereyan ettiğidir.

Ali Akay, yazısında küreselleşme ile sermaye hareketleri arasında birebir denklik kuruyor. Para dünyası eşittir küreselleşme şeklinde bir formül işliyor. Ali Akay’a göre sermayedar ile sanatçı arasındaki farkları görmek, dünyasallaşma ile küreselleşme arasındaki farkı anlamak için önemlidir. Küreselleşmenin karşına koyduğu dünyasallaşma kavramını şu şekilde tarif ediyor: “Sanatçılar veya küratörlerin bazıları sergilerini yaparlarken, hangi pratik sermayenin işine gele­cek diye düşünmeyerek çalıştıklarında, zaten küresel sermayenin hizmetinde gibi durmaz olmaya başlamışlardır; hâlbuki sermayenin kurallarına ve sadece buna bağlı kalarak sanat veya sergi yapmak, serginin düşünsel ve sanatsal boyutuna bir set çekerek etkisini azaltacaktır. Bu anlamda, dünyasal olan bir kültür veya bir sanat pratiği, küresel olan sermayenin hareketlerinden ve düşünme biçimlerinden kendisini ayırmaktadır… Sanatın içinde olduğum zaman sanat dünyası benim içimdedir ve sanat dünyası benim dünyam olmaktadır; ama sermayenin kültür ve sanata bakışındaki dünya sanat dünyası değildir; sanatın önünde duran sermaye dünyasıdır. Bu işte küreselleşmedir… O halde içinde bulunduğum dünyanın sanat dünyası veya para dünyası olması dünyasallaşma ve küreselleşme arasındaki ayrımı bize göstermektedir.” Aynı zamanda bu alanda direnmeyi ve bir ideale doğru gitmeyi barındırdığından dünyasallaşma kavramın yerine “evrensel”in de kullanılabileceğini belirttir. Devamında sanatçı ve sermayedar arasındaki ayrıma dikkat çeker: “sermayedar parayı düşünürken bir yandan da kendisini düşünmektedir veya yakın çevresini, ailesi­ni vb. Hâlbuki sanatçı sanat düşündüğünde parayı, ailesini veya kendisini değil, insanlığı düşünmektedir.”

Küreselleşmeyi sadece sermaye hareketleri üzerinden tanımlayabilir miyiz? Sanatçıların veya küratörlerin “bazıları”nın sermayenin taleplerini düşünmemeleri, sergileme biçimleri/modelleri üzerinden oluşan global etkilerden kaçınmalarını mümkün kılar mı? Küreselleşmenin ekonomik boyutunun yanı sıra, kültürel boyutundan muaf olabilmek için, sanatın içindeki dünyada kalmak, sadece o alanın sorunları üzerinden düşünmek ve hareket ediyor olmak yeterli midir? Bu ve benzer soruların cevapları için, son 20-25 yıldır, özellikle kaçınılmazlık ve zorunluluk vurgusu ile etkili olmaya çalışan küreselleşme teorilerinin, en azından kendi konumuz açısından gerekli yanlarını kısaca bir gözden geçirelim[2]. İlk başta söylememiz gereken “küreselleşme” ideolojik bir kavramdır. İkincisi ise, küreselleşme teorisi bir ekonomik teoriden ibaret değildir. Devlet teorisine, uluslararası ilişkiler teorisine, barışa, demokrasiye, “küresel bir sivil toplum”un oluşumuna, NGO’lara, kültürel hayata ilişkin çeşitli önerme ve tezler içerir. Globalizmin üzerine bastığı ve sömürdüğü maddi zemin, dünya ekonomisinin, politikasının, kültürel hayatının vb. son dönemde yaşadığı yoğun bütünleşme sürecidir. Burada bir şeyin altını iyi çizmek gerekiyor, küreselleşme teorilerini eleştirmek ve bu teorilere karşı olmak, kapitalizmin dünyayı bir şekilde bütünleştirip bütünleştirmediği tartışması değildir. Tartışılan ve eleştirilen bütünleşmenin biçimleridir. Nedir bu biçimler? Bu biçimler yeni-liberalizm ve onun politikalarıdır. Bu politikalar ile dünya ekonomisi içindeki bütün engellerin kalktığı, meta, para ve üretim sermayesi akımlarının serbestleştiği, yani her şeyin düzlendiği bir durum yaratmak amaçlanmıştır. (Türkiye’nin de 24 Ocak 1980 kararlarıyla çok erken bir aşamada -Thatcher’dan hemen sonra, Reagan’dan önce!- bu yola girdiği hatırlanmalı.) Bir taraftan, yeni-liberal stratejinin benimsenip benimsenmemesi bir toplumsal ve uluslararası mücadele konusudur. Uluslararası planda yeni-liberalizmi dayatan uygulamalar IMF koşullarından başlar, yeni Dünya Ticaret Örgütü’nden geçer, Avrupa Birliği ve Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (NAFTA) gibi oluşumlara kadar uzanır. Diğer taraftan her bir ülke içinde ise yeni-liberalizm tam bir sınıf mücadelesi konusudur: bu mücadelenin yöntemleri, Amerika ve Avrupa’da işçi örgütlerinin zayıflatılması ve ideolojik/politik kuşatmadan, Türkiye gibi ülkelerde 12 Eylül tipi rejimlerin vahşi yöntemlerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Genel olarak bütünleşme kavramı ile birleşmenin özel bir tarzı, yani yeni-liberal yöntemlerle, engellenmemiş piyasalar aracılığıyla birleşme, özdeş kılınır. Öyleyse, yeni-liberalizm kriz içindeki sermayenin(kapitalizmin uzun dalga krizinden bahsediyoruz, şu andaki krizi bu dalganın en tepe noktalarından biridir) yeniden-yapılanmasının ve işçi sınıfına karşı taarruzunun ihtiyaçlarına cevap veren bir stratejidir. Bu niteliğiyle de bütün dünyanın burjuvazisinin işçi sınıfı ve öteki emekçi kitleler karşısındaki ortak çıkarını dile getirir. Yeni-liberalizm (ve onun dümen suyunda yürüyen uluslararası bütünleşme) bütün ülkelerin işçilerini ve emekçilerini bölerek, parçalayarak, giderek atomize ederek teslim almaya yönelik bir stratejidir. Bir başka değişle ağır bir taarruzun adıdır. Finans kapital, mali sermaye ve üretim sermayesini bir arada tutan yapısıyla, emperyalizm çağına özgü bir sermaye türü olarak günümüzde neredeyse evrensel hale gelmiştir. Finans kapitalin evrensel hale geldiği günümüz koşullarında, küreselleşme, liberalizmin, dizginlenmemiş bir dünya piyasasının, sermayenin özgür hareketinin hüküm sürdüğü bir dünyada sermayelerin kıran kırana rekabeti, güçlünün ayakta kalması ülküsüdür. Yabancı sermayeyi çekebilmek için, düşük ücret, disiplinli işgücü, düşük vergi, düşük düzeyli çevre koruma standartları vb, diğer gelişmekte olan ülkeler gibi Türkiye’de de uygulanan yeni-liberal politikaların bir ayağıdır. Öte yandan, Türkiye’de globalistlerin politik söylemi hep “treni kaçırmama”, hiç olmazsa en sondaki vagona kapağı atma benzetmesiyle bezelidir. Dünya sisteminin belirli bir yönde hareket etmekte olduğu saptamasını yapar, Türkiye’nin de bu gidişata avantajlı biçimde katılmasını savunurlar. Hatta bazı tavsiyeleri yerine getirirlerse, ülkenin köşeyi döneceğini iddia edenleri de vardır. Avrupa ile Gümrük Birliği’ni bu mantıkla savunurlar, kaliteli eğitimi ve yüksek teknolojiyi toplumsal ihtiyaçların daha iyi karşılanması için değil, Türkiye’nin rekabet şansını arttıracağı için isterler, İstanbul’u bir dünya kenti olarak nasıl satacaklarını tartışırlar.

Bu noktada, İstanbul’un bir dünya kenti olarak nasıl pazarlanacağı tartışmalarından, bunun araçlarından biri olarak düşünülen büyük sergiler/bienaller üzerinden konumuz olan sanata tekrar geri dönebiliriz. Büyük sergiler ve bienaller üzerinden şehirlerin kendilerini tüketilebilir bir metaya dönüştürmeleri problemi sadece İstanbul’un değil, bu tür etkinlikleri düzenleyen dünyadaki birçok şehrin problemi. Elena Filipoviç, Global Beyaz Küp adlı makalesinde[3], büyük sergiler ve bienaller için şu tespitte bulunur : “Ancak, tek tek tarihleri nasıl olursa olsun müzeye ve müzenin geleneksel sergilerine karşı model olma niyeti, bu tür etkinlikleri tanımlayan önemli bir özelliktir.” Devamında ise, küreselleşme teorilerinin, kültürel hayatta uzantılarını kavrayabilmemiz açısından şu önemli açıklamalarda bulunur: “Kimse bu konuda konuşmak istemiyor, ama bienaller ve diğer büyük çaplı sergiler kendilerini müze fikrinden ne kadar ayrı tutarlarsa tutsunlar, en çok klasik müze sergilerindeki gibi katı geometrisi, beyaz bölmeleri olan ve penceresiz alanlarda, özel inşa edilmiş mekanlarda eser sergiliyorlar.” Meta, para ve üretim sermayesi akımlarının serbestleştiği, yani her şeyin düzlendiği bir durumun aynısını, sergileme biçimi ve modellerinde de görüyoruz. Filipoviç’in sözleriyle, “burada paradoks, tabi ki şu: bienallerin çoğu, karşı çıktıkları neoliberal globalizasyon modelinden besleniyor ve kendileri bu tür homojenliği yaratıyor”. İstisnalar, Havana, İstanbul, varolduğu sırada Johannesburg ve Tiran. Bu yazı bağlamında, küreselleşme, dünyasallaşma (Ali Akay dünyasallaşma kavramının evrensel ile de ikame edilebileceğini söylemişti, peki enternasyonel’i kullanmak mümkün olabilir mi?) kavramlarının karşılaştırması ve çeşitli olası sorular açısından, Filipoviç’in aşağıdaki sorusu üzerinde ısrarla durulması gereken nitelikte: “Bizim modernitenin kültürel tarihleri ve onların üreticilerini baskı altına alan, gizleyen ve değiştiren bir kurgu olduğunun daha (yeni) bilincine vardığımız bu dönemde, neden ödevini yerine getiren bu mekânsal işbirlikçi hiç sorgulanmadan yayılmaya devam ediyor. Eğer globalizasyon, çoğu kez iddia edildiği gibi, ulusal ve uluslararasının ikili karşıtlığını sorunsallaştırıyorsa, ulusal sınırlara ve yerinden oynamayan dominant kültürel paradigmalara karşı çıkarak tarihlerin, geçiciliklerin ve Batı’nın ötesindeki üretim koşullarına giriş izni veriyorsa, o halde neden bu kadar çok sayıda konvansiyonel yapılar ve bu yapıların epistemolojik ve kurumsal temellerini vurgulamaya çalışan yerlerde bulunmaya devam ediyorlar?” Bu soruya olası cevaplardan biri olarak şu verilebilir: “Küreselleşme teorisi, emperyalist ülkelerin sosyo-ekonomik, politik ve kültürel yapılarını bütün öteki ülkelere kendi gelecekleri gibi gösteren, emperyalizmin hakimiyeti altında bir bütünleşmeyi bütün ülkelerin çıkarı olarak sunan bir teoridir. Aynen atası ‘modernleşme’ teorisi gibi ‘küreselleşme’ kavramı da bir konverjans (yakınsama) teorisidir ve kapitalizmin ve Batı kültürünün yaygınlaşmasını haklı gösterir. Liberal ‘küreselleşme’nin bütünleşmenin tek yolu olmadığının ortaya konulması, emperyalizmin ekonomik, politik ve kültürel hâkimiyetini tek mümkün gelecek olmaktan çıkararak, anti-emperyalist bir politik tavrı olanaklı hale getirir[4].”

Küreselleşme karşısında bir pozisyon ve kavramlaştırmaya gidilecekse, sermayenin taleplerine kulak asmadan, sanatın içinden, onun problemleri üzerinden bir kurgu, çalışma ve düşünme biçimi tek başına yeterli olmayacaktır. Kemikleşmiş sergi şablonlarının dışında, “beyaz küp”ün uzantısı olmayan bir sergileme biçimi/modeli (bu elbette sadece bir gösterme üzerine kurulu değil, ilişkiler düzeyini de içine olan) arayışı, küresel genişleme ve homojenleşme karşısında atılacak ilk adım olabilir. Böyle bir arayış mekânların masum olmadığı, sergi mekânlarının da ideolojik bir yanı olduğunu teslim etmektir aynı zamanda. “Zenginlik” ile sanat arasında hep bir neden sonuç ilişkisi kurulur. Bu kriz vesilesiyle zenginliklerin yaratıcısının emek olduğunu (Smith, Ricardo, Marks) yeniden idrak edersek, hem ülkemizde hem de dünyada işsizliğe ve işten çıkarmalara karşı, bu yola sapan şirketlerin kamulaştırılması yolunda talepleri dile getirip, sanat alanında, sermaye ile kolkola yürümek yerine, tam da değeri yaratan emeğin farklı örgütlenme biçimlerini gündeme getirerek, sanatın biçimlerini değiştirebiliriz. Unutmayalım ki bir diş hekiminin emek-zamanı ile bir sanatçının emek-zamanı arasındaki mübadele için sermayenin dolayımına ihtiyacımız yok. Bu örnekler çoğaltılabilir. O yüzden “insan neyle yaşar ?” sorusu doğru bir başlangıç noktasıdır.

[1] Pierre Bourdieu. Sanatın Kuralları.Y.K.Y.Çeviri:Necmettin Kamil Sevil.Sayfa:264
[2] Burada küreselleşme kavramına ait açıklamalar, ideolojik bir kavram olan küreselleşme üzerine yıllardır ideolojik/teorik mücadele yürüten Sungur Savran’ın aşağıdaki makalesinden, onun cümleleri ile çıkarılmış özet görüşlerdir.Bu makale ile uyuşmayan veya çelişik olabilecek tüm kavramsallaştırmaların sorumluluğu bana aittir. Küreselleşme mi, uluslararasılaşma mı? Sınıf Bilinci Dergisi.yıl.1996 sayı.16-17.makalenin online versiyonu için : http://www.iscimucadelesi.net/arsiv/kuresel/kurmu_ulmu.htm
[3] Y.K.Y Sanat Dünyamız Sayı 108.Çeviri: Mine Haydaroğlu.(Ali Akay’ın yazısıyla aynı sayıda)
[4] Sungur Savran’ın adı geçen makalesinin politik sonuçlar bölümünden.

Comments Off

Muhtelif 04, 2008 Mehmet Dere söyleşisi

Adnan Yıldız/ Mehmet Dere ile söyleşi: Aut disce aut discede ADNAN: Sevgili Mehmet, sana yazmadan önce milliyetçi fıkraları düşünüyordum; şimdiye kadar duyduklarımın en feci olanı, bizi Avrupa Birliği’ne almamalarının asıl ned…

Comments Off

Muhtelif 04, 2008 Gerald Lidstone söyleşisi

Adnan Yıldız / Gerald Lidstone ile söyleşi Kim kimin için üretiyor? Muhtelif adına Adnan Yıldız, Goldsmiths’den finansman uzmanı ve strateji planlamacısı Gerald Lidstone ile Türkiye’nin geleceğine dair olası senary…

Comments Off

Galerist Gazete PiST Röportajı / Eylul 2008

Esra Aysun’un Galerist Gazetesi için Didem Özbek ve Osman Bozkurt’la yaptığı söyleşi editör tarafından kısaltılarak yayınlandı. Aşağıda, röportajın tam metnini bulabilirsiniz.

GALERiST Gazetesi PiST Röportajı / Esra Aysun

Eylül 2008

Pangaltı’da eskiden bir bakkal, elektrikçi ve lokanta olarak faliyet gösteren 3 dükkan 2006 yılından itibaren PiST’in mekanı. İstanbul’un önde gelen sanatçı inisiyatiflerinden olan PiST ise sanat gündemini 16-19 Ekim 2008’de Londra’da gerçekleşecek Frieze Sanat Fuarı’na katılımı için aldığı davetle dolduruyor.

Şüphesiz, PiST’in Frieze’e katılımı İstanbul’ daki sanatçı oluşumları için yeni bir açılım yaratacak. Kurucuları Osman Bozkurt ve Didem Özbek ile konuştuk.

EAA-
PiST’ in bu güne kadar gerçekleştirdiklerine baktığımızda gerçekten ekibin iki kişiden oluştuğuna inanmak çok zor.
PiST öncelikle bir sergi alanı, hem farklı sanatçıların hem de sizlerin proje ve sergilerine ev sahipliği yapıyor. 7 gün 24 saat açık bir sergi vitrini var. Bunun yanısıra 2006 yılından beri yaptıklarınız arasında sanatçı konuşmaları serisi, sanatçı kitabı tanıtımları ve güncel sanat oluşumları arasında bir network kurulması için önemli bir adım olan sanatçı inisiyatifi toplantıları, film gösterimleri ve e-flux gibi çarpıcı uluslararası projeler var.
PiST’in daha geniş bir çevre tarafından tanınmasını sağlayan ise İstanbul’un büyük bir eksiğini kapatan güncel sanat listesi LiST oldu.
Siz hem bir sergi alanı ortaya çıkardınız hem sanatçıların biraraya geldiği bir platform yarattınız hem de yaşadığı, varolduğu bölge ile ilişkiye geçen komşularla ilişkili projeler geliştirdiniz

OB-
Evet, epey bir projemiz var ancak bütününe baktığımızda hepsinin belli bir çerçevede toplandığını görüyoruz. Yaşadığımız çevreyi ise gözardı edemezdik; PiST bizim de uzun yıllardır yaşadığımız bildiğimiz bir bölgede başladı ve projelerimizi paylaşmak için ideal bir zemin yarattı. Üretim sergileme ve çok amaçlı bir şekilde kullandık ve kullanıyoruz bu alanları.

EAA
Pangaltı da İstanbul için özel bir yer değil mi?

OB
Evet, uzun yıllardır burada yaşadığımız için bölgeyi çok iyi tanıyoruz. Bu bölgenin tarihi, dinamikleri, kozmopolit yapısı bizim üretimimizi de çok etkiliyor. Genel olarak İstanbul’un sokak hayatı ve dinamikleri bizim üretimimize ve PiST projelerine çok yansıyor. İstanbul bizim için bir ilham kaynağı.


PiST i kurarken Beyoğlu bölgesi dışında olmamız bizim için çok önemliydi. Özellikle LiST’in haritasında İstanbul’da güncel sanat mekanlarını yerleştirip bakınca Beyoğlu’ndan Tophane bölgesine doğru bir kayma olduğunu görüyoruz. Biz de Taksime 20 dakika yürüme mesafesindeyiz ama Şişli Belediyesi’ne bağlıyız. Hemen yanımızda Nişantaşı sanat galerileri, sinema ve tiyatrolarıyla geçmişten beri bir kültür alanı. Ama Nişantaşı ile bir izleyici alışverişimiz yok, PiST’in izleyicileri çoğunlukla Beyoğlu tarafından geliyor. Beyoğlu’nda olduğu gibi bir açılıştan diğerine gidemiyorlar ya da bir yerlere oturup birşeyler içemiyorlar, PiST için gelip geri dönüyorlar, bu yüzden sanırım halen ayrıcalıklı bir konumumuz var…

EAA
Pangaltı’dan Londra’ya yolculuk nasıl başladı?


Bunda ilk açıldığımızdan beri yaptığımız projelerle bir devamlılık yakalamış olmamız sanırım Frieze’e davet edilmemizde etkili oldu.

OB
Aslında bu 1.5 yıla yayılan bir süreç. Önce niyet olarak belirtildi ve birbirimizi tanıdığımız ve iletişimde olduğumuz bir süreç başladı. Frieze’den Amanda Sharp bize yazarak bizi davet etti ve Matthew Slotover İstanbul’a gelerek PiST’i ziyaret etti, devamında biz de Frieze’e giderek bir sonraki yıl ne geliştirebileceğimizi düşündük. Çok destekleyici ve olumlu davranarak bizi motive ettiler.

EAA
Aslında sizin sanatçı kimliğiniz de mutlaka bunda etkili olmuş olmalı. İnisiyatifi başlatmadan önce zaten ikiniz de sanatçı olarak İngiltere ile bir ilişkideydiniz.

OB
Evet benim en son Haziran 2007’de Londra’da katıldığım bir sergi var. November Payton’ın da küratörlerinden olduğu Tate Modern’de Tribune Hall’daki Global Cities sergisiydi. Türkiye’den Hüseyin Alptekin ve ben davet edildik. Ücretsiz gezilebilen bir alanda 1-1.5 milyon kişi tarafından işlerimin görülmüş olması benim için çok etkileyici bir tecrübeydi.


Londra benim de yüksek lisans eğitimim sırasında yaklaşık 3.5 yıl yaşadığım iyi bildiğim bir şehir. Bu yüzden Frieze ile bağlantı kurulduğunda kendimi rahat hissettim ama onlar da bize çok destekleyici ve rahat davrandılar. Açıkçası böyle iyi bir iletişim İstanbul sanat ortamında gerçekleşebilir miydi emin olamıyorum.

OB
Daha önce Türkiye’den Frieze’e 2 kurum katıldı: galeri olarak Galerist ve özel proje daveti alan Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi. Türkiye’de de hepimizin çabası bu: sanat ortamını geliştirmek; ve son dönemde fuarların yaptığı da bu, ticari sanat piyasasını daha sorunsuz işler hale getirmek. Ne yazık ki ancak son dönemde uluslararası sanat haritasında görünür olmaya başladık. Ama bu sadece fuarlarla değil, buradaki sanat üretiminin desteklenmesi ve Türkiye’li sanatçıların uluslararası dolaşımına girmesiyle olabilir.Ve işte bu haritaya daha çok yaklaştığımız için de bence Frieze artık Türkiye’yi fuarda daha çok görmek istedi.

EAA
Peki PiST olarak fuarda özel bir alanda mı konumlandırılacaksınız?


Hayır, bütün diğer galerilerden farksız olarak aynı çerçevede bir alanımız olacak. Bizim gibi kar amacı gütmeyen bir mekan daha olacak Frieze’ de ama kurumun ismini bilmiyoruz ve bizim de kar amacı gütmeyen bir mekan olmamızı telaffuz etmemizi istemiyorlar. PiST’de fuara katılan 150 galeriden biri olarak geçiyor katalogda.

EAA
Frieze size bu katılım için nasıl bir destek veriyor?


Sadece fuar alanı kiramızı karşılıyorlar ama geri kalan tüm harcamalar bize ait – ulaşım, sanat eserlerinin üretim ve nakliyesi ve kalış…Ve bizim hem kendimizi hem de ülkemizdeki çağdaş sanatı en iyi şekilde oraya taşımamızı bekliyorlar elbette.

EAA
Türkiye’ de güncel sanat için ayrılan bir devlet fonu ya da Amerika ve Avrupa’daki gibi güncel sanata fon ayıran gelişmiş bir vakıf sistemi olmadığını biliyoruz. Siz zaten bu yoklukta bir kurumu var ediyorsunuz, bir adım daha atıp bu yurtdışı projesini nasıl gerçekleştireceksiniz, bunun için bir destek arayışına giriştiniz mi?

OB
Frieze bizim için çok büyük bir proje ve Londra dünyanın en pahalı şehirlerinden biri. Epey bir bütçeye ihtiyacımız var. Gider kalemlerimiz: işlerin üretimi, nakliye, konaklama ve ulaşım v.s.
Özel kurumlardan destek arayışımız var ama varolan sponsorluk sistemi bizim gibi küçük oluşumları dikkate almıyor malesef.
Ama iyi bir gelişme de oldu, Canan Pak Frieze projesi için önemli bir destek verdi bize, hem maddi hem manevi. Canan Hanım olmasa Frieze için gerçekleştireceğimiz özel projeyi yapabilmemize imkan yoktu. Bu proje için gerekli olan endüstriyel üretimi Canan Hanım sayesinde yapabiliyoruz.

EAA
Bu da sanırım kurumları ikna edebilecek kişilerin sanatçılar değil ama sanatı tanıyan, bilen ve yaşayan kişiler olduğunu gösteriyor bize. Koleksiyonerler aslında birer sanat hamisi olarak sanatçı ve sanat destekçisi olabilecek kurumlar arasında bir bağ yaratabilirler.

OB
Evet çünkü inanç gerekiyor. Biz yaptığımız işe çok inanıyoruz ve bizimle bu inancı paylaşan kişilere ve kurumlara ihtiyacımız var. İstanbul 2010 AKB ile görüşmemiz ise halen devam ediyor. Türkiye’de ilk defa güncel sanat için ayrılmış bir fon var ve bu bizim için bir şans elbette. Görsel Sanatlar Yönetmenliği, Beral Hanım projemizi destekliyorlar ancak yapısal olarak bürokratik süreç çok uzun sürüyor maalesef.


PiST bugüne kadar projeleri için bir fon ya da sponsorluk desteği bulamadı. Aile desteği olmasa PiST varolamazdı açıkçası. Ama PiST’in Frieze’e gitmesi sadece bizim için değil İstanbul güncel sanat ortamı için de çok önemli bir gelişme. Biz orada İstanbul’da neler olduğunu göstereceğiz. Bizim oradaki başarımız İstanbul sanat ortamına daha çok dikkat çekecek.
Aylardır özel kurumlardan görüşme talep edip sponsorluk arıyoruz ve bahsettiğimiz o ortak dili yakalamakta zorlanıyoruz. Hep yakındığımız, dünyadaki negatif imajımızı en kolay düzeltecek, en kuvvetli medyum da sanat aslında. Umarım kurumlar gelecekte İstanbul’dan yurtdışına çıkacak başka sanat oluşumlarına daha çok destek olabilirler.

EAA
Peki Frieze’ de ne sergileyeceksiniz?

OB
Özel bir proje yapıyoruz. Türkiye’ den başka güncel sanatçıların da işlerinin olacağı bir sergi ve sanatçı portfolyoları olacak. Bu sanatçıların arasında hem genç hem de deneyimli sanatçılar var ; daha önce birlikte çalıştığımız ya da çalışmadığımız.


Biz kendi işlerimizin yanısıra –Osman Bozkurt ve Didem Özbek dışında- Frieze kapsamında temsil etmek istediğimiz sanatçıları davet ettik projemize: Fahrettin Örenli, Yang Ah Ham (Kore’li, Bu yıl Hermes ödülüne aday gösterildi Shangai Bienali’ne de katılıyor). Sefer Memişoğlu, Köken Ergun ve bu sene Berlin Bienali’nde işleri sergilenen Caner Arslan ve geçtiğimiz Haziran’ da ilk kişisel sergisini PiST’te açan İz Öztat olacak.

EAA
Neden sadece Türkiyeli değil uluslararası isimler?

OB
Biz sadece yerel bir sanat pratiği gütmüyoruz. Bulunduğumuz merkezin İstanbul olması çok önemli ama biz yurtdışında yaşayan diğer sanatçılarla da etkileşim halindeyiz.


Ve LiST de bizimle Frieze’e geliyor. İstanbul güncel sanat piyasasını görünür kılacak.

EAA
LiST oldukça ilgi uyandıran bir üretim oldu. Ama LiST’i bedava olarak 40.000 adet nasıl dağıtabiliyorsunuz İstanbul’da?

OB
LiST Didem’in Artist Information projesi kapsamında 10.Uluslararası İstanbul Bienali sırasında başlattığımız bir yayın. Önemli bir ihtiyaç karşıladığını düşünüyoruz ancak 40.000 İstanbul için yetersiz kalıyor aslında. İyi bir dağıtım ağımız var. Ayrıca idefixe sayesinde 10 bin adetlik bir bölümünü tüm Türkiye’deki kitap alıcılarına dağıtıyoruz.
LiST, katılımcı mekanların katkısıyla yayınlanıyor. Bir de listingde yer alan kurumların dışında reklam alanları var. Tüm maliyeti bu iki kaynakla karşılamaya çalışıyoruz.
LiST tamamen güncel sanata odaklanmış ve belli kriterler dahilinde mekanların yer alabildiği bir yayın. LiST’in yer verdiği sergi ve kurumları gezen bir izleyiciye bir güncel sanat seçkisi sunulmuş oluyor. Önümüzdeki sayılardan itibaren LiST için bir de danışma kurulu oluşturuyoruz. Bu kurul sanat profesyonellerinden oluşacak ve gelen kurum/mekan tekliflerini artk biz değil bu kurul değerlendirecek.

PiST olarak biz İstanbul sanat ortamının olabildiğince aktif, dinamik, kendini gösteren ve genişleyen bir profille devam etmesini önemsiyoruz. İzleyici sayısının artmasını istiyoruz ve LiST sayesinde sanat profesyonellerinin dışında farklı bir izleyici yarattığımıza inanıyoruz. Güncel sanatın ana medyada yerini bulamadığı ya da etkinlik haberleri arasında kaybolduğu durumda, LİST’le güncel sanatın görünürlüğüne katkıda bulunuyoruz.

EAA
PİST Frieze sırasında satış yapacak mı?

OB
Evet. Kar amacı gütmeyen bir mekan olarak varoluyoruz ama kar amacı gütmemek zarar etmek demek değildir. Giderlerimizi karşılamak için gelirimiz olmak zorunda ve bu geliri sağlayacak en önemli kaynak da sonuçta gene sanatçının üretimi için kullanılacak olan sanat işleri.


Sanatçı olmak, ve bunu profesyonel bir meslek olarak sürdürmek ekonomik bir durum gerektirir. İşlerinizin bir arz-talebi oluşur. Bizim gibi bağımsız mekanlar yurtdışında sanatçılarının işlerini satabiliyorlar, Türkiye’de de kendi yağımızda kavrulabilmek adına bunun yerleşmesini desteklemek gerektiğine inanıyorum. Çünkü bizde mekanların desteklenmesi için bir fon yok. Yurtdışında örneğin Hollanda’da olduğu gibi sadece kurumsal ve devlet desteği alarak iş yapan, hayatını sürdüren sanatçılar var. Aldıkları fonlarla bir yıl boyunca hem standard harcamalarını karşılayıp hem de proje üretebiliyor, farklı şehirlere gidip üretim yapabiliyorlar. Umarız ki sanata kurumsal fon desteği açısından 2010 yeni bir açılım yaratacak. Ama o da bitecek. Güncel sanat için kurumsallaşmış, kalıcı bir fon olması gerekiyor.

EAA
Frieze’ den önce ya da sonra PiST için bir değişim olacağını düşünüyor musunuz? Beklentiniz nedir?


Frieze 5 günlük çok heyecanlı bir dönem olacak ama asıl öncesinde hararetle yapacağımız enstalasyon ve götüreceğimiz işler için üretim ve fon arayışı aşamasındayız. Üretime ancak finansman sağlanınca başlayabileceğiz. Asıl vakit alan kısım bu fon arayışı oluyor. Ama tabii ki Frize’deki tecrübemizin bizi geliştireceğine inanıyoruz.

OB
Proje aşamasındaki işlerimizi yapmaya devam edeceğiz her zamanki gibi. Asıl ümidimiz Frieze sonrası bilinirliğimiz artacağı için destek bulmamızın kolaylaşması.

Dünyanın en önemli sanat organizasyonlarından birini yapan yöneticilerin İstanbul’ da bir mahalle arasına gelerek PiST’in ne yaptığını görmeleri ve bağımsız bir sanat mekanını Frieze’e davet etmeleri aslında İstanbul’a bir “şeyler” söylediklerini gösteriyor bizce.

Comments Off

Dali ve Şehir Proletaryası*

Burak Delier-Kamil Şenol

Ne kadar doğrudur bilinmez, Sakıp Sabancı Müzesi’nde başlayan Salvador Dali sergisini, 1,5 günde 4 bin 200 “sanatsever” gezmiş. Gazetenin haberine göre bu rekormuş. Gazetedeki haberin fotoğrafında “sanatsever” bir kuyruk görüyoruz; ama yine de bu haberde verilen “sanatsever” sayısına kuşku ile yaklaşmamızın nedeni, bu tür haberlerin tam da “önünde kuyruk” oluşsun diye yapılan sergiler için manipülasyon aracı olması ve halka ilişkiler niteliği taşıması. Yukarıda bahsettiğimiz haber 22 eylül pazartesi günü İstanbul’da ücretsiz dağıtılan gazetelerden birinde çıkmıştı. Google haberlerde küçük bir araştırma yapıyoruz. 19 Eylül Cuma yani yukarıdaki haberden üç gün önceki Milliyet Gazetesi’nin kültür sanat sayfasında bir başlık: Dali’den rekor beklentisi. Sergiyi hazırlayanlar, basın toplantısında serginin muhteviyatına ilişkin bilgileri verdikten hemen sonra “serginin Picasso sergisinin ziyaretçi rakamlarını geçeceğini ve rekor kıracağını düşündüklerini” de sözlerine ekleyerek yönlendirmelerini yapmışlar. NTVMSNBC internet haber portelinden devam edelim:

“Dün akşam, ‘İstanbul’da Bir Sürrealist: Salvador Dali’ sergisiyle ilgili basın toplantısına gösterilen ilgi gerçekten de eşine az rastlanır bir ilgiydi. 18 gazete, 18 televizyon kanalı, 4 haber ajansı, 24 dergi, 4 haber porteli, Türkiye’de temsilciliği bulunan yabancı basın kuruluşlarından 6 temsilci, 1 radyo ve yurtdışından da Le Monde, El Pais, The Times gibi gazetelerden 10 kişi basın toplantısını izledi. Toplamda 75 yayın ve 149 basın mensubu vardı.”

Müze Müdiresi, basın toplantısına gösterilen yoğun ilgiden yola çıkarak, “Picasso’da bu kadar basın ilgisi yoktu, sanırım Dali sergisiyle büyük bir rekor kırılacak” demiş. Serginin maliyeti ile ilgili sorulara net bir yanıt vermekten kaçınan Müze Müdiresi, sadece serginin çok maliyetli ve masraflı olduğundan bahsetmiş. Serginin maliyet, masraf, para kısmına yazının sonunda tekrar döneceğiz. Gördüğümüz tüm haberlerdeki ana yönlendirme bu serginin çok gezileceği! Baştan sona bir yönlendirme ve halka ilişkiler faaliyeti şeklindeki haberleri, en son Cumhurbaşkanı ve Eşinin de sergi açılışına geldiğini gösteren haberler taçlandırılıyor. Böylece, toplumdaki tüm kesimlerin, yani ilericisinden muhafazakârına bu sergiyi gezmesi için fotoğraftaki son halka da tamamlanmış olur. Bu son görüntü, sanatın bir yanıyla burjuva sınıfının ince zevkinin bir ürünü, diğer yanıyla devletin ve ulusun ne kadar ileride olduğunu gösteren anlayışın temsilidir aynı zamanda

Şu ana kadar sergi ile ilgili gazete ve internet üzerindeki haberlerden bahsettik. Türkiye’deki gazete okuma alışkanlığı ve gazete tirajları düşünüldüğünde, rekor beklentili bir sergiyi destekleyecek yeterli kitle iletişiminin sağlandığı söylenemez. İstanbul’da yaşayanlar bilir, E5 karayolu üzerindeki üst geçitler, Büyükşehir Belediyesi tarafından propaganda amaçlı duyurularda kullanılır. Günde binlerce aracın geçtiği, bu açık alan reklam yerleri hiçbir şekilde özel şirketlere verilmez. Zaten doğrusu da budur. Çünkü trafik yönetmeliğince bu yerlere reklam verilmesi, araç trafiği güvenliği açısından sakıncalıdır. Buna rağmen belediyenin, hükümetin propaganda amaçlı duyurularında ve kültür organizasyonlarının duyurularında bir istisna uygulanır. İstanbul’daki, Formula1 dahil tüm diğer bütün büyük gösterilerin reklamlarına sponsor adlarıyla birlikte burada rastlarsınız. O istikamette yolculuk yapıyorsanız buradaki duyuruları kaçırma şansınız hemen, hemen hiç yoktur. Belediye tüm bu imkânları sağlarken, kültür ve sanatın yarattığı masumiyet zırhının arkasına sığınır. Dali sergisinin hazırlayanlar basın toplantısında bu serginin 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’un marka değerine katkıda bulunacağını söyleyerek, masumiyet zırhının yarattığı bu mazereti desteklemek için adeta kendi aralarında paslaşırlar.

Bu yazının hazırlandığı sıralarda serginin sponsoru banka, bunca halka ilişkiler ve tanıtım haberinin oluşturduğu atmosfer üzerinden televizyon ve radyo reklamları ile finali gerçekleştiriyor, herkesi sergiye davet ediyordu! Ama ortada şöyle bir sorun var: önlerinde kuyruk oluşsun diye yapılan bu tür sergiler ilgiyi günümüzden tamamen uzaklaştırıyor. Güncel olanın perspektifini değiştirip, odağa geçmişi oturtuyor. Geçmiş ve geçmişi koruyan müzeler deyince, müze uygulamalarının ideolojik pozisyonundan bahsetmek gerekir. Bu pozisyondan bahsetmek, tarihin nasıl yazıldığı ve iletişime sokulduğu üzerine; kimin tarihine ses verildiği, kimin susturulduğu üzerine konuşmak demektir. İktidar, temsil ve kültürel kimlik arasındaki ilişkiler, müze uygulamaları üzerinden yeniden üretilir. Müzenin koruma, toplama ve sanat yapıtlarına statü biçme işlevi sorgulanmalıdır. İster müze olsun ister galeri, “beyaz küp” ün tarafsız ve masum bir mekân olmadığı, sınıfsal bir uzantısı olduğu, herkesin kabul ettiği bir gerçektir artık. Müzeler sanat yapıtlarının aile mezarlığıdır. Müze emekçileri bu malzemeyi tarihsel bir sıra içinde tasnif edip “sanat ardiyesi”nin “envanter defteri”ne gömme göreviyle hep karşı karşıya kalmışlardır[1]. Gömülü kalmak her şeyden önce cesetlerin yazgısıdır. “Salon resmi” iyiden iyiye ölü bulunalı çok oldu. Ama çoğunlukla sanat tarihçileri, toz halindeki kalıntılar arasında aranarak yaşam taklidi yapan bir şeyler çıkarmaya ticari nedenlerle çok meraklıdır. Türkiye’de burjuvazinin bu tür sergileri yapmak istemesinin bir nedeni de, “salon sanat”ını kullanmak, dünya burjuvazisine “bakın biz de yaptık” demek içindir. Bu tür sergi bağlamlarının nesnelere nasıl anlam yüklediğini, sanat ile olan ilişkimize nasıl egemen olduğunu her zaman deşifre etmek gerekiyor.

Buraya kadar, Dali’nin İspanya İç Savaşı’nın sonunda faşist Franco rejimini nasıl desteklediğinden, Andre Breton tarafından “dolar heveslisi” olmakla suçlanıp, sürrealist gruptan nasıl atıldığından falan bahsetmedik. Yine de zihin açıcı olacak birkaç noktaya değinmekte fayda var. 1920’ler Paris’i her anlamda modern sanatın dokunulmaz “şeytani deha”ları için bir beşik görevi görmüştür ve aynı zaman da bu Paris, dekadansın doruğa çıktığı, bohemliğin son demlerini yaşadığı, aristokrasinin gösterişli ziyanlıklara ve lükse doymadığı, sermaye birikiminin, zenginliğin ve tüketimin vahşice arttığı bir zaman aralığını işaret eder. Dali (Picasso da) işte tam bu zaman aralığında çıkışını yapmıştır. Dali’nin resimlerinde sıkça görülen kafatasları, bir arzu nesnesi olarak çizilmiş cesetler, şiddette maruz kalmış, deforme olmuş ve uzamış bedenler bu aristokrasinin ilgi odağı olmuştur. Aristokrasi/burjuvazi ile bu tür şiddet yüklü sapkınlıkların sergilenmesinden zevk alma durumu arasında irdelenmeyi hak eden bir bağlantı olduğu aşikâr. Bu bağlantı belki kapitalizmin vahşiliği ile kötülük(sömürü ve ezme zevki gibi) arasındaki bağdan veya sömürenin sömürüsünden, uyguladığı şiddetten kendine itiraf edemediği zevki ancak bu şekilde ifade edebiliyor olmasından kaynaklanıyor olabilir. Ne olursa olsun Dali’nin resimleri ve Dali, aristokrasi/burjuvaziyi şoka uğratamamanın yanında, aslında tam da istenilen özgün, nadir ve “tehlikeli” bir eğlencelik olarak alımlanmıştır. Günümüzde ise bir başka Dali’nin, Damien Hirst’ün yapıtlarını düşündüğümüzde, parçalama, vahşilik, gösterişli lüks ve ölüm(kuru kafa) gibi temalarla yeniden karşılaşıyoruz. Manidar olan dünyanın son 20-30 yıllık döneminin de kapitalizmin yarattığı eşitsiz zenginliklerin, devasa alış-veriş merkezlerinin, tüketimin gemi azıya aldığı, dokuz ömrü olsa parasını bitiremeyecek olan CEO’ların servetlerini saçmaları için sahnelenen nadir lüks objelerin, gösterişli eğlencelerin ve aynı zamanda havsalaya sığmayan yoksulluğun çağı olması. Avrupa’nın 19. Yüzyıl sonu ile 20. Yüzyıl başı arasında yaşadığı ütopya dönemi 1929 krizi ile sonlandı ve arkasından faşizm ve İkinci Dünya savaşı geldi. Bizimki ise 2008 krizi ile sonlanmak üzere.

Daha da garip olan mazbut Türkiye burjuvazisinin Dali ile kendine övünecek bir nesne bulduğunu düşünmesi! İçeriğe bu kadar yabancılaşılması hem sanatın ne kadar kaygan bir zemin olduğunu hem de Dali’nin oynadığı sahte şok oyununun ne kadar geçersiz olduğunu bir kez daha gösteriyor. İnsanın içinden “Paşazade Hülya hanım onlar inci değil bok!” demek geliyor.

Dali’nin sanatsal değeri vb. sanatın “sözde özerk” konusu olabilecek alanlara daha fazla girmeyelim. Sadece Marksist Yunan sanat tarihçisi Nicos Hadjinicolaou’nun bir görüşünü hatırlatmakla yetinelim: sanatı “büyük sanat” yapıtlarının toplamı sayan belli bir anlayıştan kaynaklanan tüm zihinsel çağrışımları kafamızdan atmamızda fayda var. Ve devamında bir sanat yapıtı kim tarafından ve hangi nedenlerle “güzel” sayılmıştır? Maddeci sorusunu sormayı unutmamalıyız.

Konumuza dönelim, müze müdiresinin söylediği gibi, Dali sergisi taşınma, sigorta ve diğer çalışmalar ile çok büyük, çok masraflı bir sergi… Türk burjuvazisi hem İstanbul’un marka değerine katkıda bulunmak, hem de Türkiye’ye böyle bir sergiyi getirerek tanıtım gibi “ulvi” bir amacı gerçekleştirmenin mutluluğu içersinde hiç bir masraftan kaçınmadıklarını “görgü” kuralları çerçevesinde basın toplantısında söylemeye çalışıyor. (Sanat, kültür, hayır vb işlerde paradan bahsetmek aslında ne kadar büyük bir görgüsüzlük değil mi?) Ama tam da bu masraf meselesi üzerinden serginin neden bu kadar pohpohlandığını anlayabiliriz. Picasso sergisi de o güne kadar yapılmış en büyük bütçeli sergi idi. Fakat o sergide kesilen biletler üzerinden elde edilen satış gelirleri ile Sabancı Müzesi masraflarını karşıladığı gibi, müzenin kasasına ekstra para kalmıştır.(Bu bilgiyi güvenilir kaynaklardan teyit ettik.) Müze müdiresinin Dali sergisi rekor kıracak çığırtkanlığının arkasında, serginin masraflarını, kendi emek gücünü her daim değerli kılabilmek için bu tür etkinlikleri mutlaka izlemesi gerektiği yanılsamasına kapılan “şehir proletaryası”na bilet keserek çıkartmaktan başka amaç yatmaz.

Güncel olanın bu tür gösterisel sergiler ile örtbas edilmesi ve bu örtbas işlemi sırasında Türkiye burjuvazisinin kendi adına biraz daha simgesel ve maddi değer katması söz konusu serginin asıl anlam ve amacını oluşturmaktadır. Bu gösteride izleyiciye/şehir proleteryasına biçilen görev bilet alarak sergiyi gezmek ve burjuvazinin kültürel alanda yürüttüğü sınıf mücadelesinin bir aracı olan mekanizmada müteşekkir bir çark işlevi görmektir. Bu gösterilerin gördüğü sanal ilgiyi yaratan dürtü Dünya kupası ya da rekor bir bütçe ile çekilen bir Hollywood yapımının gördüğü ilgiyi yaratan dürtü ile aynıdır. Büyük bir gösterinin parçası olma dürtüsü. Yaratılan sanal ve ütopik dünyanın bir parçası olmak dürtüsü. İşte burjuvazi kurguladığı o dünyanın kapısının önünde bilet kesmektedir. Sanat bütün bu gösteride sanki ana rolü oynuyor gibidir fakat ortada sanattan bahsedilebilecek herhangi bir nüve bulunmamaktadır. Sanatın bu sanal sunumunda yaşama, topluma dair zenginleştirici bir anlam bulmak da mümkün değildir. Türkiye burjuvazisi ulusalcı ya da muhafazakâr olsun kültürel olarak her zaman tutucu ve kapalı olagelmiştir. Tarihin raflarındaki tozlu, ehlileşmiş, zararsız cesetlere duyduğu ilginin ve 60’lar sonrası gelişen güncel olana dokunan sanatsal tavırları ısrarla görmezden gelmesinin altındaki bir başka neden de budur. Daha da can alıcı olan, bu tavrının sanat akademileri ve sanat entelijansiyası tarafından desteklenmiş ve hala destekleniyor olmasıdır. Marcel Broodthaers ve Hans Haacke gibi müze ve galerilerin ideolojik işlevlerini sorunsallaştıran sanatçıları sanat tarihi kitaplarından bilen ama bir türlü güncel durumla bağlantısını kuramayan yarı kör yarı sağır entelijansiya sanatı hep nostaljik bir aurayla süslü, şimdiki zamana değil kayıp bir geçmişe seslenen sihirli bir obje olarak görmekte diretir ve onu tehlikesizliğin uslu sularına mahkûm eder. Böylece sanatın şimdiki zamana dokunabilecek, kapalı kapıları açabilecek, hayatı dönüştürebilecek potansiyelleri sinsice bastırılır ve yok sayılır.

Kültür ve sanat üzerindeki sınıf mücadelesi sadece ve sadece sponsorluk sisteminin açmazlarını veya kültürel üretim araçları üzerindeki hâkimiyeti deşifre etmekle kendini sınırlamamalıdır. Bütün bu maddi tablonun arkasında sanatın biçimi üzerinde kurulan hem siyasal hem de sanatsal bir mücadele vardır. Burada biçim ile kastımızdan hem sanatın –kurumlar, bankalar, sponsorluk sistemi gibi- üretim ve alımlanma şartları hem de sanata yaşamsallık katabilecek güçleri etkinleştiren ya da bastıran sanatsal biçimler anlaşılmalıdır. Bu noktada belli bir sanatsal biçimin belli bir siyasete denk geldiği akıldan çıkartılmamalıdır. Yani Dali sergisinin sinsiliği şimdiki zamanı örtbas etmesi ve halkla ilişkiler etkinliği olması bir yana, belli bir sanat anlayışının propagandasından ibaret olmasıdır.

[1] Müze, mezar metaforu ilk Rus avangard sanat eleştirmeni Nikalai Tarabukin, daha sonra da Theodor W.Adorno tarafından kullanılmıştır.

*Bu yazının kısa bir versiyonu İşçi Mücadelesi dergisinde yayınlanmıştır; tamamı Express dergisi Kasım 2008 sayısında yayımlanacaktır.

Comments Off

-Türkiye’de sanat çok politik -Başka türlü nasıl olabilir ki?

Türkiye’de sanat çok politik -Başka türlü nasıl olabilir ki?

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜNSantralistanbul’daki ‘Transfer’ ekibinin Türk güncel sanatına dair izlenimleri farklı. Alman sanatçılar, işlerin çok politik olduğu görüşünde birleşirken Türk sanatçıların cevabı ‘Başka nasıl olacak ki? Kişisel hikâyelerimize gelene kadar bir sürü sorun var’ diyor
18/12/2007 (1081 kişi okudu)
JÜLİDE KARAHAN (Arşivi)İSTANBUL – İki yaşında Alman bir kız çocuğu kırmızı puanlı şapkasıyla İstanbul’da bir otobüste oturuyor. Annesi diğer çocuklarıyla uğraşırken şapkayı göz ucuyla izlemekte. Bir süre sonra kızına kardeşleriyle birlikte inmesini söylerken fark ediyor ki şapkanın altındaki çocuk başka. Kendi kızını ancak aylar sonra bulabiliyor. Almanya’da kulaktan kulağa dolaşan bu hikâyeyi bize aktaran Alman sanatçı Tatjana Doll, “Var mı bunun ötesi?” diyor ve ekliyor: “Almanya’da hangi harften sonra hangisinin geleceği bellidir. Ama burası çok olasılıklı.” Doll, Kuzey Ren Vestfalya (KRV) Kültür Sekreterliği’nin 1990′dan beri iki yılda bir başka bir ülkeyle düzenlediği ‘Transfer: Uluslararası Sanat ve Sanatçı Değişim Programı’ katılımcılarından biri. 2005 Aralık ayında uluslararası bir jürinin 14 kişiyi davet etmesiyle başlayan proje, Türk sanatçıların Almanya’nın Aachen, Bochum ve Münster kentlerini; Alman sanatçıların da İstanbul, Diyarbakır, İzmir Eskişehir ve Ankara’yı ziyaretleriyle devam etmiş. Bunca zaman ve mekân değişikliğinden bir sürü hikâye kalmış geriye. Türkiye’deki proje ortağı Santralistanbul’daki ‘Transfer’ isimli sergi, bu hikâyelerden izler taşıyor. Bu izlerin yetmediği yerlere de sanatçıların izlenimleri yetişti. Heike Weber: Bir değişim programı çerçevesinde iki aylığına Türkiye’ye gelmekten korkuyordum ilk başta. Türkiye, geleneksel ile modern değerler arasında kalmış, AB üyeliği adaylığında ısrar eden, bir o kadar da İslam kültüründe ısrar eden yabancı bir ülke. Demokrasisi kırılgan. Ama geldikten sonra dönmek istemedim geriye. Sanat ortamına gelince, üretimler çok politik. Bize karşı şöyle suçlamalar oldu mesela: “Sanatçı mısınız? Sanat yapamayacak kadar tuzunuz kuru sizin.” Sanat yapmak için acı çekilmeli diye genel bir kanı var sanırım. Anja Jensen: Türk sanatçılar çok politik işler yapıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bizde de politik işler öne çıkmıştı. Ama sonraki kuşaklar daha global işlerle uğraştı. Türk güncel sanatında da böyle bir değişim olacaktır mutlaka. Şener Özmen: Alman sanatçılar haklı. Türkiye’de işler daha politik. Ama başka türlü nasıl olacak ki. İki kültürü, iki kültürün sanatsal pratiklerini karşı karşıya koyduğunuzda uçurumu görüyorsunuz zaten. Türkiye’deki sanatçı özellikle 90 sonrası belirginleşen bir tavırla ironi, eleştiri ve provokasyon çıkışlı işler üretmeyi kendine görev bildi. Politik işler üretmek bir tavır, bir konumlanma burada. Sanat, fazladan bir nefes borusu açılması demek bizim için. Hakikaten nefes darlığı çekiyoruz ve yeni soluk borularına ihtiyacımız var. Eva-Maria Kollischan: Türkiye, Almanya’dan göründüğünden çok daha farklı. Zengin ve yaşayan bir güncel sanat ortamı var. Politik ve medyaya yönelik işler öne çıkıyor ama tüm üretimi bu şekilde sınırlayamayız. Çok farklı işler de yapılıyor. Ferhat Özgür: Almanya’da güncel sanatın her türlü eylemini kucaklayan, sahiplenen, gösteren ve tetikleyen verimli bir ortam var. Bu, sanatçılara cesaret veriyor. Her türlü eğilimin yeri var orada. Bizdeki güncel sanat ortamı çok zengin ve dinamik ama ne yazık ki bunları gösterebilecek olanaklardan yoksunuz. Türk güncel sanatının politik diye yerel bir etikete tabi tutulmasına karşıyım. Sanatçı, yaşadığı yerden beslenir. Coğrafya sorunluysa bu, işe de siner. Yeni kuşak daha politik olmaya başladı, bu yadsınamaz bir gerçek ama bu yönelim de bir ihtiyaçtan doğuyor aslında. Politik olmaktan yıllarca çekinildikten sonra normal bence. Stephan Mörsch: Türk güncel sanatı sadece politik sorunlarla ilgilenmiyor aslında. Medyaya yansıyan, dolayısıyla bilinen işler öyle. Türkiye’de bir strateji bu. Politik işler yaparak ünlü olmak çok kolay burada. Yeterince küratör ve yer yok Türkiye’de. Eğer daha çok imkân olsa ve küratörler birbirleriyle didişmeyi bıraksa Türk güncel sanatı daha da gelişecek. Bence asıl problem bu. Cengiz Tekin: Avrupa’da her şey o kadar rutin ki, hayatın kendisi değil de belgeseli sanki yaşanan. Sanatçılar da daha kişisel hikâyelerle uğraşıyorlar. Biz Türkiye’de kaostan besleniyoruz, biraz filozof gibi davranıyoruz. Toplumsal olaylara değiniyoruz, çünkü sorun var. Bir de sanatın bir şeyler değiştirebileceğine inanıyoruz; umutluyuz yani hâlâ.

Comments Off

Giriş


Erden Kosova: Vasıf, Türkiye’de güncel sanat pratiğinin, kavramsallaşmaya yönelen görsel kültür üretimlerinin son on yıldaki gelişimine yakından tanık olduk. Bu yönde daha önceki dönemlerde gösterilen uğraşları, yalıtılmışlığa rağmen sürdürülmüş olan kararlılığı ve cesareti miras alan ve doksanlı yılların sonlarına doğru kendini yaratıcı ve tok sesli bir sözce olarak varedebilmiş bir sanatçı topluluğu ile birlikte çalıştık. Gücünü ve üretkenliğini bir şekilde yoksunluk koşullarından ve organik bir kolektif çalışma deneyiminden alan bu sözce alanı hızlı biçimde tanınırlılık kazandı ve yerelliği içinde biçim kazanan çalışmalarını küresel sanat dolaşımı içine dahil etmeyi başardı. Aynı sürece koşut olarak, İstanbul kenti de kendini bir çekim alanı olarak yeniden kurmayı, bir sanat ortamı olarak yapısallaşmayı başardı bir ölçüde. Yakın döneme kadar gözlerimizi kamaştıran bu kazanımlara bir kitap aracılığıyla söylemsel bir katkıda bulunmayı tasarladığımız o iyimser günlerde, bir nebze ironiyi de içerir biçimde, ‘Istanbul Mucizesi’ başlığını önermiştin. Retrospektif bir bakış olanağını ancak şimdi Jahresring projesiyle birlikte yakalayabildik. İyimserliğini koruyor musun? Yoksa bir dönemi kapayıp başka bir düzleme geçmenin durgunluğunu mu yaşamaya başladık bugünlerde?

Vasıf Kortun: Erden, Istanbul Mucizesi sözcüğü, dediğin gibi, ironiyi barındırıyordu. 1990’larda Arnavut Mucizesi, Kuzey Mucizesi, Beyrut Mucizesi gibi güncel sanat coğrafyasında çekim noktaları oluştu. Bunların bir kısmı geçici çekim noktaları oldu. Bir kısmı da daha sonraki dönemlerde normalleşme sürecinin içine girdi. Öncelikle, genel durumu ifade etmeye çalışalım: Açık baskı rejimleri sonrası durum; neo-liberal ekonomi; 1990’ların iyimser apolitikliği; katılımcı sanat projeleri; yerel söylemlerin karşısına ulus-aşırı network söylemlerinin çıkması… Bunlar gibi bir çok neden, mucizeleri sıradan ve sırayla keşfedilip ardından baştan savılan olgular haline getirdi. Tarihte olduğunun aksine, koşullar farklılık gösterse de ‘kaşif’ [avrupalı] ile ‘keşfedilen’ [ötekiler] arasında beliren entellektüel ve felsefi dil paylaşımı var.

İstanbul’un gösterdiği değişim, zamana yayıldı. Istanbul Bienali (1) 1987’den bugüne kesintisiz sürmekte, sanatçılar ve güncel sanat ortamı, benzer konumdaki kentlerdeki mucizelerin aksine, üzerinde bir talep olsa da, kurumsal koşulların verimsizliğine karşın, kendini ihraç etme ve reklam etme zorunluluğunda hissetmedi, aşağılanmadı. Istanbul`un önemini yeni yeni kavramaya başlıyoruz. Kentin 1990ların sonunda ivme kazanan dönüşümü ve sanat ortamı belirgin bir sinerji içinde; Berlin gibi yabancı illerimizden Anadolu’nun doğusundaki illere uzanan devasa bir bölge Istanbul’un çekim alanında. Tüm bunların, göz kamaştıran kazanımların örtülü hikayelerini detaylandırarak tartışalım.

E: İstanbul’un bin küsür yıllık emperyal belleğinin bir çok konuda kentin etrafındaki coğrafyalar üzerinde bir çekim enerjisi yarattığı doğru. Ama bunun tarihsel merkeziyetin güncellenişinden de bahsedebiliriz, sanırım. Orhan Pamuk’un Istanbul, Hatıralar ve Şehir kitabında gayet başarılı biçimde tarif ettiği gibi emperyal gücün kaybının yarattığı bir kompleksle, içe kapanmayla, melankoliyle, yoksunlukla yüklü bir atmosferin mutlak hakimiyetinden bahsedebiliriz yakın bir geçmişe kadar. (2) Son yirmi yılda yaşananları ise kimi sosyo-ekonomik değişimler ve büyük siyasal kayışlar sayesinde eskilerden gelen erkin hatırlanmasıve yeniden üretilmesi olarak değerlendirmek mümkün. Açık baskı rejimlerinden neo-liberalizmin siyasal atmosferine geçis ya da bu ikisinin kohabitasyonundan bahsettin. Bu zemin üzerinde İstanbul’u benzer konumdaki kent/coğrafyalarla birlikte ve kendi özgüllüğü içinde nasil inceleyebiliriz? Mucize arayışını tetikleyen dinamikler nedir? Son on yıl içinde öne çıkan bienallere ilişkin saptamaların geliyor aklıma.

V: İstanbul`un 1900 yılındaki nüfusu 1925 nüfusunun neredeyse iki katıydı. Koca bir ticaret merkezinin, bu cüsseli emperyal kentin bu denli ciddi bir nüfus kaybına uğramasının yarattığı tahribat büyüktü. Osmanlı’nın son döneminde, modern sanatı yerleştirip yaygınlaştıranlar, izleyenler, üzerine yazanlar 1909’da, II. Abdülhamit`in iktidardan indirilmesi ve II. Meşrutiyet’ten itibaren izlenen Türkleş(tir)me politikalarıyla devre dışı kaldılar. Örneğin Sanayi Nefise`nin neredeyse tüm öğretmen kadrosu bir anda istenilmeyen adam ilan edildi. Zamanın ticaret, alışveriş ve siyaset merkezi Beyoğlu’ndaki sanat ortamı sona erdi. Cumhuriyetin kurulmasının ardından artık ne sanat ve edebiyat ortamının çok zengin olduğu bir Batı-Ermeni rönesansından, ne çağ başındaki şatafatlı salon sergilerinden söz edilebilirdi. Bir anlamda İstanbul, çevresindeki mazbut kentlere benzedi. Kentin, Ermeni, Rum, Levanten azınlıklarının ayrılmalarıyla okuyan-yazan nüfusunu yitirmesi salt sayısal bir yitimden çok ötesini işaretledi. 1930’larda, kozmopolit İstanbul’un Ankara`ya karşı cezaya durmasının yanısıra, uluslararası boyuttaki ekonomik çöküntü ile kentten köye, merkezden kaçış olgusu birbirine katlandı. O ortamda sanatçılar devletin ideolojik aygıtlarından biri olmak, araçsallaşmak durumundaydılar. (3) İkinci savaş sırasında, kent iyiden iyiye boşalmıştı. Dolayısıyla, kentin tarihsel konumuna özenmesinin olgunlaşması, 1940’ların sonundaki içgöç ile başlasa da —ki burada Ayşe Erkmen`in “Istanbul…” videosu kadar (4) , [Ayşe Erkmen, Dario ve Emre, 1999] Vahit Tuna`nın, Baskan’in Arabası [Vahit Tuna, Başkan'ın Arabası 1998] adlı işlerinde döneme yapılan göndermeleri dikkate alınabilir— post-endüstriyel döneme tüm gücüyle girdiği 1980’lere bağlanabilir. Ayşe Erkmen`in videosunda işlenen “İstanbul…şarkısı, 1950’lerin, Amerikan şirketlerinin uluslararası açılımlarına, Rio, vb. kent şarkılarına, turistik uluslararası üslupla yapılmış Hilton otelleri kuşağına, bu otellerin barlarında modası geçmiş şarkıcıların söyledikleri baladlara gönderme yapıyordu bence. Keza, Vahit Tuna`nın ürettiği az sayıda işten “Başkan’ın Arabası” da aynı dönemde İstanbul`a gelen lüks Amerikan arabalarının geçirdiği dönüşümünü izliyordu. Ne de olsa, 1950’lerden 1970’lerin sonuna kadar İstanbul, turistik ve deneyimlenen bir kent olmaktan ziyade bir emekçi kenti olarak varoldu. Tuna`nın amerikan arabası, önce zengin aileler için, sonra taksi servisinde, sonunda da dolmuş olarak kullanılmış, bir limuzine benzercesine boyu uzatılmış, kentin atelyelerinde, dış kabuğu hariç yeniden üretilmiş bir melez endüstrinin aracı olmuştu. Endüstri yaratan ya da kendi araçlarını üreten bir kentten söz etmiyorum tabii ki.

Son yirmi yılda sanat alanındaki değişiklikleri değerlendirirken, 1980’lerin kavramsalcı kuşağını (5) bu geçiş dönemi üzerinden okuyabiliriz sanıyorum. Merak ettiğim konu, Kuzey Amerika`da kavramsal sanat ile endüstri sonrasına geçiş arasındaki çok önemli bir bağlantı mekâna ilişkindir. Sanatçılar, küçük endüstrinin terk ettiği, sonradan adına ‘loft’ dediğimiz mekânlara taşınırlar; işleri de bu mekânların kodları üzerinden okunabilir. Eser işe, temaaşa ise okumaya dönüşür. Türkiye ve Doğu Avrupa`ya baktığımızda ise, çökmekte olan ulusal ekonomi ve çökmekte olan devlet komünizminin zamansal anlamda örtüşmesi sanat ortamında da yankılandı. (6) Örneğin 1990′ların başında Güven İncirlioğlu, Vahap Avşar [Vahap Avşar, Özgürlük ve Macera, 1992] ve Erdağ Aksel’in [Erdağ Aksel, Pandoraprism, 1988] işlerinde Ankara, askeriye ve cumhuriyetin başat simgeleri devreye alınarak yeniden harmanlanır.

Türkiye`de 1980’lerde iyiden iyiye billurlaşan kavramsalcı kuşağın asık suratlılığı, disiplinli muhafazakârlığı, inatçılığı ve elitizmi, o dönemin isimlerinden Serhat Kiraz örneğin eserlerinde yer verse de sosyal ve politik realiteyi, bulunduğu coğrafyanın verilerini askıya alıyor, okunmasını ısrarla yersizleştiriyordu. [Serhat Kiraz, İkilem, 1991] Sarkis`in 1987de gerçekleştirdiği Çaylak Sokak enstelasyonu [Sarkis, Çaylak-Sokak, 1986] (7) bu kuşağı bir anlamda güçlendirip kamuya çıkarır ama daha da önemlisi güncel sanat ortamını coğrafyanın hafızasına mıhlar.

E: Asık suratlılık olarak nitelediğiniz durumu, benim kavramsallaşmaya yönelik ilk eğilimleri biçimsel arayışlarla sınırlandırma tercihi olarak gördüğüm şeyi, 1980-öncesi solun ve genel olarak entelijensiyanin içinde bulunduğu sert ortamla, esnekleşme lüksünden yoksun oluşla ve 1980-sonrasındaki travmatik kasılmalarla açıklayabiliriz sanırım. Apolitikleşmenin süngü zoruyla dayatıldığı bir ortamda bağlamsallaşma boyutu eksik kalıyor ve kamusal alana müdahale olanak-dışı bir durum gibiymiş gibi algılanıyor. Bu ikinci semptomun tümüyle bağlamsal işler üreten genç kuşaklar için bugün bile geçerli kaldığını düşünüyorum.

V: Otosansür öylesine doğallaştı ki, başka türlüsü düşlenemez oldu. Hatta, makulleşme, mazbutluk, edep gibi tartıştığımız kavramların içinde, dayatılmış bir apolitikleşme de olabilir. Açık baskı rejimleri’nden neo-liberalizmin siyasal atmosferine geçiş kohabitasyonunu, endüstriyelden endüstri-sonrası duruma geçişle örtüştürek tartışalım. Bu süreç içinde, sanatın aldığı yeni konum başlı başına kapsamlı bir çözümlemeyi gerektiriyor. Belki de Johannesburg kataloğunda yazdığım baskı rejimlerinin aklanma süreci ve bienaller (Istanbul, Johannesburg, Gwangju, vb.) o dönemde varsaydığım gibi doğrudan bir ilişkilendirmeden ibaret değildi. (8) Bienallerin asıl yaptığı, aklanma sürecinin muğlaklaştırılmasıydı. Sanat ortamı iyiniyetli ve katılımcıydı. Bir yandan çok-kültürlülük, kimlik ve cinsiyet siyasetleri gibi konuları değerlendirirken öte yandan çatışmacı bir siyaset anlayışını dışlıyordu. Türkiye sanat ortamında 1989 ile birlikte görülen değişim örneğin Gülsün Karamustafa`nın 1991 yılında gerçekleştirdiği sınırları geçerken bizim için önemli olanları çocuklarının yeleklerinin içine saklardık adlı [Gülsün Karamustafa, Sınırları Geçerken Bizim Için Önemli Olanları Çocuk Yeleklerinin İçine Dikerek Gizliyorduk, 1991] işini yeniden ele alırsak, üç yelek içinde gizlenmis, metinler, nesneler ve imgeler vardı. (9) Sanatçının sosyalist kimliğinden, devlet sosyalizminin çöküşüyle oluşan, ricatını da imliyor, tıpkı sanatçının ailesinin yüzyıl önce yapmak zorunda kaldığı gibi Doğu Avrupa’dan Batı Türkiye’ye göçü hatırlatıyordu. Birdenbire kendimizi, Karamustafa`nın işinde siyaset sonrasında bulduk. Dahası, coğrafyasından beslenen, onun imgelemiyle yerine mıhlanmış, anaç bir işti. Hüseyin Alptekin’in Heteretopia dizisi (1991-2) dizisi (10) [Hüseyin Alptekin & Michael Morris, Heterotopia, 1991-92], aynı dönemde Balkan sanatçılardan Nedko Solakov’un Nuh’un Yeni Gemisi (1992) (11) aynı kulvardan gidiyordu. Örgütlü siyasetin örgütlü sanatçısı olmadan, özgüllüğünü koruyarak iş üreten sanatçı tipi de tam o dönemde (1990-3) oluştu, Hale Tenger örneğinde olduğu gibi. Tenger 1992 İstanbul Bienali için yaptığı Böyle Tanıdıklarım Var 2 (12) [Hale Tenger, Böyle Tanıdıklarım Var 2, 1992] işiyle, travma sonrasıyla 1989 sonrasının eforyası içinde gençliğimizi yeniden yaşadığımız o günlerde, Güneydoğu Anadolu’da Türkiye Cumhuriyeti ordusu ve Kürt milliyetçisi, ayrılık yanlısı PKK arasındaki savaşın tüm vahşetiyle sürdüğünü hatırlatarak gerçeklik ayarını yapıyordu.

E: Aslında bu gerçeklik ayarı dediğin şey siyasallık sonrası bir dönemle değil, siyasallığın genişletilerek yeniden tanımlamayla alakalı daha çok. Doksanlı yıllarla birlikte sanatçıların güncel kuramlara gösterdikleri yakınlık hümanizme dayanan gelenekten uzaklaşmalarını sağlamıştı. Fark kavramının toplumsal cinsiyet, etnik kimlik, tarihsel bellek gibi alanlara yönelik açılımları dikkate alınmaya başlamıştı.(13) Gülsün Karamustafa ismi burada oldukça belirleyici aslında. Daha önce kararlı bir sosyalist oluşuma angaje olmuşken 1980-sonrası dönemde Cumhuriyet ideolojisi, içgöç ve bunun getirdiği kültürel çatışmalar, tarihsel nüfus değişimleri gibi kültürel ve sosyolojik yanı ağır basan tematikleri öne çıkarmıştı Gülsün.

Seksenli yıllarla başlayan neo-liberal düzenlemelerin dış dünya ile bağlantıya geçebilmeyi kolaylaştırabildiği söylenebilir. Sanatçıların kuramsal açılımları belki de yurda giren yabancı yayınların, kaynakların artmasıyla ilgili olduğu söylenebilir. Ama tabii ki hesapsız bir dış borçlanma, elde olan sosyal güvenlik sistemlerin deregülasyonu ve üstüste yaşanan krizler pahasına yaratılmıştı bu ekonomik büyüme. Cepten çıkarılan paralarla yapılan işlere, bütçesiz biçimde gerçekleştirilen sergilere yansıdı bu yoksunluk durumu ama belki de İstanbul’da ortaya çıkan enerjiyi koşullayan durumdu bu. Son bir kaç sene içinde yaşanan kurumsallaşma kıpırtıları bu durumu değiştirecek mi dersiniz?

V: İstanbul’daki enerjinin odaklaştığı sanat ortamı ve kolektif çalışma görece kurumsallaşmaya koşut olarak dağıldı. Yurt dışından sergi, residency, workshop ve ders verme talepleri, sürekli üretim ve iş takibiyle geçiyor. Kurumların açılıp kapanma hızları çok yüksek. Bu dönemi içinden tartışmayı olanaksız bıraksa da koşulların resmini çizebiliriz. (14) Devletin sanat sektörüne hiç bir yardımı olmadı. Bu devletin, kendi çıkarlarını korku ve çekince üzerine inşa etmesinden geldiği kadar, politik sürece göre değiş(k)en çıkarları doğrultusunda kültür üretmeye teşne olmasından. Beklentisizlik hali ise, yeni ekonominin mecbur bıraktığı özel sektör sponsorluğunun ve çıkar doğrultusunun bir anlayış birlikteliğine dönüştürdüğü bir sanatsal ortam oluşturdu. Böyle bir model bu oranda dünyanın hiç bir yerinde yok. 1980 öncesinde kapital sağa yatıktı. Travma yıllarında ise ne kapitalin ne de kültür sektörünün sesi yüksekti. Özel sektörle kültür sektörünün arasındaki izdivaç danışıklı bir sessizlik, afazi, idamecilik ve en iyi durumda da yara sarıcı bir dürtüyle gerçekleşti. Yakın dönemde ise devlet siyasetinin daha katlanılır, kabul edilebilir ve tartışmaya daha açık olmasıyla birlikte, dünyadaki değişime koşut giden ılık kültürel sektör arasında bir detant oluştu. Görebildiğim kadarı ile şu anda yaşanan “genişletilmiş taşralılık” (extended provincialism). (15)


Dipnotlar: Giriş

(1)Uluslararası İstanbul Bienali, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfi’nin Yaz Festivalleri sırasında düzenlenen küçük sergi kümelerinden ve yılda bir yapılan ‘Öncü Sanat’, ‘Günümüz Sanatçıları İstanbul’, ‘Yeni Eğilimler’ gibi sergilerden çıkışla gerçekleştirilen bir atılımın sonucu oluştu. 1987 ile 2004 yılları arasında sekiz Bienal gerçekleştirildi.

(2)Orhan Pamuk`un Istanbul, Hatirlar ve Sehir (2003) adlı son kitabi, Pamuk’un yazarlığı seçmesine kadar otobiyografisi ve kent deneyimlemesi ile Istanbul üzerine yazan yerli ve yabanci ikonik yazarları harmanlayan bir okuma. ‘Tristesse’, ‘melancholy’ gibi terimlerin karşılamadığı ‘hüzün’ sözcügü kitapta önemli bir role sahip.

(3)Köy enstitülerinin kurulması, sanatçıların kent dışına gönderildikleri yurt sergileri, örneğin ABD’deki “regionalism” ve WPA ile, anlayış itibarı ile —o denli sert ve yaptırımcı olmasa da— 1930lar Sov yetleri ve Almanya`sına tekabül ediyordu. Dönemin sanatçılarının eserlerinde, cumhuriyet ideolojisini taşımanın getirdiği sorumluluk hissi ile, bireyselleşme arasındaki gerilim kendini iyiden iyiye hissettirir.

(4)Ayse Erkmen’in videosu, beyaz arka planda genç bir erkeğin enerjisi azalana kadar, ‘Istanbul, Not Constantinople’ adlı şarkıya dans etmesini gösterir. Bu eser 2000 yılında Berlin’de Haus der Kulturen der Welt’te Iskorpit adli sergide yer almıştı. Bu şarkıyı İzmir’de Meksikalı anne ve Türk babadan dogan Dario Moreno 1954’de seslendirmiştir. Aynı şarkıyı seslendiren Eartha Kitt te, Istanbul’da, üne kavuşmadan önce söylemektedir.

(5)1980 askeri darbesiyle tırpanlanan sanat ortamı ancak 1983 yılında kendisine gelmeye başlar. Bu dönemde Tomur Atagök gibi sanatçı/düzenleyicilerin çabalarıyla, sanat ortamında başlayan hareketlenme, ‘öncü sanat’ sergileriyle biçim alır. Geç-kavramsalcı bu deneyim gecikmiş bir anlayış olmaktan ziyade, önce 1970lerin sert politik ortamında kendine yeterince ifade alanı bulamaz. Darbenin yarattığı kesinti de bu tarza bir gecikmişlik görüntüsü verir.

(6)1992 yılında gerçekleşen 3. Uluslararası Istanbul Bienali`nde yer alan, Türkiye’den Gülsün Karamustafa`nin “Mystic Transport”u ile Romanya’dan SubReal’in isi karşılıklı okunabilir.

(7)1987 yılında dönemin önemli galerisi Maçka Sanat’ta yer alan ‘Çaylak Sokak’ sergisi, Fransa’da yasayan Sarkis’in Istanbul’da gerçeklestirdigi, bir kirilma noktasi olusturan kapsamli bir enstelasyondu. Enstelasyonun bir diger özelligi de yerel, bireysel hafizanin islenme biçimiydi, ‘Çaylak Sokak’ 1989 yilinda Paris’teki ‘Yer Sihirbazlari’ sergisinde yeniden gösterildi. Ortamin ulus ötesilesmesinden rahatsizlanan, yerel ressam ve galeri sektörü, kiralik kalemleri araciligiyla, 1991′de bir Istanbul Ermeni’si olan Sarkis’e “Türk Düsmani Ermeni Dostu” diye popülist bir saldiriya geçtiler. Sarkis’in nezdinde saldirdiklari, kozmopolitlesen güncel sanat ortamiydi.

(8)Vasıf Kortun, Trade Routes: History and Geography, 2nd Johannesburg Biennial , 1997 içinde. Turkce cevirisi RG deneme sayisinda cikti.

(9)Bu eser Vasıf Kortun’un ilk sergisi, Anı/Bellek 1’de sergilenmişti, Taksim Sanat Galerisi, 1991.

(10)Alptekin 1991’den itibaren,önce Heterotopya kavramını Türkçeye iliştirerek, küreselleşmenin öteki yüzünü, İstanbul’un bir kesiş noktasi olarak durumunu, imzasız, temellük edilmis simgeler evernini devreye aldı.

(11)Nedko Solakov’un enstelasyonu, sosyal konutlarda oturan Nuh’un, banyosunda bir sabah buluverdiği tuhaf yaratıklarla ilgiliydi. Eser, kimsenin inanmadığı ama kamusal onay verdiği bir düzenden inanmayanların inanmayı tercih ettiği bir başka düzene geçişibir nevi inanç sistemini simgeliyordu.

(12)”Böyle Tanidiklarim Var 2” (3. Istanbul Bienali, 1992), Türkiye haritasini andiran bir duvar enstelasyonunda, Priapus adli, koca penisli, küçük kafali turistik simge haline gelmis minik heykellerle, 3 maymun heykellerini çakistirmisti. Enstelasyon sürmekte olan bir savas ile, savasi umursamazligi net bir biçimde hatirlatiyordu. Serginin ardindan Hale Tenger Türk bayragina hakaretten mahkemeye verildi ve bir yil sonra aklandi.

(13)Doksanlı yılların başında gelişen tartışma ortamı postmodernizm kavramına kapanmadan bahseden bir karamsarlıktan çok iyimser bir açılım olarak sarılmıştı. Gilles Deleuze’ün öğrencisi olmuş Ali Akay’ın Istanbul’a döndükten sonra birikimini güncel sanat alanına açması da belirli bir etki yaratmıştı genç sanatçılar üzerinde. İnci Eviner ve Esra Ersen gibi sanatçıların o dönemdeki işleri üzerinde Foucault okumalarının izleri belirgindir, örneğin.

(14)Son 10 yıl içinde, Nejat Eczacıbaşı Müzesi (Feshane) bienalden sonra kapandı. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın Ayazağa Kültür kampusu açılmadı, Proje4L, 3 yıl dayandı. Bugünlerde ise yeni 2 müzenin 12 ay içinde açılması gündemde. Önümüzdeki yıllarda yeni özel müzeler de açılacak gibi gözüküyor.

(15)“genişletilmiş taşralılık”tan anladığım, küreselleşme ve iletişimin vazgeçilmez perforasyonu içinde, gündemi koşulsuz kendi habitusuna çeken formlar. MacDonalds formatlı Simit Sarayları, “Miş gibi” güncel sanatlı Aksanat sergileri ve apartılmış melezleşmeli kral televizyon kliplerinin ortak noktası bu. Bu modeller, salt yerel piyasayı hedefliyor ve bu piyasanın kültürel sınırlarında durmayı öngörüyorlar.

Comments Off

MEKAN

Erden Kosova: Toplumsal cinsiyet sorunsalının sanatsal üretimler üzerindeki en ilginç yansımaları toplumsal mekânın kullanılması konusunda beliriyor. Aklıma özellikle Aydan Murtezaoğlu’nun kamusal alanın eril bir tahakküm altında tutulmasına ve kadın ile çocuğunun ya da ailenin bütününün kamusal üzerinde ayrılmış özel ‘enklav’lara sıkıştırılmasına baktığı işler geliyor aklıma. Bu tür bir kapanmayı görselleştirmek muhafazakârlığı yeniden mi üretiyor? Aydan’ın ‘düşsel transgresyon’larını neden eleştirel bir duruş olarak algılamayalım?

Vasıf Kortun: Mufazakârlıktan anladığım belli sanatçıların işlerinde belirgin bir biçimde görülen ve 1990’ların küstah çocuklar kuşağına gelene kadar düzen kırıcı hareketlerin görülmemesi. Muhafazakârlığın içten okunmasına ilaveten bir kadercilik olgusu var. Örneğin, Bülent Şangar’ın 16 fotoğraftan oluşan, evin yaşlısının ölümünden sonra, evin gencinin o odaya taşınmasını izlediğimiz anlatısal işinde. [Bülent Şangar, İsimsiz, 1998] Anlatı içindeki tüm ipuçları, abartılı acı imgeleri, günlük hayatın hiç bir şey olmamışcasına sürmesi, olayın tümüyle döngüsel olduğunu işaret ediyor. Evin içinden yarı açık bir kapının ardından izliyor olmamız, olan biteni paylaşmamıza neden olurken, bir yandan da bizi olayın dışına itiyor. Nitekim anlatının sonunda, kapı yüzümüze kapanıyor. Aydan Murtezaoğlu’unun Top/less’inde [Aydan Murtezaoğlu, Top/less, 1999] kaderin kabulu ile birlikte düşsel transgresyon da var. Ancak, transgresyon hep geriden geliyor. Göğüslerinin büyüyeceği yere, kırmızı kazağının renginde iki yarım top yerleştirilmiş kız, aile fotoğrafı içerisinde tümüyle kilitlenmiş durumda. Yaşını almış aile bireyleri, gri, kahverengi ve siyah giysiler içinde. Bunun birisine ait bir anı fotoğrafı olduğu belli, yani fotoğrafın çekilmesinin üzerinden belirli bir zaman geçmiş ve çocuk büyümüş. Büyüyünce de, bedeninden taşan cinsel arzu törpülenerek, kader varsayılan aile döngüsüne uydurulmuş. Tam da yanıbaşındaki nine gibi, yolun sonuna geldiği zaman beyazlara bürünecek. Aşkın olanın ancak düşsel zeminde işlediği bir durum.

E: Aydan Murtezaoğlu’nun işlerini tartışma konusundaki ısrarımız sanırım Aydan’ın daha önce kafamızı karıştıran ve bizi heyecanlandıran bir ifadesi yüzünden. Küratörlüğünü üstlendiğin Yerleşmek (1) sergisi öncesinde sanatçılarla yapılan ön toplantıda şunu demişti, bana aktarıldığı kadarıyla: ‘bana sanatçı olarak otomatikman yüklenen dışarıdan bakma konumundan rahatsızım; yapmak istediğim daha çok içeriye içeriden bakmak’. Farklı yerlere açılım yapabilen bir ifadeydi bu. Öncelikle genellikle modernleşmiş, kentli bir geçmişe sahip (ve soykütüğü Türkiye’nin Batısına ya da Rumeli’ye dayanan), üstorta sınıftan gelen, eğitimli bir sosyolojik formasyonu paylaşan sanat ortamının Türkiye’nin geneline bakarken kendini dışarıda konumlandırma alışkanlığına getirilen bir eleştiriydi bu. Cumhuriyet’in yarattığı ve üzerine temellendiği elite karşı kırsaldan ve Türkiye’nin doğu illerinden merkeze etki etmeye başlayan ve uzun bir serüvenin ardından günümüzdeki ‘muhafazakâr demokrat’ hükümeti iktidara taşıyan gelenekçi ve kendini dışlanmış hisseden toplumsal katmanların yeniden tanımladığı bir ‘Türkiye Gerçeği’ ile yüzleşme çağrısı var mı, Aydan’ın ifadesinde bilemiyorum. Ama ‘içeriye içeriden bakma’ isteği ile ‘kendini içeride tanımlama’ durumunun aynı anlama geldiğini düşünmüyorum.

V: Evet, Aydan Murtezaoğlu içeriye içeriden bakmaktan söz etmişti. Toplantıda, senin de sözünü ettiğin cumhuriyet öznesiyle ile üstorta sınıfsal konumun kültürlü öznesinin dışarıdan ve üstten bakışının dışında İstanbul okumalarından, serginin düzenleyicisi olarak dışarıdanlık halimin bilincinde olmamdan da konuşuluyordu. Yaklaşık 10 yıldır, Türkiye’deki sanat pratiğindeki biricik olanı anlamaya gayret ediyorum. Bu Sefa Sağlam, Vahap Avşar, Aydan Murtezaoğlu, Bülent Şangar gibi sanatçılarda ve empatisi yüksek Hüseyin Alptekin’de görülebiliyor. İçeriden bakmak ile içeride olmak arasındaki farklılık müzakere konusu olduğunda, ikincisinin de bir tercih meselesi olduğunu, Aydan’ında kendini deneyime, konumladığına inanıyorum. Murtezaoğlu’nun bazı işlerinde yaptığı, [Aydan Murtezaoğlu, Oda Sıcaklığında, 2000-03] muhafazakârlığın içten okunması, bu anlamda çok samimi bir durum. Trier’in Dogville filminde Grace (inayet/lütuf/şükran) karakterinin köyün erkekleri ırzına geçerken, onların sırtını sıvazlamasını hatırlıyorum.


E: Aydan’ın ifadesinde hangi toplumsal doku içinde nefes alındığının, nerede ve kim olunduğunun dikkate alınması gerektiği iması var bence. Kuramsal alanda ‘konumsallaştırılmış bilgi’ [situated knowledge] kavramına; ya da kendine nesnesinin dışında bir konum biçen ‘eleştiri’nin [criticism] tersine, eleştirdiğimiz toplumsallığın bizzat kendisi tarafından kurgulanmış olduğumuz ve bu yapısallığın dışında bir yere çıkamayacağımızı hatırlatan ‘eleştirellik hali’ne [criticality] yapılan vurgu geliyor burada aklıma. Murtezaoğlu’nun ve Şangar’ın işlerinde açık biçimde aile kurumunun, geleneğin, toplumsal mekânın ataerkil düzenlenişinin, herhangi bir etik endişeden sıyrılmış medyanın yarattığı kapamalar görselleştiriliyor. Murtezaoğlu çalışmalarında bu kapanmaları bozan küçük ölçekli, muzır kaçışlara ve hatta talep ettiği içeridenliğe ters düşecek biçimde bu kapanmaları bozan göstergelere (örneğin son serilerinden birinde park alanında piknik yapan geleneksel aile ortamının bütünlüğünü kesintiye uğratan kadın figürü, [Aydan Murtezaoğlu, Aynadaki Çıplak, 2004] yer veriliyor. Şangar’ın işlerinde daha karamsar biçimde mutlak kapanmalara, çıkışsızlığa rastlıyoruz. Ama bu kapanmanın salt görselleştirilmesi bile bana göre içeriksizleşmenin bu kadar arsızca dayatıldığı bir ortamda eleştirel bir işlev üstleniyor.

V: 2001’de Proje4L’nin açılış etkinliği olan Yerleşmek sergisi çerçevesinde yazdığım yazıda, kamusal alan denilen olgunun çerçevesini, sanat üretiminin paylaşıldığı bir yer olmadan güncel sanat diye bir şeyden sözedilemeyeceği varsayımı üzerine kurmuştum. Daha doğrusu, paylaşılan alanın ne türden bir denetim altında tutulduğu, bu alanı kullananların burayı nasıl tarif ettikleri, güncel sanat üretimini doğrudan etkilemekteydi. Örneğin Diyarbakır’lı sanatçı Şener Özmen’in, ilk üç eserinin kitap formatında olması ve genelde Güneydoğulu sanatçıların ‘merkez’ için sanat ürettikleri iddialarının ardındaki nedenlerden biri bulundukları yerde ürettiklerinin bulundukları yerde izlenemeyeceğiydi. Bu polis baskısından, ya da bu tarz bir sanatın izleyicisi olmadığından ileri gelmiş olabilir. Kamusal ve özel alan tanımları kültür ve coğrafyaya göre öylesine değişken ki, bunların Türkiye`de ne anlama geldiğini, nasıl müzakere edildiğini ve güncel sanatın bu müzakerede nasıl bir yer tuttuğunu tartışmak gerekiyor. Türkiye’de “kamusal” “public” anlamına gelmiyor; “private” ise “özel” alan anlamına değil “ev içi”/ “mahrem” anlamında kullanılabilir. Devletin ideolojisi ve cumhurbaşkanının başörtüsünün üniversite ve devlet dairelerinde giyilmesi bağlamında yakın zamanda geliştirdikleri söylemlerinde gördüğümüz gibi bu ideolojinin sözcüleri, kamusal alana bir legalite ve meşruiyet sorunu olarak bakıyorlar. Bu anlayışa göre kamusal alan devletin temsil edildiği ve öz-temsil hakkının devletin resmi ideolojisiyle sınırlandığı, ve buna uymayanların varoluş haklarını kullanamayacakları, dışarıda bırakılacakları, yaptırımcı bir tabir. Buna göre, meydanlar, sokaklar kamusal alan, ancak okullar, üniversiteler ve hatta müzeler olmayabilir. Simgesel anlamda kamusal alan Türkiye tarihinde hep bir sancılı geçmiş. Bunun en berrak örneği de İstanbul’un ve Türkiye’nin simgesel odağı Taksim Meydanı 1930’larda bir meydan anıtın yerleştirildiği; 27 Mayıs 1960 darbesi ardından devasa bir asker süngüsü dikildiği, 1990’ların başında bir de cami dikilmesi tartışmalarının yapıldığı alan. 1995 yılında 4. Uluslararası İstanbul Bienali sırasında belediye görevlilerinin Taksim Meydanı civarındaki açık alan projelerinden biri ile ilgili sorun çıkarması da dışarıda yer alan projelerin bir yumuşak karın teşkil ettiğini hatırlatıyor. (2) Kamusal tabirini bir tarafa bırakıp, daha zararsız bir biçimde ‘dışarısı’ diyelim.

Güneydoğu Akdeniz’de sokak, genelleştirirsek, geleneksel olan ile batıcıl kentleşme arasındaki çatışkının yeridir, dolayısıyla sokaklar sahiplenilmez. Eviçi ile sokak arasındaki bakım, temizlik ve sahiplenme hissi arasındaki fark gayet belirgindir. Kırsal kesimin hızla ve dönüşü olmaz biçimde kentlileşmesiyle birlikte, değişime olan direncin son kalesi eviçidir. Bunu, sanırım en kökten biçimde yaşayanlar örneğin Hollanda’daki göçmen cemaatler. Salt bu neden dolayı, sokakta örtünme orada abartılı boyutlarda. Bu ortamda kadın sokağa çıktığında, örtünerek eviçini sokağa taşıyor ve sokaktan bakış kör bir satıha çarparak geri dönüyor. Aydan Murtezaoğlu konusuna döndüğümüzde, örneğin ‘Aile Salonumuz Yukarıdadır’ [Aydan Murtezaoğlu, Aile Salonumuz Yukarıdadır, 1998] adlı tavana yansıtılan dia projeksiyonunda, bahsettiğin kapanma muhafazakârlığı tiksindirici bir hale getiriyor. Bir barok kupolasını aşağıdan, yani dünyevi ve aşağılık olan yerden izler gibi, baktığımız görüntüde, pis ve özensiz bir masa çevresinde toplanmış aileler ve çirkin bir çocuk görüyoruz. Bedenin sosyal alandaki düzenlenme ve denetlenme biçimleri üzerine yazabilmek için bir arka plan açmaya çalışıyorum.

E: Mekân temasını açtığında farklı sorunsallara dokunuyorsun gibi geliyor bana. Özetlersek, öncelikle Batı’nın toplumsal deneyimi üzerinden kavramsallaştırılmış kamusal-özel ayrımının diğer kültürel bağlamlarla ve bizim deneyimimizle örtüşmüyor oluşu. Sömürgecilik gibi yakın tarihe ait belirleyenlerle mi, dinsel belleğin gündelik yaşamın düzenlemesine getirdiği farklılarla mı, ekonomi-politiğin terminolojisiyle mi açıklamak gerekir, bilmiyorum. Yalnız kamusal alanın Türkiye özelinde devlet ideolojisinin zemini olarak algılandığını söylemek, devlet ve toplum arasında, Kemalist elit ile ‘kurban’ pozisyonundaki halk arasında sert bir çelişki olduğu yanılsamasına sürükleyebiliriz bizi. Sosyalist hareketin 1 Mayıslarda Taksim’e çıkma ısrarı ve bunun aşırı bir polisiye sertlikle engellenmesi, yalıtılmış hücrelere dayalı F-tipi hapis sistemi etrafında gelişen acı ve kanlı olaylar, Doğu’daki köy boşalıtmları, ya da İslamcı genç kızların üniversitelere başörtüsüyle girme talepleri gibi örneklerde çatışmayı içeren bir tablo koyuyor önümüze gerçekten. Ama kamusal alan olarak algıladığımız şey devlet kadar toplumun muhafazakâr kesimleri tarafından da regüle ediliyor. Siyasallığa saplanmamak için sanat alanından bir örnek vereyim: Geçenlerde Platform’da gerçekleştirilen Vur ve Kaç sergisi dahilinde Marc Bain’in gerçekleştirdiği performans geliyor aklıma. (3) Bain’in çalışması İstanbul’un kültürel atardamarını oluşturan İstiklal Caddesi’ne yerleştirilen, oldukça yüksek sesli iki adet megafonla yoğun bağrışmalardan oluşan bir bant kaydını caddeye vermekten ibaretti. Beklendiği üzere on dakika içinde polis memurları ve belediye zabıtaları belirdi. Ama şaşırtıcı olan caddeden geçen kimi insanların infial içinde çalışmaya saldırmalarıydı. Çok daha ılımlı davranan polis bu histerik tepkileri yatıştıramaya çabaladı. Evet, kışkırtıcı derecede yüksek volümlüydü ama etraftaki dükkanlardan bangır bangır müzik yayını yapılıyor zaten gece geç saatlere kadar. Caddedeki insanı tedirgin eden ve tepkiye kışkırtan şey daha çok kayıttaki seslerin bir gösteriden, kalabalık bir topluluğun coşkulu bir toplantısındani muhtemelen siyasal bir hareketlenmeden alınmış olmasıydı. Burada ilk olarak, değindiğin gibi geniş tabanlı ve farklı olan herhangibir dışavuruma tahammülsüz bir muhafazakârlık sorunu var. İkinci olarak Türkiye’deki güncel sanat pratiğinin sokağa çıkmaktaki tutukluğu geliyor aklıma. Evet, galeri ortamı kamusal alanın deneysel kullanımına açık ve gerekli bir zemin. Ama sokağa taşmamayı maruz gösteren bir kapanma tehlikesi de var karşımızda.

V: Bu tepkiselliğin sanatçıları korkuttuğuna hiç şüphe yok. Bundan daha bir kaç yıl önce, Nazi üniformasıyla İstiklal Caddesi ‘kimlik bitte’ diye kimlik soran performansçılara insanların kuzu kuzu kimlik göstermişlerdi. (4) Gene Kumpanya grubunun gerçekleştirdiği sokakta biri kadın ötekisi erkek oyuncu arasında geçen kavga performansında, durumun farkında olmayan erkek izleyicilerden kimisinin adamın kadını bir güzel dövmesi yönünde laf attığını hatırlıyoruz. (5) Kentin gürültüsüne, reklamların, müzik dükkânlarının gündelik tacizine maruz kalanlar, sıradan olmayanla karşılaştıkları anda linç etme eforyasına giriyorlar.

Meseleye, bir de şuradan bakalım: kente yeni göçenlerin koyu renkli ceket ve pantalon giydiklerini, yakın zamana kadar belediyenin taşeron firmalarının kiraladığı işçilerin takım elbiseyle çalıştıklarını hatırlıyorum. (6) Genelde, sokaktaki uyum görünmezliğe adapte olmak esası üzerine kurulu. Göğüslerini saklamaktan kamburlaşmış içlerine doğru kapanmış kadınlardan, gri, kahverengi siyahlar içindeki adamlara dek mütevazilik piyasayı sarmalamış. Hakan Gürsoytrak’ın resimlerinde aynı kısıtlı renk skalasını, ezik bozuk kıyafetleri görebiliriz. Bu, 1929 yılında devreye sokulan kıyafet kanunun sonucudur [Hakan Gürsoytrak, Eminönü, 2004]. Hüseyin Alptekin’in göçmen Slav kadının boy portresinde, kadının elinde ‘elit’ marka plastik torba vardır, yani en sıradan ve görünmez plastik torba. [Hüseyin Alptekin, Elit, 1999] Keza, Güven İncirlioğlu’nun 1992 yılında yaptığı [Güven Incirlioğlu, Helter-Skelter, 1992] serisindeki flu imajlarda, görülen ucuz plastik torbalar, basit kıyafetlerdir. (7) Orhan Pamuk bunu İstanbul Hatırlar ve Şehir kitabında, gemi bacalarından çıkan gri dumanlarla, kentin kış grisiyle katlayarak hüzünle birleştiriyor. Etki bu kuşkusuz, ancak burada kente yabancılık halinin kalıcı ve kapsayıcı bir imgeleme dönüşmesi de söz konusu değil mi?

Sokak görselinde kırılma noktalarını, Halil Altındere’nin İstiklal Caddesi karakterlerini portlerinde, What You Lookin At adlı videosunda gözlemleyebiliriz. [Halil Altındere, Who u Lookin At, 2002] Buradan da ev içine bakarsak, gene Halil Altındere’nin My Mother Likes Pop Art işine, İnci Eviner’in ev içi mizansenlerinden yaptığı duvar kağıtlarındaki rengarenk evrene, gene Bülent Şangar’ın ev içi mizansenlerine geçebiliriz. Gene, Bülent Şangar’ın 5. İstanbul Bienali’nde gösterdiği 144 fotoğraftaki karakterin ev içi ile dışı arasındaki pencere önünde kalakalmışlığı da sokağa, kente yabancılık halini belirliyor [Bülent Şangar, İsimsiz, 1997].

E: Mutlak kapanmadan şizoid açılmaya kadar farklı yaklaşımlar sözkonusu toplumsal mekânın ele alınışında. Şangar’ın işlerinde eviçiyle ve aile evinin kültürüyle kısıtlanmışlığı; pencere kenarında dışarı çıkmakla içeride kalmak arasında bir kararsızlığı görüyoruz. Dışarıya çıkma teşebbüsleri dışarıdan gelen bir müdahaleyle kesintiye uğrayabiliyor [Bülent Şangar, Suret, 2003-04] ya da medya ile güvenlik kuvvetlerinin bakışlarının özdeşleşmesiyle pervasızca kriminalize edilebiliyor [Bülent Şangar, Suret, 2003-04]. Diğer yanda, toplumsal farklılığın ortak yaşam alanlarında kalabalık biçimde karşıya gelmesi ve çarpışması da görselleştiriliyor, Altındere’nin What u Lookin At çalışmasında gördüğümüz, kamerayı elinde tutan kişiye ayrı ayrı saldıran punklar, travestiler, Afrika kökenliler, patenciler ve esnaf kalabalığında olduğu gibi. Yetmişli yıllarda dikkatini idealleştirilmiş proleter figürler üzerine yoğunlaştıran kültürel ortamın seksenli yıllarla birlikte yavaş yavaş kente göçen nüfusla, doksanlarda da farklı biçimlerde normlar ya da marjda yaşayan kesimlere yöneldiği görülüyor. Bu geçişi en iyi biçimde örnekleyen sanatçı belki de Gülsün Karamustafa. Sinema sektöründe sanat yönetmenliği yaptığı sırada gecekondu mahallelerinde edindiği gözlemleri ve burada yaşayan insanların gündelik yaşamlarında kullanmak üzere ürettikleri nesnelerini değerlendirmiş ve figüratif resme dayanan çalışmalarını kitsch özellikler taşıyan bu neslere dayanan enstalasyonlara doğru açmıştı [Gülsün Karamustafa, İsimsiz]. Hem içerikte hem de biçimsel düzlemde güncel sanat pratiğinde dönüşüme işaret ediyordu bu örnekler. Karamustafa’nın daha sonraki dönemde İstanbul sokaklarına para kazanmak için üç aylığına gelen çalgıcı Romen çocukları üzerine çektiği Merdiven isimli çalışma [Gülsün Karamustafa, Merdiven, 2001] ile daha genç kuşaktan Esra Ersen’in İstanbul sokaklarında kimsesiz biçimde yaşayan tinerci çocuklarını konu aldığı Disneyland adlı videosu [Esra Ersen, Burası Disney Dünyası, 2000] arasında hem bir akrabalık hem de eşzamanlılık bulunabilir. Seçil Yersel’in kendi anneannesinin dairesinde çektiği panaromik fotoğraflar kentin marjları temasını farklı bir boyuta çekiyor. Norm olarak genç, evli ve iki çocuk sahibi aileler için tasarlanmış bir evde yaşayan yaşlı bir insanın içmekânı kendi gereksinimlerine göre yeniden biçimlendirişini ve ortaya çıkan uyuşmazlıkları görüyoruz bu çalışmalarda [Seçil Yersel, İsimsiz, 2002].

Sanatçılar tarafından yürütülen tek sanat mekanı ve projesi olma özelliğine Oda Projesi’nin Galata’daki atölyelerinde uzun yıllara yayılan çalışmaları da hatırlanmalı kentin marjları bağlamında. (8) Yirminci yüzyıl boyunca sürdürülen Türkleştirme siyaseti öncesinde Ermeni, Rum ve Yahudi cemaatlerinin ikâmetinde olan ama terkedildikten sonra yetmişli yıllardan itibaren geleneksel yapıdaki Doğu Anadolu kökenli ailelerin yerleştirdikleri, klasik ondokuzuncu yüzyıl mimari kent-dokusu içinde çalışıyor Oda Projesi ve mahallede geliştirdikleri organik ilişki yardımıyla farklı toplumsal formasyondan gelen insanları, kentlileşmiş ile kentlileşeni, sanat çevresi ile mahalleliyi sürekli bir etkinlik programı üzerinden yanyana getiriyor. [Oda Projesi, Kometli 23 Nisan Resimleri, 2000]

Kentsel mekâna dair ötekileştirme ve uzaklaştırma pratikleri ve sıkışmaları konu alan projelerin yanında açılımlara ve kendiliğindenlik içinde türetilen mekânlara da dikkat çeken çalışmalar var. Can Altay’ın Ankara’nın üstorta sınıf gençliğinin geceleri sokaklarda spontan biçimde kurdukları ‘mini-barlar’ı; ve atık kağıdı ve diğer dönüştürülebilcek malzemeleri çöpten toplayan insanların kent içinde geliştirdikleri alternatif haritalandırma ve yönbulma yöntemlerini inceleyen çalışmaları geliyor aklıma. [Can Altay, Minibar, 2001] |stanbul sokağının kültürler ve coğrafyalar arasında şizoid ve yataygeçişli açılımını ise Hüseyin Alptekin’in otel isimlerinin yer aldığı ışık panolarını görüntülediği fotoğraf dizisinde buluyoruz. Kimisi otel sahiplerinin yaşam deneyimleri hakkında fikir veren, kimisi aile kökenlerinin nereden geldiğine işaret eden, kimisi de düpedüz otel sahiplerinin başka coğrafyalarına dair fantazmalarına dayanan bu pano fotoğrafları İstanbul’un geçmişinin ve bugünün taşıdığı coğrafik çekimin ve akışkanlığın altını çiziyor.

V: Oda Projesi 1997 yılında İstanbul Bienali’nde bir sergi ve kitapla sonlanan disiplinlerarası araştırma kapsayan ‘Kültür’ projesinden sonra gelen yegane sürekli sanat projesiydi. İzleme olgusunu öncelikle mahalli katılım ile değiştirmesi ve kültürler ve sınıflar arası, kalıcı ile geçici arasında bir üçüncü mekan çizmesi ve kent kullanımı açısından da çok önemli. Can Altay’ın projesini de eklersek, [Can Altay, We are all Papermen, he said, 2003] kentin farklı haritalandırılması ve mekan yaratılması, sanat ortamında yeni bir kanal açıldığını gösteriyor.

Sanatçılardaki değişim üzerinden yazdığın kent dokusundaki dönüşüm, kentin kullanılma biçimlerinde de izlenebilir sanırım. Bülent Şangar’in iki yıl boyunca kurban bayramları sırasında yaptığı çekimlerin yeniden düzenlenişinde kentin farkedilmeyen zonları devreye girmekteydi. Otoyolların yanıbaşındaki araziler. Bu arazilerde, kentte hayvan kesebilecek kırsalı bulamayanların yarattıkları alanlara dönüşmekte, kırsalın ve geleneksel yaşam biçimlerinin yeniden üretildiği bu alanların ardında 15, 20 katlı binalarla dolu siteler yükselmekteydi. [Bülent Şangar, Kurban Bayramı, 1999] Osman Bozkurt, “İstanbul Parkları” adlı videosunda, tam da bu alanlarda “mekan yaratanlar” üzerine gider [Osman Bozkurt, Istanbul Parkları, 2003]. Sanırım bu birlikte varoluş, tezatların normalleşmesi, sanatçıların sürekli olarak yansıttığı bir durum oldu.

E: Daha sonra Türkiye’deki güncel sanat pratiğinin siyasallık ile olan ilişkisini tartışırken yine başvuracağımız bir kavramdan bahsedebiliriz burada: normalleşme [normalisation]. Altmışlı yıllardan itibaren giderek yoğunlaşan kırsaldan büyük şehire ve özellikle İstanbul’a göç olgusu sürekli bir kriz etkisi yaratmıştı kentli ve kentlileşmiş kesimlerin imgeleminde. Adanalı zengin ağa, Kayserili köylü, Karadenizli müteahhit, Doğulu gibi tiplemeler kentli mizah kültürünce bolca işlenegeldi. Gelenlerin karşılarına gündelik yaşam pratiklerinde çıkan ikilemler ve onların bu durumlarda başvurdukları sakar çözümler alay konusu olageldi. En derin çatışma, büyükkente gelenlerin sahiplendikleri Arap, Hint ve Batı müzikal formlarının bir bileşimini sunan ve pejoratif bir biçimde (daha aşağı konumdaki bir yabancılıkla özdeşleştirme amacıyla) arabesk olarak tanımlanan müzik türü üzerine gerçekleşmişti , özellikle seksenli yıllarda. Ama kırsaldan gelenler in büyükkentlerde yaşama deneyimi iki farklı formasyonun çatışmasını aşacak bir süreme ulaştı. Artık kaçıncı kuşaktan bahsediyoruz bilemiyorum. Ve sanırım kentli ile kentlileşmekte olan ayrışım artık iki kampın da birbirine asimile olmasıyla sonuçlandı. Kentsel kültür, müzikal üretimin ötesinde kültürel bir anlayışı tanımlar hale gelen arabesk tarafından belirlenir hale geldi. Bunun karşılığında arabesk de doksanlı yıllar da müzik endüstrisi tarafından icat edilen Türk Popu patlaması içine entegre oldu fazla direnmeksizin. Bir zamanlar şarkılarında ve oynadığı sinema filimlerinde masumluğuna rağmen türlü cefalarla karşılan boynu bükük, ezik gecekondu çocuğunu canladıran Küçük Emrah’ın bugün Eros Ramazotti benzeri bir figüre dönüşmesiyle örneklenebilir bu başdöndürücü değişim. Bir yandan umarsız bir hedonizm arayışı, zenginlik göstergelerine bağlılık ve kişisel adaleti arsızca elde etme anlayışı yükselirken diğer yandan milliyetçilik, dinsel aidiyet, klasik aile yapısının ve delikanlılığın övgüsü önplana çıktı. Tabii ki sadece Türkiye’ye özgü gelişimler değil bunlar. Ama farklı olan belki de doksanlı yıllarda aralarında gerilim yaşanan kampların hızlı bir şekilde neo-liberal politikalar ve ataerkil bir ahlakçılık üzerinde boğucu bir uzlaşıma girmiş olması. Bu felçleşmiş, durağanlaşmış ortamda fark üretmeyi, farka evsahipliği yapabilecek mekânları üretmeyi amaçlayan projelere gereksinim var. Ve güncel sanat pratiği de model önerebilecek potansiyele sahip Türkiye’de.

V: Sayısız kültürel çelişki dediğin gibi bir potada harmanlanarak kendini yeniden üretti. Müzik kliplerinde ve starlarda medyatize edilmiş yönünü izlediğimiz kültürel potpuri gündelik hayatta da yansımasını buluyor. Bu yönde, bahsettiğin normalleşme olgusu, bir başka olguyla ‘makulleşmeyle’, yani muhafazakâr cemaatlerin de dönüşerek yeniden şekillenmesini barındırıyor. Beni tedirgin eden nokta, böylesi bir toplumsal dokunun içinde yaşıyorken, ona kırık bir ayna tutmanın getirdiği kolaylığa sığınan, eleştirel, yadırgatıcı olmayan bir sanat pratiğinin henüz kendini bildirmemesi. Şu anda gördüğümüz bir egzotizmden, bir büyülenmeden ibaret.

Aslında, sürekli olarak gözden kaçırılan ancak bir o kadar da yaygın olan başka bir durum var. Seçil Yersel’in, gürültüden boşalmış, kentin merkezlerinden kenarlarına kaçan sokak imgeleri, tren istasyonlarında bekleme odaları, askıya alınmış zamanlarını görselleştiren fotoğrafları adı konulmayanları geri geliyor. [Seçil Yersel, İsimsiz, 2003] Bu panaromik fotoğrafların merkezleri olmaması, o uzun beklemeleri, boşluklara bakmaları izlemesi ve izlettirmesi, işsizliği, istenilmeyenleri ve talepsizliği hatırlatıyor.

Acıların çocuğu Eros Ramazotti’ye dönüşürken, sarı boyalı saçlı batılı kızın karşısında Maldivler’de kendi kendine göbek atarken habitusunu değiştirmiyor. Acaba burada bir değişimden ziyade gıpta edilen kültürel kodları seçici bir çıkarcılıkla bir intikam alırcasına temellük eden bir zihniyet yok mu? Bu seçici biçimde temellük etme hali, dediğin gibi, Rumeli kökenli idareci sınıfın tarihindeki batıyı seçici olarak temellük etme biçimiyle örtüşmüyor mu? Yeni durumdaki göz kamaştırıcılık, idareci sınıfın mazbutluğundan farklı olsa da. Belki de burada, en çarpıcı yapıt, Halil Altındere’nin My Mother likes Pop Art Because Pop Art is Colorful ve My Mother likes Fluxus Because Fluxus is Anti-Art adlı işi. [Halil Altındere, My Mother likes Pop Art because Pop Art is Colorful, 1998] Bu iki eserde de rengarenk bir döşek üzerinde elinde sanat kitabı okuyan yaşlıca bir kadın var. Kadın, kitabı, masada, kanepede ya da benzer bir yerde okuması beklenildiği gibi okumuyor, ayağa kalkmamış, gidip kitaplıktan almamış. Elinde tutma biçimi de, ona ulvi bir kitap gibi değer verdiğini gösteriyor. İpuçları okuması olmadığını da hatırlatabilir. Yani, habitusunu değiştirmiyor. Bu bir yönüyle, taşradaki sanatçının merkezdeki sanata bakışını ve onu nasıl temellük ettiğini hatırlatabilir. Daha da ilgi çekici olan, eserin başlığından anladığımız üzere, kadının sanatçının annesi olması. Dolayısıyla, annesinin eline kitapları veren sanatçı. Bu da, sanatçı ile ailesi arasındaki kurulan mesafeyi göstermekte. Sanatçı artık başka bir yerde ve misafir olma durumunda. Bu ilişkideki şeffaflık, annenin hoşgörüsü, sanatçının yeni habitusu, ve tüm bunu anonimleşmiş bir izleyici grubuna göstermesi bence ciddi anlamda tabu kırıcı bir işti. Bu esere Avrupa’da bu kadar çok talip çıkmasının nedeni sanırım esere egzotik alımlamadan bakılmasıydı.

Dipnotlar: Mekan

(1) Yerleşmek, Proje4L, İstanbul Güncel Sanat Müzesi, 2001

(2) Bilboard, Maria Eichhorn, 4. Uluslararası İstanbul Bienali, 1995

(3) Marc Bain, Vur ve Kaç, sergi Platform Güncel Sanat Merkezi, 2004

(4) Ferhan Şensoy’un Küçük Sahne’de sergilediği İçinden Tramvay Geçen Şarkı adlı oyun bağlamında gerçeklleştirilmişti.

(5) Yine Ne Oldu, Sokakta Tiyatro, Kumpanya Grubu, İstanbul, 2002

(6) Bu konunun benzerini John Berger About Looking adlı kitabındaki “The Suit and the Photograph” yazısında işlemişti.

(7) Güven İncirlioğlu’nun Helter Skelter adlı bir dizi çift parça fotoğraf panosundan oluşan işindeki alt bantta insansız, keskin ışıkta çekilmiş, belli bir modülerlik içinde verilen Atatürk’ün mozolesi Anıtkabir manzaraları vardır. Yukarı bölümde ise, İncirlioğlu’nun orta sınıf kahramanları dediği, Kızılay Meydanı’ndaki insan seli içinde çekilmiş hafif flu figürler görülür: sade bir kadın çantası, bir pazar torbası, vb.

(8) Oda Projesi, İstanbul’da temellenmiş bir sanatçı kolektifidir. Ülke içinde olduğu kadar yurtdışındaki bazı oluşumlarla da bağlantı içindedir. Çekirdek ekip, Özge Açıkkol, Güneş Savaş ve Seçil Yersel’den oluşmaktadır. Proje 2000 yılında İstanbul’un Galata semtinde yer alan bir apartman dairesinde başlamıştır (50 metrekare, her biri diğerine açılan ve küçük bir avluya bakan 3 oda ). Proje, sanatçıları ya da farklı oluşumlardan gelen insanları birlikte projeler üretmek üzere mahalleye davet eder. Mahallede oturanlar da sadece izleyici olarak değil “katılımcı” olarak projelerde sıklıkla yer alırlar.

Comments Off

CİNSİYET

Vasıf Kortun : Erden, birkaç yıl önce, Türkiye’de güncel sanat omurgasının ağırlıklı olarak kadın sanatçılardan oluştuğunu konuşmuştuk. Bu sanatçılar, çoğunlukla galerilerde temsil edilmiyorlar. Sanat okullarında yüksek poziyonlarda değiller. Medyada pek yer almıyorlar. Ancak, Füsun Onur’dan (1), Aydan Murtezaoğlu’na 60lı yaşlarından 30larına kadar uzanan üç kuşak kadın sanatçı, genç sanatçılar için esaslı bir referans noktası. Hatta, kuşaklar arası bir beraberlik var; aynı sergilerde yer alınması hiç şaşırtıcı olmuyor. Ayrıca, kadın sanatçılar kendilerini sürekli yeniliyorlar. Yabancılar, özellikle Avrupalılar için bu çok şaşırtıcı bir durum teşkil ediyor. ‘Nasıl olur da kadın sanatçılar, bu Müslüman, Ortadoğu ülkesinde bu denli önemli bir yer tutuyor?’ gibi soruları yöneltiyorlar. Bu sanatçılar, bizler için, Türkiye’deki güncel sanat anlatısının temel omurgasında yer alıyordu. Hatta, bunun üzerine onları ‘anneler’ altında, babanın olmadığı bir bağlamda, kaba saba bir biçimde kümelemiştik. Batılı anlamda kurumsal bir cinsiyet ayrımcılığı ile doğulu ayrımcılık akademilerdeki yapılara sızmış olabilir. Belki bu ayrımcılık kadın sanatçılar için pozitif bir enerjiye dönüşmüştü. Yani, kadın sanatçıların üzerinde ciddi bir toplumsal talep yoktu, sanatla ilgili olmaları gençten budanması gereken bir araz değildi. Talepsizliğin yarattığı boş alan üretkenliğe dönüşebildi. Bunu detaylandırılması gereken bir orta sınıf tarifi üzerinden yapıyorum.

Bu konuya şöyle bir ekleme de yapabilir miyiz: ‘Anneler’ diye yaptığımız tarifin içinde, bedene saygı, kapsayıcı hatta sarmalayıcı bir tutum, şiddetten ve şiddetli sunumlardan uzak durma söz konusu muydu? Devam edersek, bu sanatçıların kadın olmaları cinsiyet siyaseti ile ne biçimde bağlantılıydı? Erkini elinde tutan açık cinsel tarifler, kadın bedenini ya da kendi bedenlerini sunma, pek de görülmüyor. İzleyiciye de daha dostane, samimi, makul bir yaklaşım var.

Acaba tüm bunu sosyo-politik bir çerçeveye oturtabilir miyiz? Eklersek, cumhuriyetin sekülarizmi içinde, kadın figürü de kurumsallaşarak cinsiyet verilerini yitirmemiş miydi? Gene, bu spekülasyonu ‘orta sınıf’ kadını üzerine yapıyorum. Mazbutluğun ikili özelliği olabilir mi? Yani, geleneksel mazbutluk ile sekülarist mazbutluğun —her türlü aykırı ve aşkın işaretten ayıklanmış— arasında sıkışan kadın figürü (bir o kadar da erkek figürü) yok mu? Aile denen kurum burada nasıl bir öz-denetim mekanizması işletiyordu? Bu öz-denetim mekanizması 1980lerle birlikte nasıl bir yalpalanma geçirdi?

Bu tartışmayı biraz daha çetrefilleştirmek için sanatçıların işlerinde sosyal geçmişlerinin, orta-halli kentli, kimi zaman bürokrat ailelerden gelmelerinin izlerini okuyabilir miyiz?

Erden Kosova: Sorduğun sorular aslında üstüste katlanarak yanıtlarını kendi içlerinde veriyor. Senin toplumsal cinsiyet faktörünün sanat üretimi ve içeriği üzerindeki etkisine dair okumandan benim bakışım sanırım bir nebze ayrılıyor. Birkaç sene önce birlikte deneysel bir şema soyağacı oluşturmuştuk. 70li yıllarda ürettikleri deneyci çalışmalar yüzünden garipsenmiş ve yalnız bırakılmış figürleri, Füsun Onur ve Sarkis’in (2) kişiliğinde büyükanne ve büyükbaba olarak konumlandırmıştık. 80li yıllarda öne çıkan ve doksanlı yıllara taşıdıkları tutarlı üretim çizgileriyle genç kuşağa zemin hazırlayan üç ismi ‘anneler’ olarak adlandırmıştık: Ayşe Erkmen, Gülsün Karamustafa ve yaş olarak biraz daha geriden de gelse Hale Tenger. 90lı yılların ortalarıyla beraber genişleyen üretim zemini üzerinde bizim mizahi şablonumuzda iki topluluk oluşmuştu: ‘kırılgan kızlar’ ve ‘kötü oğlanlar’. Bu kuşağın tümünü belirli bir baba figürü (soya ait olma çağrısından) -şükür ki­ yoksunluğundan ötürü, özgürleştirici anlamda ‘piç’ olarak nitelemiştik. Bunu tartışırken bizi güdüleyen kaynak, Nurdan Gürbilek’in 70 sonlarına kadar cumhuriyet edebiyatını inceleyen Kötü Çocuk Türk (3) adlı kitabı olmuştu. Gürbilek’e göre, gücünü yitirmiş olmasına (imparatorluğun kaybına) rağmen otoriterliğini halen bütün nemrutluğuyla dayatmaya çalışan, ama güçsüzlüğü ve modernizmin giydirdiği yeni kılığıyla eğreti duruma da düşen devlete dair bir eğretilemeydi aslında uzun bir süre yazarları rahat bırakmayan baba hayaleti. Bizim birlikte çalıştığımız genç sanatçılarda bulduğumuz şey ise bu soy sorunsalının hiç dert edinilmemesiydi. Baba figürü dert edinilmemişti, çünkü baba figürü yoktu ortalıkta. Babalık taslamaya girişen kişiler bu zeminde tutunamamışlardı. Zemin, ‘anneler’ olarak adlandırdığımız sanatçıların orijinallik, sahaya egemen olma, gücü erke dönüştürme, koltuğu muhafaza etme gibi eril hastalıklara sapmadan, üretimleri üzerinde titiz bir dirayet göstermeleriyle açılabilmişti. Buna yönelik bir diğer kanıt, başka kültürel üretim disiplinlerinde bugün çalışan genç kuşak üzerinde baba hayaletinin halen etkili olmasıdır. Güncel sanat olarak tarif edilen alan kendini bu ‘anneler’in varlıkları sayesinde özgülleştirebilmiş ve diğer kültürel üretim biçimlerinden daha deneysel ve spekülatif bir dili edinebilmişti. Bu farklılaşma sorununu belki entelijensiya içinde Kemalist ve Neo-sosyalist Sol arasındaki ayrışmaya kadar uzatabiliriz.

Tabii ki, herhangi bir söylemsel düzlemi aile modeli üzerinden deşifre etmeye çalışmak Freudiyen hastalıkları çağrıştırabilir kaçınılmaz olarak. Bu yüzden eve pek uğramayan dayıyı (Hüseyin Alptekin) (4), dışarıdan eve yemek taşıyan ve eviçini dış dünyayla iletişime sokan yaşlı ve bilge üvey-babayı (René Block) (5), uzak akrabaların ya da yan mahallenin çocuklarını (Alexander Brener (6), Erzen Shkololli vs.), sütçüyü, öğretmeni, evin kedisini de koyabiliriz resmin içine. Ama stratejik olarak basitleştirilmiş bu şema bazı şeyleri düşünmemizde bize yardımcı oldu sanırım.

Ancak bu okumanın devamında ayrıştığımız bir nokta var sanırım. Öncelikle, toplumsal cinsiyetten bahis açarken Türkiye için kullandığın Müslüman Ortadoğu ülkesi tanımını kategorik olarak reddetmek istiyorum. Batı ve Doğu sözcüklerine duyduğum antipatiden beslenen bir red bu. Öncelikle ortam üzerindeki belirleyici kimlik göstereninin, hiç hoşlanmasam ve hayali olduğuna inansam da, Türklük olduğunu düşünüyorum. Bir dizi argüman var kafamda: Türkiye din olgusu kadar laiklik tarafından da biçimlendirildi; Hristiyanlar ve Yahudiler kadar ve belki çok daha fazla oranda agnostik, ate, metafizikçi, zen budist gibi inanç duruşları o büyük üst-ismi kesintiye uğratıyor; Müslümanlık olarak tariflediğimiz şey Bektaşilik, Alevilik, Sufilik gibi oldukça (cinsel roller anlamında da) özgürlükçü olmuş ve olabilen mezhepleri barındırıyor; Anadolu ve Orta Asya miraslarından gelen paganist ve anaerkil izler tortu olarak da olsa bir yerlerde duruyor; dili Arapça olmayan, etnisitesi Araplıktan farklı olan bir coğrafyanın, ortodoks inancı bile yerelleşmiş bir Müslümanlığın ağır izlerini taşıyor (camii modellerindeki, ilahi makamlarındaki farklılıklar vs.); ayrıca, çok uzun bir geçmişten bu yana, din denen şey devletin araçsallaştırma süzgeçlerinden geçiyor.

Kadının toplumsal rolüne dair komplikasyonlar daha da genişletilebilir: Türkiye’nin batısı ve doğusu, kentseli ve kırsalı arasındaki kültürel farklar; Balkan’dan göçen nüfusun sahip olduğu değerler, Ege kıyısında deniz kültüründen beslenenlerle feodalitenin halen sürdüğü Güneydoğu Anadolu sosyallikleri arasındaki aile yapısı farklılıkları vs.

Benim ‘kırılgan kızlar’ ifadesini kullanırken aklımda aslında ahlaki bir muhafazakarlığı içselleştirmiş bir kadınsallık bulma niyetim yoktu. Aydan Murtezaoğlu’nun işlerindeki hassaslığın bir muhafazakarlıktan çok başka birşey olduğunu, toplumsal eleştiriyi birçok genç erkek sanatçıdan daha derin biçimde verebildiğini düşünüyorum, üstelik sahip olduğu mizah anlayışı da ayrı bir olumlayıcı tat kazandırıyor işlerine. Bunun yanında, ortak şemamıza tam dahil edemeyeceğimiz isimler de var. Canan Şenol’un [Canan Şenol, nihayet içimdesin, 2000] kendi sureti üzerinden kadınsallığı korku veren bir tanrıçalığa itmesi internercafelerinin üzerine koydukları tabela geliyor aklıma; ‘abject’ yanlış kavram olabilir ama arketip bir korkutuculuk [Canan Şenol, Ceşme, 2000] ; hamileliği sırasındaki bedenini çıplak biçimde sergileyebilmiş olması geliyor aklıma. Ya da Esra Ersen’in [Esra Ersen, In Untersuchungshaft, 1995] erken dönem işlerindeki inanılmaz derecede sert eleştirelliği. Bunun yanında cinsellik konusunda daha tasasız görünen ve siyasal-doğruluğun kısıtlamalarının ötesine geçtiği söylenen ‘kötü oğlanlar’a ait kimi işlerin (Halil Altındere’nin ”Hard & Light” [Halil Altındere, Hard & Light, 1999], Tunç Ali Çam’ın ”Bir Sanat Eseri Sik”, Serkan Özkaya’nın ”Kaynak Olarak Sanatçı” [Serkan Özkaya, Kaynak Olarak Sanatçı, 1999], Şener Özmen’in ”Tracey Emin’in Hikayesi” (7), Serkan Özkaya ve Ahmet Ögüt’ün ”11 Karpuz Taşıyan Türk Anıtı” [Serkan Özkaya & Ahmet Öğüt, 11 Karpuz Taşıyan Türk Anıtı, 2004] farklı anlamlarda içerdikleri derinliğin yanında, cinsellik bağlamında ciddi bir eleştirellik eksikliğine hatta kimi zaman misojeni ve homofobiye yaslandıklarını düşünüyorum. Açtığı dada-barda kadınların çamur içinde güreştirilmesini eleştiren Express dergisini ‘seksten paniklemek’le suçlayan Bedri Baykam (8) geliyor aklıma ister istemez burada. Fallus-mutluluğu, fallus-arsızlığına dönüşmemeli. Öte yandan, bedenin çıplaklığı konusunda ve bedenin bütünlüğünü tehdit eden görselliklerin kullanımında ‘kötü çocuklar’ın ‘kırılgan kızlar’dan daha öteye gittiklerini de düşünmüyorum. Henüz bir penis görselliğine tanık olmadım bahsettiğimiz üretimler içinde.

V: Türkiye için Müslüman Ortadoğu ülkesi tabirini kullanmadım. Söylemeye çalıştığım, bunun öncelikle Avrupa ve Amerikalı misafirler için bir önveri olmasıydı. Bu kavramla ilgili sorunlar dillendirdiğinde, coğrafyasından ve tarihinden kopmuş, enternasyonelleşmiş aracılar olarak algınlandığımızı unutma. Doğu-Batı üzerine kurulan şablonlar sarsıldığında, hem kendilerine atfettikleri kimlik ve tekellerinde olduğunu sandıkları söylemler sarsılıyor hem de totalize ederek gettolaştırdıkları Müslüman Ortadoğu hurafesi. Biz Almanya’da Münster Müzesi’ne yazıp ‘Katolik kadın sanatçı tanıyor musunuz?’ diye sormuyoruz ama, ABD’li, ve Batı Avrupalı dostlarımız, bu tarz soruları sormaktan çekinmiyorlar. Hale Tenger’den, Ayşe Erkmen’den, Aydan Murtezaoğlu’na bu tarz teklifler geldi yıllar boyunca ve reddedildi. Sanıyorum, bu meşrutiyet sorunu son yıllarda aşıldı.

Cumhuriyet sekülarizmi, cinsleri, cinsiyetlerinden ve cinsiyet seçimlerinden ayırıyordu. Bunun derinden eleştirisini, Aydan Murtezaoğlu’nun 1994 enstelasyonunda (Taksim Sanat Galerisi) [Aydan Murtezaoğlu, Tur, 1995] okumak zor değil. Sonuçta, cinsiyet işaretlerinin müzakeresi sokakta yapılıyor. Herşeyin mazbut bir duruşa çekilmesi, sanırım önce 70lerin sonundaki politik ortamının ardından medyatize edilmiş 80 sonrasından bugüne gelen dönemde tahribata uğradı. Daha öncesinde ise, makul ve mazbut olan ile, televizyonda, gazetelerde boy gösteren öteki, düşkün kadın, ailemizin homoseksüeli Zeki Müren (9) arasında içinde zımni bir kabul taşıyan net bir mesafe vardı.

Canan Şenol, Esra Ersen’in yanısıra Ebru Özseçen’i de var (10) [Ebrü Özseçen, Presentation, 1996]. Nilüfer Göle’nin (11) yazdıkları ve konuştuklarının üzerinden bir spekülasyona girişmeme izin verirsen, eril cumhuriyet figürü, erkek bedeninde billurlaşmadı, tam aksine erkekten de (efeden, kahraman figüründen) erilliği temellük ederek, bedeni cumhuriyet simgesine tabi kıldı. Doğrusunu istersen kahraman deyince aklıma aslen Deniz Gezmiş, Yılmaz Güney gibi, düzene direnç gösteren kahramanlar geliyor aklıma sadece. Bugün örneğin, Leyla Zana’nın geldiği gibi. İğdiş edilmiş erkek figürünün ‘ananın amı’ nefretini kadına ve hanımına yansıtarak uyguladığı şiddeti de aklımızda tutmak üzere. Bunun aksine, kadın figüründe ise, koruma ve sürdürme duruşu hakim. Tüm bunları, kamulaşmış simgeleşmiş figürlerin varolmaması nedeniyle yazıyorum.

E: Son birkaç sene içinde Murtezaoğlu’nun işleri üzerinden geliştirdiğin bir tartışma var. Buna değinerek daha önce bahsettiğin kadın sanatçılar ile mazbutluk kavramlarını yanyana düşünmene geri dönmek istiyorum. Başka yerlerde yazmış olduğun yazıları da göz önüne aldığımda bazı hatları öne çıkardığını gözlemliyorum; yanlışlar okuyorsam, düzelt lütfen. Öncelikle ‘anneler’ ve ‘kırılgan kızlar’ olarak grupladığımız sanatçılar arasında belirli devamlılıklar görüyorsun –en çok da sanırım Aydan Murtezaoğlu ve Füsun Onur arasında. Ve bu devamlılığı sağlayan etkeni toplumsal cinsiyet olarak, ‘kadınlık’ olarak saptıyorsun. Sonrasında, sanatçı ile ürettiği çalışma içinde sahnelenen persona arasında (örneğin bir sanatçı olarak Aydan ile onun kompozisyonlarında karşılaştığımız kadın figürünün çakışması) zorunlu olarak bir örtüşme olduğu argümanıyla şu saptamaya geçiyorsun: toplumsal olarak ataerkil değerler tarafından yaşamları sert biçimde regüle edilen kadınların kültürel dışavurumları, bizim ele aldığımız durumda kadın sanatçıların işleri de bu sıkıştırılmışlığı içerik ve biçim üzerinde, farklı şekillerde de olsa, yansıtacaktır. Bu yüzden gündelik yaşamı sıkıcı biçimde banalleştirilen ve hizada tutulan kadın sanatçı yasakaşmacı ifadelere ve pratiklere başvurmayacaktır. Bu, yalnızca, babanın da varlığını ciddiye almayan ‘kötü oğlanlar’ın ulaşabildikleri bir konum oldu.

Burada hemen bazı çekinceler doğacaktır. Öncelikle, kuşaklara yayılarak kurulan bir ortaklık ‘ ‘kadın doğası’ gibi birşeye mi başvuruluyor?’ diye sorduracaktır. ‘Anaç’ kavramı da burada böyle bir çekinceyi destekleyebilir. Daha önce bahsi geçen ‘anneler’ yanyanalığı daha çok sözkonusu sanatçıların kendi benliklerine hapsolmamışlığının, başkalarına alan açmayı ve başkalarıyla beraber çalışmayı becerebilmişliğinin eğretilemesi olarak kullanılmalı bence, daha fazlası için değil. Yine de kadınlık durumunu doğal bazı önverilere değil ama toplumsal bir koşullanmaya bağladığınız açık. Ama burada da kadınlığı yapısal olanın içine mahkum etmek, onları muhafazakarlıkla işaretlemek ve mutlak bir kapanma yaratmak gibi bir tehlike var. Daha önce andığınız Hale Tenger’in ”Benim Böyle Tanıdıklarım Var II” adlı çalışması son yirmi yılın en keskin, sakınmasızca en siyasal işi değil mi?

V: Öncelikle, ‘kötü oğlanlar’ kuşağının, homofobik olmadan ziyade siyasaldoğruluk-sonrası bir duruma dahil olduklarını düşünüyorum. Tunç Ali Çam, Serkan Özkaya, Şener Özmen gibi kötü oğlanlar, Halil Altındere’nin en transgresif işleri hariç, [Halil Altındere, İsimsiz, 2004] kendilerine zarar vermeyecek olan, hatta yer yer onaylanmış bir edepsizlik içindeler. Örneğin Halil Altındere’nin ‘Kötüyüm ve Gurur Duyuyorum’ ve ‘Seni Öldüreceğim İçin Üzgünüm’ sergileri (12). Daha masum bir homofobi, daha ziyade, Diyarbakır eksenindeki sanatçılarda olabilir. Ne de olsa, Diyarbakır eksindeki sanatçıların arasına kadınların girebilmesi olanaklı görülmüyor.

Cumhuriyetin biçimleyici hayaleti peşimi bırakmıyor. Sözünü ettiğimiz sanatçıların önemli bir bölümü, ‘anneler’ kuşağı da aile yapıları olarak Cumhuriyet Halk Partisi’ni destekleyen, elit kültürel formları yeğleyen, batıcıl arkaplanlardan gelmekteydiler. Öte yandan, istisnasız tümü cumhuriyet ideolojisinin beslediği kurutulmuş ve arıtılmış kültürel yapılardan, folklorik anlayıştan uzak durdular. Cumhuriyetçi kültürel yapı, ‘cinsel aykırılığın’ kamusal alanda temsiline şiddetle karşıydı. Aykırılığı temsil eden en tanınmış figür, ‘sanat güneşimiz’, ‘paşamız’ diye andığımız, aleni bir şekilde cinsi-kabulun sınırlarını zorlayan —hem de Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay önüne etekle çıkacak kadar cesur— 50lerin sonundan 70lerin ortasına kadar manşetten düşmeyen, şarkıcı ve oyuncu Zeki Müren’di. Zeki Müren’i ailelerin o denli benimsemesinin ardında yatan, 80 öncesinde homofobinin o denli pompalanmamış olması mıydı? 1980lerde ise polisin ibnelere, dönmelere, fahişelere fütursuzca bir çete savaşı açtığı, kaldıkları evlerin ateşe verildiği, sokaklarının işgal edildiği, medyatik bir homofobi dönemi yaşadık. Bu aynı zamanda, derneklerin oluştuğu, cinsiyetlerin çoğalarak kurumsallaşmaya başladığı bir dönemdi. Zeki Müren hepimizin beklentilerini, sesiyle, giysileriyle, şaşırtıcı derecede düzgün retoriğiyle parçalanmış bedeninde ayrı ayrı karşılamıyor muydu? 70lere kadar aba altından sopa gösterilirken, 80lerle birlikte sadece sopa gösterildi, aile içinde de dahil olmak üzere.

E: Zeki Müren fenomeni, hem ahlaki muhafazakarlığın güçlendiği hem de Amerikan kültürüne olan özentiyle küreselleşen popüler kültür öğeleriyle flörtleşmeye girildiği 50li yıların Demokrat Parti dönemi ile ilgili sanki. Glam Rock’tan on yıl önce travesti bir sahne kıyafetini sahiplenen ve bunu ailelerin de geldiği ortamlara taşıyan ve klasik Türk müziğini popülerleşme yörüngesine sokan Müren’in kendi ahlaki paradoksları da toplumun çifte-standartlarıyla bağıntılıydı. Osmanlıya doğal biçimde içkin ‘queer’ yaşantı biçimlerinin üstü modernleşme süreciyle birlikte örtülmüştü. Daha sonra siyasal ortamın sertleştiği dönemlerde kapama hali daha güçlendi: farklı ideolojilerin birbiriyle boy ölçüştüğü 30lu yıllar örneğin; ya da iktidar talebindeki sosyalist mücadele ile iktidara ezelden beri sarılmış ordu arasındaki çatışmanın yoğunlaştığı 70 sonları ve 80 başları. 90lı yılların ikinci yarısında içsavaş ortamı ile tetiklenen milliyetçiliğin aşırı biçimde popülerleşmesi ve gündelik dil üzerinde egemenlik kurması da benzer bir dönemi başlattı. Televizyonların haktanır, vatansever, eli silah atan ve tutan, yakışıklı, maço kahramanlarla bezenmiş yerli dizilere rağbet etmesi; artan genç eril nüfusun tatmin edilmeyen testosteron enerjisini sokağa yayması; bacısının namusunu kollayan, geleneğe, töreye bağlı ama sokakta gördüğü en ezik kızlara ağız suyu akıtmaktan çekinmeyen, Doğu Avrupa’dan gelen hayat kadınlarını paylaşamayan bir ikiyüzlülük. Cinsel şiddetin giderek ağırlaştığı, kurumsallaştığı bu ortamda siyasal doğruluğun ertesini talep etmek sorunlu görünüyor bana.

Hem sınıfsal anlamda hem de coğrafi olarak Türkiye’deki güncel sanat pratiği bir farklılaşma zeminini yakalamış görünüyor. Bu genişlemeye ‘queer’ temaların da dahil olduğu söylenebilir. Kutluğ Ataman’nın ‘Ruhuma Asla’ gibi çalışmaları [Kutluğ Ataman, Ruhuma Asla, 2001], Erinç Seymen’in SM [Erinç Seyman, Newgenital2, 2002] ikonografisine yaslanan resimleri norm-dışı cinselliklerin yer bulabildiklerini gösteriyor. Ama iki erkeği cinsel ilişki içinde gösteren, daha doğrusu kendi bedenini yine kendi bedeniyle birleşir durumda resmeden Taner Ceylan’ın [Taner Ceylan, Taner Taner, 2003] üniversitedeki işinden yakın bir geçmişte bu çalışma nedeniyle uzaklaştırılmış olduğu unutulmamalı.

V: Aydan Murtezaoğlu, Füsun Onur, Gülsün Karamustafa, hatta Sefa Sağlam (13) nezdinde ele almaya çalıştığım, ancak ifadesini en kavramsallaşmış biçimde Aydan Murtezaoğlu’nda bulan durum, Türkiye’de, İstanbul’da kadın olmakla gayet alakalı olduğu kadar, örneği yaşdaşları yakın Avrupa’lı kadın sanatçılardan ne kadar farklı olduklarını da gösteriyor. Bu farklılık bir anlamda da bireysel değil. Aydan Murtezaoğlu’nun işlerinin herbirinde baştan kabul edilmiş bir durumun içinden oluşan imkansız ve düşsel bir transgresyon vardır. Çatıda anteni kopartan kadın, başıyla manzarayı sola yatıran kadın, iki yarım topa dönüşen göğüslerini düşleyen bluğ çağı öncesi genç kız, [Aydan Murtezaoğlu, İsimsiz, 2000] vesaire. Aralarında Karamustafa cinsiyet siyasetine, kimi zaman aynı anda hem dışarıdan hem içeriden bakmayı beceren ikili pozisyon göstererek her iki pozisyonu da doğallaştırmayı men eder (14) [Gülsün Karamustafa, Oriental Phantasies, 2001] . Füsun Onur ise, mekanın kuruluma dair (ki bence düz, sıradanlaşmış, beyaz mekanlar Onur’un işlerine hiç yaramaz) sözünü ertelenmiş bir cinsellikle bezer (15) [Füsun Onur, Opus 1, 1999]. Çok abartmış olabilirim ancak, ben Onur’un işlerini zaman zaman açılan ve daha sonra kapanan bir çeyiz sandığına benzetiyorum. Eğer, bedene saygı, korumacılık hissi, mazbut sunumlar tam da bu coğrafyadan gelen bir yaklaşım değilse ne? Bu bağlamda aklıma Nur Koçak’ın foto-gerçekçiliğe yakın aile fotoğrafı resimleri [Nur Koçak, Anababam, ablam, ve ben, II, 2000-03] de gelmiyor değil.

Tüm bunlar üzerinden girmeye çalıştığım konu bir yandan da, Türkiye sanatçısındaki aile olgusu. Aile yapısının nasıl değiştiği ve bunun sanat üretimini nasıl etkilediği. Bu devletten ve genel ortamdan kimi zaman daha belirleyici oluyor. Birincisi, ana ekmek kapısı aile, ikincisi sanatçılar son yıllara kadar aileleri ile oturmaktaydılar. Yerleşmek (16) kataloğunda Aydan Murtezaoğlu ve Bülent Şangar`ın işlerinden bahsederken muhafazakarlık kelimesinin altını ısrarla çizdim ve çizmeye devam etmek istiyorum. İşlerinin özgünlüğünün bununla ilgili olmadığı olgusundan kaçamazlar. Ancak, bunu ev ve sokakla ilgili bölüme bırakmak istiyorum.



Dipnotlar: Cinsiyet

(1) Füsun Onur, Amerika’dan eğitimden döndükten sonra, 1970de başlamak üzere zamanın sanat anlayışının, hem Türkiye hem de dünyada olmak üzere, çok ötesinde, talepsiz ve beklentisiz sergiler açtı.

(2) Sarkis 1960ların sonunda Paris’e yerleşti. Güzel Sanatlar Akademisi’nden çıkan ve Paris’te devlet bursuyla okuyan bir çok sanatçının aksine Sarkis bu tarz bir angajmana ve desteğe sahip olmamıştı.Uzun yıllar İstanbul’da sergi açmamış olan Sarkis Türkiye’den gelen sanatçılar arasında en uzun uluslararası kariyere sahip olan, ve daha sonraları ‘kavramsal’ sanatçılarla yakın ilişkide olan bir sanatçıdır.

(3) Kötü Çocuk Türk, Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, İstanbul, 2001.

(4) Hüseyin Alptekin felsefe alanındakini birikimini doksanlı yıllarla beraber gerçekleştirmeye başladığı güncel sanat çalışmalarında değerlendirdi. Akademi dışından geliyor oluşu kavramsallaşmaya yönelik eğilimin içinde yer almasını sağlamış gibi görünüyor ve daha sonraki dönemlerde gözlemlenebilecek farklı disiplinlerden sanat pratiğine olan geçişlere de örnek oluşturuyor. Dinamik bir biçimde dolaşımda olan sosyal nesneleri malzeme olarak kullanan ve megalopoller arası hareketlilik, yataygeçişlilik ve üst ve alt kültürler arasındaki alışverişler gibi temaları öne çıkaran Alptekin, sabitlenmeye ve sahip olmaya meyleden erkek sanatçı figüründen farklı bir duruş sergiliyor.

(5) Rene Block, 1995 yılında gerçekleştirilen 4. Uluslararası İstanbul Bienali’nin küratörüydü.
Bu serginin ardından İstanbul’da ve Avrupa’da, başta Gülsün Karamustafa, Ebru Özseçen, Ayşe Erkmen, Füsun Onur, Halil Altındere ile olmak üzere çok yoğun olarak çalıştı ve sanatçıları destekledi.

(6) Brener’in yayın hayatına 1999da başlayan Art-İst dergisi üzerinden, özellikle bu dergiyi ana referans noktası alan sanatçılar üzerinde ciddi bir etkisi olmuştur. Brener, Halil Altındere’nin, Urart Sanat Galerisi’nde 1998 yılı sonunda Esat Tekand’ın bir resminin üzerine artist marka yeşil sprey boya ile dolar işareti çizmesiyle gündeme geldi. Bu olayın ardından, birkaç sanatçı ve yazar aralarında para toplayarak Brener’i İstanbul’da bir panele çağırdılar.

(7) Diyarbakır’da oturan sanatçı Şener Özmen, 1999 ile 2001 yılları arasında adını plastik anlatı koyduğu 4 sanat eseri gerçekleştirdi. Bunlar, Şizo-Defter, Sanatçının Üç Gün Önceki Sağduyusu, Tracey Emin’in Öyküsü ve Manifesta Cinayetleri’dir.

(8) 80li yıllarla beraber dışarıda geliştirdiği yeni-dışavurumcu dili Türkiye’de sürdürmüş bir ressam. Küçük yaşlarda resmi ideolojinin yürüttüğü ‘Harika Çocuk’ uygulamasından yararlanmasıyla, CHP içindeki siyasal çalışmaları ve yazdığı romanlarla mutlak bir kamusal görünürlülük kazanmış, sanatçı kavramının popüler imgelemdeki yerini kişiliğiyle cisimlendirmiş bir figür.

(9) Zeki Müren Türkiye’nin zamanında en tanınmış şarkıcı ve film yıldızlarındandı.

(10) Ebru Özseçen’in “Bulaşık Hayalleri” (1996), “Sunuş” (1996) adlı erken dönem eserlerinde cinsiyet ve beden sunumu, yerel işaretlerle bezenmiş ve mekansallaşmıştı.

(11) Nilüfer Göle: Modern Mahrem/Medeniyet ve Örtünme, Metis Yay., B.1, 1991, Nilüfer Göle: İslam ve Modernlik Üzerine Melez Desenler, Metis Yay., 2000.

(12) ‘Kötüyüm ve Gurur Duyuyorum’, Refika, Istanbul, 2002 ve ‘Seni Öldüreceğim için çok Üzgünüm’, Proje4L- İstanbul Güncel Sanat Müzesi, 2003.

(13) Burada, Sefa Sağlam’ın işlerinden de söz etmeliyiz. Sağlam, cinsiyet, coğrafya ve sınıfsal bilincini, malzemesiyle çevirerek geri getirir. Örneğin, Özseçen’deki tanınabilir işaretler, Sağlam’da muğlaklaşır, çünkü okumaları daha yerel daha çetrefillidir.

(14) “Double Action Series for Oriental Phantasies”, 2000.

(15) Füsun Onur için Bakınız, Aus der Ferne So Nah: Füsun Onur, Margit Brehm, Staatliche Kunsthalle, 2001 Baden-Baden.

(16)
Vasıf Kortun. Yerleşmek “Yer/leşmeler” s. 18-25. Proje4L- İstanbul Güncel Sanat Müzesi, 2001.

Comments Off