Posts Tagged: Ama


28
Dec 09

Canan Beykal: Sanat tüketimi

Ülkemizde sanat galericiliğinin tarihi tek tük sayıda 50’lerin ortamına rastlar, patlaması ise 70’li yıllara. 1975 yılında Yeni Ortam Gazetesi’nde yazılarımı yayınladığım köşede piyasa olgusu, özellikle galericilik üzerine bazı yazılarımın dönemin galericileri kadar sanatçılarının da öfkesine neden olduğunu, hatta bir yazımın adını çok iyi anımsıyorum.Bu yazıma, sanatçılara pek de hak etmedikleri bir onur payesi vererek “Promete Satılık Değil” diye romantik bir başlık koymuştum. Gençlik işte! Oysa hangi Promete’den söz ediyordum ki? Sanatçı dendiğinde benim ideallerimin temsilcisi  olabilecek bir ideal sanatçıdan elbette. Hakikat hiç de böyle değildi, çünkü sanatçılar ciğerlerini satmak için galericilerin peşinden koşturuyorlardı. Nereden mi biliyorum? Yalvara yakara dahil oldukları bazı galeri patronlarını sonra gelip bana şikayet ediyorlardı, beni aldattı diye. Aslında bu önemsiz ayrıntılar üzerinde değil, daha derin toplumsal bazı analizler yapabilmek amacıyla piyasa ve galericilik konusunda yazılar yazıyordum. Temelinde galericilerin varlık nedenini irdelemek istiyordum. Kısaca sanatın iktidar ilişkilerini…

1975’lerde bir patlama yaşayan galericiliğin temel nedeni; birkaç yıl öncesinden Türkiye’de paranın yaşadığı ilk büyük devalüasyon nedeniyle, nakit birikimi olanların kaybını önlemek için, bir seçenek olarak (seçenekler de azdı o zamanlar) tablo resmine yatırım yapmak isteyenlere aracı kurum olarak hizmet vermekti. Tabii tablo resmin reel bir değer olduğu varsayılıyordu. Bunun yanı sıra sanat sergileriyle de bir kültürel hizmet veriyor olmalarının tali bir önemi vardı. O dönemde gerçekten de galericiler çok çalıştılar, resimler topladılar, sergiler açtılar, bazıları Türk sanatı üzerine önemli yayınlara da giriştiler (örneğin Tiglat galerisi) Türk primitifleri, asker ressamlar, deniz ressamları, ermeni ressamları, naifler, izlenimcilerimiz, Cumhuriyet dönemi ressamlarının eserleri yeni sahiplerine ulaştı. Tablonun dolaşıma gireceği ve bu yolla sanat borsasının oluşturulabileceğini düşünen galericiler, bir süre sonra bunun hayal olduğunu anladılar, çünkü bazen dolaşıma sokulmak istenen resimleri gerçek değerinin altında ele geçirmenin ve fahiş fiyatlara koleksiyonerlere kakalamanın, hatta yeni alıcıları oluşturmak yerine aynı alıcılara başka resimler de satmanın  kolaylığına saptılar. Zaten sayıları belli olan koleksiyonerler arasında bu dolaşımsızlık ya da dönüşümsüzlük gerçek bir marketi ve tablo borsasını oluşturmaya yetmedi. Ne olmuştur? Koleksiyonerler de resimleri ellerinden çıkaracaklarına farklı biçimde değerlendirme yollarına gitmişlerdir. Bazıları kendi özel müzelerini oluşturmaya çabalamışlar, vergi borçlarını kapatmak ya da kredi almak için teminat olarak kullanmışlar, bazıları da beklemeyi daha uygun bulmuşlardır. Galericiler bir süre sonra ellerindeki yatırım nesnelerinin en iyilerini tüketince, zaten sıranın kendilerine gelmesini bekleşen ressamlara, yani sizin çağdaş, benimse yaşayan zombiler dediğim tablo resssamlarına yönelmişlerdir. Çünkü “çağdaşlık” kavramı; özel galerilerin duvarlarını süsleyen gerçekte gündem dış kalmış biçim oyunbazlıklarından öteye gitmeyen dekoratif ağırlıklı kimi ressamlar için kullanılıyorsa, ben günümüzün uluslararası standardı yakalamış sanatçıları için bu kavramın yerine, güncel/aktüel tanımını kullanmayı yeğliyorum. (Bu tür sanatçılar için ise 2-3 galeri imkan tanımaktadır sadece, yani sorun bu tür sanatçıları pek ilgilendirmemektedir. Onları zaten piyasanın dışında farklı seçeneklerle bağlantılıdırlar)

Galeriler kuruldukları günden bugüne kadar hayli yol almış olduklarından; reklamlarıyla, yayınlarıyla, kokteylleriyle ve eleştirmenleriyle daha yeni bir koleksiyoner kitlesi yaratmaya çabalamışlardır ancak bu kez onları tehdit eden, çalışma alanlarını kısıtlayıp, engelleyen başka tehditler karşısında kalmışlardır. Gerçekten galericilik tarihinde bazı dönemlerde galericiler, kurumsallaşmak adına kuralların yerleştirilmesine çok çalışmışlardır. Sanatçıların dönekliklerini önleyebilmek için kendi aralarında birlikler oluşturmak ve kendilerine bağlı sanatçıları açıklamak, uyulması gereken karşılıklı kuralları belirlemek istemişlerdir. Çünkü galericiler güvenilmez bir ortamda en fazla koleksiyonerlerine karşı mahçup duruma düşüyorlardı. Ressamlar sergi yaptıkları galerilere yüzdelerini ödememek için, resim alıcısına atölyeden gizlice resim satarak ticaretin meşru yollarını gayrimeşru hale getiriyorlardı. Galericiler de ressamlarını sadece kendilerine bağlamak için kesenin ağzını açmamakta direnmelerinin sonunda bir konsensusa varıldı. Her iki tarafta aldatıldığını bilse de bilmezden gelen karı-koca gibi karşılıklı çıkarlarını korumak adına asgari müştereklerde uzlaşıma vardılar. Ancak bu uzlaşım her iki tarafı da ikiyüzlü bir ahlaki girdabın içine itmiştir. Kendi sanatçısının alıcısını oluşturmak amacıyla galericiler tarafından, pek çok koleksiyonere, sonradan işe yaramayacak bir sürü sıradan resim satıldığını televizyonlardan da izlemiştik. Örneğin yurtdışına kaçırılırken yakalanmış olan koleksiyonların (uzmanlar tersini söyleseler de, bizim de gözümüz var elbette) ancak 5-10 esaslı, deyim yerindeyse “müzelik” yapıtın yanında, ki bunlar genellikle eskilere ait olmaktadır, bir sürü süprüntü tuvalin hazineymişçesine gösterilmesi, bir Çin tabağı uğruna pek çok kedi satan antikacı hikayesini doğruluyordu.

Galericilik badireler atlata atlata notladığı kendi tarihi içinde bugün artık cazibe kutupları olmaktan uzaklaşmıştır. Galericilik bugün iki tehditle karşı karşıyadır. Biri mezatlar, diğeri alternatif sergi mekanları. Geriye fosil olmaya namzetler ya da fosil olduğu halde bunun farkına varılmayanların sergileri kalır. Bu gruplar bir galerinin sergisinden, yeni açılan diğer bir galerinin sergisine dolanıp dururlar, blok halinde savrulurlar. Bu grubun sanatının iki şeye hizmet ettiğini görüyoruz. Dekorasyona ve yatırıma… Ancak bunların yatırımcılarının epey beklemeleri gerekiyor, çünkü yaşları hayli geçkince olanlar hadi neyse de, önlerinde daha uzun yıllar olduğu varsayılanların bir gün büyük değer edeceği ancak varsayılıyor.  Bu varsanı güvensiz bir ortam yaratıyor. Gerçekte ressamın saptamış olduğu fiyatı- gerçekten bu fiyatta satabileceğini varsayıyorum- piyasada geçerli kılmak pek mümkün olamıyor. Galerilerde ve mezatlarda ressamın belirlediği fiyatın kat be kat altında eserin fiyatı belirlenmekte. Yani alırken iyi de, sonradan satarken alıcı kesim aldığı fiyata resim piyasasında asla ulaşamıyor. Elbette en güvenilmez durum burada yatmaktadır.  Sanat eserinin reel değerini belirleyecek bir norm bulunmalı ve bu her yerde aynı değerde olmalıdır. Çünkü eğer o kıymetli maden (altın-gümüş) ya da değerli kağıt (tahvil) gibi bir şey ise, her yerde belirlenmiş aynı değerin geçerli olması gereklidir. Bir kazak, ceket ya da masa, sandalye değildir ki farklı fiyatların mazereti olarak “ama kalite farklılığı var” denilebilsin.

Sonuç olarak galerilerin bugün 80’lerdeki konumunun değiştiği, gücünün tükendiği bir gerçek. Bir derginin Türk sanatıyla ilgili söyleşisinde; bir dönem galerilerin iktidar olduğunu, onların varlık nedenini irdeleyen yazılar yazmış olmam nedeniyle, bugünkü konumlarında bu iktidarı yitirdiklerini, çünkü iktidarın el değiştirdiğini söylemiştim. Benim sözlerimi doğrulayan galeri sahibi Haldun Dostoğlu ise şöyle demişti; “15-20 yıldır paranın nerede döndüğüne bakmak lazım. Üstelik para galerilerde değil. Bugün sokaktaki insanın zevkini belirleyen kurumlar var. Dikkat ettiniz mi hiç müzayedelerin artışına. 3 tane vardı şimdi 10 tane. Para müzayedelerde dönüyor. Tahmin edebileceğinizden 10 kat fazla sahte resim dolaşıyor. Bu kurumlar sadece duvarınıza ne asacağınıza değil, dekorasyon zevkini de belirliyor. İktidar burada işte…”

Belirttiğim gibi galeriler artık cazibe kutuplarından biri olmaktan çıkmıştır. Banka galerileri hem ticari/ekonomik ilişkileri farklı bir sistemle döndürdükleri için daha çok kültür hizmeti olarak sanata yaklaşmak zorundalar. Bazıları şık sergilerle sözde “çağdaşlığı” tanımlamak sevdasındaysalar da, özellikle sponsorluklarıyla bazı banka galerilerinin daha cesaretli güncel sanata olanak tanıyan yerler olduğu görülüyor. Ama iktidar şimdilerde müzayede kurumlarındadır. Richard Leppert “Sanatta Anlamın Görüntüsü” adlı kitabında Baudrillard’dan yaptığı alıntılarla, sanat ile iktidar arasındaki bağlar ve bir sanat piyasasını ayakta tutan çeşitli ekonomilerin Baudrillard’ın belirttiği gibi “paranın sadece sanat değil, aynı zamanda da prestij satın aldığı modern sanat müzayedeleriyle” ilintili olarak betimlenebileceğini belirtiyor.

Paranın anlamının harcanışı yoluyla dönüştüğünü söyleyen Baudrillard, sanat müzayedesinde nesnenin kendisinin bir gösterge olarak değer kazanması yanında, paranın anlamının da satın almak için harcanmasıyla bu durumla doğrudan bağlantılı olduğunu söyler. Çünkü bu durum, harcama yoluyla bir feda ediş olmayıp, aynı zamanda varlıklı ve soylu (ben elit demenin daha doğru olduğunu düşünüyorum) sanat alıcıları arasındaki rekabetin bir parçası olarak rizikolu bir yatırımdır. Baudrillard; tüketimin ekonomik değeri başka tip bir değer uğruna tahrip edildiği bir rekabet alanı haline geldiğini belirtir. Bu başka tip değerin de “prestij” olduğunu ve ilişkinin “gösterge mübadele değeri” tanımıyla açıklanabileceği söylüyor. Yani “Bir tuvali satın almakla kazanılan gösterge değerinin bedeli, tuval için verilen para ile, bu parayı kazanmak için gereken şeylerdir”. Yani “ Tablo paranın arkasındaki her şeyin görünür bir konsantrasyonu haline gelir” diyor.

Bu yolla “sanatın sahibi olmaya atfedilen prestij görünür kılındığı gibi, sanatın yapımcısı olmanın prestiji de görünür kılınır.” Tabloyu yapan ve satın alan da karşılıklı/mübadeleli birer prestij göstergeleri haline gelirler.

Genel olarak sanat ortamımızın görüntüsünü ise Lyotard’ın sözleri yanıtlamaktadır… Eğer güç sermayede ise galeri sahipleri, eleştirmenler ve kitle “her şeyi idare ettiği” bir yaklaşımla birlikte savrulmaktadırlar ve dönem bir durgunlaşma dönemidir. “Her şeyi idare ederim” realizmi, gerçekte paranın realizmidir. Estetik ölçütlerin yokluğunda sanat çalışmalarının değerini sağladıkları kâra göre belirlemek mümkündür ve yararlıdır. Bu türden bir realizm sermayenin bütün ihtiyaçları satın alıcı bir güce sahip olmasını sağlayarak, bütün eğilimleri uzlaştırmaktadır”.

Böylesine bir tablo sunan ortamımızın sanatımızı ne açıdan geliştirdiğini anlamak zor olmasa gerek. Gerçekten sanatımızın gelişimine bu kurumların ne anlamda katkılarının olduğunu sanırım gerçekçilikle ortaya koymamız gerekir.

Bu konudaki kişisel görüşlerimin de olabildiğince gerçekçi olarak sadece durumun nasıl olduğunun bir tablosunu oluşturmak amacını taşıdığını belirtmeliyim.



23
Dec 09

WHW BİENALİ DOLAYISIYLA SOL MUHAFAZAKARLIĞIN ELEŞTİRİSİ

< ?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />

Süreyyya Evren

Birikim, sayı 247, Kasım 2009

Bu yazıyı sıkıntıyla yazıyorum, yazdım, ve kısacık bir parça ama çok zamanımı aldı. Çünkü hiç içimden gelmedi. Türkiye’deki güncel sanat alanının, mevcut durumunu, liberter-anarşist bir yerden kısa zaman önce WHW Bienali’nin Metinler başlıklı kitabı için yazdığım yazıda resmetmiştim[1]. Orada çizdiğim resim pek parlak değildi. Bir yandan güncel sanatçıların siyasi bir umut sunmayı giderek daha da gerilerde bırakarak atomize ve kariyer odaklı bir galaksi oluşturduklarını söylerken öte yandan onları karşılarına alan ortodoks solun hayali düşmanına karşı verdiği savaşın bütün solun sanat-siyaset ilişkisini olumsuz etkilediğinden bahsediyordum. Ortodoksi bir kaç imge ekseninde tartışıyordu, güçlenen bir sanatta muhafazakarlaşma dalgası yayıyordu, içerikle pek işi olmuyordu (içerikten çok temsili jestler ve semboller dikkate alındığından Bienal’den önce tartışılanlar kavramsal çerçevenin Brecht’i anması, marksist referanslara dayanması ve serginin İnsan Neyle Yaşar? başlığını kullanmasından ibaretti; ön etkisi de bu sembollere dayandı Bienal’in açıkcası, sergi ile birlikte menüye Koç logosuna odaklanma, sponsorla komünizm olmaz sloganı gibi bir iki sembol ve jest daha eklendi). Bienal taşrada tek olay, kasabaya gelen panayır gibi bir yer tutuyordu zihinlerimizde, en kolay terimlerle onu övmek, olmadı yermek odaklıydık. Alternatif bir sahne yaratmak için gerekli olan alternatif emeği göstermeye kimsenin niyeti yoktu. Şair diyor ya “ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya” aynısını şöyle de söyleyebiliriz: “ah kimselerin vakti yok durup alternatif şeyleri okumaya”. Güncel sanat cephesi siyasi olarak sıkıntıdayken muhafazakar pentürcüler cephesi zaten siyaseten çoktandır dibe batmış vaziyetteydi. Halka inmenin yollarını arayan sanat kartalları olarak uçuşuyorlardı göklerde (tabii galerileriyle beraber). Bienali gene olmaması gerektiği kadar çok kafaya takacağımızı biliyordum. Bir bienalden fazla bir şey beklenmez, en fazla kendi dışını kışkırtmak, ateşlemek işlevi olur, önemli olan alternatif sahnelere yönelik alternatif emek kanallarında mesai yapmaktır diye bitiriyordum yazımı. Ve doğrusu son zamanlarda giderek daha çok yaptığım gibi bu yazının yayınlanıp hayatımdan bir anlamda çıkmasıyla kaldığım yerden zihinsel enerjimi olabildiğince şiire yatırmaya devam edebileceğim diye seviniyordum. Gel gör ki Bienal’in daha B’si sokakta başını gösterir göstermez gene aynı şey oldu, ‘olay’ın benzersiz etkisi hiçbir içerikle tartılamayacak biçimde bir söz yoğunlaşması yaratma gücüne sahip olduğunu tekrar gösterdi ve bu ‘Bienal olayı’ çevresinde bir köpürmedir gitti. Sanatın akçeli işlerine dair bir mesele gibi başlayıp sanatın siyasi gücünü rafa kaldırmaya doğru gidebilen son tektonik hareketlerin ardından haritayı revize etmenin siyasi bir sorumluluğun gereği olduğuna inandığım için bu boğucu göreve girişip okuru da bu –bence– boğucu meselelere bir kez daha kafa yormaya çağırıyorum: çünkü sanat-siyaset ilişkisi olacağına varsın denerek kenara bırakılabilecek bir mesele değildir, ne sanat açısından ne de siyaset açısından...

* * *

İstanbul Bienalleri, kısaca Bienal, Türkiye’de ziyadesiyle önemli bir etkinlik statüsünde. Bienal Türkiye’de çok önemli çünkü ona olağanüstü değerler atfediliyor. Bienal’e illa ki temsili değerler yakıştırılıyor; bir bakmışsınız Türkiye güncel sanat evrenini toptan temsil ettiği varsayılmış, bir bakmışsınız küresel kapitalizmin Türkiye’deki kültürü ele geçirme aracı olmuş, veya daha da afilisi, Türkiye’yi fiilen bölmek isteyen uluslarası planların başlangıç fitilini yakmak için seçtikleri mekan olmuş. Bienal’den bahsetmek mutlaka daha büyük birşeylerden bahsetmeye denk geliyor. Tabii bütün bunlar Bienal’i ziyaret edip sanat işleriyle ilişkiye girmeye çalışan onbinlerce insanın gündemi değil; Bienal’e dair bilgiyi oluşturma savaşı verenlerin sorunu. Bienal’e dair bilgiyi oluşturma ve bu bilgiyi kullanma dediğimiz kadim ama yenilenmiş ve kızışmış erk savaşının gönüllü taraflarının sorunu. Kurnazlıklar, cepheler, linç girişimleri, ittifaklar, taraf değiştirmeler, ihanetler ve idamlarla döşeli bir savaş alanı. Bienal muharebeleri kendi generallerine, savaş lordlarına, tetikçilerine, anti-militarist sağlık görevlilerine, paralı askerlerine, kör kurşunlarına ve akıllı füzelerine sahip. Ne tuhaf! Epi topu bir bienal aslında bahsettiğimiz...

Bienal etrafında kopuyormuş gibi gözüken iktidar çatışmalarının haritasını iyice bir çıkarmanın genel olarak beni ilgilendiren iki yönü var: birincisi, bu konunun günümüzde bizi çok meşgul eden, ama maalesef değil çok şükür ki bizi çok meşgul eden, kapsayıcı ve indirgeyici bir Sol homojenizasyonu içinde kısılmamızı engelleyen ve kendi özgürlükçü etik ilkelerimizin alacakaranlığında sürekli bir uykusuzluk haline rağmen diri kalmamızı sağlayan “nasıl bir sol” tartışmasını esaslı bir yerden katedişi. İkincisi de; sanat-siyaset sahalarını içiçe kararak kağıtları dağıtma inadımızı yeniden, yine ve berkiterek ele almamıza imkan verebilecek “nasıl bir kültür politikası” tartışmasına açılan kapıları.

Sol Muhafazakarlığın İlk Adımları

Daha 11. Bienal’in küratörleri olarak WHW’nin ilan edildiği gün WHW Bienali aleyhine coşkulu yazılar internette yayınlanmaya başladı. Bu yazılar büyük ölçüde hazır bir anti-Bienal hattın üzerine kuruyorlardı argümanlarını. Erden Kosova’nın daha önce işaret ettiği[2], Sarkis-Sezer Tansuğ ayrışmasındaki derin yerlici eleştirmen Batı işbirlikçisi Ermeniye karşı serisiyle başlayıp, Hou Hanru Bienali’nin sanat akademilerinden hocalarca Kemalizme ve yarım asırdır modası geçmeyen tam bağımsızlığımıza açıktan saldırıların engellenmesi düsturuyla protesto edilişine uzanan, bu anti-Bienal hattında, saflar pek muğlak sayılmazdı. Zaten Türkiye sanat sahnesi biz ayrı dünyaların sanatçılarıyız havasındaydı: bir yanda malum Türkiye’nin sanat akademileri, hocaları, gelenekleri, galerileri, koleksiyoncuları, star sanatçıları ile yerel ligde zirvenin gediklisi ‘pentürcüler’, vakti zamanında Karşı Sanat’ta gerçekleştirilen bir alternatif bienal sergisindeki sembol resmin dediği gibi “Yaşasın Tual Resmi” sanatı, öteki tarafta da güncel sanatçılar[3].

Bu saflaşmada “Yaşasın Tual Resmi Sanatı” yanlılarının argümanları belliydi: güncel sanatçıların kökü dışarıdaydı, küresel iktidarlara yamanmışlardı, yerli dolayısıyla da hakiki değildiler, ve dahası siyasi olarak bölücü ve/veya Batıcıydılar, tam bağımsızlığımıza karşıydılar, anti-emperyalist değildiler, vs. Bu malzemeyi daha işe başlamadan WHW’yi enterne etmek için kullanmayı deniyorlardı. Bazı denklemleri gerçekten doğrudandı; örneğin ABD’nin küresel bir (dünya kapitalist sistemine) entegrasyon projesini uygulamaya koyduğunu bu projenin Türkiye’de de öne sürüldüğünü ve belki de Türkiye’yi (Balkan kökenli bir küratörler kolektifi eliyle) Balkanlaştırmaya çalıştıklarını ve Türkiye’yi parçalara bölmeyi hedeflediklerini söylüyorlardı! Hırvatistan’dan Türkiye Bienali’ne bir küratoryal kolektif getirilmesinin Türkiye’yi Yugoslavya gibi parçalamayı amaçladığı iddia ediliyordu. Hırvatistan global güçlere karşı Türkiye’ye oranla çok daha savunmasız bir bebe ülke olduğuna göre WHW gibi gruplar açıkça ülkeleri bölmeye yönelik küresel planları Türkiye’ye de taşımak için buradaydılar. Bu tür etkinlikler Yugoslavya’dan etnik milliyetçilik ithal ediyordu –bu da Kürt milliyetçiliğini desteklemek anlamına geliyordu. Dolayısıyla bariz amaçları da –muhtemelen bir iç savaş yaratmak amacıyla– Bosna’yı Diyarbakır’a bağlamaktı, WHW’nin Diyarbakır’ı Yugoslavya’ya (ve böylece etnik nasyonalizme) çoktan bağladığını, daha önceki bir projelerinde “Kürt şehri” olarak adlandırdıklarını ihbar ediyorlardı. Emperyalizmin Türkiye’den Kemalizmi elemek için bienallari kullandığı ve Hou Hanru’nun küratörlüğünde gerçekleşen 10. İstanbul Bienali’nin, Kemalizmin anti-emperyalist doğasına saldırmak amacıyla örgütlendiği iddia ediliyordu. (Hou Hanru’nun bütün tezlerini önde gelen Türk entelektüellerinden aldığından, Kemalist dönem hakkında günün en saygın araştırmalarından bir perspektif çattığından bahsetmiyorlardı tabii.) WHW üyelerinden aslında Türkiye’yi önce mental olarak sonra fiilen yıkmayı amaçlayan küreselleşmenin siyasi militanları olduklarını saklayan ‘sözde küratörler’ diye sözetmeye kadar varmıştı iş.

Bu paranoyak metinlerde Türk nasyonalist sol eğilimlerinin güncel sanat kavrayışlarının hayli yaygın bir pozisyonunun biraz aşırı bir versiyonunu buluyorduk. Ve nasyonalist sol eğilimlerin ortodoks sol çevrelerle giderek daha çok içli dışlı olduğu bir süreçten geçtiğimiz de unutulmasın.

Daha önce de İstanbul Bienalleri kültürel emperyalizmin Truva atları olarak adlandırılmıştı. İşgalcilerin bir hilesi olarak… Küratörleri sömürge valisine benzetiyorlardı. Anti-emperyalizm üzerinden kolayca milliyetçiliğe kayan veya zaten milliyetçilikten beslenmekte olan tüm ortodoks çıkışlar Bienal derken her zaman bütün güncel sanat alemini ve güncel sanat derken de ‘düşman’ olarak Batı’nın bütün yüzlerini görüyorlar ve marksist terimlerle millici halüsinasyonları ve de sanatta muhafazakarlığı aklıyorlardı.

Hani Brecht Bizimdi?!

Bienale karşı bu tür ezbere ‘eleştiriler’ WHW’nin kavramsal çerçevesini açıklamasıyla birden kısa devre yaptı. “İnsan Neyle Yaşar?” ve Brecht! --Nooluyoruz? Hani Brecht bizimdi?!

WHW Brecht çalımıyla ceza sahasına girmişti. Ortodokslar bekleyişe geçtiler, temkinli konuşmayı tercih ettiler, ‘bekleyelim görelim’ mantığıyla Bienal’i karşılamaya hazırlandılar. Muharebelerdeki ikinci evre zannedileceği gibi Bienal’in açılmasıyla başlamadı. Bienal tanıtımlarının başlaması ikinci evreye yetti. Ancak Bienal tanıtımlarıyla birlikte karşıt sesi daha çok çıkanlar ortodokslar değil kendini özgürlükçü solda konumlandıranlar oldu! Yeni bir ittifak gibi görünüyordu. Kimileri için sürpriz olan bu durumun neden sürpriz olmadığını anladığımızda Türkiye solu ve sanat ilişkisine dair de önemli ipuçları elde edeceğiz. Sol Brecht’i Bienal’in pençelerinden alma konusundaki uzlaşmasına nasıl vardı?

Yukarıda andığım ortodoks anti-Bienal görünümlü total olarak güncel sanat karşıtı saldırıları andığımda bu kadar marjinal tutumlara neden referans verdiğimi soranlar oluyordu: ben de onlara bu marjinal dilli saldırıların beğen beğenme teorik politik bir çerçeve sunduklarını ve giderek apolitikleşen[4] sanatçılar cemaatinden aynı telden olmasa da aynı düzlemden bir cevap gelmediği sürece burada gördüğümüz öfke çekirdeklerinin yaygınlaşarak daha sofistike sol pozisyonlara da sirayet edeceğini söylüyordum. Gerilemeler ve mağlubiyetler içinden çıkış arayan sol, giderek güncel sanatı bir rakip fraksiyon gibi görüp etiketlemeye mesai harcamaya başlamıştı.

Sol Mu Daha Didaktik Bienal Mi?

Peki Bienal olayı’na yüklenirken güncel sanat karşıtı sol-ittifak ne ile rekabet ediyordu?

1990’larda Bienalin bir zamanlar misyonlarından biri gibi görünen dünya sahnesini buraya getirme esprisi kaybolmuştu aslında 2000’lerde. Ancak bir de baktık bu Bienalle didaktik Bienal formu yıllar sonra geri dönüş içinde –tabii her bastırılanın geri dönüşünde olduğu gibi başka birşey olarak. ‘Günün sanatı dünyada nedir’i buraya göstermek için değil ama kitlelere ‘politik sanat nedir’i göstermek için. WHW, Radikal Cumartesi ve özellikle Express Dergisi ile yaptığı söyleşide didaktizmi çekinmesiz sahipleniyor hatta Bienal gibi bir mega şovun[5] bir parçası olmalarının temel gerekçesi olarak koyuyordu. Kendi ifadeleriyle “İstanbul gibi bir coğrafyaya mesajımızı yaymak”, “basit ve öğretici bir sergi yapmak”tı amaçları. 90 bin kişinin izlemeye geleceği bir etkinliğin düzenleyicisi olmak gibi bir propaganda fırsatını kaçırmak istemediklerinden küratörlük teklifini kabul etmişlerdi. Peki bu didaktik alanla özgürlükçü solun rekabeti neden? Kendini neden Koç logosuyla toslaştığı bir kütüğün üzerinde kurguluyor? Bağımsız ve angaje sanattan yana olanlar bağımsız ve angaje sanata yoğun bir ilgi göstermek yerine neden en yoğun ilgiyi –kötülemek, dışlamak, etkisizleştirmek için de olsa– Bienal’e gösteriyorlar? Burada farklı pozisyonlar mevcut. Biri her zaman karşımıza çıkan ‘iliştirilmiş gösteri entelektüeli’ tiplemesi. Diğeri klasik ortodoks sol mevzi. Diğeri özgürlükçü solun marksist kanadına yakın olup da son süreçte merkeze kayma çağrısını hissedenler. Bir de özgürlükçü solun daha anarşizme yakın kısmında yer alan teorik cephanesi hayli zayıf olan ve sanat-siyaset algısını komple ortodoks soldan devralanlar var. Siyaset sahası sanat sahasından üstündürcüler, sanatı bırakıp bize sticker, afiş veya stencil yapmalısınızcılar...

Bir Propaganda Sergisi Olarak Bienal

Bienal’de, birkaç politize sanatçı kuşağını hemen hemen her birinden çok sayıda örnekle sergileyerek gençlere öğretme havasında WHW. Hayli didaktik bir siyasi sanat işleri toplamı kurgulamışlar. Bu anlamda, form anlamında biraz retro tatları da içererek üstelik. Ve de üçüncü dünyacı, anti-emperyalist hatta kısmen anti-Batı ve komünizan bir siyasi duyarlılığı güncel sanatta izlemek için ipuçları serpiştirmeye dayanan bir çerçeve ile hareket etmişler. Doğu Bloku için yeniden dengeledikleri olumlu dil Sovyetler sonrasının yaygın “Allaha şükür anti-demokratik dönem sona erdi” propagandasına bir dezenformasyon gözüyle bakmanın, güveni iyice geri gelmiş parametrelerini sunarken, gene Sovyetler sonrası tek kutuplu dünyanın Ortadoğu politikalarındaki yalanı deşifre edip, küresel krizle itibar kaybetmiş rakipsiz kapitalizmi karşılarına alarak halkayı tamamlıyorlar. İşlerin net bir siyasi mesaja sahip olmasına önem verdiklerini belirtiyorlar, ve “bu Bienal’in bir propaganda sergisi olmasını istiyorduk” diyorlar lafı hiç dolandırmadan. Türkiye’ye patronluk taslamama kaygısıyla Türkiye’nin sorunlarına az bulaşma –böylece tam bağımsız Türkiye imgeli Türk solunu ürkütmeme– bir diğer özenleri (teorik olarak tümden gereksiz olsa da Türkiye şartlarında epey yerinde bir önlem). Yeni bir İstanbul markası pazarlama işlevine sırt çevirme tutumu da hayli kasti ve kritik.

Burada ilginç bir nokta şu: anti-Bienal ittifakına katılan sol, tabanını WHW’nin komünizm propagandasına karşı aşılamaya çalıştı –halbuki bu propaganda zaten onları değil daha başlangıç düzeyindekileri, kadrolu olmayan solcuları, açıkça gençleri, ve yönsüzce hoşnutsuzluk içerenleri hedef alan bir mantığa sahipti. 90 bin rakamını tayin edici görmek liseli gençliğin eğitiminden işe başlamayı önemsemek demektir. Serginin sanatsal tercihlerinin eleştirisinde ortaya konabilecek zaaflar hep bu elementer olana seslenme kaygılarıyla açıklanmıyor muydu? Yukarıda alıntıladığımız sergi amaçları (bir propaganda sergisi yapmak vs.) çıtayı ona göre belirlemiş amaçlardı. Şuna da dikkat ettim; ‘sponsorla komünizm olmaz’ diyenler hiç bir yerde Koç sponsorluğunda yapılacak bir komünizm propogandasının nasıl, hangi mekanizmalar sonucunda komünizm propagandası olmaktan çıkıp komünizm aleyhine bir propagandaya dönüşeceğini açıklamaya ihtiyaç duymadılar (eğer kaygıları buyduysa). Fiilen sergiye gidip de komünizm propagandası yapan işlerle karşılaşan bir gencin bu etkileri sıfırlayacak ve tersine döndürecek şekilde afişler ve televizyon reklamlarındaki sponsor listelerinden etkileneceğini nasıl anlıyoruz? Bilmiyorum, belki de kimileri fazla televizyon seyrediyor sergiye gitmek yerine...

Ne Varsa Genç Etkinlik’te Vardı

Bu propagandanın muhataplarına ulaşmasını herkesten önce solun engellemeye çalışması ilk başta garip gelebilir kulağa ama sakın bir tür alan çevirme mantığına dayanıyor olmasın? Bu alan çevirme aslında 1990’larda güncel sanatın taşıdığı özgürlükçü sola meyyal, tabu tanımaz, devlet karşıtı, hiyerarşi karşıtı, iktidarın yerini yıkmaya yönelen damardan ürkülmesiyle başlamıştı. 1990’lardaki Genç Etkinlik sergileri bağımsızdı ve bir angajmanlar çoğulluğu içeriyordu. O dönemde ortodoksinin olup bitene gözlerini nasıl kasten kapadığını iyi hatırlıyorum çünkü görmelerini sağlamaya –umutsuzca– bizzat çalışıp durmuştum.

WHW Bienali’nin açılış gecesinde aklıma geldi Genç Etkinlikler bir kez daha. Açılış gecesi düdük öttüren gençler 90’larda olsaydık belki de Genç Etkinlik çerçevesinde performans yapıyor olacaklardı. Talep ettikleri yerlerini kimse sunmadan alabileceklerdi. O şans kaçmıştır Türkiye’de. Güncel sanatın sol tabana öcüleştirilmesinde belirgin payı olan sol ortodoksi zaten pek çok açıdan hayli mutlu sanattaki apolitizasyonun artmasından. Kendini yenilemeden, sanatla düşünmeye ihtiyaç duymadan, aynı şeyi tekrarlaya tekrarlaya sonunda haklı gözükülecek bir moment yakalamaya dayanan bir pusu oyunu. Zaten hiç politik işleri övdüklerini, politik işlerle heyecanlanıp onlarla yatıp kalktıklarını görmüyoruz. Politik sergileri ancak eleştirmek için hatırlıyorlar. Bienal sadece görünen yüzü. Ne çok bilerek üzerinden atlanan politik sergi ve iş geçti Türkiye’den bu süreçte. Yarın gene bir ara sokakta bağımsız ve angaje bir sergi yapsak kimse bizi kapaktan kucaklamaz, kimse bizi hadise yapmaz, o sergiden hareketle düşünmeye gönül indirmez. Özellikle herhangi bir yankı yapması istenmeyen tonla sarsıcı eleştirellikte çalışma geçti gitti tutunamadan. Tutunamıyorlar çünkü tutunabilmeleri için siyasi kaygılarının çakıştığı bir alımlayıcı kitlesiyle buluşabilmeleri gerekir. Bu buluşmanın engellenmemesine ihtiyaç duyulur.

Sol Neye ‘İşte Benim Sanatım’ Der

Üretilen politik bir uzun metrajlı film olmalı ki Sol ‘işte benim sanatım’ desin. Politik video art değil! Hatta böyle birşey olamaz gibi bir alt metin de var. Solun ‘işte benim sanatım’ diyeceği bir performans olamaz, ‘işte benim sanatım’ diyeceği enstalasyon (yerleştirme) düşünülemez[6]. WHW Bienali’ne belirli bir soldan bu kadar tepki gelmesinin bir sebebi de bu, yıllar içinde uğraşa didine güncel sanatı siyaset sahasından dışladılar, sermayeye ittiler, kendi tabanlarını güncel sanata karşı koşulladılar. Ve şimdi Tito esinli bir grup gelip güncel sanat aracılığıyla onların dilinden onların tabanlarına aslında hitap eden şekilde propaganda yapmaya çalışıyor. Burada bir rekabet de böylece ortaya çıktı. Hani Brecht bizimdi telaşı olarak özetleyebiliriz bunu. Hani Marx-Lenin bizimdi. Bunlar da kim? Komünizm lazımsa onu da biz getiririz geleneksel Türk iktidarı refleksi değil sadece, Solda da lazım olsun olmasın komünizm propagandası yapılacaksa onu da biz yaparız dayılanması olabiliyor. Ama güncel sanatçılar da kim oluyor demekten daha meşrusuna Koç sayesinde kavuştular, daha iyisini onlara Koç logosundaki boynuzlar verdi –Brecht bizimdir Koç’un değil! Marx bizimdir, Bakunin bizimdir, Koç’un değil. Ama ya Koç bahaneyse ve asıl kastettikleri Brecht bizimdir güncel sanatın değil vurgusuysa? (ve eğer durum buysa güncel sanat denince gerçekte ne anlaşılıyor?) Sanat ve siyaset sahneleri ayrıdır ve siyaset sahasının siyasi değeri sanat sahasının siyasi değerinden üstündür, Marx bizimdir, Brecht bizimdir, Bakunin bizimdir, ve istersek sol film yaparız veya sol şiir yazarız ama sol video art yapmalarına, sol enstalasyon (yerleştirme) yapmalarına da izin vermeyiz. Yaparlarsa da lafı yerleştiririz! Biliyorsunuz yerleştirme terimiyle Erman Toroğluvari oynamak, kodu mu oturtan sanat benzeri şakalarda anmak diye de bir moda var. Enstalasyona ilk Türkçe karşılık arayanların bilmem akıllarına gelmiş miydi..

Zaten güncel sanat hep dişil kodlanıyor. Acaba güncel sanatın öteki kutbunda duran delikanlı sanat nedir? Herhalde delikanlı sanat yerleştirme falan yapmaz direktman yerleştirir!! Hakiki olan yerli, yerli olan da yerelde egemen olan olarak algılanıyor. Yereli, yerelde kim kazandıysa, kim egemense o temsil ediyor, yerelde kaybeden, ezilen değil. Bienal karşıtı ilk bildirilerden birinde aktivistlerin Bienal’e gideceklerden ‘sanatseviciler’ diye sözederek seviciliği rahatlıkla pejoratif bir anlamda kullanabilmeleri örneğindeki gibi: Bu dört kadın ve sanatsevici izleyicileri ne kadar sahici olabilirler ki bizim harbi siyasetimiz ve harbi efe sanatımız karşısında...

Sanatın lüzumsuzluğu tartışması deyince özellikle görsel sanatların lüzumsuzluğu ve Türkiye’de hala yeni ve oturmamış olan (akademilerdeki zayıflığından da görülebileceği gibi bırakın toplumu) güncel sanat formlarının lüzumsuzluğu akla geliyor. Zaten kimse diyelim Sonbahar filminin galasına elinde düdüklü video kameralarla gidip Kültür Bakanlığı’nın sponsorluğunda 19 Aralık filmi çekilmez diye bağırmıyor. Öbürü ne ki, yerleştirme! Ama o sinema[7]...

Brecht Kiminse Elini Kaldırsın

Brecht bizimdir Koç’un değil derken esas niyetlerinin hani Brecht bizimdi güncel sanatın değil telaşı olduğunu söylediğimde bir iddiada bulunmuş oldum. Bu iddiayı sınamak gerekir. Bu sınamayı iki yönden yapabiliriz. Birincisi, “peki, madem öyle, angaje ve bağımsız kültür sanat girişimlerine sol nasıl yaklaşıyor?” sorusunun izini sürebiliriz. Sol bağımsız ve angaje sanat işlerine ne ölçüde ilgi gösteriyor? Bu tür sanat işleriyle düşünme alışkanlığına sahip mi? Alternatif bir sahne yaratmak için gereken alternatif emeği ortaya koyuyor mu? Fanzinleri, bağımsız yayın girişimlerini mi öncelikli referans alıyor yoksa kütüphanesi ve referanslar dokusu anakım yayınevlerinden çıkmış yayınlara mı dayalı, kenarda köşede bir sergi açıldığında ama bağımsız ve angaje bir sergi ise oraya gidip o sergiyi hadise addediyor mu? Anaakım dergileri değil tam dışarısını, mesela fanzinleri merkeze alan bağımsız alternatif bir kültür dünyası mı kuruyorlar?

Kişi teorik olarak bağımsızdan yana olabilir. Ama benim baktığım şey peki pratikte ne yapıyor sorusu. Kendine hiza aldığı, üzerinde durduğu, tartıştığı, kapak yaptığı, eleştiri getirdiği, sövdüğü, beğenmediği, alıntı yaptığı, arkadaşına bahsettiği, ilk boşlukta tekrar düşündüğü sanat eserleri, yazılar, filmler, dergiler, kitaplar, düşünürler hangileri? Burada bir bağımsızlar örüntüsü kurulmuş mu gerçekten? Benim gözlemlediğim kadarıyla Türkiye’deki yaygın tercih anaakım kültürü takip ederken burun kıvırmak, anaakıma eleştirel sol gözle bakmayı solda olmanın sorumluluğu saymak, ama deneyci olanı, bağımsız olanı, günün marjında kalanı diğer kenarlara bağlayarak bir alternatif örüntü kurmaya pek enerji ve zihin ayırmamak.

İkinci sınamayı da kurumsal çerçevelerin, holdinglerin vdlerinin ışığında olup da reddedilmeyen diğer sanat formlarını örnekleyerek gerçekleştirebiliriz. Bu konuda aslında fikir birliği içindeyiz: bence de Kültür Bakanlığı’ndan sponsorluk alan siyasi filmlere protestoyla yaklaşmaya gerek yok; sponsorları dolayısıyla İstanbul Film Festivali’ni yuhalayalım görürsek Angelopulos’a yumurta atalım ben de demiyorum; Yapı Kredi Bankası basıyor diye Nazım Hikmet’i protesto etmeyelim bence de; Angelopulos seyretmeye, Nazım okumaya, Sonbahar üzerinden 19 Aralık sürecini yeniden düşünmeye devam edelim, hiçbir itirazım yok. Tek anlaşamadığımız nokta güncel sanata istisnai bir statü tanınıp kendini iptal etmeye davet edilmesi fikrine ben katılamıyorum (bir de genel olarak büyük harfle Kültür’ün inşasına karşı mücadele gereğini ekliyorum). Özellikle de “bir holding bizi Brecht’e çağırıyor” diye yazanlar beni şaşırttı. Birden bunu söyleyenlerin Açık Radyo’daki anarşist programlarına bakıp da “Soros bizi anarşizme çağırıyor” diyenlerin söylemiyle aynı düzleme geldik. Yoksa “bir banka bizi Nazım Hikmet’e ve Robert Owen’a çağırıyor” diye de mi bağırmalıyız? Radikal 2’ye bakıp ‘vay Aydın Doğan’ın entelektüelleri’ diye silenlerin yanında yerimizi ayırttık birden. Daha dün, üstelik de Taraf’ta, şehitlerimiz ne olacak çağrıları yapan milliyetçi şairleri çaktırmadan koruyanlar bugün ben marksistim demekle marksist olunmaz diye ayar vermeye kalkıyorlar WHW’ye. E tabii soran yok sen marksizm için ne yaptın WHW ne yaptı koy bakalım bir masaya, ayrıca zaten WHW şehit aileleriyle değil de Diyarbakır’la ilgileniyor di mi... Hem daha fiili Bienal vakti gelmeden internetteki çağrılarda yukarıda andığım metinlerde de keskin bir dille “bölücülük yapacak bunlar” çağrıları yayınlanmamış mıydı? Ama esas mesele, güncel sanata karşı yukardan konuşmayı kolaylaştıran, ben marksistim diyen sanatçıların hangilerinin marksist olduğunu ben birazdan söylerim şimdi kapı dışında beklesinler rahatlığı veren nokta güncel sanatın Türkiye’deki –hala süregiden– yeniliği, oturmamışlığı, istisnailiği, ve de dramatik biçimde kendisinden çok daha fazlasına adresleniyor oluşu. Bu bir tiyatro festivali olsa ve Koç yüzde 25 değil 30 destek verse de bu dille konuşamazlardı. Dolayısıyla aslında bunlar bahane: güncel sanattan ve güncel sanatın çağrıştırdıklarından, onlara göre imlediklerinden bahsediyorlar gerçekte diyemez miyiz? Şu iki noktayı da akılda tutalım: güncel sanatın Türkiye’ye gecikmiş gelişi 80 sonrasına ve özellikle de Sovyetler sonrasına denk geldiğinden Türkiye’de neo-globalizme, güncel sanata, küratör pozisyonuna, tek kutuplu dünyaya hep aynı paketten çıkanlar gözüyle bakan bir tedirginlik de var. Sanki Sovyetler yıkıldı ve görüyor musun bu yerleştirmeler çıktı gibi bir anakronik huzursuzlanma hali. İkincisi de, Türkiye’de, 90’larda öne çıkan güncel sanat politizasyonunun, gerek Genç Etkinliklerde berraklaşan haliyle gerek bireysel ve kolektif denemelerde görülen haliyle modern aklı zorlayan, alternatiflerde gezinen ve kolay dizginlenemeyen doğasının mevcut sol konvansiyonlara uyumlu olma gibi kaygılara sahip olmaması.

Aslında tüm kurumsal bağlardan komple soyunma alanı olsa, böyle bir öneri getiriliyor olsa sevinçle karşılamak, dikkatle ele almak gerekirdi, ama mevcut sahnede sadece seçilmiş disiplinlerin soyunması isteniyor gördüğüm kadarıyla. Ve de belki çıplaklık önce dişil olana yakıştırılıyor...

Bana göre güncel sanatla siyaset yapılacak, yapıldı bu ülkede, üstelik de, sözgelimi aynı süreçte Türk öykücülüğünün yaptığından çok daha fazla siyasi çaba var, oldu bu alanda. Son 20 yılda sinemada üretildiğinden çok daha yoğun eleştirel politik işler güncel sanatta üretilmiş olmasın? Üstelik de güncel sanatta pek çok disipline nazaran daha az uzlaşmacı, daha yenilikçi pek çok denemeye tanık olduk. Hoş, bugün durum geriye doğru gitmekte evet. Çok teşvik gören bir çekilme ve dağılma gözleniyor. Günün kahraman politik güncel sanatçılarını savunmak değil niyetim –öyle bir cephe göremiyorum çünkü. Ama bu fikri de bırakmamak gerektiğini ısrarla söylemek durumundayım: hayat uzun...

İyi de Sanatta Hami Meselesi Hiç mi Ciddi Değil?

Sanatta hami meselesi elbette ağır. Ve de Bienal’in bir festival olarak sosyo ekonomik niyetleri, İKSV’nin devletle sermayeyi birleştiren bir Vakıf olarak büyük harfle Kültür’ün idaresinde oynadığı rol bir kez değil sürekli gözlenmek, didiklenmek durumunda. Sibel Yardımcı’nın iki Bienal önce yayınlanan “Kentsel Değişim ve Festivalizm, Küreselleşen İstanbul’da Bienal” kitabı (İletişim, 2005) İstanbul Bienali, İKSV, İstanbul ve küresel sermaye ilişkilerini özenle sorguluyordu ama muhtemelen alandaki en ciddi çalışma olduğundan adı pek anılmıyor. Kuşkusuz sadece Bienali kapsamayan festivalizm sermayenin kendi amaçları çerçevesinde piyasaya sürdüğü bir dil –bir gösteriler dizisi.

Ancak bu bir sanat eserinin bize gelişinde rol oynayan katmanları teke indirgemek için bir sebep değil elbette. Basit bir sınıflandırmayla bakacak olursak üç katman görüyoruz; birincisi prodüktörlerin, yayıncıların, sponsorların, İKSV’nin amaçlarını ve motivasyonlarını içeren katman, ikincisi editörlerin, küratörlerin katmanı, üçüncüsü de sergide yer alan sanatçıların tek tek amaçlarını yapmaya çalıştıklarını içeren katman. Bir de tabii bağlam meselesi var, ortaya konan ürün nasıl bir kültürel bağlamda dolaşıma giriyor? WHW Bienali 1999 değil 2009 yılının Türkiyesi’ne dahil oldu ve neliği ona göre şekillendi...

Prodüktörlerin katmanı tek belirleyici katman olarak anılıp güncel sanat toptan yargılandığında belirli bir ‘sanatta muhafazakarlık’ da dolaylı olarak beslenmiş oluyor. Gelenekselci kamp güncel sanat kampına göre daha büyük olan, daha çok paranın döndüğü, daha çok sanatçının ve eleştirmenin ve derginin ve galerinin ve koleksiyonerin dahil olduğu kamptır –dengeler hafif hafif değişmekteyse de bugün bile. Gerçekten Türkiye’deki galerilerin hemen hepsi bu kampa dahildir, güzel sanatlar buradadır, koleksiyonerler, yatırımcılar buradadır, yaşama şansı bulan sanatçı sayısı da bu altyapı sayesinde çok daha yüksektir. Karşı kampın sahnesi olarak gördükleri WHW Bienali’ni protesto ederken ‘bu ülkenin esas sanatçıları bizleriz, geleceğin sanatçıları da akademilerden çıkan yüzlerce gencimiz olacaktır, bu düzenin değişmesine sessiz kalmayacağız’ çığlığını boşuna atmıyorlar...

Bu kamp bir şekilde bağımsız bohem sanatçı mitini diri ve ‘pazarlanabilir’ tutmaya da özen gösterir. Sadece güncel sanatın akçeli bağlantıları mercek altına alınıp geleneksel plastik sanatların devletle ve sermayeyle kurduğu bağlar mevzu bahis edilmeyince, gizlice bu kamplaşmada bir taraf saklanarak, örtü altında tutularak korunmuş oluyor. Türkiye’de 80’lerde yeni orta sınıfın ortaya çıkışıyla büyüyen galeriler-koleksiyonerler pazarı, ev dekorasyon dergilerinin patlamasından yeni şehirli elitlerin sahne almasına dek geniş bir zeminde okunmaya açık. 1980’lerde yeni burjuvazi ve eşlik eden yeni kültürünün mihenk taşlarından biri olmadı mı dekoratif Türk resmi?

Güncel sanat kötüdür sponsorludur dendiğinde peki hangi sanat iyidir diye soracağız elbet her seferinde ve buna cevap vermeyen söylemlere kuşkuyla bakacağız.

Peki bu durumda alternatif sol göz neyi arar?

Kurumlara ve yapılara ve imajlara, bu anlamda yapısal siyasetlere baktığı kadar işlerle düşünmeye, sanatla düşünmeye de eğilimli olduğunu göstererek sanatın kendi bağlamından kopmayan, sanatı araçsallaştırmaya engeller çıkartan bir bakışlar çokluğu araması beklenir. Görünür sponsorlar kadar görünmeyen sponsorları da kollayan, ve sanat tarihinde sanatçı pozisyonunun gelişimini de gözönünde bulunduran bakışlar gerek... Yeni zenginlerin büyüttüğü evinde bohemlik eden derin ve de dahi sanatçının, sponsorlarla toplumsal dönüştürücülüğe sahip kamusal sanat projeleri gerçekleştirmeye uğraşan güncel sanatçıdan fersah fersah daha fazla pazarlanabilir olduğunu unutmamak şart.

Erden Kosova’nın hatırlattığı gibi[8], bir gariplik de şu: kendi sunum ortamlarını güncel sanat kadar eleştirel süzgeçten geçirerek bizzat sanatıyla tartışmaya açan başka hangi disiplin var acaba? Mesela filmler sinema salonlarının nasıl işlediğini, bir sinema filminin dolaşıma girme sistemini ne kadar masaya yatırıyor, ne kadar işlenen bir konu bu Türk sinemasında?

Bienal’in Gösteri Ortakları

Bienal’e abartılı ilgi göstermenin arkasındaki öğelerden biri de gösteri entelektüeli olmanın dayanılmaz cazibesi galiba. Herkes büyük gösterinin bir parçası olmak istiyor günümüzde. Gösteri toplumu en banal anlamıyla sahnede. Gösteri entelektüelleri diyebileceğimiz bir tipleme de doğuruyor bu çağ. Sadece olay değeri taşıyan etkinliklere, yayınlara odaklanan, gerekirse sistemin dışında olmaktan da sözeden ama bütün varlığını gösteriyle beraber ama gösterinin eleştirmeni olarak anılmayı garantilemeye adamış olan entelektüel...

Gösteri entelektüeli kültürel gösterilerin bir koleksiyoncusudur –gösteriden uzakta konuşurken görüntüleyemezsiniz onu. Gösteriyle beraber akla gelmek ister –bu anlamda iliştirilmiş gazeteciler gibidir, tek farkla ki gösteri entelektüeli eleştirel oldukça tanktaki yeri daha bir garantilenir. Ama gösteri dışında –yani gösteri tankından çıkarsa– can güvenliği yoktur.

Kısacası WHW festivalizmin ortasında propagandasını yapadursun, zaten bizim için değil bu propaganda. İliştirilmiş gösteri entelektüelleri de gösterinin bir parçası olmaya devam etmenin bütün hazzını yaşamaya devam etsinler ilişecekleri bir sonraki olay’a kadar. Biz kendi işimize bakalım ve solun alternatif emek sahalarına daha fazla yoğunlaşmasının yollarını arayalım. Siyaset sahasının siyasi olarak sanat sahasından yukarıda, daha değerli, hiyerarşik olarak üstte olmadığını yani siyasetin sanattan daha siyasi olmadığını unutmadan, içiçe düşünme perspektifini yitirmeden, güncel sanata istisnai bir ötekilik yakıştırmadan, ve pazarlanabilirliği tavan yapmış odasında, atölyesinde, dahiyane üretimler yapan bohem sanatçı mitine karşı koyan kolektif yaratıların da içindeki sanatçı tiplemelerinin nereden daha çok geldiğini akılda tutarak...



[1] “Ne Seninle Ne Sensiz, Ortodoks Sol ile Güncel Sanat Alemi Arasındaki Çatışmaların Türkiye’de Siyaset-Sanat İlişkileri Üzerindeki Etkisi ve 11. Uluslararası İstanbul Bienali”, İnsan Neyle Yaşar?, Metinler içinde, İKSV, İstanbul 2009, s. 353-364.

[2] “Yavaş Kurşun II”, Erden Kosova, http://www.red-thread.org/tr/makale.asp?a=26.

[3] Tabii güncel sanatın bu denklemdeki gücü 2000’lerde giderek arttı, galeriler ve koleksiyonerler vs bulmaya, akçeli işlerde rekabete girmeye, pastanın kenarında parmağını daha fazla gezdirmeye başladı. Özellikle de kurumsal destekte artış belirgin oldu, hala eğitim kurumları terazinin diğer kefesine yatırım yapıyorlarsa da…

[4] Güncel sanatın 2000’lerde giderek kurumsallaşması ve giderek apolitizme ve kariyerizme daha fazla dayanır hale gelmesini daha önce RadikalArt sergisi üzerinden anmıştım. Bu anlamda güncel sanatı Türkiye için kaçmış bir fırsat olarak görüyorum. Ama kaçmasında güncel sanatın Türkiye’de henüz sermaye ile tanışmadığı, alternatif kanallardan aktığı ve eleştirelliğini kurmaya çalıştığı 90’larda ortodoksi tarafından dışlanmasının çok ciddi rolü olduğunu da düşünüyorum. Güncel sanat fırsatı kaçmış olsa da temel derdim devam edecek, ediyor, o dert de şöyle özetlenebilir: siyasetteki özgürlükçü, deneyci, yenilikçi, avangard pozisyonların sanattaki yenilikçi, avangard, özgürlükçü pozisyonlarla içiçe geçtiği bir imkan lehine sanat-siyaset içiçeliğini savunma hattını terketmemek. Bir de tabii sanat-siyaset arasında siyasi olarak bir hiyerarşi varsayan sanat politikalarına karşı siyasi olarak eşit değerdelik tavrıyla yer almayı netleştirmek ve sürdürmek. Bu tutum aslında sadece kültür sanat politikalarını etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda siyasetin belirlenmiş siyaset sahasından taşmasına ve gündelik hayata kavuşmasına da denk geliyor. Bu da bizi nasıl bir sol tartışmasına götürüyor: siyaseti salt siyaset sahnesinde algılamayan bir solsa bahsettiğimiz, ki bence özgürlükçü solun olmazsa olmaz bir koşulu bu, sanat ile siyaset arasında da siyasi bir hiyerarşi varsaymamak durumunda.

[5] Mesela iki Bienal once Vasıf Kortun tersine mega şov yapmayı önemsediğini söylüyordu söyleşilerde. Şampiyonlar ligi finali, mimarlık kongresi veya Formula 1 gibi bir mega olaya imza atmak değerliydi İstanbul’da. Zaten İstanbul teması da bununla uyumluydu o Bienal’deki. Halbuki WHW mega olayın bir parçası olmayı gerekçelendirilmesi gereken birşey olarak görüyor ve açıkladıkları gerekçe de temelde Bienalin bir propaganda platformu olarak cazibesi, reddedilemezliğidir.

[6] Bütün bu formlara Türkiye’de çok yeni ve tehlikeli şeyler gibi bakmak eğilimi sürmektedir. Taşıdıklarından çok daha fazlası atfedilen formlar henüz bunlar Türkiye’de…

[7] Bir keresinde bir kafede Neskafe istemiştim yıllar önce, çay 10 liraysa Neskafe diyelim 50 liraydı, abartılı bir fark vardı. Bildiğiniz bir kaşık Neskafeyi plastik bardağa koyup üzerine sıcak su eklemekten ibaret bir sunum. “Nasıl oluyor da çay 10 lirayken kahve 50 lira oluyor,” diye sorduğumda adam şöyle cevap vermişti: “o kahve...”

Saygıyla eğilelim ve Neskafe’nin aslında pek kahve olmadığından da kimseye sözetmeyelim...

[8] “Yavaş Kurşun II”, agy.


11
Dec 09

“Yaşam Arsızı / Sidewalk Sisters”

http://www.yasamarsizi.com/

Yorum yapmaya cesaret edemeyeceğim kadar kırılgan ama dirençli bir gerçek yaşam hikayesi. Mutlaka izlenmeli, mutlaka....

5
Dec 09

Ağıt Ritüeli Olarak Şiilerin Muharrem Törenleri

Acı Tekrar Yaşanmalı, Teşebbühi Bile Olsa;
Kan Tekrar Dökülmeli, Temsili Bile Olsa.

Ağıt Ritüeli Olarak Şiilerin Muharrem Törenleri
*

*2007 yılında doktora okuma dersleri sırasında hazırlanmış ama bitirlişmemiş bir makale





“Ağıt, sosyal statüleri kalmamış insanların ifade biçimidir.” Gilles Deleuze



Önsöz: (SONRA DAHA DA GENIŞLETİLECEK)

Canetti Kitle ve İktidar’ında İslam dinini bir savaş dini olarak tanımlarken, Şii mezhebini de bir ağıt dini olarak inceler. Bu araştırma gerek akademik gerekse sanatsal üretimlerde üzerinde pek fazla durulmayan ‘kitlelerin hareketi’ fenomeninden yola çıkarak, İslam kültüründe tiyatroya yakınlaşan yegane seyirliklerinden Muharrem törenlerine Canetti’deki iktidar ve İslam’daki teşebbüh kavramları açısından bakmaya çalışacaktır.

Bunu yaparken sorulacak sorular şunlar olacak:
- ağıt kültürü ağıt sürüsüne katılan birey için ne anlama geliyor? (Elegy, deleuze, neitzsche, toufic)
- neitzsche: ‘insanoğlunun hatırlaması için eziyet çekmesi gerekir’. toufic : ‘bu eziyetin tekrarlanması gerekir’.
- muharrem ritüelinde kitle (sürü) belli, peki iktidar kim/ne? (girişte bu konuda ipucu verilebilir. Son sözde ise bu kesinleştirilir.)
- teşebbüh kendi kendine bir koreografi yaratir mi? ya da muharrem sürüsünü kontrol eden ne? yön nereye doğru? Bütün bunların dramatik bir özelliği var mı?

1. Niçin Kitle ve İktidar?

Araştırmanın başında kısaca Canetti’nin sözü geçen eserinin tiyatro teorisi ile ilintisini kurmak faydalı olabilir.

Kitle denince kastedilen çoğunluk zihinsel bir çoğunluktan çok vücutsal bir çoğunluktur. Kitle tanımlaması kullanıldığında akla ilk olarak bir çok vücuttan oluşan bir kalabalık gelir. Le Bon’un terimi ile kitle oluştuğunda içerisindeki bireyler ‘akıl yürütme yeteneğini yitirir, düşünceden arınmış biçimde, sırf bedensi (corporeal) varlıklar olarak hareket ederler.’ (Le Bon, 12)

Kitle öncelikle vücutsal bir olgu olduğu için doğal olarak performatif özelliklere de sahiptir. Öyleyse kitlelerin devinimleri için dramatik bir okuma yapmamız mümkün olabilir.

Kitle ya kendi içindeki devinimlerle ya da dışarıdan bakan/kontrol eden bir bireyin, ya da görünmez, elle tutulmaz bir düşüncenin, inanışın yönetiminde gelişir; parlar ya da söner. Bu da bir çeşit yönetmeni ya da koreografiyi akla getirir. Bizim de burada soracağımız soru Muharrem törenlerinde kalabalığı etkileyen bu itici gücün ne ya da kim olduğudur. Bu sebeple Aşure günündeki ağıt sürüsünü harekete geçiren efsanenin tarihçesini aşağıda geniş olarak aktarmaya çalıştık.

Canetti kitleleri açıklarken insanlığın antropolojik arka planından yola çıkar. Düşüncelerini kullanarak karar veren insandan çok bedensel tepki vererek sürü halinde var olan insanların incelemesini yapar ve bunu modern, aydınlanmış bireylerin oluşturduğu toplumumuza uyarlar. Bu bakış açısı genel olarak tiyatro diye adlandırdığımız sanat formlarının kökeninde insanın dilsel gelişiminin henüz oluşmadığı eski bir zamana ait eylemlerin olduğuna hatırlamamıza yardımcı olur. Bunların başında ritüeller gelir. Canetti’nin bakış açısını uygulayarak biz de tiyatronun temelinde kalabalıkların devinimlerinin olup olmadığını veyahut (başka bir deyişle) tiyatro sanatının bu bedensel devinimlerden ne kadar yararlanmış ve yararlanmakta olabileceğini de tartışabiliriz. Ancak bu halen üzerinde çalıştığım doktora tezinin alanına gimekte olup aşağıdaki araştırmanın sınırlarını aşmaktadır. Ne var ki, kullandığım yöntem ve üslubun daha iyi anlaşıması için ve nereden gelip nereye gitmek istediğimin kavranabilmesi için böylesi bir olasılığı aklımızda tutmamız faydalı olacaktır.

Son olarak kitle ve onu harekete geçiren iktidar arasındaki ilişki için tiyatroda hem oyuncu ile yönetmen arasındaki ilişkiye hem de sahnedekilerle seyirciler arasındaki ilişkiye benzer diyebiliriz.

İşte tüm bu varsayımların dayandığı teorik kaynak Kitle ve İktidar’dır. Araştırmadaki ana göresel kaynak ise Jalal Toufic’in ağıt kültürü üzerine yaptığı 2004 tarihli Ashura: This Blood Spilled In My Veins adlı filmdir.

2. Şii Hareketinin Geçmişi ve Kerbala Olayı:

İslam dini Hz. Muhammed’in sağlığında güçlü bir beraberlik sergilerken peygamberin ölümüyle birlikte değişik mezheplerin ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur. Bu mezheplerin ortaya çıkış sebeplerinin kaynağında aslında veraset tartışmaları yatmaktadır. Hz. Muhammed’in ölümünün ardından Medine’de Sakifa adı verilen toplantı yerinde gerçekleşen görüşmeler, daha sonra tarihe basitçe Sakifa Olayı olarak geçmiştir ve bu olay aynı zamanda Şii mezhebinin miladı da sayılabilir (Jafri, 27). Sakifa’da son peygamberin halifeliği için üç farklı fikir ortaya çıkar: Birinciye göre halife Hz. Ali olmalıdır, zira Veda Haccı sırasında Cebrail Hz. Muhammed’e görünerek Hz. Ali’nin halifeliğini müjdeler ve Hz. Muhammed Medine’ye dönüş yolunda bunu resmi olarak açıklar ( Skyes, 191-192; And, 17). İkinci görüşe göre de halife Kureyş boyundan olması gerekirdi, çünkü peygamber de o boydan gelmeydi. Medine kentinin İslamiyet’deki etken rölü göz önüne alınan üçüncü görüşe göre ise, halife Medine’den çıkmalıydı. Sonunda bu görüş ağır basar ve ilk halife Medine’li Ebu-Bekir olur. Yine bu tarihten itibaren Sunni olarak anılan bu grup İslamiyetin en büyük mezhebini oluştururken, ilahi kudret doğrultusunda Hz. Ali’nin halife olması gerektiğine inanan ancak istediklerini elde edemeyen Şia düşüncesi ikinci büyük mezhep olur. Mezheplerinin daha ilk başlangıcında yaşadıkları bu haksızlığa uğramışlık hissi takib eden yüzyıllar boyuncu Şii kimliğinin en önemli özelliklerinden biri haline gelecektir. Zira hem Canetti’ye hem de Toufic’e göre Şiilik bir ağıt ve hüzün dinidir (Canetti, 151).

Sürekli iktidar kavgalarıyla elden ele geçen halifelik bir dönem Hz. Ali’de kalsa da düşmanları olan Hariciler tarafından Küfe kenti camiindeki kıldığı Cuma Namazı sırasında zehirli kılıçla suikaste kurban gider. Hz. Ali’nin ölümünden hemen sonra Küfe ve civar halkları onun en büyük oğlu olan İmam Hasan’a bey’at ederler. Şam ve Mısır da Hz. Ali’nin önceden beri rakibi olan Muaviye’ye bey’at etmiştir. Bu ikircillik bir süre devam eder, ancak sonra İmam Hasan İslam tarihinde bir daha eşi görülmeyecek bir biçimde halifelikten vazgeçerek Medine’ye yerleşir. Ancak burada kendi karısı tarafından zehirlenerek öldürülür. Hz. Ali’nin Fatımatu’z Zehra’dan olan ikinci oğlu İmam Hüseyin ise ağabeyinin ölümünden sonra Mekke’ye gitmiş ve burada Haşimoğulları ve Ehl-i Beyit yanlılarına Muavin’in kurduğu ve ölümünden sonra oğlu Yezid’in yönetimine geçen Emevi devletinin aleyhinde bir hutbe ile seslenmiştir. Muharrem törenlerinin baş ‘kötü kişi’si olan Yezid başa geçtiğinde Emeviler tüm İslam aleminde oldukça tepki ile anılmaya başlamıştır bile. Zengin ve elit tabakaya verdikleri imtiyazlar, devlet yönetimdeki keyfiyet ve özellikle yoksul halka uyguladıkları baskı dilden dile dolaşmış, Halife Yezid ise tam anlamıyla İslam karşıtı biri olarak nam salmıştır. Bu karşıtlığını açıkça dile getiren ve eylemleriyle de göstermekten geri kalmayan Yezid inançlı kesimin tepkisini çekmektedir. Henüz birinci yüzyılını doldurmamış genç Müslüman Arap dünyasında yayılan söylentilerde Yezid’in içki içen ilk ve tek halife olduğu, zamanının çoğunu zevk-ü sefa ile geçirdiği konu edilir. Şarkı söyleyen ve raks eden kadınlara düşkünlüğü, şaraba olan bağımlılığı yüzünden dönemin Müslüman yazarları ve vakanüvisleri tarafından ‘her bakımdan karakteri bozuk’ olarak betimlenir (Gölpınarlı, 67-68). Yezid’in bütün bu özellikleri Hz. Muhammed’in soyundan geldiğini iddia eden bir insandan beklenen özelliklerle tamı tamına zıtlık oluşturmaktadır. Öte yandan kendisinin (ve ölen babası Muavin’in de önceden) farkında olduğu gibi Hz. Ali’nin küçük oğlu Hüseyin halk tarafından pek sevilip sayılmaktadır. Ortada bu kadar muhalafet var iken onun ve onun yandaşlarının beytini almadan halifeliğe devam etmesi meşru olmayacaktır (Jafri,170).

İşte bu Yezid temsilciler göndererek İmam Hüseyin’in kendisine bey’at etmesini ister, ancak Hüseyin her şeyin halk önünde yani alenen yapılması gerektiğini bildirerek bu isteğini reddeder. Bunun üzerine daha da gerginleşen ortamda günümüzde Irak sınırları içinde bulunan Küfe kentinin Şiileri Hüseyin’e sayısız mektuplar göndererek şehirlerine gelip Şiilerin İmam’ı olmasını isterler. Hüseyin Küfe’de olan biteni daha iyi anlamak için en güvendiği yandaşlarından olan amca oğlu Müslim’i şehre gönderirir. Ne var ki, Muslim Yezid tarafından yeni tayin edilen Küfe valisi Ziyad’ın emriyle başı vurularak öldürülür ve şehirdeki diğer Hüseyin yandaşları tutuklanmaya başlar. O günlerde İmam Hüseyin kendisinin ve yandaşlarının Yezid’in hedefi haline geldiklerini ve şehid olacaklarını biliyordu. Hatta bir rivayete göre Hz. Muhammed rüyasında görünüp Kerbela’da şehid düşeceğini bile söylemiştir . Bunun üzerine ailesi ve sayıları 80’i bulmayan yandaşları ile Küfe’ye doğru yola çıkan Hüseyin, Muharrem ayının ikinci günü Küfe’nin kuzeyindeki Kerbala kentinin yakınlarında konaklar . Ne yazık ki onların çöldeki bu uzun yolculuğu sırasında daha önce kendisini çağıran Küfe ahalisi çoktan davalarından dönmüşlerdir. Hüseyin bunu Küfe’den gelen seyyahlardan öğrenmiştir. Bunlardan biri olan şair Farazdak Küfe’liler için Hüseyin’e şöyle der: ‘Kalpleri seninle ama kılıçları düşmanla.’ Böylece Hüseyin’e olan destek sadece Medine’den beraber yola çıktığı bir avuç yandaştan ibaret kalmıştır. Oysa ki karşı tarafın yüzlerce deneyimli savaşçısı vardır. Küfe valisi Ziyad’ın adamları Hüseyin ve yandaşları ile Fırat nehri arasına konuşlanarak suya ulaşmalarına da engel olur. Ziyad ile yapılan görüşmeler faydasız kalınca miladi 680 yılında, Muharrem ayının onuncu günü Şiilerin siyasal ve kültürel hayatını belirleyecek ve yaygın görüşe göre Şii hareketinin asıl başlangıcı olan Kerbela savaşı başlar. Öncelikle teke tek vuruşmalarla sürdürülen çatışmalar daha sonra kelimenin tam anlamı ile kanlı bir katliama dönüşür. Zaten susuzlukluktan zayıf düşmüş olan İmam’ın aile yakınları birer birer düşer, öz oğlu Ali Ekber ve henüz altı aylık torunu acımasızca öldürülür. Sonunda savaşan erkeklerden geriye sağ olarak bir tek 57 yaşındaki İmam Hüseyin kalır. Yaralı İmam soğukkanlılıkla kadınların ve çocukların bulunduğu çadıra yönelir. Onları sakinleştirmeye çalışır. Bu sırada çadırın önüne doluşan Küfe’li savaşçılar bir süre Hz. Muhammed’in torununu öldürmekte tereddüt ederler. Şamir adındaki bir savaşçı ve beraberindeki küçük bir grup Hüseyin’e saldırır ama hiçbirisi en son darbeyi indiremez. İmam Hüseyin aldığı kılıç yaraları ile neredeyse ölmek üzeredir ve bu anda Sinan b. Enes el-Naha’i kılıcıyla İmam’ın başını gövdesinden ayırır. Başı Küfe’ye vali Ziyad’a yollanır. Küfeli’ler savaş meydanından çekilirken kendi ölülerinin cesetlerini gömerler ama İmam Hüseyin ve yandaşlarının cesetlerini açıkta bırakırlar. Ancak günler sonra civar köylerden gelen ahali cesetleri ellerinden geldiğince teşhis ederek gömebilmiştir. O günden beri Kerbela kenti ve özellikle bu mezarlıklar İslam aleminin en önemli Hac merkezlerinden biri olur. Şii inancında burada gömülü herkes doğrudan Cennet’e vasıl olmuştur ve yüzyıllar sonra bile Hz. Hüseyin’in türbesini ziyaret müminler çeşitli kazançlar sağladıklarına inanılır. Bir başka inanışa göre bu türbenin yakınında gömülmek bile bir imtiyazdır ve Cennet’in kapıları doğrudan bu muminlerin üstüne açılır:

Bu nedenle pek çok yaşlı Şii ölmek için Kerbela’ya yerleşti. Bu kutsal şehirden uzakta yaşayanlar ise vasiyetlerinde cenazelerinin oraya taşınmasını istediler. Yüzyıllar boyunca ölüleri taşıyan sonsuz kervanlar İran ve Hindistan’dan Kerbela’ya gelip şehri geniş bir mezarlığa dönüştürdüler. (Canetti, 153)

İmam Hüseyin’in cesedinde otuz üç mızrak darbesi ve otuz dört kılıç yarası sayılır. Vali Ziyad cesedin atların ayakları altında ezilmesini de emretmiştir. Muharrem’in onikinci gününde Kerbela savaşında ölen Şiilerin bir kısmının başları mızraklara saplanır ve Küfeli askerler tarafından bir resmi geçit ile şehre sokulur. Bu sırada Hüseyin’in ailesinde esir alınan kadınlar da develer üstünde geçirilir ve halka gösterilir.

İmam Hüseyin’in başı bir tepsi üstünde Ziyad’a sunulur. Rivayete göre Ziyad kendisine getirilen bu başın ağzına sopasıyla vurur ancak orada bulunan bir yaşlı bir ‘sahabe’ karşı çıkarak ‘sopanı çek’ der ‘çünkü ben Peygamber’in ağzını bu ağzı öperken gördüm’ (Canetti, 153; Skyes, 107). Hüseyin’in başı Şam’daki Yezid’e gönderilmeden önce bir süre Küfe’de halka sergilenir. Bazı kaynaklara göre ise Yezid Hüseyin’in başının Şam yolundaki tüm kentlerde sergilenmesini emretmişti (Grunebaum, 46)

İşte Hz. Muhammed’in torunu İmam Hüseyin’in çektiği bu ızdıraplar Şii dininin özünde yatmaktadır. Karbela katliamı da araştırmamızın konusu olan Aşure törenlerinin temelini oluşturmaktadır.

Kerbala olayını takiben Şiiler dinlerini On İki İmam denilen bir düzeneğe oturtmuşlardır. Kimi zaman bu on iki imamın başına Hz. Muhammed ve kızı Hz.Fatma’nın da isimleri gelerek on dört kişi ‘on dört masum’ olarak adlandırılır. Tek bir istisna ile (Son İmam) On İki imam’ın her biri bir şekilde öldürülmüştür. Bu da Şii tarihinde sadece Hüseyin’in şiddete kurban gitmediğini Şii liderlerin hepsinin eceli dışında zamansızca ve acı çekerek öldüğünü gösterir. Burada İmam’ların, dolayısıyla Şii’lerin düşmanlarının neredeyse ‘ebedi’ varlığı kayda değerdir, ve Şiilerin şiddet kullanarak ağıt yakması geleneğine de bir nebze ışık tutmaktadır. Aşağıda On İki İmam’ın isimlerini ve ölüm sebeplerini gösteren bir liste bulunmaktadır:

1- Hz. Ali: Yukarıda anlatıldığı gibi Küfe’de Hariciler tarafından suikast ile öldürülmüş ve Necef’de gömülmüştür.
2- İmam Hasan: Yine Yezid’in kandırması ile ve para karşılığında kendi karısı Cu’de tarafından zehirlenmiştir.
3- İmam Hüseyin: Kerbala katliamında öldürülmüş cesedine türlü kötü muameleler yapılmıştır. Gömülmesi gecikmiş, başı ise hiç gömülememiştir.
4- İmam Zeyn-ül Abidin: Kerbela savaşı sırasında hasta olduğu için canı kurtulmuş ancak yıllar sonra yine Yezid’in girişimi ile kendi karısının eliyle öldürülmüştür.
5- İmam Bakır: Üvey oğullarının eliyle zehirlenmiştir.
6- İmam Sadık: İmam’ların en uzun ömürlüsü olmasına rağmen o da zehirlenerek öldürülmüştür.
7- İmam Kazım: Halife Harun tarafından atıldığı Bağdad zindanlarında üç yıl çile çektikten sonra yine Harun tarafından zehirli hurma ile öldürülmüştür.
8- İmam Rıza: Zehirli yemekten öldüğü tahmin edilmektedir, ancak eceli ile öldüğünü ileri sürenler de vardır.
9- İmam Cevad: Karısı kandırılarak zehirlenmiştir.
10- İmam Hadi: Söylenceye göre Halife Mu’temid zehirlemiştir.
11- İmam Askeri: Atıldığı zindanda yine Mu’temid tarafından zehirlendiği söylenir.
12- İmam Mehdi: Son imam. Doğumu herkesten gizlenmiştir. İslamiyet’deki genel kanının aksine Mehdi’nin kıyamet günü ortaya çıkıp insanları dine döndürüp mutluluğa kavuşturacağına inanılır. Sunni inanış her ne kadar genel olarak Hz. İsa’nın mesih olarak kıyamet gününde belireceğine inansa da Sunniler içinde Mehdi’ye inananlar da vardır.


3. Teşebbüh:

And’a göre Şii’lerin ağıt törenlerinden her biri dramatik niteliktedir (And, 33-4). İslamiyet’de temsiliyet ile ilgili yaygın kanının aksine bu uygulamalara İslam’daki kimi ilkelere göre izin verilmektedir. Bunlardan en önemlisi teşebbüh’dür. Gerek bu makalede inceleyeceğimiz Aşure törenleri gerek taziye oyunları ya da okunan maktel türündeki metinler olsun tüm bu dramatik eylemler teşebbüh’den kaynaklanır:

“Teşebbüh genel bir bakış açısı ile tiyatronun temeli olan taklit ile eş anlamlıdır. Böyle bir hadis de vardır. Bunun anlamı kişinin iyiye, olumluya benzemesi, kötüye de uzak durmasıdır. Hicri 6. Yüzyılda İslam’da teşebbüh’ün anlamı vurgulanmış ve Muharrem’deki yas ritüelleri savunulabilir duruma gelmiştir. İran asıllı din bilgini Ebu’l Kasım Zemahşeri bir kitabında Hz. Hüseyin için ağlayanın ona Cennet’de kavuşacağını söyler. Kendisi için ağlayan ve ötekileri de ağlatan sevap işler. Bu da gücünü teşebbüh’den almaktadır.” (And, 28-29)

İslam felsefesinde, iyilik, adâlet ve merhamet gibi vasıflar itibariyle Allah'a benzemeye çalışmaya da "teşebbühbillah" denir. İslâm filozoflarından bazılarının felsefeyi bu şekilde yani "İnsanın gücü ölçüsünde Allah'a benzemek (teşebbüh-billah) yani ilâhî (insan-üstü) bir kişilik kazanmak" olarak tarif ettikleri görülür. Neo-Platoncular’a göre felsefenin bütün işi, bizi hakiki varlığımıza geri döndürerek ilâhî varlıkla buluşma zevkini vicdanımıza vermek, bizi yüksek birlik içine gömen vecd halinde kendimizden geçirmektir. Bu sayede kişi en yüksek hayır olan Tanrı'ya ulaşabilir. Tanrı'ya ulaşabilmek için olabildiği kadar O'na benzemeğe çalışmak gerekir. Bunun için ruhumuzu temizlemek suretiyle, vecde gelerek yavaş yavaş en yüksek yere yani Tanrı'ya yaklaşabiliriz. Bunu sağlamak da ilim, fazilet ve nefsi ıslâh sayesinde olabilir.

Yas tutmanın ruhu arındırdığı görüşü hem Şiilikte hem de Katolisizmde yaygındır. Bu yolla temizlenen ruhun ve bedenin inancı kabul etmeye de daha açık olduğuna inanılır. Aşağıda daha ayrıntıları ile göreceğimiz gibi tüm Muhharem ayı ve özellikle Aşure günü için yapılan törenler ruhun ağlama ve ızdırap çekme yoluyla açılmasını ve aynı anda teşebbüh yolu ile Allah’a en yakın fanilerden olan İmam Hüseyin’in ruhuna yakınlaşmayı sağlar. Amaç bir an dahi olsa onun yerine geçebilmektir, bu da ona olanları taklit edip kendi ruhunu ve bedenine yaymaktır. Ancak bu yolla tam arınma gerçekleşebilir.

4. Kitlelerin yapısı:

4.1. Canetti’de Kitleler:

1905 yılında şimdiki Bulgaristan’ın Rusçuk kentinde doğan Sefardik Yahudileri’nden Elias Canetti’nin otuz yılı aşkın bir sürede yazdığı yapıtı Kitle ve İktidar asıl olarak insanlık tarihinde görülen totaliter davranış biçimleri üzerine yapılmış çok geniş bir araştırmadır. İki dünya savaşı arasında Avrupa’da oluşan faşist yönetimlerin toplumlar üzerindeki etkisinden yola çıkan yazar totaliter davranışın insanlık tarihinde tekerrür ettiğini kanıtlar. Bir başka deyişle bu davranış biçimi insanın tabiatında vardır. Ancak bu yargıya varmadan önce kitabın ilk bölümlerinde geniş olarak kitle psikolojisine değinir, kitle dediğimiz toplulukların yapısını ustaca irdeler. Canetti örneklerinin çoğunu antropoloji ve dinler tarihinden almakta, güncel olaylara pek değinmemektedir. Bu hem eserin zaman aşımına uğramasını engeller hem de yukarıda bahsedilen tekerrürün altını çizmeye yarayan ustaca bir yöntemdir.

Toplumdaki genel kanı iktidarın bireysel olduğudur. Ancak Canetti yapıtında kitle ve iktidarı ilişkilendirir: evet, iktidar sahibi bir birey kitleleri kontrol edebilir, ancak onun için daha ilginç olanı bir düşüncenin, inancın, fantazinin ya da bir hatıra veya başka tabirle bir ‘mithos’un görünmez bir el gibi kitleleri harekete geçirebilmesidir. Böylesi durumlarda dışarıdan bakıldığında kitle kontrolsüzce hareket eder gibi gözükür, kalabalığın davranışları ve devinimleri mantıksız ve anlamsız olarak hissedilir fakat aslında bütün bu devinimlere kolektif bir bilinç sebep olmaktadır ve bizim dışarıdan mantıksız ve anlamsız dediğimiz şeyler gerçekte her insanın tabiatının olan kendi kendine (tek başına) iktidar dürtüsünün bir dışavurumudur. Ancak her birey kendi kendine iktidar olamaz. İşte kendi kendine iktidar olamayan bireyler kitleye dahil olduklarında kendilerindeki iktidar arzusundan feraget edip bu duygu ve enerjiyi dahil oldukları kitleye aktarırlar. Böylece bir çok bireyden oluşmuş bir iktidar kitlesi vucuda gelir. Ve bireyler onun içinde beraber hareket ederek kendilerini iktidarın bir parçası olarak hisseder. Yani kitle içindeki bireylerin her birinin iktidarda payı vardır; hepsi tek bir iktidar vücuda getirmiştir. Canetti’ye göre iktidarın en güçlü olduğu an geniş kitlelerin tek bir vücut olup bireyin iktidarının yerine kitlenin iktidarını koyduğu andır. Bu gücün karşısında kimse duramaz.

Burada böylesine geniş bir yapıtın her yönüne bakmak imkansız olduğu için Canetti’nin kitle teorisinin içinden Muharrem törenlerini okumamıza faydalı olacak düşünceleri üzerinde yoğunlaşmayı tercih edeceğiz.

Canetti öncelikle kitleleri açık ve kapalı olarak ikiye ayırır. Doğal kitle açık kitle’dir. Bu tür kitleler dışarıdan katılımlara açıktır, büyümesinde hiç bir sınır yoktur. Evleri, kapıları, kilitleri tanımaz. Kendilerini ‘içeri’ eve kapatanlar yani kitleye katılmayanlar zan altında kalırlar. Açık kitle kalıcı değildir, büyüdüğü sürece vardır ve büyümesi durdukça dağılır. Ayrıca hızla büyür, herkesi emmek ister ve bu yüzden de aynı hızla dağılabilir. Son olarak açık kitle aynı mekanda, aynı sebeple ve aynı yoğunlukta tekrar var olamaz.

Canetti’nin bu tanımlamasının anlaşılmasını kolaylaştırmak için yakın geçmişimizdeki açık kitlelerden örnek vermek gerekirse Hrant Dink suikastının ardından İstanbul’da düzenlenen ‘sessiz yürüyüş’, 1993 yılında Aziz Nesin’in linç edilmesi isteğiyle kitleleri harekete geçiren Madımak olayları ve 2004 cumhurbaşkanlığı seçim sürecini etkileyen Cumhuriyet mitinglerini sayabiliriz.

Kapalı kitle’ler ise kalıcı ve sınırlıdır. Kitleye dahil olan bireyler var olan bu sınırları kabul ettiği sürece de kalıcılaşır. Dolayısıyla katılım da sınırlıdır. Bu tür kitleler büyümekten feragat ederler. Kapalı kitleler sınırların meydana getirdiği belirli mekanlarda toplanır. Bu mekana girişler ve çıkışlar kontrollüdür. Bu kontrol üyelik, özel davetiye, ya da giriş ücreti olabilir. Eğer çok insan gelir ve bir kısmı dışarıda kalırsa dışarıda kalanlar bu kitleye ait sayılmazlar. En önemlisi açık kitleden farklı olarak umudunu yineleme üzerine kurmasıdır. Kapalı kitlelere örnek olarak cami, kilise, sinagog gibi ibadet yerleri, konserler, sanat olayları, spor karşılaşmaları verilebilir.

Deşarj anı ise kitleye dahil olan herkesin farklılıklarından kurtulduğu ve kendilerini diğerleriyle eşit hissettiği andır. Toplumda her insan diğerinden farklı olarak görülür. Canetti’ye göre bunun nedeni dışarıdan dayatılan farklılıklardır. Bunlar mevki, sosyal konum ve mülkiyet ayrımlarıdır. Bu ayrımların birleşmesiyle de bir tür hiyerarşi ortaya çıkar. İşte deşarj anı bütün bu ayrımların yok olduğu andır. Deşarj sırasında ayrımlar bir kenara atılır ve herkes kendini diğerleri ile eşit hisseder.:

“Arada neredeyse hiç bir aralığın kalmadığı o yoğunluk içinde, vücut vücuda abanır, her bir insan diğerine kendisine olduğu kadar yakındır; sınırsız bir rahatlama hissi ortaya çıkar. İşte, insanlar hiç kimsenin diğerlerinden daha üstün ya da daha iyi olmadığı bu mutlu an uğruna bir kitle oluştururlar.” (Canetti, S. 19)

Ancak deşarjın devamı yoktur, anlık bir yanılsamadır, sonra herkes dağılır ve evine gider, dönmek, çözülmek zorundadır. Desarjin kontrollu olması kitle kristallerinde mümkündür.

Kitle kristalleri ise kitleleri oluşturmaya hizmet eden, son derece dayanıklı ve sabit, küçük katı insan gruplarıdır. Yapıları bir bakışta kavranıp anlaşılmalıdır, oynadıkları rol bildik olmalıdır ve insanlar bu grubun orada ne için toplandığını bilmelidir. Kitle kristalleri tercihen her zaman aynı görünüme sahip olmalıdırlar, birini diğerinle karıştırmak imkansız olmalıdır. Kitle kristallerinin üyeleri gerek eylem bakımından gerekse dini bakımdan eğitilirler. Kendi içlerinde bireylerin ayrı görevleri olabilir ama dışarıdan hep birlikte hareket ediyorlar izlenimi vermelidirler. Kristalin dışındaki yaşamları önemli değildir. Üniformayı çıkartıp kristalin dışında yaptıkları şeyler bizi ilgilendirmez, hatta eğriti gelir onları kristalin dışında bir halde görmek. Kristal uniformasını giyen ama kristalden ayrı tek başına dolaşan biri bize yine de bağlı olduğu kristalin varlığını hatırlatır.

Canetti’nin kitle kristalleri için verilebilecek en iyi örnekler askerler, keşişler, polisler ya da diğer güvenlik görevlileridir.

Hem açık hem de kapalı kitlelerin içinde kitle kristalleri var olabilir. Kitle kristalleri ilk bakışta kapalı kitlelere yakın gibi gözükür. Ama kristaller kapalı kitleyi etkileyen patlama, deşarj olma, dağılma gibi şeyleri yaşamazlar. En büyük heyecanın içinde bile kristal bunun dışında kalır. Kristal kitleleri doğurabilir, ama bu doğurduğu kitlenin doğası ne olursa olsun, bu kitle ile ne kadar bütünleşmiş görünürse görünsün, kendi kimlik duygusunu hiç bir zaman bütünüyle yitirmez ve kitlenin çözülmesinden sonra her defasında kristal olarak bir araya gelir.

4.2. Canetti’de Sürüler:

Canetti’ye göre Muharrem törenlerine katılan kalabalık kitle olarak değil daha ziyade sürü olarak betimlenmelidir. Özellikle de ağıt sürüsü olarak.

Hem kitleler hem de kitle kristalleri her ikisinden de eski bir birim olan ‘sürü’den türemiştir. Sürü kitlelerin en eski ve en kısıtlı biçimidir; sürü modern anlamda kitle bilinmeden önce de varolagelmiştir. Sürü onbinlerce yıl içinde, kolayca kavranabilecek şekillerde ortaya çıkmıştır ve öyle etkileyici bir gücü vardır ki bu sürünün izleri her yerde, hatta bizim bütünüyle farklı olan dünyamızda bile bulunur. Doğrudan sürüden türemiş oluşumlar günümüzde hala görülebilir. Her daim istekleri olmasına rağmen sürüler kitleler gibi ve onlar kadar büyüyemez. Etrafı boşluklarla çevrilidir ve onlara katılabilecek hiç kimse yoktur. Bu denli bağlantısız ve kopuk olarak var oldukları için sürüye dahil olan her bir birey onlar için çok önemlidir. Tabiri caizse sürüye katılan bir kişi kitleye katılan yüz kişiye eşittir. Yukarıda gördüğümüz gerek açık gerekse kapalı kitlelerde olsun topluluk içindeki bireyin önü, arkası ve yanları diğer bireylerle doludur ama Canetti’ye göre örneğin ateşin etrafında çember oluşturan sürüdeki bireyin arkasında kimse olmayabilir. Sırtı çıplaktır. Bu nedenle olmayan çoğunluklarını yoğunlukla telafi etmeye çalışır, birbirlerine olabildiğince kenetlenmeye dikkat ederler. Ama bu tür yoğunluk aslında bir yanılsamadır. Dolayısıyla kitlelere ters olarak sürülerde büyüme ve yoğunluk nitelikleri ‘oynanır’. Ama kitleye ait diğer iki önemli nitelik olan eşitlik ve yön sürülerde de mevcuttur.

Sürü bir çok biçimde kısıtlanmıştır. Sürülerde görece olarak az insan bulunur ve bu insanlar genellikle birbirlerini iyi tanırlar, kapalı kitlelerde bu tanışıklık kitleyi oluşturan herkes için geçerli değildir. İşte bu nedenden dolayı da koşullar sürüyü dağıtmış olsa bile, her zaman yeniden bir sürü oluşturabilirler. Bu bakımdan kapalı kitlelerle benzerlik gösterirler ama yine de onlardan daha üstündürler, çünkü kapalı kitlelerde olan dışarıdan kontrol sürüde oto-kontroldür.

Sürü devamlılığı umabilir; sürüyü oluşturan insanlar hayatta oldukları sürece sürünün varlığı garanti altındadır. Sürü ritler ve törenler gerçekleştirecektir; bunlarda yer alanların yeniden ortaya çıkması beklenir. Onlar nereye ait olduklarını bilirler ve yoldan çıkma konusunda akılları çelinemez. (Canetti, 99)

Canetti’nin niteliklerine göre ayırdığı sürü türlerinden yas sürüleri grubun bir mensubu ölüm nedeniyle gruptan koptuğu için oluşan sürü biçimi olarak tanımlanır. (Canetti, 101) Bu kişi daha önceki bir tarihte de ölmüş olabilir. Bu durumda sürü onun için yas tutmaya devam eder ve ağıt için yapılan ilk eylem sonradan eklenen diğer eylemlerle birleştirilerek bir ritüel haline getirebilir. Bu ritüele bir tarih konulabilir böylece belirli zamanlarda tekarlanır. Antik Yunan’daki Dionizyak ritlerinin her bahar dönümünde tekrarlandığı gibi. Aşağıda da göreceğimiz gibi Muharrem törenlerinde de durum budur. Ülkemizde tekrarlanan 10 Kasım törenleri de bu tür bir ağıt ritüelidir. Aşağıda daha geniş olarak göreceğimiz gibi Toufic’e göre acının ve ağıtın tekrarlanması insanoğlunun varoluşunu sebeplendirerek onu güçlendirir. Acı tekrar yaşanmalı, teşebbühi olsa bile; kan tekrar dökülmelidir, temsili olsa bile.

Ölüm henüz gerçekleşmemiş ise ağıt sürüsünün birincil amacı ölmekte olan insanı alıkoymak veya bu kişi tamamen yok olmadan, onun yaşamından kendi bedenine katabileceği kadarını kapmak olabilir; ya da öldükten sonra yaşayanların düşmanı olmasın diye ölmekte olanın ruhunun teveccühünü kazanmak isteyebilir. Ölüm gerçekleşmiş ise ölenin bedenine girmeye çalışılır. Bu ölen bedeni ve uğradığı eziyeti taklit etme yoluyla olabilir. Sonuç olarak ağıt sürüsünün özü ölen kişi ile eşit olma isteğinde yatar. Bu da yukarıda sözünü ettiğimiz teşebbüh ve mimesis ilkelerini akla getirir.

Ağıt sürülerinin devamlılığı tarihsel ve dinsel bağlarla mümkün olur. Gerek Şiilik gerekse Hristiyanlığın ağıt mezhebi olan Katolisizme ait ağıt ritüellerinin binlerce yıldır ayakta durmasını sağlayan şey oluşturdukları efsanelerdir. Bu efsaneler neredeyse istisnasız olarak haksızca yok edilmiş bir insan ya da tanrının etrafında gelişir. Burada hep bir kovalama, av ya da tuzak kurma öyküsü bulunur. Antik Yunan’daki Afrodit ve Adonis ile Eski Mısır’daki İsis ve Osiris, Anadolu’daki Kibele ve Attis mitosları bu şekilde ağıt ritüelleri doğurmuştur (And, 34; Canetti, 148).

Daha geç dönemlerde ise artık mitlerin yerini gerçek olaylar alır. Hristiyanlık’da İsa’nın İslamiyet’de ise Hüseyin’in öldürülmesi gibi. Her iki olayın efsaneleşme sürecinde kan ve acı çekme en önce hatırlanır, en çok tekrar edilir. Kurbanın çektiği acıların aslında haksız yere çekildiğine inanılır. En önemlisi ölüm her zaman kurbanın bakış açısından deneyimlenir. Bu da yine teşebbüh’ü hatırlatır.

Ayrıca ölenin onun için yas tutanların uğruna öldüğü düşünülür. Yas tutanlar da, onun ölümünü kabul etmez, onun yeniden canlanmasını arzu ederler. Hak yerine ancak böyle bulabilir. Burada doğrudan kadere karşı bir suruş sözkonusudur aslında. Özellikle her canlının kaderi ile öldüğünü, kader acı da olsa çekilmesi gerektiğini telkin eden İslam kelamında Şiilerin Hüseyin’in ölümünü kabul etmemiş olmaları ilginç bir noktadır.

Aşure gösterilerine geliştiren Şiiler ve Whitsuntide törenlerini yaratan Katolikler gibi dini kültlerde ağıt sürüsü büyümeye açıktır, büyümek ister . Aşure törenlerinde olduğu gibi ölen kişinin acıları temsil edildiği şölenlere başka şehirlerden katılımcılar ve seyirciler gelir. Büyüme zaman içinde de olabilir. Tıpkı ilk Withsuntide’da 600 hristiyanın doğu roma İmparatoru Konstantinus zamanında 10 milyon hristiyanın olduğu gibi.

5. Muharrem Alayı ve Aşure törenleri:

“Anımsanacak günlerimiz ağıt toplantılarımızdır (Anonim)”

“Dergüzün şehri haricında yüzlerce çadır ve otağ kurulup aşure ve yemekler pişirilirken Han’ın ve şehrin ileri gelenlerinin bulunduğu çadır ve otağ kurulup kürsüye çıkan Şeyh ‘ibtida bir Fatiha ba’de Şah’a ve huzzar-ı meclise dua idüp şair Fuzuli-I Bağdadi’nin Makteli’l-i Hüseyin nam te’lifini kıraat etmeğe başladı. Hadise-i Küfe’de şehidan-ı deşt-i Kerbela mahalline geldikde kimde can kaldı, askeri- Acem içre bir gıriv ü feryad kopdı ki güya ruz-ı mahşer idi. (…) Şeyh kürsü üstünde Makteli’l-i Hüseyin’in şehitlik faslına gelince kürsünün ardındaki perde açılıp bir adem yeşil imameli İmam Hüseyin vücuduyla çıktukdaki cümle halk gördüler ki suret-i İmam Hüseyin’in gerdeninden kanlar akıp ser-i saadet-i gerdeninden cüda durup bir san’at ile hun-i Hüseyin meydan-ı mahabbete gelince cümle muhibbi hanedan-ı Ehl-i Beyt feryad ü füganla ‘Vah Hüseyin, Şah Hüseyin’ diyüb sine vu bazularını selmanilere tutup, selmaniler de bazu ve sinelerine vurup şerha şerha sinelerini sırım sırım edüp aşk-ı Hüseyin için kanlar revan iderdi (Evliya Çelebi, 356).”


5.1. Muharrem:

İlk olarak ne zaman uygulandığı tam olarak bilinmese de Kerbela olayının her yıldönümü Şii dünyasında büyük gösterilere tanık olur. Farklı kaynaklarda Muharrem alayı, muharrem gösterileri ya da Aşure alayı diye adlandıralan bu bir dizi ritüel yukarıda sözünü ettiğimiz teşebbüh ilkesinin uygulamalarıdır. Dolayısıyla yapılan bütün eylemler ve söylenen bütün sözler ya da tekrarlanan mısralar Kerbela olayının ve İmam Hüseyin’in çektiği ızdırapların yeniden canlandırılmasını amaçlar. Şii inancında bu ve bunun benzeri ağıtlar neredeyse bir ibadet biçimidir, yaşamında en az bir kaç kez bu törenlere katılmak yerine getirilmesi gereken bir zorunluluktur.

Muharrem, ay takvimine göre yılın ilk ayıdır. Ancak Aşure günü bu ay içinde etkinliklerin yapıldığı tek gün değildir. Gerek Aşure öncesinde gerekse Aşure’yi takiben çeşitli gösteri yapılır ve bunların hepsi Kerbela olayı ve sonrası ile doğrudan ilintilidir. Ancak biz burada sadece onuncu güne denk gelen Aşure törenlerine bakacağız. Ve yukarıda sözünü ettiğimiz türlü coğrafyaların içinden Şii kültürünün en yaygın ve en özgür var olduğu İran’daki Aşure törenlerine yoğunlaşmayı tercih edeceğiz.

5.2. Onuncu gün geldiğinde: Aşure

Onuncu gün geldiğinde Hüseyin’in gömülmesini yeniden gerçekleştirmek bir cenaze töreni şeklinde tasarlanan büyük gösteri alayı, deste-eza dari hazırlanır. Alayın geçeceği yolun kenarında toplanan halk kalabalığı bir anlamda bir seyirci topluğu oluştururlar. Onlar eylemlere tanıklık ederler ama bu olanlara sadece seyirci kaldıkları anlamına gelmez ama katılımları gördükleri yüzünden ağlama krizlerine girmenin ötesine geçmez. Bu seyirci topluluğundakiler için pasif ağıt sürüsünü oluştururlar diyebiliriz. Katılımcılar yani aktif sürü ise tamamen erkeklerden oluşmaktadır. Genellikle üst yaş sınırı yoktur ama dört ya da beş yaşın altındaki çocukların genellikle aktif sürüye katılmamalarına dikkat edilir. Pasif sürüye katılanlar ya Peygamber’in rengi olan yeşil ya da yas tutmanın rengi olan siyah giyerler. Aktif sürüdekilerin bir kısmı ellerini ve başlarını açıkta bırakan desensiz düz beyaz tunikler giyerler. Diğer bir kısmının ise belden yukarısı çıplaktır.

And tiyatro geleneğinden gelen bir bakış açısı ile Muharrem törenlerini olabildiğince organize ve hatta prova edilmiş bir seyirlik olarak anlatırken Canetti ve Toufic duyguların ve devinimlerin kontrolden çıktığı anlara yoğunlaşırlar. Araştırmamız için en uygun olan önce And’ın yaptığı gibi bir yapısal tanımlama vermek, daha sonra işlerin kontrolden çıktığı anlara yoğunlaşarak sürü ile iktidar arasındaki etkileşimi irdelemek olacaktır.

Eğer Aşure sürüsündeki bir iş ve/veya rol bölümünden söz edebilirsek bu bölümler şu şekilde özetlenebilir:

Sine-zen: Sine-zenler ana gruptur. Ezgili ve ritmik şarkılar söylerken dengelerini bozmadan sağ ayaklarını öne ve arkaya atarlar, diğer ayakları bir süre sabit kalır. Daha sonra halayda ya da mehter adımında olduğu gibi bu ayağı bir adım ilerlemek için kullanırlar. Sonra bir önceki rutine geri dönerler. Vücutlarının alt kısmı bu devinimleri yaparken sağ ellerini şarkının ritmine uygun olarak önce omuzlarından aşağı serbest bırakır şekilde sağ taraflarına sarkıtırlar daha sonra bu salınmanın aldığı kuvvetle yukarı doğru atarlar. Öyleki yumrukları sol göğüslerinin üstüne çarpar ve tok bir ses çıkartır. Bu ilk yumruktan sonra iki kollarını da havaya açarak sonra büyük bir hızla göğüslerine indirirler. Bazı durumlarda yumruk yerine avuç içleri göğüse çarptırılarak çok daha yüksek bir ses çıkartılır. Yüzlerce elin aynı anda çıplak göğüslere inmesi son derece etkili bir ezgi oluşturmaya başlar. Toufic’in filminde ilk bölümlerde belgenen grup da budur.

Zincir-zen: Bunlar sırtlarına zincirle vurdukları halde yürüyüşe katılanlardır. Onların aksiyonun sonuncunda da çok etkili bir ezgi çıkar. Hareketleri hep beraber ve aynı anda yapmaya özen gösterirler.

Seng-zen: Seng-zenler diğerleriyle aynı ritimde dans edip yürürken ellerindeki ufak taşları birbirlerine vurarak neredeyse metronom görevini üstlenirler.

Hançer-zen: Bu grubun elinde uzun ve ağır hançerler ya da Hz. Ali’nin ve aleviliğin simgesi de olan dil uçlu kılıçlar vardır. İmam Hüseyin’in savaş yaralarını ve Kerbela katliamını bedensel olarak ikame etmek için genellikle o gün için traş edilmiş ve kül bulaştırılmış kafalarına bu hançerlerle vururlar. İlk yara oluşup kan akmaya başladıktan sonra hançerlerini yüzlerinin önünden ritmik hareketlerle aşağı yukarı sallamaya başlarlar. Bir sure sonra daha da kan akması için yaraya tekrar hançer ile vururlar. Akan kan beyaz gömleklerini tamamen kaplar, uzaktan bakıldığında hançer-zenler kıpkızıl bir grup olarak görülür. Bu Toufic’in filminin son bölümlerinde gördüğümüz gruptur.

And’ın derlediği bu grupların her biri Canetti’nin kitle kristallerine benzemektedir. Buradaki kristaller çok aktif bir görev üstlenir ve tüm kitleyi kontrol edebilecek özelliklere sahiptirler. Ağıt sürüsündeki herkes özellikle seng-zenleri taklit ederek onlara katılabilir, üstlerini çıkartıp göğüslerini aynı ritimle dövmeye başladıklarında artık sürü üyeleri ile kristaller arasında bir fark kalmaz, zaten Aşure’deki amaç da ‘İmam Hüseyin için tek bir vucud olup onu savunmak, hakkını helal etmektir.’ (Skyes, 211)
Seng-zenlerin söylediği şarkılar çok çeşitli olsa da her şarkıda tekrarlanan ya da araya giren belirli jenerik mısralar vardır. Bu mısralar o sırada şarkıyı söyleyen seng-zen tarafından ilk önce solo olarak yüksek sesle (günümüzde seyyar mikrofonla) söylenir daha sonra aynı name ile sürüye katılanlar tarafından hep beraber tekrarlanır:

Solo: Şahsey! (Şah Hüseyin’in kısaltılmışı)
Koro: Vahsey! (Vah Hüseyin’in kısaltılmışı)

Solo: Hasan!
Koro: Hüseyin!
Solo: Ali! }
Koro: Haydar (Hz. Ali’nin bir başka ismi) } tekrarlanır
Solo: Ya İmam! }
Koro: Ya İmam! } tekrarlanır
Solo: Şehit! }
Koro: Şehit! } tekrarlanır
Solo: Mazlum! }
Koro: Mazlum! } tekrarlanır
Solo: Kerbela! }
Koro: Kerbela! } tekrarlanır
Solo: Susuzluk! }
Koro: Susuzluk! } tekrarlanır


6. Hem Katil Hem Kurban: Muharrem Sürüsünde Amaç ve Yön

İran gibi başlıca Şii yerleşkelerinde bazen yarım milyon insanın birden katıldığı bu ağıt sürülerinde yukarıdaki iş ya da rol bölümü genel olarak korunsa da şarkıların ritimleri ile kendinden geçen her gruptan erkek yavaş yavaş bir transa girerler. Öyle ki batılı seyyah Gabineau’nun gözünde sürü mensupları bu törenlerde kendilerini ustaca yaralayarak neredeyse gruplar halinde intihar ederler (Gabineau, 218). Ama biz aşağıda başka bir bakış açısı ile durumun böyle olmadığını göreceğiz.

Cannetti’ye göre beyaz gömleklerin açıkta bıraktığı eller katillerin elleri, yüz ise şehitlerin yüzüdür. Netekim istisnasız herkes elleriyle tuttukları kılıçlarla yani Yezid’in adamlarının elleriyle, başlarına yani İmam Hüseyin’in başına vurup onu yaralamak, öldürmek istemektedir. Kurbanın ve caninin aynı vücud içinde temsil edilmesi son derece ilginç bir durumdur. Zira bu hem kurbanın hem de katilin duygularını aynı andan yaşamak gibidir. Peki eğer bir sürü üyesi kendisini ağır bir şekilde yaralarsa bu durumda hangi duygu baskın çıkmış olur? Kurban öldürülmüş, katil galip mi gelmiştir, yoksa kurban eziyete dayanmakta mıdır? Bu tür ayrımlar yapmak, ya da belirli bir matık akışı aramak faydalı olmayacaktır. Zira, her iki rolü de vücudunda taşıyan sürü üyesi, ikisine de eşit ağırlığı vermiştir, çünkü burada yapılmak istenen tarihin akışını değiştirmek, geçmişe dönüp olanları başka şekilde oldurmak değildir. ‘Teşebbüh’de olduğu gibi kurbanın yaşadıklarını harfiyen tekrar etmek, onun başından geçenleri kendi bedenine ve ruhuna uygulamaktır. Öyleyse ancak hem katili hem de kurbanı ‘oynayarak’ Hüseyin’in başından geçenleri tam olarak anlayabilir. Hem öldürmeli hem de öldürülmelidir. Katılımcıların belirli bir duyguya ağırlık vermemesi gibi Aşure törenlerinde belirli bir bitiş yoktur. Törenin sonunda bir sonuç çıkması gerekmez, yapılan eylemler taklidin tekrarından ibarettir, her ne kadar Yezid ve tüm ihanetçiler lanetlense de haklı veya haksız telaffuz edilmez. Önemli mertebe şehitlik mertebesidir, ve İslam dinine göre din uğrunda verilen hayat en kutsal şehitliktir, Hüseyin de en büyük şehittir. Bu eyleme katılmakla şehitlik mertebesine yakınlaşmak istenir, sonunda gerçek ölüm olmasa bile.

Ama bazı durumlarda gerçek ölümlerde soz konusudur. Bu durumda; böylesi bir trans halinde kendi uzuvlarını kesen ya da hayatına son veren bir insan mutluluğa erer, kendi inancında Cennet’e ulaşır. Zira Canetti’nin de Kitle ve İktidar’da işaret ettiği gibi Hüseyin’in ölümü beyhude değildir (Canetti, 157). İslam’a göre kıyamet gününde Hüseyin Allah’ın elçisi olacaktır ve başkaları adına ihsan talep etme ayrıcalığı ona verilmiştir. Hadise göre Peygamber torunu Hüseyin’e Cennet’in anahtarını verirken şöyle der:

“ Git ve hayatın boyunca senin için göz yaşı dökmüş olan herkesi, herhangi bir biçimde sana yardım edenleri, senin türbene hacca veya senin için yas tutan, trajik şiirler yazan herkesi, git ve alevlerden kurtar. Her birini al Cennete götür.”

Bu hadisten de anlaşılacağı gibi inanlar için yas töreni sırasında çekilen her acı kutsal bir duygudur, bedensel bir sızı halinden çoktan çıkmış, tamamıyla ruhani bir boyut kazanmıştır. Aktif ağıt sürüsü Cennet’e girmek için vücudunda yaralar açarken pasif sürü de ağlama krizlerine tutulur, ve böylece her iki taraf da Allah’ın rızkını almak için yarışırlar. İşte böylesi duygusal bir durumda And’ın yukarıda tanımladığı hiyerarşi de dağılır. Ortada kalan tek düzen ebedi/ulvi düzene öykünen bir kaostur. Ağıt sürüsünün yönü artık Cennet olmuştur. Bu kapıdan girilme garantisi alınana kadar tören devam eder, fani vucutlar hırpalanır. Sözkonusu garanti Kıyamet günü Sur borusu çalınana kadar tam olarak teyid edilmeyecek olsa bile alınan her yara bu gün için yapılmış bir yatırım, kalıcı bir nişandır. Gerçekten de gerek kılıç gerek de zincir yaraları vücutta ilelebet iz bırakır, ameliyat dikişlerinde olduğu gibi.

İşte tam bu noktada Toufic’in muharrem üzerinden Neitzsche ile kurduğu ilişkiden söz edebiliriz. Filmin sonunda okulda verdiği derste Toufic öğrencilerine Neitzsche’nin ‘insanların bir şeyi hatırlaması için eziyete ihtiyaçları vardır’ sözünü hatırlatır. Toufic’e göre Aşure hatıra yoluyla yaşanan, yaşatılan eziyettir. Her yıl tekrarlanmasının sebebi de hatıranın tazelenme ihtiyacından kaynaklanır.

BU TARTISMAYI DAHA DA GENISLETMEK ISTIYORUM.



DAHA SONRA EKLEYECEGIM BOLUMLER:

Ölünün uzağa taşınması

Canetti’ye göre ağıt sürüleri kurban öldükten sonra kaçış sürüsüne dönüşür ve ölen insan ‘telaşla uzağa taşınır (…) varoluşundan kalan bütün izler, aletleri, eşyaları yok edilir (Canetti,110).’ Böylece sürü aniden ve kararlı bir biçimde ölene karşı dönmüştür. Çünkü kurban/kahraman artık ölü olduğu için yaşayanları kıskanabilir ve onlardan öç alabilir. Öbür dünyaya uğurlamaya çalışır, soğumaya başlayan vücüdundan kaçarlar.

Aşure törenlerinde durum bundan biraz daha farklıdır ancak derinde bir benzerlik göze çarpar: Kerbela şehidlerinin naaşları sedyeler üzerine konularak yürüşe katılır. Burada genelde vücut yerine içi saman dolu kumaşlar hazırlanır, üstlerine hançer ve kılıçlar saplanır ve saplandıkları yerlerden kan yerine kırmızı boya aktırılır. Bazı şehitlerin kesik başlarını hatırlatmak için de naaşın baş yerine yeni kurban edilmiş koyun kafaları yerleştirilir. Hüseyin’in savaşta ölen atı Düldül bile kanlar içinde temsil edilerek dolaştırılır. Hüseyin için ise nahıl adı verilen katafalk gezdirilir. Nahıl tahtadan yapılır, bazen boyutları bir arabayı geçer. Altına iliştirilen uzun sopalardan bir yanda dört diğer yanda dört olmak üzere sekiz güçlü erkek tarafından yavaşça taşınır. Bu nahıllar aşure törenlerinin en gözde dekorudur aslında. Her şehir ya da topluluk o seneki muharremin en etkileyeci ve güzel nahılını yapmak için yarışır. Nahıla özel bir ilgi gösterilir, bir türbe gibi onun da sihirli güçleri olduğuna inanılır ve en önemlisi nahıl içinde yatan rahatsız edilmemek istenir. Buradan da göreleceği üzere sürü hem çok uzun yıllar önce ölen kahramanın ölüm anını hatırlamak ister hem de her seferinde onu tekrar gömer, canlıların dünyasından uzağa taşır.

Canetti: Ağıt da bencilce bir şey var! (bunu toufic de soyluyor aslında son imam mehdi ile ilgili)

Canetti ağıt sürüsü ile yası tutulan kahraman arasındaki ilişki için ilk anda oldukça acımasız gelebilecek olan su yorumu yapar:

‘İnsanlar bügüne kadar birşeyin peşinde koşarak yaşadılar ve kendi tarzlarında yine böyle yaşamaya devam etmektedirler. Yabancı etin peşindedirler, o eti kesip parçalar, daha zayıf canlıların çektikleri eziyetten beslenirler, kurbanın donuk bakışları kendi gözlerine yansır, haz duydukları o son çığlık silinmez bir şekilde ruhlarına nakşolur. Belki de çoğu bunu önceden tahmin edemez, ama kendi bedenlerini beslerken aynı anda içlerindeki karanlığı da beslerler. Ancak günahları ve korkuları durmaksızın büyür, dört gözle kurtulmayı beklerler. Böylece onların yerine ölen birine bağlanıp onun yasını tutmakla kendilerini çile çekmiş hissederler (…) Ağıt çok ileri giden sonuçları olan ani bir taraf değiştirmedir; insanları birikmiş olan öldürme günahından ve ölüm sırasının onlara da geleceği korkusundan kurtarır (canetti, 150)’

30
Nov 09

KAMUSAL HAYALGÜCÜ 2 / KÜLTÜRÜN KÜRESELLEŞMESİ AÇISINDAN BİENALLER BİZİ NASIL DEĞİŞTİRİYOR? KAOS GL ARALIK 2009















ADNAN YILDIZ / KÜLTÜRÜN KÜRESELLEŞMESİ AÇISINDAN BİENALLER BİZİ NASIL DEĞİŞTİRİYOR? (11. İstanbul Bienali üzerinden)

Radikal’deki bienal notlarından çıkardığım en ince Ali Artun eleştirisi, WHW’nin Koç ile kurduğu ilişkinin keskin analiziydi. Artun, dün adı “şiirsel adalet” ya da “küresel savaş çağında iyimserlik” olan bienalin bugün Brecht üzerinden açılan ve “gösteri toplumu” tartışmasına eklenen Neo-Markist diskura geri dönüş vicdanı üzerine kurulu olmasını (Boris Groys’un “Art Power” kitabını referanslayarak) iyi açıklıyordu. Kısaca iş şuraya geliyor, logonun yanında ne olursa olsun, önce logo okunur. Biz“İKSV presents İstanbul Biennial –supported by KOÇ” diye bir künye beklerken, bir bakıyoruz, bizi İstanbul Bienali’ne davet eden Koç Holding. Olmuş. Parayı veren düdüğü çalar. (Hatta izleyicisini bile döver. Buradan Kaan K.’ya da da geçmiş olsun. Bir daha değil bienalle, düdükle bile oynamaz herhalde.) Asıl sorun sosyalist bir tartışmanın sıcak kapitalle açılması mı? Yoksa başlığın, davetin ve halkla ilişkilerin tonu-tasarımı-tasarım hiyerarşisi mi? İKSV’ye ne oldu? Nerede unuttuk yıllardır bienali taşıyan kurumsal geleneği; para her şeyi satın alabilir mi? (bkz. -eş zamanlı olarak- basında Zülfü Livaneli’nin önce Vodafone’a satıp, sonra geri adım attığı “Ey özgürlük” tartışması.)

Artun haklı, küresel olarak logolaşmak için kültüre muhtaç olduğunu ve ‘branding’i kültürle yapmak zorunda olduğunu sonunda geç de olsa kavrayan; alışveriş merkezlerinden sıkılan ve müzelere yönelen yeni-sermayenin bu uğurda yapamayacağı şey yok. Che’den poster yapılır, icabında, Deniz Gezmiş’ten dizi film, Brecht’ten bienal. Durumun yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal bir laçkalığı var. Diğer yandan Brecht’i hiç tartışmamak ile Koç logosuyla birlikte tartışmak, buzlu viski ile sek arasında tercih yapmak gibi(?) duyuluyor. WHW express’te yayınlanan röpörtajda, bienalin sermaye ile kurduğu ilişkinin gerçekliğini temel aldıklarını, Hatice’ye değil, Netice’ye bakılması gerektiğini söylüyorlar. Ona lafım yok, bienal yapmayın, sponsor almayın demiyoruz ama sorun tahta revallide kimin tepede kaldığı... Bari açılış partilerini kessek, açılışı zeytin-ekmekle yapıp, sergiyi direk halka açsaydık. Hans-Peter’in işi kavramsal nostaljiden kurtulur, canlanırdı. Diğer taraftan, herşeye rağmen, 80 darbesiyle canlı canlı toprağa gömdüğümüz sol ruhu yeniden sanat tartışmasının içinde bulmak şahane. Yani entellektüel vicdanım iki arada bir derede kaldı. Derken... Şu unutulmamalı ki, her tercih bir kayıptır. Logo ve logonun boyutu da sadece estetik ve grafik değil, aynı zamanda politik bir tercihtir.

Yeni sermaye her yerde böyle, seni gidi fındıkkıran ve yılanı deliğinden çıkaran, Türkiye’de de öyle, yakalarsam muck muck. Asıl küresel olan bu, kriz DE buradan çıkıyor, ekonominin kendini yenileyememesinin nedeninin yeni felsefe üretilmemesi olduğunu artık Bilgi-li-ler bile biliyor. Vampir Kapital. Eline sağlık Lion Yüksel. Yeni-Ekonomi sürekli vampir gibi insanı emiyor, sanatı emiyor, kültürü emiyor; ortaya yeni bir kuşak felsefe yaratamadan, insanı yok ediyor. İnsan ne ile yaşar? Pardon, ama olmadı! İnsan, artık yaşamıyor! Bkz. District 9.

Mekanlara gelince... Tütün Deposu’nun ilk binası kendi içinde tutarlı kurgusu ve batı merkezli sanat tarihini Berlin Duvarı’nın yıkılışından sonra tekrar sorgulayan tavrıyla son derece güçlü. Benim için Akhunov ve Taghizadeh güzel keşifler oldu. Kaşınan, esneyen avangard ise doğru noktada devreye girdi. Bienal çıkışı yandaki kahvede bir çayın ardından –solo sergi nasıl kavramsallaşır sorusuna en güzel filtre cevap olacak sergisi ile- Emre Hüner iyi gider, sergi hemen yan tarafta Rodeo’daydı. Emre Hüner, başka türlü gerçeklik kurgularının arasından yeni bir algı dili kurmuş... Antrepo’daki sergi kurgusu kolay gezilen, içinde rahat edilen, biraz öğretici, yer yer açılan ve içine alan, yer yer kapanan ve donan anlarıyla doğru işliyor. Canan`ìn incelen video dili, Artur’un Demokrasiler'i arasında kalmak, Jumana’nın Nar’ında bin parça olmak, Isola bella’nın büyüsüne kapılmak, Nevin’in (nedense yoğurdunu 9B’nin meselesinden çalan ama) iyi akan videolarını görmek (ve ‘duymak’), Etcétera (Errorista)nın kahvesinde soluklanmak (ah bir de gerçekten işleyen bir bar olsaymış), Trevor Paglen’in Kandilli’den İstanbul’umuzun uydularını belgelediği fotoğrafları gezmek... Ama dönüp dolaşıp aynı yere geleceğim: En güzeli Rum Okulu. Jesse’nin Tütün Deposu’nda ikinci binadaki kötü oyunculuk ve Brecht yapacağım diye göz çıkaran videosunu unutturan ve içimizi açan diğer videosu; hani bir havuzda tınlayan doğu blok çocuk bandosu ile başlayan bu düşüş hepimizi anında ilkokul günlerimize, tören sabahlarına götürmüyor mu? Araya karışan Atatürk’ün el yazıları, Türk Bayrağı, İstiklal Marşı, toz-küf kokusu, camdan görünen bahçe, duvarların rengi... Nilbar’ın foto-romanladığı performatif anları ADETA bir Latife Tekin romanından, özellikle ilk yazdıklarından, mesela Sevgili Arsız Ölüm’den fırlamış gibi; okuldan çıkınca bile hafızada kalıyor. “Türk’üm, doğruyum ve kadınım. Varlığım kendi varlığıma armağan olsun.”

Bienal böyle. IMF toplantısına karşı gösterilerde şehri dağıtan gençleri gösteren akşam haberlerini izlerken, biber gazlı ve panzerli sokaklara tv’den bakarken, Eylül başı asılmış bienal posterleri arka fonda dekorlaşırken, “İnsan neyle yaşar?”sorusu ne kadar DA (DADAİSTÇE) anlamlıydı!?! İnsan neyle yaşar? Ya esnaf? Anarşistler camları kırıyor, diye polisten önce bu gençleri yakalayan, ağzını burnunu kıran esnafa ne demeli? 29 yılda pek bir şey değişmemiş, 80 darbesine giden süreçte de Alevi, Komünist, Kürt... avına çıkarlardı aynı bıyıklar, kurtlar... Bkz. Kanlı Maraş hatta bugünle daha ilişkilisi ve az bilineni Antep olayları.

Böyle bir gündemde, Brecht ve Marx’ın lokalleşerek –yani sadece hayalet olarak değil, bugüne sızarak- geri dönmesi için, bienalin iyi bir müze/galeri sergisinden farklı bir form araması, subversive olması, gündelik olana sızması gerekmez mi? Gençler benden daha acımasız; Marksist dilin neo-liberalleşmesi deyip çıktılar, (bienal için), işin içinden. Sistemle bu kadar barışık olması, küratörlerin dışarıdaki sese (Direnistanbul protestolarına) kulak vereceğine (burası çok ironik, açılışta sahnede Brechtian manifestolar okunurken) hatta Direnistanbul’u sahneye çağıracağına, adı sandalyelerde yazan protokolü cici elbiselerle karşılaması biraz tuhaf değil mi?

Diğer yandan, acı gerçek, insiyatiflerin ruhuna El-Fatiha, hatta e-Fatiha. Damı aktı, kafesi pahalı, koleksiyonu kötü filan diye eleştirdiğimiz müzelerden çıktı asıl iyi sergiler; Sarkis ve Lion Yüksel. Yan etkinlikler, her bienalin içindeki gizli jeneratörler gibidir, elektrikler kesilince devreye girer. Bu seneki galeri-mantarlaşmasının yanında başka bir garnitürün olmaması, sanatçı insiyatiflerin birden senin-aşkın-balondu-söndü olması, ortada-eleştirel-deneysel-risk-alan-hiçbirşeyin-olmaması-oğlu-olmaması...

Uzun lafın kısası: Ne olursa olsun, risksiz ve uslu da olsa, WHW sergisi, önemli birçok tartışmayı tetikledi; solun sanatla ilişkisine yeniden bakmanın aciliyetini anlamamızı sağladı. Bizi, 80 öncesine ışınladı. İstanbul’a, Balkan ve Orta Doğu gibi hep es geçtiğimiz coğrafyalardan, kadın ağırlıklı oluşan iyi bir sergi verdi. Lokalleşme kısmı eksik kaldığından (nerede Halil Berktay, Ömer Laçiner ve Birikim Ruhu ve 61 Anayası'nın tarihselliği?), asıl şimdi İstanbul’un sanat ortamına iş düşüyor. Bienal heyecanını ve enerjisini besleyen küçük damarların kuruması, tek tipleşmesi, sadece pazarlaşması uzun vadede İstanbul’un alehinedir. Galiba asıl, tartışma platformunun/platformlarının yokluğu hissedilmektedir.

Platform’un da.

23
Nov 09

Med Cezir






Marmara'daki ilk senemde dersine her girdigimde kendimi gercekten bir guzel sanatlar okulunda hissetmemi saglayan hocadir Hakan Onur en basata benim icin. Her dersinden cikisimda icimde inanilmaz bir uretme arzusu uyandirirdi gercekten. Cok hos konusan cok zeki bir insandir kendisi diyecegim ama bu sanirim yaptigi resimlerden de cok net okunabiliyor illa konusmasini dinlemeye gerek yok. Baska baska bir dunya yaratiyormus gibi gozukse de Hakan Onur resimlerinde kendi dunyasini, kendi hayali karakterleriyle, bir suru sembollerle ve yazilarla en cok hosuma giden de Mickey Mouse'un elleriyle sanki yeniden kurguluyor. Emre Zeytinoglu da sergi ve Onur icin oldukca guzel sozler soylemis:


Hakan Onur’un “Med-Cezir” sergisi, sanatçının kendi yaşamına doğru çıktığı bir keşif gezisi niteliğinde... Yaşanmış anların çabukça tüketilmesi; tüketilirken de sürekli olarak (ve nedense) “gelecek” olanın tasarlanması, bizim “şimdiki zaman”ı ertelememize neden olur. Sanki yaşamın her anı, geleceği hazırlamakla görevlendirilmiş gibidir. Böylece yaşam, her yaşanmakta olanı ve her deneyimi görmezden gelir ve onu belirsizleştirir. 

Oysa “şimdiki zaman”ı görmezden gelmek, onun geçmişteki varlığını ortadan kaldırmaz. Dahası, deneyimleri de yok etmez. Onlar giderek birikir, bir denizin yükselmesi halinde yaşamımızın kıyılarını sular altında bırakır; kaçınılmaz bir durumdur bu... 

Ama o su baskını bir sürenin ardından yerini, suların çekilmesine bırakır. Tam o çekilme sırasında görülür ki, denizin anılardan sürüklediği tortular, yaşamın kıyısında serili durmaktadır. İşte üst üste yığılmış o tortuların üzerinde bir gezintiye çıkmak, şu andan geriye doğru başlatılan bir keşif yolculuğudur. Artık o tortu tabakası, ayaklarımızın altında asla ilk yaşandığı haliyle uzanmamaktadır. Geçmişte yaşanmış ve deneyimlenmiş olan şeyler, birbirlerinin içine sızmış, yeni bir biçime ve içeriğe dönüşmüştür. Bu içerik, bizim “med-cezir” sürecimizin bir resmidir. 

Hakan Onur “Med-Cezir” sergisinde, kendi yaşamının kıyısına birikmiş o tortu tabakasının üzerinde yürüyor, ayaklarının altında uzanan “”her an”a yeniden ve daha dikkatli bakıyor. Anılar şimdi ilk yaşandıkları halden çok farklıdır. Onlar bugünden geriye doğru seyredilen, fakat yol aldıkça yeni durumlara dönüşen, bir kez daha keşfedilen anlamlardır: Sanatçının yaşadığı her şeyin yeniden sunuluşudur... Sergideki resimlerin içine gizlenmiş bir yaşamdır. 

Emre Zeytinoğlu 

Sergiyi gormek isteyenler : Nisantasi Galeri MAC 23 Ekim- 30 Kasim Tarihleri Arasinda

16
Nov 09

, 2009-11-16 15:47:00


'İstanbul Bienali mükemmele yakın, biraz kıskanıyorum'


Kortun’a göre İstanbul Bienali birçok açıdan Venedik’i bile geride bıraktı.
02/11/2009 08:41
Çağdaş sanat dünyasının etkili isimlerinden küratör Vasıf Kortun, son haftasına giren 11. İstanbul Bienali'yle ilgili 'Biraz kıskanıyorum, mükemmele yakın. Bu sefer sahiden dünyanın en iyi bienali İstanbul'da' yorumunu yapıyor
document.write();

AYSİM TÜRKMEN (Arşivi)
İSTANBUL - Batı basınında ‘En politik bienal İstanbul’da’ gibi başlıklarla haber olan 11. İstanbul Bienali’nde son haftaya girildi. 9. İstanbul Bienali’nin küratörlüğünü Charles Esche ile birlikte yapmış olan Vasıf Kortun, ‘İnsan Neyle Yaşar?’ temalı 11. İstanbul Bienali’ni, İstanbul’un bienaller tarihinin içinden bakarak değerlendiriyor.11. İstanbul Bienali’ni nasıl değerlendiriyorsunuz?Biraz kıskanıyorum, mükemmele yakın. Beğenmediğim zaman söylemediğimi bırakmayacak kadar çoğu İstanbul bienalini eleştirmişimdir. Yakın ya da uzak durduğumdan değil, bu sefer sahiden dünyanın en iyi bienali İstanbul’da, diyebilecek yere geldik. İstanbul Bienali, Venedik Bienali’ni solladı deniliyor.Venedik Bienali’ni çok değişik yönlerden geride bıraktı. Venedik modeli, hala ulus pavyonlarıyla küratörlü sergiler arasında gidip gelen, uluslar çoğaldıkça da uluslar yarışına dönen bir proje. Para ve keyif sektörünün, genelde sanat dışındaki bileşkelerin hükmünde. Sanat fuarları ile ardışık zamanlı ve ilgilenmediğim bir kalabalığa uzanıyor. Venedik yeniliğe işaret eden, genel durumu analiz eden, büyük cümleleri olan, sorgulayan bir bienal değil artık. İstanbul’un böyle bir lüksü var. Çok daha mazbut, çok daha ekonomik, uluslararası sanat haritasının tam ortasında değil ama dışında da değil. Özgürlüğünü ve görece tarihsizliğini daha iyi kullanmaktaNeoliberal ekonomik düzende, bienaller nasıl bir rol oynuyorlar? Venedik ya da İstanbul gibi şehirlerde ne gibi etkileri oluyor?Bienallerin Venedik’e ya da İstanbul’a getirisi finansal anlamda çok ciddi. Çok ciddi miktarda harcama kapasitesi yüksek bir izleyici grubu da geliyor. Bunun çok büyük, hesaplanması güç, kongre turizminin çok ötesinde bir ekonomisi var. Venedik de bienalleri bunun için yapıyor. 19. yüzyıl sonunda dünyaya sunabileceği az şey kalmış olan, askeri deniz gücünü yitirmiş, sanayileşemeyecek durumdaki Venedik, dahiyane biçimde, ticari liman potansiyelini de kullanarak, büyük fuar ve sergileri başlatıyor. Şehri değiştirmeden bir gezi yeri olarak, bir kongre şehri gibi, büyük parkını ulusların masraflarını kendilerinin karşıladığı, birbirleriyle yarışırcasına sergi yapıları gerçekleştirdikleri, pavyonlara dağıtarak kullanıyor. Venedik’teki sanat bienali de, mimarlık bienali de, film festivali de bununla alakalıdır. İstanbul gibi Venedik de dolaşım ağı üzerinde. İstanbul’la Venedik’in servis şehri olarak algılanmalarında benzerlikler var. Mesele şu, Türkiye’de neredeyse 30 yıldır süregelen neoliberal ekonomi-politika soluk alışımıza kadar her şeyi etkiledi. Şehri markalandırma süreci bunun bir parçası. Bienal de bu süreçten bağımsız değil. Ama her şey aynı şey değildir. Çok net olarak 2005’den beri İstanbul Bienali sergileri bu süreci sorguluyor, başka dünyalar öneriyor. Son bienal daha da fazlasını yaptı, sürecin kendisini afişe etti, serginin hangi ekonomik ilişkiler sonucunda ortaya çıktığını gösterdi ve sanat alanının kamusal potansiyelini değerlendirdi. Boyutuna göre sanırım dünyanın ekonomik olarak en mazbut bienali ve Türkiye’deki buharlaşan kamusallığın acısını çekiyor. Özel sektörle olan zaruri, olmazsa olmaz bir ilişki var ve burada bienali destekleyenleri cezalandırmanın dünyanın en abes işi olduğunu düşünüyorum. Örneğin Onuncu Bienalde serginin küratörü Hou Hanru’nın katalog yazısına, sergiye destekleyen özel sektör etik bir yerde durarak karışmaya yeltenmezken muhtırayla cevap veren bir kamu üniversitesinin güzel sanatlar fakültesi olması. İstanbul Bienali’nin kendi içinde bir evrimi var. İlk bienalleri hatırlarsak, yani turistik bir tanıtım işlevi olan bir sanat etkinliği olma çizgisinde giderken farklı bir kimlik kazanıyor.İstanbul Bienali’ne bir çok yerden bakabiliriz. Birincisi, İstanbul bienalinin çıkışı 12 Eylül sonrası. İkincisi, 1985 master planından sonra başlıyor. Sonra, Bienaller şehir markalaması çerçevesi içinde. Güney Kore’deki Gwangju Bienali, Gwanjgu başkaldırısı ve demokratik devrimden sonra başlar. Africus, yani Johannesburg Bienali, Apartheid’in bitiminden hemen sonra 1995’de başladı. Avrupa’nın gezici bienali Manifesta 1993’te başladı ki, 1989’da Berlin Duvarı’nın inmesi ve Avrupa’nın doğusu ile batısının yeniden tarif edilmesiyle ilgiliydi. Kısaca bienaller travma-sonrası projeleri. Neoliberalizmin klasik demokrasiye ihtiyacı yok ama bienaller bu başat model dünyasında çoğaldı. Devlet de desteklese özel sektör de desteklese bu böyle, ikisini birbirinden ayırmak zor. Örneğin bu bienale kamusal desteğin %86’sı 2010 ve Tanıtım Fonundan geliyor. Bunlar kamu fonları değil. İlk bienaller Türkiye’deki sanat ortamı zenginleşsin, İstanbul’daki üretime dikkat çekilsin gibi gayet idealist duygular ve gereksimlerle başladı. Birinci bienalin sponsoru Halil Bezmen, ikincisinin ise Asıl Nadir’di.Aydınların bakış açıları da değişti. Nostaljik bir kent geçmişiyle haşır neşir olan bir kent ilgisi birdenbire daha modern, daha bağımsız bir bakış açısına kavuşmaya başladı. Çok doğru. 1987- 1989 bienallerine bakarsak, serginin odağı Aya İrini, Aya Sofya, Yerebatan, 3. Ahmet Çeşmesi’nin önü gibi tarihi yarımada eksenindeydi. 1992’de bienalde sergiyi oradan uzaklaştırdım. Çünkü tarihi yarımada artık yaşanılan şehir, Bab-ı Ali değildi, turistik bir bölgeye dönüştürülmüştü. Yerel izleyiciye turist muamelesi yapmak istemedim. Haliç kıyılarının dozerlenişi sonunda Feshane ortaya çıkmıştı. 1989’daki Serotonin sergisinde Feshane’nin farkına vardım. Feshane modernizasyon açısından çok önemliydi, sembolik anlamı önemliydi. Şehrin turistik alımlanması dışındaydı.Bir de 1992 bienalinden sonra, biz bu işi en iyi biliriz diye hareket etmedik. Zaten 2 tane küratör vardı, biri Beral Hanım bir de ben. Bize geri dönülmeyeceği açıktı. Bienal 1992’den sonra hızla profesyonelleşti, uluslararası gündeme oturdu. Oturmadığı Türkiye gündemi. Ama bu durum, bienalin ya da İKSV gibi bir kurumun çözebileceği bir şey değil. 12 Eylül’den sonra aslen ve neredeyse sadece özel sektörün taşıdığı bir kültür sanat ortamı var. Devletten kültüre desteği talep etmek düşünülemezdi bile. Ancak, özel sektörün devletle yakın ilişkisinden dolayı sadece suya sabuna dokunmayan ifadelerin desteklendiği bir kültür ortamı belirginleşti. Kamusallık ifadeleri, kültür yönetimde özerkleşme yeni yeni boyut atlamakta. Halk Ramazan etkinliklerine gidiyor. Belediye de sadece oradaki stand’leri kiralıyor, bir yenilik getirmiyor. Siyasetçiler sanatçılara ‘Bunlar kimseyi temsil etmedikleri halde bu gücü nereden alıyorlar?’ diye bakıyor. Kaybetmekte olduğumuz bir mücadelenin içinde bienal kendini nasıl kurtarır ve toparlar diye bakıyorum. Bienalin çevresindeki güncel sanatın ne olduğu belli, bir şamata ve faaliyet curcunasıydı, izliyor olmaktan bile utanç duyuyorum. 2005 bienalini gerçekleştiriken bu durumun bilincinde bir İstanbul sergisi yaptık. Büyük gösterileri olmayan, zamana yayılan, sergiye destek kapsamlı rehber. İstanbul’un hızına yetişemeyeceğimizi anlayınca 5 ayrı mazbut mekana böldük ve sergiyi İstanbul’da bir yürüyüş haline çevirdik.Şehrin içindeydik ve bulunduğumuz her yerde bir tostçu ya da çayhane gibi şehrin kendinden gelen ekonomisiyle ilişkimizi bozmayacak bir model geliştirdik. Bienalin kuruluşu esnasında Tütün Deposu’ndaki güvenlik aradı ve ‘Karşıdaki çaycı buraya 3 iskemle getirdi, bir de şemsiye açtı, ne yapacağız?’ diye sordu. ‘Sakın dokunmayın’ dedim. Bienalin kendiliğinden kafesi olmuştu. Bazı ilişkileri normalleştirmek gerekiyor. Başka türlü sınıflar, renkler, insanlar, alışveriş merkezleri gibi pürüzsüz ve kontrollü alanlar dışında karşı karşıya gelemiyor. Şehir yaptığınız işe ‘benim’ demeli. Kimseye bir şey dayatamayız, bir şey sunabilirim ve tartışabiliriz. Bienal bu anlamda bir araç.10. Bienal’de Hou Hanru’nun İMÇ, AKM gibi yapılar üzerinden modernizm elestirisi önemliydi. Hou Hanru’nun yaklaşımı ve mekan seçimleri çok iyiydi ama sunumdaki dikkatsizliklerden dolayı, özellikle İMÇ bazında sorunum oldu. İstanbul’da kaosa kaos katmak çok hayırlı bir şey değil. Bu yüzden bu yılki bienal çok önemli. Kendini İstanbul odaklılıktan ayırdı. İşler arasında mesafe var. Küratörlerin müdahaleleri çok net ortaya çıkıyor. Olağanüstü iyi bir kurguyla açılıyor. Bu bienal mekanla ilişkili bir bienal değil, derdi farklı. Alıp Kudüs’e de götürebilirsiniz, gene aynı şeyi söyleyebilir. Bu anlamda şu ana kadar düzenlenen diğer bütün İstanbul bienallerinden farklı bir çizgisi var bu bienalin. İstanbul değil bienalin kendisi öne çıkıyor. 70’lerde doğanlarla, 70’lerde üretenleri yanyana getirmesi de olağanüstü. Sergide mutlak gücü ortaya koyan işler var. Yani güç bu kadar dümdüz işliyor diyen bir tavır.Çok heyecan duyuyorum. Benim için öğretici bir sergi. Küratöryel çıtayı uluslararası anlamda yükseltti.

Vasıf Kortun 02.11.2009 Radikal Gazetesi
"""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""

9
Nov 09

Nur Muskara

Bu sabah bloglara bakarken Nur Muskara'nin yeni ekledigi fotograflara bakiyordum. "...çevreyle eşzamanlı düşünmek gibi; en yüzeysel, popüler veya direkt(geçirgen) olanla ilgileniyorum."diyor Nur Muskara.Cesitli cizimler de yapiyor ama fotograflarinda cok farkli bir goz surekli cevresini bize ziyadesiyle hisleriyle birlikte geri veriyor. Sanatci Izmir'de yasiyor ve calisiyor. Gundelik hayatinin

3
Nov 09

OUTLET@HARPER’S BAZAAR

Sebnem Kırmacı

1-Outlet’i hiç bilmeyen birine anlatsanız nasıl anlatır- nasıl tanımlarsınız?

Outlet//İhraç Fazlası Sanat 2008 yılı Ekim’inde kurulmuş bir sanat mekanı. Sanat mekanı diyorum çünkü Outlet, hem galeri gibi çalışıyor hem de non-profit bir kısmı var. Temel meselesi; İstanbul’un sanat tartışmalarına yeni bir soluk getirmek, merkez-çevre ayrımı yapmadan sanatçılara ulaşmak ve daha önemlisi bugüne dek uluslararası bienallerde isimlerine rastladığımız Türkiyeli sanatçıların yerel sanat ortamında farklı bir dolaşıma girmelerini de sağlamak. 90’lardan bu yana, dolaşımı, yurtdışından yurtiçine doğru olan sanatsal akışın yönünü bozmak, dahası, merkez-merkezdışı tartışmalarını kulak ardı edip, risk almak üzerine çalışan bir sistem inşa etmek. En başta, sıradan bir galeri olmanın ötesine geçip, galeri nedir, nasıl çalışır, sanatçılarıyla nasıl ilişki kurar, nasıl sergiler yapar vs’yi yeniden tanımlama ihtiyacı duyduk. Yeni bir tarife ihtiyacımız vardı, çünkü varolan yapı potansiyel olasılıkları karşılamıyordu. Genç, sanata yeni başlamış ama cesur ve üretken insanların desteklenmeye ihtiyaçları vardı. Ama bunun da ötesinde, 90’lar ile 2000’leri birbirine bağlayacak güçlü ve inandırıcı bir çağrı kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı. Outlet, bu ihtiyacın duyulur olduğu bir zamanda temellerini atmaya başladı. Ve geçtiğimiz yılın Ekim ayında da ilk sergimizle birlikte açılışını yaptı.

Bir yanda, kısıtlı galeri sistemi içinde çalışan ve bu sistem dışında görünür olmayan bir azınlık, öte tarafta, galerilerden uzak duran ama dünyanın dört bir yanında sergilere davet alan sanatçılar var. Biz, hem üretimi Türkiye dışında da kabul gören, hem de ulusal düzlemde tanınması gereken, Türkiye sanat tarihini yazan sanatçılarla çalışmak, onlara Türkiye’de de hak ettikleri değeri vermek amacını güdüyoruz. Bu anlamda, herkes için geç kalmış bir çabayı da gün yüzüne çıkarttığımızı düşünüyorum.

2-Outlet’in kuruluş hikayesini anlatırmısınız? Nereden ve nasıl (hangi fikirlerle) yola çıktınız?

Outlet; biraz cesaret biraz da zorunlulukla atılmış bir adım. Ben 2004 yılından beri sanat yazarlığı yapıyordum ve art-ist güncel sanat dergisinin editoryal ekibinde yer almaktaydım. Radikal, Birgün, Sanat Dünyamız, Sabah gibi pek çok gazete ve dergide yazılarım yayınlanmaktaydı. Tüm bu yayınlar birer okul gibiydi ve çokça sanat insanıyla yüzyüze tanışmama vesile oldu. Ve zaman geçtikçe bir mekan gereksiniminden bahseder olduk. Doğrusu Outlet, bu ihtiyacın bir karşılığı gibidir. Bugün böyle bir mekanı var etmenin en temel gerekliliklerinden biri, müzayedeler ve yeni aile müzeleri arasında sıkışmaya başlayan sanat alanına bir nebze olsun nefes aldırabilmektir. Ne müzelerde yerini alacak kadar yaşlı ne de oturmuş galerilerin listesine girecek kadar genç olmayan çok sayıda insan için Outlet, üretimleri paylaşmaya imkan sağlayan bir mekan olarak çalışmaya başladı.

En başından beri Outlet, taze ve oldukça yenilikçi bir dil kurmaya çalıştı. Sanatçı seçimi de mekan seçimi de, isim seçimi de böyle bir yeniliğin ilk işaretlerindendir. Mekan seçimini ele alalım: Tophane semti, sanat haritasında bulmacanın eksik parçasıydı. Fındıklı-Beyoğlu hattı, yani İstanbul Modern’i İstiklal Caddesi’ne bağlayan cadde sanatsal açıdan geçtiğimiz yıla dek dikkat çekmemişti. Bir yanda Hafriyat ve Depo öte yanda İstanbul Modern, tepede ise İstiklal Caddesi’ni düşündüğünüz bir üçgenin tam ortasında Tophane yer alıyor. Bu açıdan buranın keşfi bir zorunluluktu. Ancak tabi ki, bu alana gelişimiz çok kolay olmadı. Outlet, önceden bir esnaf lokantasıydı ve içini tamamen yıkıp yeniden yapmamız gerekti. Aylar süren bir hazırlık sürecinden sonra ise karşımıza “mahalle” ve “mahalleli” olguları çıktı. Bugüne dek, pek çok sanat mekanının yerleştiği semtlerde hiç çıkmayan sorunlarla yüzleştik. Hoş, bu yüzleşmeler yeni keşifleri, arkadaşlıkları sağladı ama başta ne yaptığımızı anlamakta, kabullenmekte çokça zorluk çeken mahalleliyle ciddi bir kan uyuşmazlığımız oldu. Neyse ki şimdi durum çok daha parlak. Çevredeki elektrikçi, tesisatçı, emlakçı hepsi, sayıları giderek artan galerilerle çalışmaktan memnun. Sonuçta biz Tophane’ye akan sanat mekanlarının öncülerinden olduk. Ve sonuçta savaşa en önde girenler gibi, en çok mücadeleyi biz verdik.

3-Kurulduğu günden bugüne; zaman içinde Outlet nasıl yol aldı, nasıl gelişti, ne yöne doğru gitti? Şu anki duruşu nedir?

Outlet, çok heyecanla yola çıktı ve doğrusu heyecanımızı kaybetmemeyi önemsiyoruz. Geçtiğimiz bir yıl içinde, genç-yaşlı, ünlü-ünsüz, Türkiye’den ya da yurtdışından, merkezden ya da periferiden pek çok sanatçıyla çalıştık. Bu sanatçıların arasında Allora&Calzadilla, Adrian Paci gibi isimler de oldu, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşayan ve ilk sergilerini yaptığımız genç sanatçılar da... Sonuçta, 36 sanatçının katılımıyla hazırladığımız 5 grup sergisi, 4 proje alanı sergisi ile bir seneyi kapattık. Bir galeri için fazlasıyla yüklü bir programdı diyebilirim.

Sergiler programının dışında yayınlar yapmayı da çok önemsiyoruz. Geçtiğimiz sezon ‘Dersimiz Güncel Sanat’ isimli bir yayın çıkardık. Bu yayın, 2008 yılında Mimar Sinan Üniversitesinde verdiğim Sanat Sosyolojisi dersleri paralelinde düzenlediğim güncel sanat konuşmalarını içermektedir. 2008 yılına ait taze tartışmalardır hepsi. İsminden dolayı bu kitap, alana bir giriş niteliğinde görünmekte. Hem bu alanın uzmanları hem de konuya hiç aşina olmayan meraklılar yaz boyunca kitabı okudular. Eylül’de farklı disiplinlerden gelen insanlardan gelen yorumlar çokça kişinin bu kitabı yazın okuduğunu gösteriyor. Kitabın farklı alanlardan kişilere ulaşması tam da hedeflediğimiz, arzu ettiğimiz bir şey.

Eylül sergimizle birlikte iki yeni kitap çıkardık. Biri sergimizin bir parçası olarak tasarladığımız ve Ahmet İnsel’den Burak Arıkan’a farklı alanlardan 4 yazarın metinlerini ve sergi katılımcısı sanatçıların yapıtlarını içeren ‘Darbe’ kitabı, diğeri ise geçtiğimiz yıl yaptığımız tüm etkinlikleri kapsayan ‘Outlet Almanak’ı. Bu Almanak’ları her yıl çıkarmayı hedefliyoruz. Zira sanat alanı da toplumumuz gibi belleksiz. Yayınlar, belleği taze tuttuğu gibi, dönüp kendinize bir bakmaya ve geleceğe doğru adımlar atmaya da faydalı oluyor diye düşünüyorum.

Tüm yaz boyunca Almanak’ı hazırlamakla meşgul olduk ve dolayısıyla tekrar tekrar neler yaptığımıza baktık. Ve bu yıl için de kararlar aldık. Bu yılki en muhim kararımız, kişisel ve/ya 2 kişilik sergiler yapmak. Geçtiğimiz yıl genel bir çerçeve sunduk sanatsal yaklaşımımıza ilişkin, bu yıl ise sanatçılara, yapıtlarına, her bir sanatçının yaklaşımına daha derinleşerek bakmayı mümkün kılmak istiyoruz. Sanatçıların farklı dönemlerden yaptıkları işleri de, sadece Outlet için hazırladıkları projeleri de bu yılki programa dahil ettik. Sonuçta duruşumuz, sanata bakışımızda bir farklılık yok. Sadece; sergilere odaklanan bir yaklaşımdan sanatçılara ve çalışmalarına odaklanan bir yaklaşıma daha ağırlık vereceğiz.

4-En başından itibaren yer verdiğiniz etkinliklerden yola çıkarak örnekler vererek Oulet’in haritasını-konumunu anlatsanız? Dönüm noktalarını?

Outlet’le ilgili en hoş yorumu sanat yazarı Mahmut Koyuncu yapmıştı aslında. Koyuncu, ilk sergimizden sonuncuya dek, sergi isimlerini yanyana getirmiş ve ortaya çıkan cümleyi yorumlamıştı. “NORMAL OLMAYI REDDEDİYORUM derhal ACİL ÇIKIŞ arıyorum, YARATICI bir YIKIM’la KİŞİLİK KRİZİ’ne tutuldum ama TELAŞA MAHAL YOK … vamos bien*…” Bu isimsel manifestoyu, 68’den anarşizan esintiler taşıyan ve üzerine kişiselliği dayatan bir rahatsızlık, harekete geçme çağrısı olarak yorumlamıştı, çok da haksız sayılmaz.

Biz, klasik bir galeri değiliz ama bir sanatçı insiyatifi de değiliz. Ama bugüne kadar rahatsızlığını duyduğu şeyleri/sıkıntıları dile getirmekten korkmayan bir galeriyiz. Dünyanın önde gelen sanat aktörlerinden Hans Ulrich Obrist, René Block, Hou Hanru, WHW, Katrin Rhomberg yanısıra Tate Modern, Center Pompidou vb merkezlerin yöneticileri, küratörleri ve tabi onlarca koleksiyonerler Outlet’i ziyaret etti. Türkiye’den ve Avrupa’dan pek çok sanat okulu öğrencisi Outlet’in yıl boyu yaptığı sergileri ziyaret etti. Bilgi, İstanbul, Kadir Has, Kültür, Marmara, Mimar Sinan, Yeditepe Üniversitesi sanat ve tasarım öğrencileri Outlet’le ilgili projeler hazırlayıp yıl boyunca sunumlar yaptılar.
Outlet sergilerinde yer alan sanatçılar; Nilbar Güreş, Nevin Aladağ ve Erkan Özgen 11.Uluslararası İstanbul Bienali’ne davet aldılar. Çok yakın zamanda, Berlin’de yer alan ve Rene Block’un yönettiği Tanas’ta, Outlet’in sanatçılarının pek çoğunun yer alacağı bir sergi olacak. Sanatçılarımızın yapıtlarından oluşan bir seçki, Center Pompidou’da sergilenecek. Önümüzdeki ay sanatçılarımız Fikret Atay ve Servet Koçyiğit Strasbourg Art Fair’de yer alacaklar. Ayrıca sanatçımız Fikret Atay bu yılki Liyon ve Alexandria Bienallerine davet aldı. Dolayısıyla pek çok farklı alanda kendimizi sınamayı önemsiyoruz.

5- Outlet 11. Bienale eş zamanlı olarak nasıl bir katkıda bulunmayı hedefledi?

Outlet’in bienal sergisi aslında hiç istemeden bienali tamamlayan bir sergi oldu. Hiç istemeden diyorum çünkü bizim bienale katkıda bulunmak ya da bienalin bu yılki kavramlarından yola çıkarak bir sergi hazırlamak gibi hedeflerimiz yoktu. Geçtiğimiz yıl açılış sergimizin nasıl olacağı belliydi. Dolayısıyla kurgulanmış bir paralellikten değil ancak tesadüften bahsedebiliyorum. Bienal bir biçimde, Türkiye’nin yakın coğrafyasına, Kafkaslara, Balkanlara ve Ortadoğu’ya ve tüm bu coğrafyalardaki tarihsel, politik, sosyolojik ve tabi ki sanatsal dönüşümlere odaklanıyor. Outlet’teki bienal sergisi ise, Türkiye’yi merkeze alarak darbe meselesini, sanatçıların gözünden-yorumundan ve bugünden değerlendiriyordu. Bienal’de Türkiye’ye ilişkin sorunlara fazla yer verilmemiş olması bir biçimde bizim sergimizi tamamlayıcı kıldı. 1980 darbesi ve sonrasında yaşananları uluslararası izleyiciye ve dolayısıyla geniş kapsamlı bir tartışmaya açmış olduk. Asıl amacımız, bugün rahatsızlığını duyduğumuz pek çok sorunun geçmişin çözülmemiş düğümlerinden kaynaklandığını genç izleyiciye fark ettirmekti.

6- İstanbul’un çağdaş sanat kurum, insiyatif yada benzeri oluşumlardan hangilerini beğeniyor, destekliyorsunuz? Hangilerinin şehrin kültürel hayatında önemli bir yeri olduğunu düşünüyorsunuz?

İstanbul çok hızlı değişen bir yer. Her gün yeni şeyler oluyor. Mekanlar açılıyor, kapanıyor, geçici sergiler, kişiler görünür olup kayboluyor. Aralarında oldukça iyi amaçlarla hareket eden de var, sadece günü kurtarmaya çalışan da. 2010 Avrupa Kültür Başkenti meselesini düşünün mesela. İstanbul için gayet kalıcı, önemli bir alt yapı çalışması yapılabilecekken, Ramazan festivali, Avrupa meydanlarında halay showları gibi olabilecek en gereksiz etkinliklere paralar dökülerek, kamunun hakkı olan para harcandı. Dolayısıyla şehrin kültür hayatının çehresini değiştirebilecek önemli bir değişimden mahrum kalındı. Ya da yılan hikayesine dönen AKM’yi düşün. Tüm bu tuhaflıkları desteklemek mümkün değil tabi. İstanbul’da hareketlenmekte olan bir sanat ortamı var. Ve bu ortamın en önemli mimarlarının başında Platform geliyor. Daha kimse bu meselelerle ilgilenmez, yatırım yapmazken Platform hem residency, hem sanatçı konuşmaları hem kütüphanesiyle bir boşluğu doldurdu. Yeni inisiyatiflerden BAS, PİST bana çok sağlam adımlarla hareket ediyor görünüyor. Yüksek kalitede işler çıkarıyorlar. Hafriyat zaman zaman son derece etkide bulunabilen işler çıkarıyor. Biz bu saydığım mekanlardan hiçbiri gibi çalışmıyoruz ama hepsinin yaptıklarını ilgiyle takip ediyoruz.

3
Nov 09

Kendi Odasında Yalnız Başına – Yüksel Arslan’la söyleşi

Yüksel Arslan’ı günümüzün en ayrıksı sanatçılarından yapan, resmettiği konular ve kullandığı tekniğiyle özgün dili.

Yapay renklere duyduğu nefret onu, tüm sanatsal yaşamı boyunca buna sadık kalacağı kan, sperm, yumurta akı, idrar, bal gibi organik malzemelere dayanan mağara devrinin boya tekniğine yöneltir. Sanatçının konuları onun sürekli okuyarak geliştirdiği düşünce dünyasıyla beraber ilerler. Gençlik yıllarının, kendi deyimiyle ‘toplumdışı, yıkıcı, gayr-i insani, sınırsız politik özgürlük yanlısı, artürik patafizik, psikiyARTik, Nietzscheci’ Arslan’ı, 1967’de tanıştığı Marx ve diyalektik maddecilikle evrilir. Kendini ‘düşüncenin illüstratörü’ olarak tanımlar, asla bir ressam olarak tanımlanmak istemez nitekim fransızca resim anlamına gelen peinture’e karşı ‘arture’ adını verdiği ve sadece kendine ait olan bir kavram icat eder.

1955’te tüm eserlerin satıldığı ilk sergisi ‘İlişkilere, Davranışlara, Sıkıntılara Övgü’den sonra 1959’da Gerçeküstücülük’ün Papası Andre Breton tarafından Paris’e davet edilir ancak o zamanın şartları Arslan’ın Paris’e eserlerini ulaştırmasına imkan tanımaz. 1969’da Paris’e temelli yerleşen ve o zamandan beri Türkiye’ye ilk kez bu sergi için dönmüş olan sanatçıyla dönüşü, hayatla ilişkisi, özgürlüğü, amaçları ve hırsları üzerine konuştuk…

40 yıldır Türkiye’ye neden hiç dönmemiştiniz? Şimdi nasıl oldu bu dönüş?

Evet, Paris’teki çalışma odamdan çıkamadığım için gelemedim. Okumak ve çalışmak bütün vaktimi alıyor. Ama burada böyle büyük bir sergi yapılınca geleyim dedim… Hayatta olan arkadaşlarımı ve ağabeyimi de çok özledim… Bir de buraları, Eyüp Bahariye’yi, Eyüp Camisi’nin iki avlusunu ve etrafındaki mezar taşlarını, türbeleri... Garip şey… Belki çocukken bu mezar taşlarının arasında oynadığım içindir çünkü ne de olsa yaşlandıkça çocukluğa dönüyor insan…

Üretmenize yol açan toplumsal bir amaç var mı? 60, 70’li yılların dünyayı değiştirme isteği hala geçerli mi?

Belki Kapital ve güncelleştirilmesi üzerine çalışırken böyle bir şeyler düşündüm. Ama esasen bende ileri görüş diye bir şey yoktur. Tarih o kadar değişimlerle dolu ki ne olacağını kestiremiyorum…

Dünyaya ve hayata karşı inanılmaz bir duyarlılığı son derece materyalist ve realist bir resim diliyle dışa vurmak ağır bir yük değil midir?

Ben çalışmaktan korkmuyorum, odamdan çıkmadan uzun ve yorucu çalışmalar bence hiç yük değil. Aksine, incelemek, okuyup anlamak beni memnun ediyor.

Dinlenmek için ne yaparsınız?

Her gün iki saatlik bir yürüme var. Onun dışında cumartesileri kitap avına çıkıyorum. Sevdiğim kitabevlerini geziyorum, beğendiğim 5-10 kitap bulursam çok seviniyorum. Akşamları da bir iki dost görmek için dışarıdaki kafelere gidiyorum. Bunun dışında pek eğlence yok.

Ya mizah?

Sanatta ciddi olmak kadar mizah yanını da düşünmek çok önemli. Ben buna büyük komedya ve büyük trajedi diyorum. Eğlenilecekse tam eğlenilmeli, ağlanacaksa tam ağlanmalı. Hayat böyleyken sanatın da böyle olması gerekiyor bence. Bu büyük trajediyi ve büyük komediyi roman dışındaki yazılarda buluyorum, bir de otobiyografi yazılarında.

Arture’ler da otobiyografik...

Evet, bu arture’ler hakikaten otobiyografik çalışmalar. Belki bu seçmelerimle otobiyografik bir yön veriyorum bakıcıya. Bir başkası da karar vermiyor etkiler dizisini yapmama, yahut Kapital üzerine çalışmama.

Sizin için özgürlük nedir?

Çalışmaya karar vermek ve çalışma sistemini oturtmak. Bir insan bunu başarabiliyorsa özgür oluyor. Nitekim ben de bundan başka bir şey yapmadım. Niye seyahat etmiyorum, niye durmadan çalışıyorum? Memnun olmayayım da ne yapayım?

Sergilerinizin çoğu galerilerde; müze ve kurum sergileri oldukça az. Neden?

Tanınmış bir sanatçı olmadığım için. Ama bu büyük sergiden sonra müzeler yavaş yavaş ilgilenmeye başlayacak galiba benimle (gülüyor).

Sanat pazarıyla aranız nasıl?

Ben işçi sınıfından geldiğim ve bilhassa gençliğimde parasızlık hatta açlık sıkıntısı çektiğim için tek gelirim resim satarak oluyordu. Resim satınca biraz rahatlıyordum.

Ama daima kendi istediğinizi çalışmaya devam ettiniz.

Evet, kimse bana şunu bunu yap diyemedi. Hiç bir yere taviz vermedim. Ben neye karar verirsem ona çalıştım… kendi odamda yalnız başıma… Meşhur olmak, müzelere satmak gibi bir amacım olmadı. Yoksa bu sergi belki yirmi sene evvel olurdu.

Ya hırslarınız?

Genel kültürle, dünyada olup bitenlerle ilgili. Niye binlerce genç bir müzikle durmadan zıplayıp duruyorlar? Niye Amerika’da, Avrupa’da haftada bir gangster filmleri çevriliyor? Niye bütün dünya Michael Jackson’ın ölümüyle uğraşıyor, aylarca, haftalarca? Bu müzeler niye böyle hep birbirlerine benzeyen sanat ürünlerinle dolu?

Sizden dünyaya neler kalsın istersiniz?

Benden kalacak şeyler arture’ler.. Bir de bu bendeki kitap sevgisi… Çalışmalarım üzerine bir katalog yapılırsa bu beni her zaman çok sevindiriyor. Hatta çalışmalarımı sevmeyenlerin kafasına bu beş kiloluk kitabı vurdum mu bayıltabilirim! (kahkahalarla gülüyor)