Viewing 1 to 20 of 39 items
Tag Archives: Ama

Canan Beykal: Sanat tüketimi

Ülkemizde sanat galericiliğinin tarihi tek tük sayıda 50’lerin ortamına rastlar, patlaması ise 70’li yıllara. 1975 yılında Yeni Ortam Gazetesi’nde yazılarımı yayınladığım köşede piyasa olgusu, özellikle galericilik üzerine bazı yazılarımın dönemin galericileri kadar sanatçılarının da öfkesine neden olduğunu, hatta bir yazımın adını çok iyi anımsıyorum.Bu yazıma, sanatçılara pek de hak etmedikleri bir onur payesi vererek “Promete  Full Article…

Comments Off

WHW BİENALİ DOLAYISIYLA SOL MUHAFAZAKARLIĞIN ELEŞTİRİSİ

Süreyyya Evren

Birikim, sayı 247, Kasım 2009

Bu yazıyı sıkıntıyla yazıyorum, yazdım, ve kısacık bir parça ama çok zamanımı aldı. Çünkü hiç içimden gelmedi. Türkiye’deki güncel sanat alanının, mevcut durumunu, liberter-anarşist bir yerden kısa zaman önce WHW Bienali’nin Metinler başlıklı kitabı için yazdığım yazıda resmetmiştim[1]. Orada çizdiğim resim pek parlak değildi. Bir yandan güncel sanatçıların siyasi bir umut sunmayı giderek daha da gerilerde bırakarak atomize ve kariyer odaklı bir galaksi oluşturduklarını söylerken öte yandan onları karşılarına alan ortodoks solun hayali düşmanına karşı verdiği savaşın bütün solun sanat-siyaset ilişkisini olumsuz etkilediğinden bahsediyordum. Ortodoksi bir kaç imge ekseninde tartışıyordu, güçlenen bir sanatta muhafazakarlaşma dalgası yayıyordu, içerikle pek işi olmuyordu (içerikten çok temsili jestler ve semboller dikkate alındığından Bienal’den önce tartışılanlar kavramsal çerçevenin Brecht’i anması, marksist referanslara dayanması ve serginin İnsan Neyle Yaşar? başlığını kullanmasından ibaretti; ön etkisi de bu sembollere dayandı Bienal’in açıkcası, sergi ile birlikte menüye Koç logosuna odaklanma, sponsorla komünizm olmaz sloganı gibi bir iki sembol ve jest daha eklendi). Bienal taşrada tek olay, kasabaya gelen panayır gibi bir yer tutuyordu zihinlerimizde, en kolay terimlerle onu övmek, olmadı yermek odaklıydık. Alternatif bir sahne yaratmak için gerekli olan alternatif emeği göstermeye kimsenin niyeti yoktu. Şair diyor ya “ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya” aynısını şöyle de söyleyebiliriz: “ah kimselerin vakti yok durup alternatif şeyleri okumaya”. Güncel sanat cephesi siyasi olarak sıkıntıdayken muhafazakar pentürcüler cephesi zaten siyaseten çoktandır dibe batmış vaziyetteydi. Halka inmenin yollarını arayan sanat kartalları olarak uçuşuyorlardı göklerde (tabii galerileriyle beraber). Bienali gene olmaması gerektiği kadar çok kafaya takacağımızı biliyordum. Bir bienalden fazla bir şey beklenmez, en fazla kendi dışını kışkırtmak, ateşlemek işlevi olur, önemli olan alternatif sahnelere yönelik alternatif emek kanallarında mesai yapmaktır diye bitiriyordum yazımı. Ve doğrusu son zamanlarda giderek daha çok yaptığım gibi bu yazının yayınlanıp hayatımdan bir anlamda çıkmasıyla kaldığım yerden zihinsel enerjimi olabildiğince şiire yatırmaya devam edebileceğim diye seviniyordum. Gel gör ki Bienal’in daha B’si sokakta başını gösterir göstermez gene aynı şey oldu, ‘olay’ın benzersiz etkisi hiçbir içerikle tartılamayacak biçimde bir söz yoğunlaşması yaratma gücüne sahip olduğunu tekrar gösterdi ve bu ‘Bienal olayı’ çevresinde bir köpürmedir gitti. Sanatın akçeli işlerine dair bir mesele gibi başlayıp sanatın siyasi gücünü rafa kaldırmaya doğru gidebilen son tektonik hareketlerin ardından haritayı revize etmenin siyasi bir sorumluluğun gereği olduğuna inandığım için bu boğucu göreve girişip okuru da bu –bence– boğucu meselelere bir kez daha kafa yormaya çağırıyorum: çünkü sanat-siyaset ilişkisi olacağına varsın denerek kenara bırakılabilecek bir mesele değildir, ne sanat açısından ne de siyaset açısından…

* * *

İstanbul Bienalleri, kısaca Bienal, Türkiye’de ziyadesiyle önemli bir etkinlik statüsünde. Bienal Türkiye’de çok önemli çünkü ona olağanüstü değerler atfediliyor. Bienal’e illa ki temsili değerler yakıştırılıyor; bir bakmışsınız Türkiye güncel sanat evrenini toptan temsil ettiği varsayılmış, bir bakmışsınız küresel kapitalizmin Türkiye’deki kültürü ele geçirme aracı olmuş, veya daha da afilisi, Türkiye’yi fiilen bölmek isteyen uluslarası planların başlangıç fitilini yakmak için seçtikleri mekan olmuş. Bienal’den bahsetmek mutlaka daha büyük birşeylerden bahsetmeye denk geliyor. Tabii bütün bunlar Bienal’i ziyaret edip sanat işleriyle ilişkiye girmeye çalışan onbinlerce insanın gündemi değil; Bienal’e dair bilgiyi oluşturma savaşı verenlerin sorunu. Bienal’e dair bilgiyi oluşturma ve bu bilgiyi kullanma dediğimiz kadim ama yenilenmiş ve kızışmış erk savaşının gönüllü taraflarının sorunu. Kurnazlıklar, cepheler, linç girişimleri, ittifaklar, taraf değiştirmeler, ihanetler ve idamlarla döşeli bir savaş alanı. Bienal muharebeleri kendi generallerine, savaş lordlarına, tetikçilerine, anti-militarist sağlık görevlilerine, paralı askerlerine, kör kurşunlarına ve akıllı füzelerine sahip. Ne tuhaf! Epi topu bir bienal aslında bahsettiğimiz…

Bienal etrafında kopuyormuş gibi gözüken iktidar çatışmalarının haritasını iyice bir çıkarmanın genel olarak beni ilgilendiren iki yönü var: birincisi, bu konunun günümüzde bizi çok meşgul eden, ama maalesef değil çok şükür ki bizi çok meşgul eden, kapsayıcı ve indirgeyici bir Sol homojenizasyonu içinde kısılmamızı engelleyen ve kendi özgürlükçü etik ilkelerimizin alacakaranlığında sürekli bir uykusuzluk haline rağmen diri kalmamızı sağlayan “nasıl bir sol” tartışmasını esaslı bir yerden katedişi. İkincisi de; sanat-siyaset sahalarını içiçe kararak kağıtları dağıtma inadımızı yeniden, yine ve berkiterek ele almamıza imkan verebilecek “nasıl bir kültür politikası” tartışmasına açılan kapıları.

Sol Muhafazakarlığın İlk Adımları

Daha 11. Bienal’in küratörleri olarak WHW’nin ilan edildiği gün WHW Bienali aleyhine coşkulu yazılar internette yayınlanmaya başladı. Bu yazılar büyük ölçüde hazır bir anti-Bienal hattın üzerine kuruyorlardı argümanlarını. Erden Kosova’nın daha önce işaret ettiği[2], Sarkis-Sezer Tansuğ ayrışmasındaki derin yerlici eleştirmen Batı işbirlikçisi Ermeniye karşı serisiyle başlayıp, Hou Hanru Bienali’nin sanat akademilerinden hocalarca Kemalizme ve yarım asırdır modası geçmeyen tam bağımsızlığımıza açıktan saldırıların engellenmesi düsturuyla protesto edilişine uzanan, bu anti-Bienal hattında, saflar pek muğlak sayılmazdı. Zaten Türkiye sanat sahnesi biz ayrı dünyaların sanatçılarıyız havasındaydı: bir yanda malum Türkiye’nin sanat akademileri, hocaları, gelenekleri, galerileri, koleksiyoncuları, star sanatçıları ile yerel ligde zirvenin gediklisi ‘pentürcüler’, vakti zamanında Karşı Sanat’ta gerçekleştirilen bir alternatif bienal sergisindeki sembol resmin dediği gibi “Yaşasın Tual Resmi” sanatı, öteki tarafta da güncel sanatçılar[3].

Bu saflaşmada “Yaşasın Tual Resmi Sanatı” yanlılarının argümanları belliydi: güncel sanatçıların kökü dışarıdaydı, küresel iktidarlara yamanmışlardı, yerli dolayısıyla da hakiki değildiler, ve dahası siyasi olarak bölücü ve/veya Batıcıydılar, tam bağımsızlığımıza karşıydılar, anti-emperyalist değildiler, vs. Bu malzemeyi daha işe başlamadan WHW’yi enterne etmek için kullanmayı deniyorlardı. Bazı denklemleri gerçekten doğrudandı; örneğin ABD’nin küresel bir (dünya kapitalist sistemine) entegrasyon projesini uygulamaya koyduğunu bu projenin Türkiye’de de öne sürüldüğünü ve belki de Türkiye’yi (Balkan kökenli bir küratörler kolektifi eliyle) Balkanlaştırmaya çalıştıklarını ve Türkiye’yi parçalara bölmeyi hedeflediklerini söylüyorlardı! Hırvatistan’dan Türkiye Bienali’ne bir küratoryal kolektif getirilmesinin Türkiye’yi Yugoslavya gibi parçalamayı amaçladığı iddia ediliyordu. Hırvatistan global güçlere karşı Türkiye’ye oranla çok daha savunmasız bir bebe ülke olduğuna göre WHW gibi gruplar açıkça ülkeleri bölmeye yönelik küresel planları Türkiye’ye de taşımak için buradaydılar. Bu tür etkinlikler Yugoslavya’dan etnik milliyetçilik ithal ediyordu –bu da Kürt milliyetçiliğini desteklemek anlamına geliyordu. Dolayısıyla bariz amaçları da –muhtemelen bir iç savaş yaratmak amacıyla– Bosna’yı Diyarbakır’a bağlamaktı, WHW’nin Diyarbakır’ı Yugoslavya’ya (ve böylece etnik nasyonalizme) çoktan bağladığını, daha önceki bir projelerinde “Kürt şehri” olarak adlandırdıklarını ihbar ediyorlardı. Emperyalizmin Türkiye’den Kemalizmi elemek için bienallari kullandığı ve Hou Hanru’nun küratörlüğünde gerçekleşen 10. İstanbul Bienali’nin, Kemalizmin anti-emperyalist doğasına saldırmak amacıyla örgütlendiği iddia ediliyordu. (Hou Hanru’nun bütün tezlerini önde gelen Türk entelektüellerinden aldığından, Kemalist dönem hakkında günün en saygın araştırmalarından bir perspektif çattığından bahsetmiyorlardı tabii.) WHW üyelerinden aslında Türkiye’yi önce mental olarak sonra fiilen yıkmayı amaçlayan küreselleşmenin siyasi militanları olduklarını saklayan ‘sözde küratörler’ diye sözetmeye kadar varmıştı iş.

Bu paranoyak metinlerde Türk nasyonalist sol eğilimlerinin güncel sanat kavrayışlarının hayli yaygın bir pozisyonunun biraz aşırı bir versiyonunu buluyorduk. Ve nasyonalist sol eğilimlerin ortodoks sol çevrelerle giderek daha çok içli dışlı olduğu bir süreçten geçtiğimiz de unutulmasın.

Daha önce de İstanbul Bienalleri kültürel emperyalizmin Truva atları olarak adlandırılmıştı. İşgalcilerin bir hilesi olarak… Küratörleri sömürge valisine benzetiyorlardı. Anti-emperyalizm üzerinden kolayca milliyetçiliğe kayan veya zaten milliyetçilikten beslenmekte olan tüm ortodoks çıkışlar Bienal derken her zaman bütün güncel sanat alemini ve güncel sanat derken de ‘düşman’ olarak Batı’nın bütün yüzlerini görüyorlar ve marksist terimlerle millici halüsinasyonları ve de sanatta muhafazakarlığı aklıyorlardı.

Hani Brecht Bizimdi?!

Bienale karşı bu tür ezbere ‘eleştiriler’ WHW’nin kavramsal çerçevesini açıklamasıyla birden kısa devre yaptı. “İnsan Neyle Yaşar?” ve Brecht! –Nooluyoruz? Hani Brecht bizimdi?!

WHW Brecht çalımıyla ceza sahasına girmişti. Ortodokslar bekleyişe geçtiler, temkinli konuşmayı tercih ettiler, ‘bekleyelim görelim’ mantığıyla Bienal’i karşılamaya hazırlandılar. Muharebelerdeki ikinci evre zannedileceği gibi Bienal’in açılmasıyla başlamadı. Bienal tanıtımlarının başlaması ikinci evreye yetti. Ancak Bienal tanıtımlarıyla birlikte karşıt sesi daha çok çıkanlar ortodokslar değil kendini özgürlükçü solda konumlandıranlar oldu! Yeni bir ittifak gibi görünüyordu. Kimileri için sürpriz olan bu durumun neden sürpriz olmadığını anladığımızda Türkiye solu ve sanat ilişkisine dair de önemli ipuçları elde edeceğiz. Sol Brecht’i Bienal’in pençelerinden alma konusundaki uzlaşmasına nasıl vardı?

Yukarıda andığım ortodoks anti-Bienal görünümlü total olarak güncel sanat karşıtı saldırıları andığımda bu kadar marjinal tutumlara neden referans verdiğimi soranlar oluyordu: ben de onlara bu marjinal dilli saldırıların beğen beğenme teorik politik bir çerçeve sunduklarını ve giderek apolitikleşen[4] sanatçılar cemaatinden aynı telden olmasa da aynı düzlemden bir cevap gelmediği sürece burada gördüğümüz öfke çekirdeklerinin yaygınlaşarak daha sofistike sol pozisyonlara da sirayet edeceğini söylüyordum. Gerilemeler ve mağlubiyetler içinden çıkış arayan sol, giderek güncel sanatı bir rakip fraksiyon gibi görüp etiketlemeye mesai harcamaya başlamıştı.

Sol Mu Daha Didaktik Bienal Mi?

Peki Bienal olayı’na yüklenirken güncel sanat karşıtı sol-ittifak ne ile rekabet ediyordu?

1990’larda Bienalin bir zamanlar misyonlarından biri gibi görünen dünya sahnesini buraya getirme esprisi kaybolmuştu aslında 2000’lerde. Ancak bir de baktık bu Bienalle didaktik Bienal formu yıllar sonra geri dönüş içinde –tabii her bastırılanın geri dönüşünde olduğu gibi başka birşey olarak. ‘Günün sanatı dünyada nedir’i buraya göstermek için değil ama kitlelere ‘politik sanat nedir’i göstermek için. WHW, Radikal Cumartesi ve özellikle Express Dergisi ile yaptığı söyleşide didaktizmi çekinmesiz sahipleniyor hatta Bienal gibi bir mega şovun[5] bir parçası olmalarının temel gerekçesi olarak koyuyordu. Kendi ifadeleriyle “İstanbul gibi bir coğrafyaya mesajımızı yaymak”, “basit ve öğretici bir sergi yapmak”tı amaçları. 90 bin kişinin izlemeye geleceği bir etkinliğin düzenleyicisi olmak gibi bir propaganda fırsatını kaçırmak istemediklerinden küratörlük teklifini kabul etmişlerdi. Peki bu didaktik alanla özgürlükçü solun rekabeti neden? Kendini neden Koç logosuyla toslaştığı bir kütüğün üzerinde kurguluyor? Bağımsız ve angaje sanattan yana olanlar bağımsız ve angaje sanata yoğun bir ilgi göstermek yerine neden en yoğun ilgiyi –kötülemek, dışlamak, etkisizleştirmek için de olsa– Bienal’e gösteriyorlar? Burada farklı pozisyonlar mevcut. Biri her zaman karşımıza çıkan ‘iliştirilmiş gösteri entelektüeli’ tiplemesi. Diğeri klasik ortodoks sol mevzi. Diğeri özgürlükçü solun marksist kanadına yakın olup da son süreçte merkeze kayma çağrısını hissedenler. Bir de özgürlükçü solun daha anarşizme yakın kısmında yer alan teorik cephanesi hayli zayıf olan ve sanat-siyaset algısını komple ortodoks soldan devralanlar var. Siyaset sahası sanat sahasından üstündürcüler, sanatı bırakıp bize sticker, afiş veya stencil yapmalısınızcılar…

Bir Propaganda Sergisi Olarak Bienal

Bienal’de, birkaç politize sanatçı kuşağını hemen hemen her birinden çok sayıda örnekle sergileyerek gençlere öğretme havasında WHW. Hayli didaktik bir siyasi sanat işleri toplamı kurgulamışlar. Bu anlamda, form anlamında biraz retro tatları da içererek üstelik. Ve de üçüncü dünyacı, anti-emperyalist hatta kısmen anti-Batı ve komünizan bir siyasi duyarlılığı güncel sanatta izlemek için ipuçları serpiştirmeye dayanan bir çerçeve ile hareket etmişler. Doğu Bloku için yeniden dengeledikleri olumlu dil Sovyetler sonrasının yaygın “Allaha şükür anti-demokratik dönem sona erdi” propagandasına bir dezenformasyon gözüyle bakmanın, güveni iyice geri gelmiş parametrelerini sunarken, gene Sovyetler sonrası tek kutuplu dünyanın Ortadoğu politikalarındaki yalanı deşifre edip, küresel krizle itibar kaybetmiş rakipsiz kapitalizmi karşılarına alarak halkayı tamamlıyorlar. İşlerin net bir siyasi mesaja sahip olmasına önem verdiklerini belirtiyorlar, ve “bu Bienal’in bir propaganda sergisi olmasını istiyorduk” diyorlar lafı hiç dolandırmadan. Türkiye’ye patronluk taslamama kaygısıyla Türkiye’nin sorunlarına az bulaşma –böylece tam bağımsız Türkiye imgeli Türk solunu ürkütmeme– bir diğer özenleri (teorik olarak tümden gereksiz olsa da Türkiye şartlarında epey yerinde bir önlem). Yeni bir İstanbul markası pazarlama işlevine sırt çevirme tutumu da hayli kasti ve kritik.

Burada ilginç bir nokta şu: anti-Bienal ittifakına katılan sol, tabanını WHW’nin komünizm propagandasına karşı aşılamaya çalıştı –halbuki bu propaganda zaten onları değil daha başlangıç düzeyindekileri, kadrolu olmayan solcuları, açıkça gençleri, ve yönsüzce hoşnutsuzluk içerenleri hedef alan bir mantığa sahipti. 90 bin rakamını tayin edici görmek liseli gençliğin eğitiminden işe başlamayı önemsemek demektir. Serginin sanatsal tercihlerinin eleştirisinde ortaya konabilecek zaaflar hep bu elementer olana seslenme kaygılarıyla açıklanmıyor muydu? Yukarıda alıntıladığımız sergi amaçları (bir propaganda sergisi yapmak vs.) çıtayı ona göre belirlemiş amaçlardı. Şuna da dikkat ettim; ‘sponsorla komünizm olmaz’ diyenler hiç bir yerde Koç sponsorluğunda yapılacak bir komünizm propogandasının nasıl, hangi mekanizmalar sonucunda komünizm propagandası olmaktan çıkıp komünizm aleyhine bir propagandaya dönüşeceğini açıklamaya ihtiyaç duymadılar (eğer kaygıları buyduysa). Fiilen sergiye gidip de komünizm propagandası yapan işlerle karşılaşan bir gencin bu etkileri sıfırlayacak ve tersine döndürecek şekilde afişler ve televizyon reklamlarındaki sponsor listelerinden etkileneceğini nasıl anlıyoruz? Bilmiyorum, belki de kimileri fazla televizyon seyrediyor sergiye gitmek yerine…

Ne Varsa Genç Etkinlik’te Vardı

Bu propagandanın muhataplarına ulaşmasını herkesten önce solun engellemeye çalışması ilk başta garip gelebilir kulağa ama sakın bir tür alan çevirme mantığına dayanıyor olmasın? Bu alan çevirme aslında 1990’larda güncel sanatın taşıdığı özgürlükçü sola meyyal, tabu tanımaz, devlet karşıtı, hiyerarşi karşıtı, iktidarın yerini yıkmaya yönelen damardan ürkülmesiyle başlamıştı. 1990’lardaki Genç Etkinlik sergileri bağımsızdı ve bir angajmanlar çoğulluğu içeriyordu. O dönemde ortodoksinin olup bitene gözlerini nasıl kasten kapadığını iyi hatırlıyorum çünkü görmelerini sağlamaya –umutsuzca– bizzat çalışıp durmuştum.

WHW Bienali’nin açılış gecesinde aklıma geldi Genç Etkinlikler bir kez daha. Açılış gecesi düdük öttüren gençler 90’larda olsaydık belki de Genç Etkinlik çerçevesinde performans yapıyor olacaklardı. Talep ettikleri yerlerini kimse sunmadan alabileceklerdi. O şans kaçmıştır Türkiye’de. Güncel sanatın sol tabana öcüleştirilmesinde belirgin payı olan sol ortodoksi zaten pek çok açıdan hayli mutlu sanattaki apolitizasyonun artmasından. Kendini yenilemeden, sanatla düşünmeye ihtiyaç duymadan, aynı şeyi tekrarlaya tekrarlaya sonunda haklı gözükülecek bir moment yakalamaya dayanan bir pusu oyunu. Zaten hiç politik işleri övdüklerini, politik işlerle heyecanlanıp onlarla yatıp kalktıklarını görmüyoruz. Politik sergileri ancak eleştirmek için hatırlıyorlar. Bienal sadece görünen yüzü. Ne çok bilerek üzerinden atlanan politik sergi ve iş geçti Türkiye’den bu süreçte. Yarın gene bir ara sokakta bağımsız ve angaje bir sergi yapsak kimse bizi kapaktan kucaklamaz, kimse bizi hadise yapmaz, o sergiden hareketle düşünmeye gönül indirmez. Özellikle herhangi bir yankı yapması istenmeyen tonla sarsıcı eleştirellikte çalışma geçti gitti tutunamadan. Tutunamıyorlar çünkü tutunabilmeleri için siyasi kaygılarının çakıştığı bir alımlayıcı kitlesiyle buluşabilmeleri gerekir. Bu buluşmanın engellenmemesine ihtiyaç duyulur.

Sol Neye ‘İşte Benim Sanatım’ Der

Üretilen politik bir uzun metrajlı film olmalı ki Sol ‘işte benim sanatım’ desin. Politik video art değil! Hatta böyle birşey olamaz gibi bir alt metin de var. Solun ‘işte benim sanatım’ diyeceği bir performans olamaz, ‘işte benim sanatım’ diyeceği enstalasyon (yerleştirme) düşünülemez[6]. WHW Bienali’ne belirli bir soldan bu kadar tepki gelmesinin bir sebebi de bu, yıllar içinde uğraşa didine güncel sanatı siyaset sahasından dışladılar, sermayeye ittiler, kendi tabanlarını güncel sanata karşı koşulladılar. Ve şimdi Tito esinli bir grup gelip güncel sanat aracılığıyla onların dilinden onların tabanlarına aslında hitap eden şekilde propaganda yapmaya çalışıyor. Burada bir rekabet de böylece ortaya çıktı. Hani Brecht bizimdi telaşı olarak özetleyebiliriz bunu. Hani Marx-Lenin bizimdi. Bunlar da kim? Komünizm lazımsa onu da biz getiririz geleneksel Türk iktidarı refleksi değil sadece, Solda da lazım olsun olmasın komünizm propagandası yapılacaksa onu da biz yaparız dayılanması olabiliyor. Ama güncel sanatçılar da kim oluyor demekten daha meşrusuna Koç sayesinde kavuştular, daha iyisini onlara Koç logosundaki boynuzlar verdi –Brecht bizimdir Koç’un değil! Marx bizimdir, Bakunin bizimdir, Koç’un değil. Ama ya Koç bahaneyse ve asıl kastettikleri Brecht bizimdir güncel sanatın değil vurgusuysa? (ve eğer durum buysa güncel sanat denince gerçekte ne anlaşılıyor?) Sanat ve siyaset sahneleri ayrıdır ve siyaset sahasının siyasi değeri sanat sahasının siyasi değerinden üstündür, Marx bizimdir, Brecht bizimdir, Bakunin bizimdir, ve istersek sol film yaparız veya sol şiir yazarız ama sol video art yapmalarına, sol enstalasyon (yerleştirme) yapmalarına da izin vermeyiz. Yaparlarsa da lafı yerleştiririz! Biliyorsunuz yerleştirme terimiyle Erman Toroğluvari oynamak, kodu mu oturtan sanat benzeri şakalarda anmak diye de bir moda var. Enstalasyona ilk Türkçe karşılık arayanların bilmem akıllarına gelmiş miydi..

Zaten güncel sanat hep dişil kodlanıyor. Acaba güncel sanatın öteki kutbunda duran delikanlı sanat nedir? Herhalde delikanlı sanat yerleştirme falan yapmaz direktman yerleştirir!! Hakiki olan yerli, yerli olan da yerelde egemen olan olarak algılanıyor. Yereli, yerelde kim kazandıysa, kim egemense o temsil ediyor, yerelde kaybeden, ezilen değil. Bienal karşıtı ilk bildirilerden birinde aktivistlerin Bienal’e gideceklerden ‘sanatseviciler’ diye sözederek seviciliği rahatlıkla pejoratif bir anlamda kullanabilmeleri örneğindeki gibi: Bu dört kadın ve sanatsevici izleyicileri ne kadar sahici olabilirler ki bizim harbi siyasetimiz ve harbi efe sanatımız karşısında…

Sanatın lüzumsuzluğu tartışması deyince özellikle görsel sanatların lüzumsuzluğu ve Türkiye’de hala yeni ve oturmamış olan (akademilerdeki zayıflığından da görülebileceği gibi bırakın toplumu) güncel sanat formlarının lüzumsuzluğu akla geliyor. Zaten kimse diyelim Sonbahar filminin galasına elinde düdüklü video kameralarla gidip Kültür Bakanlığı’nın sponsorluğunda 19 Aralık filmi çekilmez diye bağırmıyor. Öbürü ne ki, yerleştirme! Ama o sinema[7]

Brecht Kiminse Elini Kaldırsın

Brecht bizimdir Koç’un değil derken esas niyetlerinin hani Brecht bizimdi güncel sanatın değil telaşı olduğunu söylediğimde bir iddiada bulunmuş oldum. Bu iddiayı sınamak gerekir. Bu sınamayı iki yönden yapabiliriz. Birincisi, “peki, madem öyle, angaje ve bağımsız kültür sanat girişimlerine sol nasıl yaklaşıyor?” sorusunun izini sürebiliriz. Sol bağımsız ve angaje sanat işlerine ne ölçüde ilgi gösteriyor? Bu tür sanat işleriyle düşünme alışkanlığına sahip mi? Alternatif bir sahne yaratmak için gereken alternatif emeği ortaya koyuyor mu? Fanzinleri, bağımsız yayın girişimlerini mi öncelikli referans alıyor yoksa kütüphanesi ve referanslar dokusu anakım yayınevlerinden çıkmış yayınlara mı dayalı, kenarda köşede bir sergi açıldığında ama bağımsız ve angaje bir sergi ise oraya gidip o sergiyi hadise addediyor mu? Anaakım dergileri değil tam dışarısını, mesela fanzinleri merkeze alan bağımsız alternatif bir kültür dünyası mı kuruyorlar?

Kişi teorik olarak bağımsızdan yana olabilir. Ama benim baktığım şey peki pratikte ne yapıyor sorusu. Kendine hiza aldığı, üzerinde durduğu, tartıştığı, kapak yaptığı, eleştiri getirdiği, sövdüğü, beğenmediği, alıntı yaptığı, arkadaşına bahsettiği, ilk boşlukta tekrar düşündüğü sanat eserleri, yazılar, filmler, dergiler, kitaplar, düşünürler hangileri? Burada bir bağımsızlar örüntüsü kurulmuş mu gerçekten? Benim gözlemlediğim kadarıyla Türkiye’deki yaygın tercih anaakım kültürü takip ederken burun kıvırmak, anaakıma eleştirel sol gözle bakmayı solda olmanın sorumluluğu saymak, ama deneyci olanı, bağımsız olanı, günün marjında kalanı diğer kenarlara bağlayarak bir alternatif örüntü kurmaya pek enerji ve zihin ayırmamak.

İkinci sınamayı da kurumsal çerçevelerin, holdinglerin vdlerinin ışığında olup da reddedilmeyen diğer sanat formlarını örnekleyerek gerçekleştirebiliriz. Bu konuda aslında fikir birliği içindeyiz: bence de Kültür Bakanlığı’ndan sponsorluk alan siyasi filmlere protestoyla yaklaşmaya gerek yok; sponsorları dolayısıyla İstanbul Film Festivali’ni yuhalayalım görürsek Angelopulos’a yumurta atalım ben de demiyorum; Yapı Kredi Bankası basıyor diye Nazım Hikmet’i protesto etmeyelim bence de; Angelopulos seyretmeye, Nazım okumaya, Sonbahar üzerinden 19 Aralık sürecini yeniden düşünmeye devam edelim, hiçbir itirazım yok. Tek anlaşamadığımız nokta güncel sanata istisnai bir statü tanınıp kendini iptal etmeye davet edilmesi fikrine ben katılamıyorum (bir de genel olarak büyük harfle Kültür’ün inşasına karşı mücadele gereğini ekliyorum). Özellikle de “bir holding bizi Brecht’e çağırıyor” diye yazanlar beni şaşırttı. Birden bunu söyleyenlerin Açık Radyo’daki anarşist programlarına bakıp da “Soros bizi anarşizme çağırıyor” diyenlerin söylemiyle aynı düzleme geldik. Yoksa “bir banka bizi Nazım Hikmet’e ve Robert Owen’a çağırıyor” diye de mi bağırmalıyız? Radikal 2’ye bakıp ‘vay Aydın Doğan’ın entelektüelleri’ diye silenlerin yanında yerimizi ayırttık birden. Daha dün, üstelik de Taraf’ta, şehitlerimiz ne olacak çağrıları yapan milliyetçi şairleri çaktırmadan koruyanlar bugün ben marksistim demekle marksist olunmaz diye ayar vermeye kalkıyorlar WHW’ye. E tabii soran yok sen marksizm için ne yaptın WHW ne yaptı koy bakalım bir masaya, ayrıca zaten WHW şehit aileleriyle değil de Diyarbakır’la ilgileniyor di mi… Hem daha fiili Bienal vakti gelmeden internetteki çağrılarda yukarıda andığım metinlerde de keskin bir dille “bölücülük yapacak bunlar” çağrıları yayınlanmamış mıydı? Ama esas mesele, güncel sanata karşı yukardan konuşmayı kolaylaştıran, ben marksistim diyen sanatçıların hangilerinin marksist olduğunu ben birazdan söylerim şimdi kapı dışında beklesinler rahatlığı veren nokta güncel sanatın Türkiye’deki –hala süregiden– yeniliği, oturmamışlığı, istisnailiği, ve de dramatik biçimde kendisinden çok daha fazlasına adresleniyor oluşu. Bu bir tiyatro festivali olsa ve Koç yüzde 25 değil 30 destek verse de bu dille konuşamazlardı. Dolayısıyla aslında bunlar bahane: güncel sanattan ve güncel sanatın çağrıştırdıklarından, onlara göre imlediklerinden bahsediyorlar gerçekte diyemez miyiz? Şu iki noktayı da akılda tutalım: güncel sanatın Türkiye’ye gecikmiş gelişi 80 sonrasına ve özellikle de Sovyetler sonrasına denk geldiğinden Türkiye’de neo-globalizme, güncel sanata, küratör pozisyonuna, tek kutuplu dünyaya hep aynı paketten çıkanlar gözüyle bakan bir tedirginlik de var. Sanki Sovyetler yıkıldı ve görüyor musun bu yerleştirmeler çıktı gibi bir anakronik huzursuzlanma hali. İkincisi de, Türkiye’de, 90’larda öne çıkan güncel sanat politizasyonunun, gerek Genç Etkinliklerde berraklaşan haliyle gerek bireysel ve kolektif denemelerde görülen haliyle modern aklı zorlayan, alternatiflerde gezinen ve kolay dizginlenemeyen doğasının mevcut sol konvansiyonlara uyumlu olma gibi kaygılara sahip olmaması.

Aslında tüm kurumsal bağlardan komple soyunma alanı olsa, böyle bir öneri getiriliyor olsa sevinçle karşılamak, dikkatle ele almak gerekirdi, ama mevcut sahnede sadece seçilmiş disiplinlerin soyunması isteniyor gördüğüm kadarıyla. Ve de belki çıplaklık önce dişil olana yakıştırılıyor…

Bana göre güncel sanatla siyaset yapılacak, yapıldı bu ülkede, üstelik de, sözgelimi aynı süreçte Türk öykücülüğünün yaptığından çok daha fazla siyasi çaba var, oldu bu alanda. Son 20 yılda sinemada üretildiğinden çok daha yoğun eleştirel politik işler güncel sanatta üretilmiş olmasın? Üstelik de güncel sanatta pek çok disipline nazaran daha az uzlaşmacı, daha yenilikçi pek çok denemeye tanık olduk. Hoş, bugün durum geriye doğru gitmekte evet. Çok teşvik gören bir çekilme ve dağılma gözleniyor. Günün kahraman politik güncel sanatçılarını savunmak değil niyetim –öyle bir cephe göremiyorum çünkü. Ama bu fikri de bırakmamak gerektiğini ısrarla söylemek durumundayım: hayat uzun…

İyi de Sanatta Hami Meselesi Hiç mi Ciddi Değil?

Sanatta hami meselesi elbette ağır. Ve de Bienal’in bir festival olarak sosyo ekonomik niyetleri, İKSV’nin devletle sermayeyi birleştiren bir Vakıf olarak büyük harfle Kültür’ün idaresinde oynadığı rol bir kez değil sürekli gözlenmek, didiklenmek durumunda. Sibel Yardımcı’nın iki Bienal önce yayınlanan “Kentsel Değişim ve Festivalizm, Küreselleşen İstanbul’da Bienal” kitabı (İletişim, 2005) İstanbul Bienali, İKSV, İstanbul ve küresel sermaye ilişkilerini özenle sorguluyordu ama muhtemelen alandaki en ciddi çalışma olduğundan adı pek anılmıyor. Kuşkusuz sadece Bienali kapsamayan festivalizm sermayenin kendi amaçları çerçevesinde piyasaya sürdüğü bir dil –bir gösteriler dizisi.

Ancak bu bir sanat eserinin bize gelişinde rol oynayan katmanları teke indirgemek için bir sebep değil elbette. Basit bir sınıflandırmayla bakacak olursak üç katman görüyoruz; birincisi prodüktörlerin, yayıncıların, sponsorların, İKSV’nin amaçlarını ve motivasyonlarını içeren katman, ikincisi editörlerin, küratörlerin katmanı, üçüncüsü de sergide yer alan sanatçıların tek tek amaçlarını yapmaya çalıştıklarını içeren katman. Bir de tabii bağlam meselesi var, ortaya konan ürün nasıl bir kültürel bağlamda dolaşıma giriyor? WHW Bienali 1999 değil 2009 yılının Türkiyesi’ne dahil oldu ve neliği ona göre şekillendi…

Prodüktörlerin katmanı tek belirleyici katman olarak anılıp güncel sanat toptan yargılandığında belirli bir ‘sanatta muhafazakarlık’ da dolaylı olarak beslenmiş oluyor. Gelenekselci kamp güncel sanat kampına göre daha büyük olan, daha çok paranın döndüğü, daha çok sanatçının ve eleştirmenin ve derginin ve galerinin ve koleksiyonerin dahil olduğu kamptır –dengeler hafif hafif değişmekteyse de bugün bile. Gerçekten Türkiye’deki galerilerin hemen hepsi bu kampa dahildir, güzel sanatlar buradadır, koleksiyonerler, yatırımcılar buradadır, yaşama şansı bulan sanatçı sayısı da bu altyapı sayesinde çok daha yüksektir. Karşı kampın sahnesi olarak gördükleri WHW Bienali’ni protesto ederken ‘bu ülkenin esas sanatçıları bizleriz, geleceğin sanatçıları da akademilerden çıkan yüzlerce gencimiz olacaktır, bu düzenin değişmesine sessiz kalmayacağız’ çığlığını boşuna atmıyorlar…

Bu kamp bir şekilde bağımsız bohem sanatçı mitini diri ve ‘pazarlanabilir’ tutmaya da özen gösterir. Sadece güncel sanatın akçeli bağlantıları mercek altına alınıp geleneksel plastik sanatların devletle ve sermayeyle kurduğu bağlar mevzu bahis edilmeyince, gizlice bu kamplaşmada bir taraf saklanarak, örtü altında tutularak korunmuş oluyor. Türkiye’de 80’lerde yeni orta sınıfın ortaya çıkışıyla büyüyen galeriler-koleksiyonerler pazarı, ev dekorasyon dergilerinin patlamasından yeni şehirli elitlerin sahne almasına dek geniş bir zeminde okunmaya açık. 1980’lerde yeni burjuvazi ve eşlik eden yeni kültürünün mihenk taşlarından biri olmadı mı dekoratif Türk resmi?

Güncel sanat kötüdür sponsorludur dendiğinde peki hangi sanat iyidir diye soracağız elbet her seferinde ve buna cevap vermeyen söylemlere kuşkuyla bakacağız.

Peki bu durumda alternatif sol göz neyi arar?

Kurumlara ve yapılara ve imajlara, bu anlamda yapısal siyasetlere baktığı kadar işlerle düşünmeye, sanatla düşünmeye de eğilimli olduğunu göstererek sanatın kendi bağlamından kopmayan, sanatı araçsallaştırmaya engeller çıkartan bir bakışlar çokluğu araması beklenir. Görünür sponsorlar kadar görünmeyen sponsorları da kollayan, ve sanat tarihinde sanatçı pozisyonunun gelişimini de gözönünde bulunduran bakışlar gerek… Yeni zenginlerin büyüttüğü evinde bohemlik eden derin ve de dahi sanatçının, sponsorlarla toplumsal dönüştürücülüğe sahip kamusal sanat projeleri gerçekleştirmeye uğraşan güncel sanatçıdan fersah fersah daha fazla pazarlanabilir olduğunu unutmamak şart.

Erden Kosova’nın hatırlattığı gibi[8], bir gariplik de şu: kendi sunum ortamlarını güncel sanat kadar eleştirel süzgeçten geçirerek bizzat sanatıyla tartışmaya açan başka hangi disiplin var acaba? Mesela filmler sinema salonlarının nasıl işlediğini, bir sinema filminin dolaşıma girme sistemini ne kadar masaya yatırıyor, ne kadar işlenen bir konu bu Türk sinemasında?

Bienal’in Gösteri Ortakları

Bienal’e abartılı ilgi göstermenin arkasındaki öğelerden biri de gösteri entelektüeli olmanın dayanılmaz cazibesi galiba. Herkes büyük gösterinin bir parçası olmak istiyor günümüzde. Gösteri toplumu en banal anlamıyla sahnede. Gösteri entelektüelleri diyebileceğimiz bir tipleme de doğuruyor bu çağ. Sadece olay değeri taşıyan etkinliklere, yayınlara odaklanan, gerekirse sistemin dışında olmaktan da sözeden ama bütün varlığını gösteriyle beraber ama gösterinin eleştirmeni olarak anılmayı garantilemeye adamış olan entelektüel…

Gösteri entelektüeli kültürel gösterilerin bir koleksiyoncusudur –gösteriden uzakta konuşurken görüntüleyemezsiniz onu. Gösteriyle beraber akla gelmek ister –bu anlamda iliştirilmiş gazeteciler gibidir, tek farkla ki gösteri entelektüeli eleştirel oldukça tanktaki yeri daha bir garantilenir. Ama gösteri dışında –yani gösteri tankından çıkarsa– can güvenliği yoktur.

Kısacası WHW festivalizmin ortasında propagandasını yapadursun, zaten bizim için değil bu propaganda. İliştirilmiş gösteri entelektüelleri de gösterinin bir parçası olmaya devam etmenin bütün hazzını yaşamaya devam etsinler ilişecekleri bir sonraki olay’a kadar. Biz kendi işimize bakalım ve solun alternatif emek sahalarına daha fazla yoğunlaşmasının yollarını arayalım. Siyaset sahasının siyasi olarak sanat sahasından yukarıda, daha değerli, hiyerarşik olarak üstte olmadığını yani siyasetin sanattan daha siyasi olmadığını unutmadan, içiçe düşünme perspektifini yitirmeden, güncel sanata istisnai bir ötekilik yakıştırmadan, ve pazarlanabilirliği tavan yapmış odasında, atölyesinde, dahiyane üretimler yapan bohem sanatçı mitine karşı koyan kolektif yaratıların da içindeki sanatçı tiplemelerinin nereden daha çok geldiğini akılda tutarak…



[1] “Ne Seninle Ne Sensiz, Ortodoks Sol ile Güncel Sanat Alemi Arasındaki Çatışmaların Türkiye’de Siyaset-Sanat İlişkileri Üzerindeki Etkisi ve 11. Uluslararası İstanbul Bienali”, İnsan Neyle Yaşar?, Metinler içinde, İKSV, İstanbul 2009, s. 353-364.

[2] “Yavaş Kurşun II”, Erden Kosova, http://www.red-thread.org/tr/makale.asp?a=26.

[3] Tabii güncel sanatın bu denklemdeki gücü 2000’lerde giderek arttı, galeriler ve koleksiyonerler vs bulmaya, akçeli işlerde rekabete girmeye, pastanın kenarında parmağını daha fazla gezdirmeye başladı. Özellikle de kurumsal destekte artış belirgin oldu, hala eğitim kurumları terazinin diğer kefesine yatırım yapıyorlarsa da…

[4] Güncel sanatın 2000’lerde giderek kurumsallaşması ve giderek apolitizme ve kariyerizme daha fazla dayanır hale gelmesini daha önce RadikalArt sergisi üzerinden anmıştım. Bu anlamda güncel sanatı Türkiye için kaçmış bir fırsat olarak görüyorum. Ama kaçmasında güncel sanatın Türkiye’de henüz sermaye ile tanışmadığı, alternatif kanallardan aktığı ve eleştirelliğini kurmaya çalıştığı 90’larda ortodoksi tarafından dışlanmasının çok ciddi rolü olduğunu da düşünüyorum. Güncel sanat fırsatı kaçmış olsa da temel derdim devam edecek, ediyor, o dert de şöyle özetlenebilir: siyasetteki özgürlükçü, deneyci, yenilikçi, avangard pozisyonların sanattaki yenilikçi, avangard, özgürlükçü pozisyonlarla içiçe geçtiği bir imkan lehine sanat-siyaset içiçeliğini savunma hattını terketmemek. Bir de tabii sanat-siyaset arasında siyasi olarak bir hiyerarşi varsayan sanat politikalarına karşı siyasi olarak eşit değerdelik tavrıyla yer almayı netleştirmek ve sürdürmek. Bu tutum aslında sadece kültür sanat politikalarını etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda siyasetin belirlenmiş siyaset sahasından taşmasına ve gündelik hayata kavuşmasına da denk geliyor. Bu da bizi nasıl bir sol tartışmasına götürüyor: siyaseti salt siyaset sahnesinde algılamayan bir solsa bahsettiğimiz, ki bence özgürlükçü solun olmazsa olmaz bir koşulu bu, sanat ile siyaset arasında da siyasi bir hiyerarşi varsaymamak durumunda.

[5] Mesela iki Bienal once Vasıf Kortun tersine mega şov yapmayı önemsediğini söylüyordu söyleşilerde. Şampiyonlar ligi finali, mimarlık kongresi veya Formula 1 gibi bir mega olaya imza atmak değerliydi İstanbul’da. Zaten İstanbul teması da bununla uyumluydu o Bienal’deki. Halbuki WHW mega olayın bir parçası olmayı gerekçelendirilmesi gereken birşey olarak görüyor ve açıkladıkları gerekçe de temelde Bienalin bir propaganda platformu olarak cazibesi, reddedilemezliğidir.

[6] Bütün bu formlara Türkiye’de çok yeni ve tehlikeli şeyler gibi bakmak eğilimi sürmektedir. Taşıdıklarından çok daha fazlası atfedilen formlar henüz bunlar Türkiye’de…

[7] Bir keresinde bir kafede Neskafe istemiştim yıllar önce, çay 10 liraysa Neskafe diyelim 50 liraydı, abartılı bir fark vardı. Bildiğiniz bir kaşık Neskafeyi plastik bardağa koyup üzerine sıcak su eklemekten ibaret bir sunum. “Nasıl oluyor da çay 10 lirayken kahve 50 lira oluyor,” diye sorduğumda adam şöyle cevap vermişti: “o kahve…”

Saygıyla eğilelim ve Neskafe’nin aslında pek kahve olmadığından da kimseye sözetmeyelim…

[8] “Yavaş Kurşun II”, agy.

Comments Off

Ağıt Ritüeli Olarak Şiilerin Muharrem Törenleri

Acı Tekrar Yaşanmalı, Teşebbühi Bile Olsa;Kan Tekrar Dökülmeli, Temsili Bile Olsa.Ağıt Ritüeli Olarak Şiilerin Muharrem Törenleri**2007 yılında doktora okuma dersleri sırasında hazırlanmış ama bitirlişmemiş bir makale“Ağıt, sos…

Comments Off

Med Cezir






Marmara’daki ilk senemde dersine her girdigimde kendimi gercekten bir guzel sanatlar okulunda hissetmemi saglayan hocadir Hakan Onur en basata benim icin. Her dersinden cikisimda icimde inanilmaz bir uretme arzusu uyandirirdi gercekten. Cok hos konusan cok zeki bir insandir kendisi diyecegim ama bu sanirim yaptigi resimlerden de cok net okunabiliyor illa konusmasini dinlemeye gerek yok. Baska baska bir dunya yaratiyormus gibi gozukse de Hakan Onur resimlerinde kendi dunyasini, kendi hayali karakterleriyle, bir suru sembollerle ve yazilarla en cok hosuma giden de Mickey Mouse’un elleriyle sanki yeniden kurguluyor. Emre Zeytinoglu da sergi ve Onur icin oldukca guzel sozler soylemis:


Hakan Onur’un “Med-Cezir” sergisi, sanatçının kendi yaşamına doğru çıktığı bir keşif gezisi niteliğinde… Yaşanmış anların çabukça tüketilmesi; tüketilirken de sürekli olarak (ve nedense) “gelecek” olanın tasarlanması, bizim “şimdiki zaman”ı ertelememize neden olur. Sanki yaşamın her anı, geleceği hazırlamakla görevlendirilmiş gibidir. Böylece yaşam, her yaşanmakta olanı ve her deneyimi görmezden gelir ve onu belirsizleştirir. 

Oysa “şimdiki zaman”ı görmezden gelmek, onun geçmişteki varlığını ortadan kaldırmaz. Dahası, deneyimleri de yok etmez. Onlar giderek birikir, bir denizin yükselmesi halinde yaşamımızın kıyılarını sular altında bırakır; kaçınılmaz bir durumdur bu… 

Ama o su baskını bir sürenin ardından yerini, suların çekilmesine bırakır. Tam o çekilme sırasında görülür ki, denizin anılardan sürüklediği tortular, yaşamın kıyısında serili durmaktadır. İşte üst üste yığılmış o tortuların üzerinde bir gezintiye çıkmak, şu andan geriye doğru başlatılan bir keşif yolculuğudur. Artık o tortu tabakası, ayaklarımızın altında asla ilk yaşandığı haliyle uzanmamaktadır. Geçmişte yaşanmış ve deneyimlenmiş olan şeyler, birbirlerinin içine sızmış, yeni bir biçime ve içeriğe dönüşmüştür. Bu içerik, bizim “med-cezir” sürecimizin bir resmidir. 

Hakan Onur “Med-Cezir” sergisinde, kendi yaşamının kıyısına birikmiş o tortu tabakasının üzerinde yürüyor, ayaklarının altında uzanan “”her an”a yeniden ve daha dikkatli bakıyor. Anılar şimdi ilk yaşandıkları halden çok farklıdır. Onlar bugünden geriye doğru seyredilen, fakat yol aldıkça yeni durumlara dönüşen, bir kez daha keşfedilen anlamlardır: Sanatçının yaşadığı her şeyin yeniden sunuluşudur… Sergideki resimlerin içine gizlenmiş bir yaşamdır. 

Emre Zeytinoğlu 


Sergiyi gormek isteyenler : Nisantasi Galeri MAC 23 Ekim- 30 Kasim Tarihleri Arasinda
Comments Off

Nur Muskara

Bu sabah bloglara bakarken Nur Muskara’nin yeni ekledigi fotograflara bakiyordum. “…çevreyle eşzamanlı düşünmek gibi; en yüzeysel, popüler veya direkt(geçirgen) olanla ilgileniyorum.”diyor Nur Muskara.Cesitli cizimler de yapiyor ama fotograflarinda cok farkli bir goz surekli cevresini bize ziyadesiyle hisleriyle birlikte geri veriyor. Sanatci Izmir’de yasiyor ve calisiyor. Gundelik hayatinin

Comments Off

OUTLET@HARPER’S BAZAAR

Sebnem Kırmacı

1-Outlet’i hiç bilmeyen birine anlatsanız nasıl anlatır- nasıl tanımlarsınız?

Outlet//İhraç Fazlası Sanat 2008 yılı Ekim’inde kurulmuş bir sanat mekanı. Sanat mekanı diyorum çünkü Outlet, hem galeri gibi çalışıyor hem de non-profit bir kısmı var. Temel meselesi; İstanbul’un sanat tartışmalarına yeni bir soluk getirmek, merkez-çevre ayrımı yapmadan sanatçılara ulaşmak ve daha önemlisi bugüne dek uluslararası bienallerde isimlerine rastladığımız Türkiyeli sanatçıların yerel sanat ortamında farklı bir dolaşıma girmelerini de sağlamak. 90’lardan bu yana, dolaşımı, yurtdışından yurtiçine doğru olan sanatsal akışın yönünü bozmak, dahası, merkez-merkezdışı tartışmalarını kulak ardı edip, risk almak üzerine çalışan bir sistem inşa etmek. En başta, sıradan bir galeri olmanın ötesine geçip, galeri nedir, nasıl çalışır, sanatçılarıyla nasıl ilişki kurar, nasıl sergiler yapar vs’yi yeniden tanımlama ihtiyacı duyduk. Yeni bir tarife ihtiyacımız vardı, çünkü varolan yapı potansiyel olasılıkları karşılamıyordu. Genç, sanata yeni başlamış ama cesur ve üretken insanların desteklenmeye ihtiyaçları vardı. Ama bunun da ötesinde, 90’lar ile 2000’leri birbirine bağlayacak güçlü ve inandırıcı bir çağrı kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı. Outlet, bu ihtiyacın duyulur olduğu bir zamanda temellerini atmaya başladı. Ve geçtiğimiz yılın Ekim ayında da ilk sergimizle birlikte açılışını yaptı.

Bir yanda, kısıtlı galeri sistemi içinde çalışan ve bu sistem dışında görünür olmayan bir azınlık, öte tarafta, galerilerden uzak duran ama dünyanın dört bir yanında sergilere davet alan sanatçılar var. Biz, hem üretimi Türkiye dışında da kabul gören, hem de ulusal düzlemde tanınması gereken, Türkiye sanat tarihini yazan sanatçılarla çalışmak, onlara Türkiye’de de hak ettikleri değeri vermek amacını güdüyoruz. Bu anlamda, herkes için geç kalmış bir çabayı da gün yüzüne çıkarttığımızı düşünüyorum.

2-Outlet’in kuruluş hikayesini anlatırmısınız? Nereden ve nasıl (hangi fikirlerle) yola çıktınız?

Outlet; biraz cesaret biraz da zorunlulukla atılmış bir adım. Ben 2004 yılından beri sanat yazarlığı yapıyordum ve art-ist güncel sanat dergisinin editoryal ekibinde yer almaktaydım. Radikal, Birgün, Sanat Dünyamız, Sabah gibi pek çok gazete ve dergide yazılarım yayınlanmaktaydı. Tüm bu yayınlar birer okul gibiydi ve çokça sanat insanıyla yüzyüze tanışmama vesile oldu. Ve zaman geçtikçe bir mekan gereksiniminden bahseder olduk. Doğrusu Outlet, bu ihtiyacın bir karşılığı gibidir. Bugün böyle bir mekanı var etmenin en temel gerekliliklerinden biri, müzayedeler ve yeni aile müzeleri arasında sıkışmaya başlayan sanat alanına bir nebze olsun nefes aldırabilmektir. Ne müzelerde yerini alacak kadar yaşlı ne de oturmuş galerilerin listesine girecek kadar genç olmayan çok sayıda insan için Outlet, üretimleri paylaşmaya imkan sağlayan bir mekan olarak çalışmaya başladı.

En başından beri Outlet, taze ve oldukça yenilikçi bir dil kurmaya çalıştı. Sanatçı seçimi de mekan seçimi de, isim seçimi de böyle bir yeniliğin ilk işaretlerindendir. Mekan seçimini ele alalım: Tophane semti, sanat haritasında bulmacanın eksik parçasıydı. Fındıklı-Beyoğlu hattı, yani İstanbul Modern’i İstiklal Caddesi’ne bağlayan cadde sanatsal açıdan geçtiğimiz yıla dek dikkat çekmemişti. Bir yanda Hafriyat ve Depo öte yanda İstanbul Modern, tepede ise İstiklal Caddesi’ni düşündüğünüz bir üçgenin tam ortasında Tophane yer alıyor. Bu açıdan buranın keşfi bir zorunluluktu. Ancak tabi ki, bu alana gelişimiz çok kolay olmadı. Outlet, önceden bir esnaf lokantasıydı ve içini tamamen yıkıp yeniden yapmamız gerekti. Aylar süren bir hazırlık sürecinden sonra ise karşımıza “mahalle” ve “mahalleli” olguları çıktı. Bugüne dek, pek çok sanat mekanının yerleştiği semtlerde hiç çıkmayan sorunlarla yüzleştik. Hoş, bu yüzleşmeler yeni keşifleri, arkadaşlıkları sağladı ama başta ne yaptığımızı anlamakta, kabullenmekte çokça zorluk çeken mahalleliyle ciddi bir kan uyuşmazlığımız oldu. Neyse ki şimdi durum çok daha parlak. Çevredeki elektrikçi, tesisatçı, emlakçı hepsi, sayıları giderek artan galerilerle çalışmaktan memnun. Sonuçta biz Tophane’ye akan sanat mekanlarının öncülerinden olduk. Ve sonuçta savaşa en önde girenler gibi, en çok mücadeleyi biz verdik.

3-Kurulduğu günden bugüne; zaman içinde Outlet nasıl yol aldı, nasıl gelişti, ne yöne doğru gitti? Şu anki duruşu nedir?

Outlet, çok heyecanla yola çıktı ve doğrusu heyecanımızı kaybetmemeyi önemsiyoruz. Geçtiğimiz bir yıl içinde, genç-yaşlı, ünlü-ünsüz, Türkiye’den ya da yurtdışından, merkezden ya da periferiden pek çok sanatçıyla çalıştık. Bu sanatçıların arasında Allora&Calzadilla, Adrian Paci gibi isimler de oldu, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşayan ve ilk sergilerini yaptığımız genç sanatçılar da… Sonuçta, 36 sanatçının katılımıyla hazırladığımız 5 grup sergisi, 4 proje alanı sergisi ile bir seneyi kapattık. Bir galeri için fazlasıyla yüklü bir programdı diyebilirim.

Sergiler programının dışında yayınlar yapmayı da çok önemsiyoruz. Geçtiğimiz sezon ‘Dersimiz Güncel Sanat’ isimli bir yayın çıkardık. Bu yayın, 2008 yılında Mimar Sinan Üniversitesinde verdiğim Sanat Sosyolojisi dersleri paralelinde düzenlediğim güncel sanat konuşmalarını içermektedir. 2008 yılına ait taze tartışmalardır hepsi. İsminden dolayı bu kitap, alana bir giriş niteliğinde görünmekte. Hem bu alanın uzmanları hem de konuya hiç aşina olmayan meraklılar yaz boyunca kitabı okudular. Eylül’de farklı disiplinlerden gelen insanlardan gelen yorumlar çokça kişinin bu kitabı yazın okuduğunu gösteriyor. Kitabın farklı alanlardan kişilere ulaşması tam da hedeflediğimiz, arzu ettiğimiz bir şey.

Eylül sergimizle birlikte iki yeni kitap çıkardık. Biri sergimizin bir parçası olarak tasarladığımız ve Ahmet İnsel’den Burak Arıkan’a farklı alanlardan 4 yazarın metinlerini ve sergi katılımcısı sanatçıların yapıtlarını içeren ‘Darbe’ kitabı, diğeri ise geçtiğimiz yıl yaptığımız tüm etkinlikleri kapsayan ‘Outlet Almanak’ı. Bu Almanak’ları her yıl çıkarmayı hedefliyoruz. Zira sanat alanı da toplumumuz gibi belleksiz. Yayınlar, belleği taze tuttuğu gibi, dönüp kendinize bir bakmaya ve geleceğe doğru adımlar atmaya da faydalı oluyor diye düşünüyorum.

Tüm yaz boyunca Almanak’ı hazırlamakla meşgul olduk ve dolayısıyla tekrar tekrar neler yaptığımıza baktık. Ve bu yıl için de kararlar aldık. Bu yılki en muhim kararımız, kişisel ve/ya 2 kişilik sergiler yapmak. Geçtiğimiz yıl genel bir çerçeve sunduk sanatsal yaklaşımımıza ilişkin, bu yıl ise sanatçılara, yapıtlarına, her bir sanatçının yaklaşımına daha derinleşerek bakmayı mümkün kılmak istiyoruz. Sanatçıların farklı dönemlerden yaptıkları işleri de, sadece Outlet için hazırladıkları projeleri de bu yılki programa dahil ettik. Sonuçta duruşumuz, sanata bakışımızda bir farklılık yok. Sadece; sergilere odaklanan bir yaklaşımdan sanatçılara ve çalışmalarına odaklanan bir yaklaşıma daha ağırlık vereceğiz.

4-En başından itibaren yer verdiğiniz etkinliklerden yola çıkarak örnekler vererek Oulet’in haritasını-konumunu anlatsanız? Dönüm noktalarını?

Outlet’le ilgili en hoş yorumu sanat yazarı Mahmut Koyuncu yapmıştı aslında. Koyuncu, ilk sergimizden sonuncuya dek, sergi isimlerini yanyana getirmiş ve ortaya çıkan cümleyi yorumlamıştı. “NORMAL OLMAYI REDDEDİYORUM derhal ACİL ÇIKIŞ arıyorum, YARATICI bir YIKIM’la KİŞİLİK KRİZİ’ne tutuldum ama TELAŞA MAHAL YOK … vamos bien*…” Bu isimsel manifestoyu, 68’den anarşizan esintiler taşıyan ve üzerine kişiselliği dayatan bir rahatsızlık, harekete geçme çağrısı olarak yorumlamıştı, çok da haksız sayılmaz.

Biz, klasik bir galeri değiliz ama bir sanatçı insiyatifi de değiliz. Ama bugüne kadar rahatsızlığını duyduğu şeyleri/sıkıntıları dile getirmekten korkmayan bir galeriyiz. Dünyanın önde gelen sanat aktörlerinden Hans Ulrich Obrist, René Block, Hou Hanru, WHW, Katrin Rhomberg yanısıra Tate Modern, Center Pompidou vb merkezlerin yöneticileri, küratörleri ve tabi onlarca koleksiyonerler Outlet’i ziyaret etti. Türkiye’den ve Avrupa’dan pek çok sanat okulu öğrencisi Outlet’in yıl boyu yaptığı sergileri ziyaret etti. Bilgi, İstanbul, Kadir Has, Kültür, Marmara, Mimar Sinan, Yeditepe Üniversitesi sanat ve tasarım öğrencileri Outlet’le ilgili projeler hazırlayıp yıl boyunca sunumlar yaptılar.
Outlet sergilerinde yer alan sanatçılar; Nilbar Güreş, Nevin Aladağ ve Erkan Özgen 11.Uluslararası İstanbul Bienali’ne davet aldılar. Çok yakın zamanda, Berlin’de yer alan ve Rene Block’un yönettiği Tanas’ta, Outlet’in sanatçılarının pek çoğunun yer alacağı bir sergi olacak. Sanatçılarımızın yapıtlarından oluşan bir seçki, Center Pompidou’da sergilenecek. Önümüzdeki ay sanatçılarımız Fikret Atay ve Servet Koçyiğit Strasbourg Art Fair’de yer alacaklar. Ayrıca sanatçımız Fikret Atay bu yılki Liyon ve Alexandria Bienallerine davet aldı. Dolayısıyla pek çok farklı alanda kendimizi sınamayı önemsiyoruz.

5- Outlet 11. Bienale eş zamanlı olarak nasıl bir katkıda bulunmayı hedefledi?

Outlet’in bienal sergisi aslında hiç istemeden bienali tamamlayan bir sergi oldu. Hiç istemeden diyorum çünkü bizim bienale katkıda bulunmak ya da bienalin bu yılki kavramlarından yola çıkarak bir sergi hazırlamak gibi hedeflerimiz yoktu. Geçtiğimiz yıl açılış sergimizin nasıl olacağı belliydi. Dolayısıyla kurgulanmış bir paralellikten değil ancak tesadüften bahsedebiliyorum. Bienal bir biçimde, Türkiye’nin yakın coğrafyasına, Kafkaslara, Balkanlara ve Ortadoğu’ya ve tüm bu coğrafyalardaki tarihsel, politik, sosyolojik ve tabi ki sanatsal dönüşümlere odaklanıyor. Outlet’teki bienal sergisi ise, Türkiye’yi merkeze alarak darbe meselesini, sanatçıların gözünden-yorumundan ve bugünden değerlendiriyordu. Bienal’de Türkiye’ye ilişkin sorunlara fazla yer verilmemiş olması bir biçimde bizim sergimizi tamamlayıcı kıldı. 1980 darbesi ve sonrasında yaşananları uluslararası izleyiciye ve dolayısıyla geniş kapsamlı bir tartışmaya açmış olduk. Asıl amacımız, bugün rahatsızlığını duyduğumuz pek çok sorunun geçmişin çözülmemiş düğümlerinden kaynaklandığını genç izleyiciye fark ettirmekti.

6- İstanbul’un çağdaş sanat kurum, insiyatif yada benzeri oluşumlardan hangilerini beğeniyor, destekliyorsunuz? Hangilerinin şehrin kültürel hayatında önemli bir yeri olduğunu düşünüyorsunuz?

İstanbul çok hızlı değişen bir yer. Her gün yeni şeyler oluyor. Mekanlar açılıyor, kapanıyor, geçici sergiler, kişiler görünür olup kayboluyor. Aralarında oldukça iyi amaçlarla hareket eden de var, sadece günü kurtarmaya çalışan da. 2010 Avrupa Kültür Başkenti meselesini düşünün mesela. İstanbul için gayet kalıcı, önemli bir alt yapı çalışması yapılabilecekken, Ramazan festivali, Avrupa meydanlarında halay showları gibi olabilecek en gereksiz etkinliklere paralar dökülerek, kamunun hakkı olan para harcandı. Dolayısıyla şehrin kültür hayatının çehresini değiştirebilecek önemli bir değişimden mahrum kalındı. Ya da yılan hikayesine dönen AKM’yi düşün. Tüm bu tuhaflıkları desteklemek mümkün değil tabi. İstanbul’da hareketlenmekte olan bir sanat ortamı var. Ve bu ortamın en önemli mimarlarının başında Platform geliyor. Daha kimse bu meselelerle ilgilenmez, yatırım yapmazken Platform hem residency, hem sanatçı konuşmaları hem kütüphanesiyle bir boşluğu doldurdu. Yeni inisiyatiflerden BAS, PİST bana çok sağlam adımlarla hareket ediyor görünüyor. Yüksek kalitede işler çıkarıyorlar. Hafriyat zaman zaman son derece etkide bulunabilen işler çıkarıyor. Biz bu saydığım mekanlardan hiçbiri gibi çalışmıyoruz ama hepsinin yaptıklarını ilgiyle takip ediyoruz.

Comments Off

Erdoğan Zümrütoğlu /// ya da / or /// PiARTWORKS /// 5 Kasım – 31 Aralık

Erdoğan Zümrütoğlu ardarda açacağı 2 solo sergisi ile Pi Artworks’ de!
DemSA koleksiyonu izni ile sergilenecek YA DA I sergisi 5 Kasım – 9 Aralık 2009 tarihleri arasında, YA DA II sergisi ise 10-31 Aralık 2009 tarihleri arasında Pi ARTWORKS TOPHANE, GALER1 ve GALERİ 2’ de sergilenecek.
YA DA sergileri, Pi Artworks ekibine geçen sene katılan Erdoğan [...]

Comments Off

“Rachel Is”



Gun icinde zaman ne kadar cabuk geciyor ve biz bu zaman suresince ne kadarini acaba saatlerce bilgisayar karsisinda geciriyoruz? Hicbir kisisel cikar gudmeden  internet sayfalarinda, yok twitter yok facebook hadi biraz da blog sayfalari ordan oraya geziniyoruz.  Ekonomik geri donusumu olmasa da  el emegi goz nuru emek harciyoruz resmen ekran karsisinda. Kendim de bu sanal alemin olgularini islerimde malzeme olarak kullanmaya calisiyorum, bir anlamda bu yasadigimiz kosullari sanatima tasimaya calisiyorum. Ama tabi ki ve ne yazik ki tek degilim!


Ornegin facebook, dunyayi saran bir iletisim agi fenomeni keza twitter da. Az once sans eseri google readerdan takip ettigim sanat sitelerinin birinde yine gozume bir sanatci carpti .  Rachel Perry Welty. Kendisi aktif bir facebook ve twitter kullanicisi. Hepimize tanidik gelen facebook jargonundan “Status Update” de  sergisinin ismi. Sophie Calle’in bir yabanciyi takip ederek onun fotograflarini cektigi calismasinin aksine Welty kendi yasamini takip edilen konuma tasiyor, twitter ve facebook onun icin bir performans platformuna donusuyor: “Rachel is getting a cup of coffee,” “Rachel is ready for a nap” . Bu isleriyle sanal iletisim aglarinin kullanilis bicimleriyle olusan kimi problematikleri sorgulamayi hedefliyor. Narsisizm, dikizleme, kimlik ve ozel alan gibi konular islerinin merkezine oturuyor.

Sanatciyi twitterdan takip etmek isteyenlere: http://twitter.com/rpwelty

Comments Off

Fotograflarla Turkiye






1953 Silifke doğumlu Ali Oz,  Nokta, Güneş, Milliyet, Cumhuriyet, Aktüel, Tempo, NTV MAG ve Birgün’de çalıştı. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksekokulu Radyo Televizyon Bölümü mezunu olup halen serbest fotomuhabirlik yapmaktadır.

Gectigimiz eylul ayinda Karsi Sanat’ta sergisi olan Ali Oz, fotograflarinda toplumsal bellekte yer etmis olaylari bir belgesel niteliginde sunmus . Cektigi kareler Turkiye’nin son 25 yilinda gormeyi tercih etmedigimiz anlari adeta gozumuze sokar, hatirlatir. 12 Eylul askeri darbesi, 1Mayis gosterileri gibi mucadeleler ve bunlarin karsisindaki polis siddeti…

Yildirim Turker’in sergiyi ve sanatcinin fotograflarini anlattigi yazisini okuduktan sonra daha fazla bir sey soylemek gereksiz! Buyrun okuyun:

Ali Öz’ün her fotografı patlamalı bir duygu yaratır.

Uğultulu fotograflardır bunlar.

Hayatımızın kilit olmuş bir yerini Molotof kokteyli gibi önümüze fırlatır.

Fotograflarından biriyle karşılaştığımız an fiziksel bir değişim yaşamamız bundandır.

Dolaşımımız hızlanır.

Bir ünlem. Bir işaret. bir ipucu. Bir kanıt. Bir çığlık.

Her fotografının ardında görünmez bir ünlem işareti vardır.

Sesli fotograflardır bunlar.

Avaza bağırmayanı bile birilerine seslenir.

Ali Öz’ün fotografları, bütün kaslarıyla gerçek haber fotograflarıdır.

Altına ne yazsanız zayıf kalacağını bilirsiniz. Ancak bir fotograf okuması deneyebilirsiniz.

Her şey, o fotografta vardır.

Bir toplumsal olayı can alıcı ayrıntılarıyla birlikte okuyabilirsiniz onun gözünden.

Kalabalıktırlar bir de. Sesi sever ya, sesini başkalarının sesleriyle birleştirmişlerin yanı başındadır. Kalabalık gördü mü heyecanlanır.

Hızı artar. Kıldan ince kılıçtan keskince olur.  

Bir mitingin coşkusu başınızı döndürür. Oradaymış gibi karıncalanırsınız.

Ali Öz’ün kamerası taraflıdır. Tarafını da hiç gizlemez.

Hep görmek istemediklerimizin, unutmak istediklerimizin; görünmezlerin, işitilmezlerin yanından bakar. Şu dünyadan en çok yara almış biz’in kolunun altına gizlenir.

Onların maruz kaldığı dünya eziyetini gösterir

Kimileyin onu bir küfür gibi kurgulayıp yollar dünyanın merkezine.

Ertesi gün ‘büyük acıların küçük hisseli ortakları’ sabaha o küfürle başlar.

Bize kaçamayacağımız, çivi gibi belleğimize mıhlanacak bir an armağan eder.

Dolaysız olarak vicdanımıza görünür.

Onun fotografının sözü, örtmeye, saklamaya, çarpıtmaya çalışan her sözü yalancı kılar.

Hakikatin olabilecek en çıplak resmidir.

Hırçın, gerilimli, nefes nefese bir anın peşindedir.

Onun fotografını kuran gerilim, tarihin kamaşmasıdır.

Kanımca kendisi tarihçinin önde gidenidir.

Düştüğü kayıt, şişman yorumların yanından jilet gibi gelir geçer.

Tarihin o anının gerilimi, uzun bir çağ romanı gibi yakamıza yapışır.

Sanatçının hasıdır elbet.

Hakikatin kendi kurgusunu yansıtmak için sokaklara, meydanlara, hayatla dalaşanların bağrına yatar.

Kanımca kendisi bir çağdaş ozandır.

Karamsardır. Ama şakacıdır da. Mizaha göz kırpar.

Lafı asla dolandırmadan.

Lafın kendi şiirini hiç dondurmadan.

Her fotografının bir afişe, bir kitap kapağına yakışırlığı bundandır.

Güzelliğin ürperttiği adamlardan besbelli.

En acıtan resmin bile çerçevesi güzellikle çatılmış.

Gözlerini tanık olmaya vermiş. Görmeye, görmeye görmeye bakıyor.

Göstermek; en alt katını, en derinde saklısını göstermek için bakıyor.

Her fotografında müziğin yükseldiği anı yakalamış.

Anahtarın döndüğü, hayatın kendisinin bir metafora dönüştüğü, her şeyin ama her şeyin görünür ve anlaşılır olduğu o biricik anlar dizisi, fotografları.

Ali Öz, hayatımızı fotograflamaya devam ediyor!


Yıldırım Türker

Comments Off

TophaneArtWalk@SABAH

Sanatın yeni adresi: Tophane
ECE KOÇAL

Yaklaşık bir yıldır pek çok sanat galerisi Tophane’nin yolunu tutmaya başladı. Birbirlerine yürüyüş mesafesinde olan bu galeriler, ‘Tophane art walk’ diye bir oluşum başlattı
Çok değil bundan birkaç yıl önce İstanbul’un bazı semtlerine adım atmaya bile korkanlar, şimdi buralarda bir ev veya işyeri sahibi olmak için birbirleriyle yarışıyor. Önce Cihangir, ardından Galata ve Asmalımescit, bu değişimden nasibini aldı. Şimdi sırada Tophane var gibi… Yaklaşık bir yıldır Tophane’nin arka sokaklarına akın eden sanat galerileri bunun göstergesi. Şimdilik bu semtte şık restoranlar veya barlar yok, ama gidişat bunu gösteriyor. Tophane’ye sanat galerilerinin gelmeye başlamasının en önemli sebebi, kuşkusuz İstanbul Modern’in ve Antrepo’nun buraya çok yakın olması. Ardından pek çok sergi için mekân işlevi gören Tütün Deposu’nun da hizmete girmesi buradaki hareketliliği artırdı. Bugünlerde Antrepo ve Tütün Deposu’nda bienalin bulunması da bölgeye ayrıca dikkat çekiyor.

SEMTİ KEŞFETME GİRİŞİMİ
Tüm bunlardan yola çıkarak Tophane’deki iki galerinin sahipleri (Outlet’ten Azra Tüzünoğlu ve Pi Artworks’tan Yeşim Turanlı) bu semti bilmeyenlere keşfettirmek için bir girişim başlattı: Tophane art walk. Burada birbirine yürüyüş mesafesinde pek çok galeri, müze ve sanat kurumu olduğuna dikkati çekmek istediler ve bu mekânları da bir haritada göstermeye karar verdiler. Üstüne üstlük buradaki altı sanat galerisini örgütleyerek bu sezon ilk sergilerini aynı tarihte açtılar. Yeşim Turanlı, Tophane’ye gelme hikâyelerini şöyle anlatıyor: “Pi Artworks, 1998′den beri Ortaköy’deydi. Eylül 2008′de, Tophane’de, biri Boğazkesen Caddesi’nin üzerinde, diğeri ara sokakta olmak üzere iki mekân açtık. Ortaköy, 2003′e kadar çok güzeldi. Ama sonra galeriye gelen izleyici sayısı düşmeye başladı. Günde neredeyde üç-beş kişi geliyordu artık. Ama burada günde 40′ın altına inmiyor. Son yıllarda İstanbul’a olan ilgi artmaya başladı; yabancılar geliyor, Galerist’in Mısır Apartmanı’na geçmesi ve İstanbul Modern’in açılmasıyla birlikte bu tarafa bir kayma oldu. Bienal mekânları zaten uzun zamandır buradaydı. Biz de buraya gelmeye karar verdik. Burası çok ham bir bölge; çöpler bir toplanıyor, bir toplanmıyor. İstiklal Caddesi’nin bu kadar yakınında ama İstiklal’den bu kadar kopuk ve gelişmemiş… İstiklal Caddesi’yle İstanbul Modern’i bağladığı için de çok aktif.” Azra Tüzünoğlu ise bu galeriyi açtıklarında Tophanelilerin ilk başta ne yaptıklarını anlamadıklarını anlatıyor: “Önce uzak durdular, sonra içeri girmeye başladılar. Önce çocuklar geldi; burada neler olduğunu çok merak ettiler. Bu civarda çok fazla okul var ve burada yaşayan çocuklar da hep sokakta. Önce çocukları kazandık, sonra onlar annelerini getirmeye başladılar. Baktılar ki biz zararsız insanlarız, bizi kabul ettiler. Şimdi bizi de bu mahallenin bir parçası olarak görüyorlar.” Bunlara paralel olarak Tophane de değişiyor tabii ki… Galericiler bile bir yılda kendi gözleriyle buna şahit olmuşlar: “Burada biblo toptancıları çoktu, yavaş yavaş gidiyorlar. Her kapanan mağazanın yerine daha temiz mekânlar açılıyor.” Bu arada pek çok bina restore ediliyor, hatta Tophane-i Amire’nin arkasında bir butik otel açılacağı söyleniyor. Kısa zaman içinde Orhan Pamuk Müzesi’nin de açılması buraya ayrı bir hareket getirecek kuşkusuz. Şimdiden özellikle yabancı sanatseverler galeri sahiplerine bu müzeyi soruyormuş.

YAYA TRAFİĞİ ÇOK FAZLA
Çukurcuma Caddesi’nde yer alan Hayaka Artı, aslında sanatçı Dilara Akay’ın atölyesi. Ama bir galeriyi andırıyor. Akay, “Burası ticari bir galeri değil, bir sanatçı platformu. Ben de içinde bir sanatçıyım. Bienalle eşzamanlı olarak veya diğer sanat yoğunluğu olan zamanlarda burayı galeriye çeviriyoruz,” diyor. Bir yıl önce bu mekânı açtığını söyleyen Akay, Tophane’nin önemini şöyle anlatıyor: “İstanbul Modern’in, Antrepo’nun, İstiklal Caddesi’ndeki galerilerin yoğunluğu, bu arayı da doldurmamıza sebep oldu. Çünkü burada çok yaya trafiği var. Galeriler açılıştan açılışa gezilir. Burası her gün geziliyor. Bu mahallenin çocuklarıyla çalışmalar yapıyoruz. Geçen yıl mayıs ayında 15 çocuğun katıldığı bir resim atölyesi yaptık. Bu yıl, haftada bir galeri ve müzeleri gezdirme projemiz var. Çocukların bizimle etkileşime geçmeleriyle birlikte gündelik kullandıkları lisan bile değişti. Öğretmenlerini görünce nasıl toparlanıyorlarsa, bizi görünce de aynı…”

DİNLENME MOLASI
Bu kadar serginin arasında insan biraz oturup dinlenmek istiyor tabii… Ama Tophane’de gezerken öyle şık restoranlar, kafeler bulacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sahildeki nargilecilerde çay-kahve keyfi yapabilirsiniz. Biraz ileride yer alan kuru fasulyeci Fasuli, burada en lezzetli yemek yiyebileceğiniz mekân. Fasuli’de Doğu Karadeniz’e dair pek çok lezzet bulabilirsiniz. Boğazkesen Caddesi’ne girdiğinizde solunuzda bulunan Babeyn Cafe, terasıyla dinlenme molası vermek için hoş bir mekân. Karşısındaki tantunicide de hızlı bir yemek yiyebilirsiniz. Daha şık mekânlar arıyorsanız, önerimiz İstanbul Modern’in kafesi. Ayrıca Cihangir ve Galatasaray, baş dakikalık yürüyüş mesafesinde. Buralarda istediğiniz kadar mekân bulabilirsiniz.

Comments Off

Jakup Ferri “Beş Bulut ve Bir Bardak Güneş” @ garajistanbul

06, 10 – 20, 10 2009

Jakup Ferri, bir süredir video işlerinin yanında desenler de üretiyor ve bunları “geleneksel” ve güncel yöntemler kullanarak sunmanın yollarını araştırıyor. Sanatçının kurduğu kompozisyonlarda yer alan insanların, hayvanların ve nesnelerin, gündelik görünümleri dışında, naif bir yaklaşımla ele alındığı ilk elden kolaylıkla söylenebilir. Ama bunlara bir bütün olarak baktığımızda ve karşımıza çıkan nesnelerin niteliği değiştiğinde işler için naif sözcüğü yetersiz kalıyor. Ferri’nin desenlerinde, kişisel deneyimini birleştirdiği savaşlar, büyük anlatılar, gelecek tasavvurları ve gündelik eylemler ürkütücü bir biçimde iç içe geçiyor.
Sanatçının işlerine http://jakupferri.blogspot.com/ adresinden ulaşılabilir.

Jakup Ferri 1981 yılında Prishtina, Kosova’da doğdu. Bugüne kadar katıldığı sergiler arasında 28. Grafik Bienali (Ljubljana, Slovenya) 9. İstanbul Bienali ve In den Schluchten des Balkan, Kunsthalle Fridericianum, Kassel (Germany) sayılabilir.

Jakup Ferri, Amsterdam’da yaşıyor ve çalışıyor.

Comments Off

HUR HABER

Murat ERDİN merdiner@gmail.comBayram ve Ergenekon 21 Eylül 2009 Pazartesi 09:09 Türkiye’nin bitmek tükenmek bilmeyen gündeminden bayramda sıyrılmakisteyenlere bir önerim olacak: İstanbul Bienali’ni geziniz.Size yeni ufukla…

Comments Off

İLK KURŞUN GAZETESİ

Bienal Açılımı (2) Lale Şıvgın 29 Eylül 2009 ÖNCEKİ yazımda 11. İstanbul Bienali’nde açılım gündeminden faydalanan bazı sanatçıların, sergi alanlarını milli değerlere karşı bir propaganda arac…

Comments Off

“My Name Is Casper!” Emre Zeytinoğlu

Komünist Parti Manifestosu şu tümceler ile başlar:

Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor, komünizmin hayaleti. Eski Avrupa’nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek için kutsal bir ittifak içine girdiler: Papa ile çar, Metternich ile Guizot, Fransız radikalleri ile Alman ajanları*.

Komünist Birlik 2. Kongresi’nin (29 Kasım – 8 Aralık 1847) hemen öncesinde kaleme alınmış bu tümceler, elbette zamanın egemenlerinin duyduğu büyük bir korkuyu işaret ediyordu: Komünizm korkusunu… Uzun yıllar sonra söz konusu korkuyu tanımlayan Jacques Derrida, bunun somut bir varlık ya da belirgin bir durum karşısında duyulan korku olmadığını, tam da manifestoda yazdığı biçimde; hayalete benzer, görünmez ama hissedilebilir bir varlıktan duyulan korku olduğunu vurgulamıştı (“Marx’ın Hayaletleri”).

Neydi 19. yüzyıl Avrupası’nın egemenlerini dehşete düşüren şey; Eski Avrupa’dan kalan güçlerin hissedip de telaşlandıkları şey neydi? Buna verilebilecek ilk ve kesin yanıt şu olmalı: Proleterya’nın kendi sınıfsal niteliklerini, bu niteliklere bağlı pratik gereksinimlerini, geleceğe yönelik taleplerini ve uzun vadeli planlarını ortaya koymaya başlaması. Yani ilkelerin ve öğretilerin; sonuçta da kapsayıcı hareket yöntemlerinin gün ışığına kavuşmaya yüz tutması.

Örgütlü sınıfsal bir muhalefetin hissedilmesi, iktidarlar adına her zaman korkuyu çağırır. Çünkü güvenli alanlar giderek daralmakta ve çevreyi tehditkârlar sarmaktadır. Fakat burada ilginç olan şudur: İktidar alanları ile muhalefet alanları, duvarlarla ya da tel örgülerle birbirlerinden ayrılmış değildir. Alanlar sürekli olarak birbirlerinin içine sızmakta, birbirlerini içten fethetmekte, kimi zaman da (özellikle sınıfsal örgütlerin büyük eylemlerinde) tekrar ayrışmaktadır.

İktidar için, karşılıklı güç çatışmalarını açığa çıkartan büyük eylemler, her zaman daha az tehlikelidir; asıl tehlikeli olan, çatışmalar-dışı sızmalardır. Böyle bir sızma süreci, silahlı kaba gücün (Althusser gibi söylersek: Baskı aygıtlarının; yani ordunun, polisin, mahkemelerin, hapishanelerin vs.) müdahale alanının dışında işlemeye başladıkça, o “tehlikeli varlığın” cismi de, gözlerden kaybolmaya başlar. Egemen sistemi deşifre edici tehlike, artık her yerde olabilir ve her an ortaya çıkabilir; en güvenli alanlarda ve dahası, düşlerde bile…

İşte hayalet korkusunun baş gösterdiği an da, tam o andır: Tehlike sokaklardan ve meydanlardan gökyüzüne doğru yükselmeye başlamış ve bir hayalet gibi iktidarı izler olmuştur. Nasıl ve hangi gözlerle izlemektedir? Yanıt açıktır: Sınıfsal ilkelerin, öğretilerin ve hareket yöntemlerinin gözleri ile…

İktidarın bu hayalete beslediği korku ne kadar büyük olursa olsun ve her gece o hayaleti ne kadar düşlerinde görüp ateşler içinde uyanırsa uyansın, o iktidar yine de tümüyle çaresiz sayılmaz. Onun bu kâbus sonrasında da alacağı önlemler her zaman vardır. Madem ki o “tehlikeli varlık”, sokakların ve meydanların yanısıra görünmez yerlere de çekilmiştir, iktidar da o görünmez yerlere kendi güçlerini yerleştirmenin çarelerini arayacaktır. Kamusal alanlardan hayaletler alanına geçiş yapmanın sırası gelmiştir.

Hayaletler alanına el atan; daha açık bir söyleyişle, muhalefete karşı ilkeler, öğretiler ve hareket yöntemleri bağlamında yeni bir cephe açan iktidar, bu kez de devreye yeni silahlar sürer: Kültürel silahlar, medya silahları, eğitim silahları (ki okullar olduğu ölçüde, aile de bu silahlardan biridir), inanç silahları, vs… İşte tüm bunlar iktidarın kullanımına açık olarak beklemektedir.

Fakat burada bir ayrıntı üzerinde durmak gerekir. Althusser’e bakacak olursak, bunlar aslında doğrudan iktidarın değil, devletin silahlarıdır: Devletin ideolojik aygıtlarıdır. O halde, iktidar ile örgütlü sınıfların mücadeleleri, bu ideolojik alanlarda geçiyorsa, devletin alanı ile iktidarın alanını aynı anlamda kullanmamak gerekir. Ve o halde, bu alanlar, devlete egemen olanlar ile, olmayanlar tarafından paylaşıldığı sürece, devlet, karşılıklı mücadele alanlarının ortak ve toplam alanı olacaktır: Devlete egemen olanlar, denetledikleri kamu alanlarının yanı sıra, daha zor denetleyebildikleri (en azından garantisi olmayan bir denetim bu) özel alanlarda da mücadele etmek zorunda kalacaklardır. Hem bir mücadele alanı, hem de (kaçınılmaz biçimde) karşılıklı olarak (daha önce söz edilen) sızma alanı: İktidarın denetimindeki devlet alanları ile ortaklıklara açık özel alanlar… Demek ki bu anlamda, sendikaları da devletin ideolojik aygıtları içine yerleştirmek gerekecek.

Örneğin hukuk konusu, bu girift ilişkiyi anlatabilmek için son derece uygun bir özellik sunar: İktidardakiler (yani devlet alanlarına hükmedenler), kolayca ve kendi yararlarına uygun olarak bir yasa çıkartamazlar. Bunun nedeni, iktidar muhaliflerinin çok güçlü durumda olma olasılığı değildir. Nedeni; direnen sınıfların (belki o ideolojik aygıtların boşluklarından ya da çelişkilerinden yararlanarak) o yasaların yapılışlarında ve sonuçlandırılmasında seslerini duyurabilecek olmasıdır: Bir devletin yasalar ile işlemesinin yanında, diğer yandan da ideolojiler ile işlemesi, zaten henüz işin başından itibaren bir çelişki doğurur (üstelik bu iki faktörün birbirini tetiklediğini de akıldan çıkartmayalım). Böylece buradaki devlet, iktidarın hukukuna göre tanımlanmak yerine, Gramsci’nin önerdiği gibi, hukuk-üstü olarak tanımlanacaktır. O zaman hukuk da, devletin ideolojik aygıtları arasında yer almaya başlayacaktır.

Yukarda, tanımlanmış bir devlet bulunuyor. Ayrıca, devlete egemen olan bir sınıf ve o egemen sınıfa muhalif başka bir sınıftan söz ediliyor. Ve deniliyor ki, devlet ile, devlete egemen olanlar, aynı şeyler değildir. Çünkü devlete egemen olan sınıf ile muhalif sınıfın çatışması, hukuk-üstü bir devlet içinde gerçekleşir. Burası tamam… Bu yazılanlar bağlamında şunu düşünelim: Bu tanımlardan, sınıf kavramını çekip çıkarttığımız zaman, ortada ne kalacak? Sınıfsız bir devlet…

Sınıfsız devlet önce bize (elbette) Marx’ı anımsatacak. Üstelik aynı zamanda da, bugünün dağılmış, yok olmuş sınıfsal ilkeleri, öğretileri ve kapsayıcı hareket yöntemlerini anımsatacak. Öyle ya, sınıfsal nitelikler yok olmuşsa, Marx anlamında bir sınıf yapısından da söz etmemiz mümkün değil. Peki sınıfsız devlet dediğimizde, niçin ilk önce ve son derece yersiz bir davranışla Marx’ı aklımıza getiriyoruz ve bugünün koşullarını Marx ile ilişkilendirebiliyoruz? Bu acaba, içeriğini yitirmiş tabirlerin, kavramların, basit sözcüklerin ya da karmaşık tümcelerin, bize oynadığı acımasız ve alaycı bir oyun mu? Düpedüz şunu söyleyebilir miyiz: İçerikten ve bağlamından kopmuş tutarsız bir dilin tutsağı mı oluyoruz? Yalnızca benzetmeler, yakıştırmalar ve kabaca ilişkilendirmeler üzerine işleyen bir dilin siyasetini mi deneyimliyoruz?

Öte yandan, bütünlüğünü yitirmiş o ilkeler ve öğretiler, eğer bir sınıfsal yapının hareket yöntemlerini kararsız bir hale sokmuşsa, yani o sınıfın etkisini büyük ölçüde ortadan kaldırmışsa, o halde devletin egemenleri ile devlet arasındaki ayrımı nasıl ortaya koyabiliriz? Bu durumda devlet ile, baskı aygıtlarını ve ideolojik aygıtları elinde tutanlar, devletin kendisi olmuyor mu?

Şunu çok açık biçimde şunu yazalım: Hukuk-üstü olarak tanımlanan devlet, artık yalnızca egemenlerin hukuku ile anılıyorsa (ki aynı zamanda da sınıfsız bir devlet olarak), bu devlet, egemenlerin içeriksiz dili ile de anılacaktır. İşte bu noktada, egemenlerin hukukunu içeriksiz dil, içeriksiz dili de egemenlerin hukuku besler. İktidarın iki korkulu rüyası hukuk ve dil, bundan böyle iktidar yönünde hayli ehlileşmiştir.

Öyleyse bu mantıkla baktığımızda, bugün “sınıfsız Marksist devlet” ile iktidar arasındaki duvar tamamen eriyip gitmiştir. Büyük ulus-aşırı şirketler, holdingler, finans kuruluşlarına bağlı vakıflar vs. küresel süreçte “Marksist devlet modeli”nin sahipleridir; buna itiraz edilecek bir zemin kalmamıştır. Kalmamıştır; çünkü içeriğini yitirmiş dil, eleştirel bir dayanak noktası bulamamaktadır. Özellikle Richard Rorty’nin “pragmatizm”inin ve Jacques Derrida’nın “dilde dekonstrüksiyon”unun çarpıtılması ile (iyi niyetli bir yaklaşımla, “yanlış anlama” diyelim buna), sıkı bir eğitim süreci başlatılmış; çarpıtılmış okumalar, tüm eleştirel metinleri yerle bir etmiştir (estetik metinler de dahildir buna).

Bu çarpıtılmış okumalar çerçevesinde, estetik metinlerin yerle bir edilebileceği ölçüsünde, bu metinlerin sahipleri de yerle bir edilebilir. En net biçimde Umberto Eco’nun tanımladığı gibi, “metnin niyeti” ortadan kaldırılmışsa, metnin sahibi de neo-liberal siyasete “transfer” edilebilir pekâlâ… Ama kabul edilmeli ki, bu çarpıtılmış okumalardan en fazla pay almış olan, “Kapital”dir (bunu tahmin etmek hiç de zor değildir). Küresel ekonomi ile bu eser arasında, artık süreklilik kazanan ve özellikle de “ekonomik kriz günleri”nde gündemde tutulan bir bağ oluşturulmuştur. Aslında “Kapital”in küresel ekonomi ile ilişkilendirilmesi hiç de zor olmamıştır. “Kapital” ile küresel ekonominin buluşmasını sağlamak için, küçük bir işlem yapmak yeter (değil mi ki, “metnin niyeti”ni yok saymayı çok iyi öğrenmiş bulunuyoruz). Bu işlemin kopyasını, Althusser yaklaşık kırk yıl önce bize vermişti:

Gözümüzün önünde bir kitap olması yetmez: Onu okumayı bilmek gerek. Oysa Kapital’i okumanın, “Marx’ın bilimsel teorisini anlama”nın ve “açıklama”nın tümüyle burjuva olabilen bir biçimi var. Burjuva bir biçim; burjuva ideolojisinin, daha kesin söylenirse burjuva sosyolojist ya da ekonomist ideolojinin damgaladığı, sızdığı, etkilediği bir biçim demektir.

Örneğin Kapital aşağıdaki biçimde okunabilir: Kapitalist üretim tarzının ekonomi politiğinin bir teorisi. Altyapıdan işe başlanacak, “iş-süresi” incelenecek, “üretici güçler” ve “üretim ilişkileri” birbirinden ayrılacak, meta, para, artık-değer, ücret, yeniden-üretim, rant, kâr, faiz, kâr oranının düşme eğilimi vb, vb. analiz edilecek. Kısacası Kapital’de iktisadın “(kapitalist) yasaları” bulunacak. Ve “ekonomik” mekanizmaların bu analizi bitirildiğinde küçük bir ek getirilecek: Toplumsal sınıflar, sınıf mücadelesi.

Toplumsal sınıflar üzerine olan tamamlanmamış küçük bölüm, Kapital’in tam sonunda değil mi? Toplumsal sınıflardan ancak kapitalist ekonominin tüm mekanizmasını söktükten sonra söz etmek gerekmiyor mu? Marx bizi, toplumsal sınıfları (ve dolayısıyla sınıf mücadelesini) kapitalist ekonominin yapısının basit bir ürünü, son bir ürünü, sonucu olarak kabul etmeye çağırmıyor mu? Toplumsal sınıflar kapitalist ekonominin basit bir sonucu, sınıf mücadelesi de sınıfların varlığının basit bir sonucu değil mi?

Kapital’in bu şekilde okunması, bu şekilde yorumlanması Marksist teorinin ciddi bir çarpıtılmasıdır: Ekonomist (burjuva) bir çarpıtma. Toplumsal sınıflar Kapital’in sonunda değildirler: Başından sonuna kadar Kapital’dedirler. Sınıf mücadelesi toplumsal sınıfların varlığının bir türevi değildir: Sınıfların varlığı ve sınıf mücadelesi tek ve aynı şeydir. Sınıf mücadelesi, Kapital’i anlamak için “son-sözü-söyleyen halka”dır**.

Sınıf mücadelesinin hem tarihten, hem de günümüzden silindiği anlamda, tüm insani projeler egemen sistemin “güvencesi” altına alınmış bulunuyor. Artık bizim kurtarıcılarımız, küresel ekonominin siyasi figürleridir. Muhalefetimiz de aynı “güvence”ye sahip. Korkulacak bir şey yok ortada. 19. yüzyıl Avrupası’nın egemenleri, komünizm hayaletinden çok korkmuşlardı. Ama bugün, o hayaleti ustaca yaratan Marx’tan hiç korkmuyorlar. Çünkü içeriğini yitirmiş dil, ehlileşmiş hukuk ve iktidar aygıtlarının kendisi olmuş devlet, çarpıtılmış metinler sayesinde her şeyi “sevimli hayalet”lere dönüştürüyor. 1970’lerin çizgi film kahramanı “Casper” gibi… Her akşam jenerikte şöyle bağırırdı: “My name is Casper !”

Ve internetteki “Uludağ Sözlük”ün genç yazarlarının ironik biçimde tanımladığı gibi: Hepimiz birer “Das Kapitalizm” okuyucusuyuz. Eleştiri yetimizi iktidarın “güvencesi” altına aldığımızdan beri, kurtuluşumuzla ilgili eylemlerimizi de iktidar adına düzenliyoruz: Bizi kurtaracak olanı, iktidar olarak görme alışkanlığımızı büyütüyoruz ve en azından “açık denizler”de boğulma korkusundan kurtuluyoruz.

Burada bir “son söz” gerekiyorsa, bence bu kesinlikle Bertolt Brecht’ten olmalı (neden ille de Brecht? Bunu bilmiyorum):

Bu adadan her ayrıldığımda geminin bir fırtınada batacağından korkarım. Ama hakikatte korktuğum şey, deniz değil, gerektiğinde beni sudan çekip çıkartacak olan kişilerdir***.

* K. Marx – F. Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, Çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay. 6. Baskı 2005, s. 115.
** Louis Altusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Çev: Yusuf Alp / Mahmut Özışık, İletişim Yay. 4. Baskı 1994, s. 78 – 79.
*** Bertolt Brecht, Hurda Alımı / Sosyalist Açıdan Bir Sanat Kuramı, Çev: Yaşar İlksavaş, Günebakan Yay. 1977, s. 45.

Comments Off

PİÇ SANAT

Burak Delier

11. İstanbul Bienali “İnsan Neyle Yaşar?” açılalı iki haftayı aşkın bir süre geçti. Bu süre içerisinde serginin –bienal demeyeceğim çünkü söz konusu sergi alışık olduğumuz bienal sergilerinden hayli uzakta nerdeyse onlara karşı bir tavır niteliğinde- aldığı tepkilere ve tepkisizliklere baktığımızda serginin ortada kaldığını söylemek mümkün. Ne büyük medya gazete ve dergilerinin piyasaya yıldız sanatçı pompalamaları, ne geleceğin reklamcı-tasarımcı-halkla ilişkilerci adayı öğrencilerinden yorumlar, ne de sanat camiasından sergiyi tercüme edecek bir yazı. Bütün bu kesimlerin kendilerine has motivasyonları ve siyasi pozisyonları var elbet ve çoğunun da serginin açıktan yaptığı Komünizm propagandası sebebiyle uzak durmaları ve duracakları anlaşılabilir. Anlaşılamaz olan sol cenahın sergiyi tek kalemde sermayenin düzenlediği bir retorik hamleye indirgeyerek silmiş olması. Hali hazırda önümüzde filizlenmekte olan sponsorluk ve sanat/siyaset tartışmaları hiç de beklemeyi kaldıracak türden değil. Bu manzara günümüz koşullarında siyaset ile sanatı birbirinden ayırmayan, hiyerarşik bir sıralamaya tabi tutmayan hem sanatsal hem de siyasal bir var oluş alanını kovalayan bir tavır için sorumluluk duygusuyla harekete geçmeyi gerektiriyor.

Hem sanata hem de siyasete zaten güveni olmayan ve giderek düşmanlaşmış bir toplum içerisinde sanat ve siyaseti ayrıştırmadan kovalayanlar için zemin giderek daralıyor. Bunun pratik sonucu hiç kuşkunuz olmasın sanatın ve kültürün giderek daha fazla sermaye ve ürettiği zihinler tarafından rehin alınması olacaktır. Bu tartışmaların sürdüğü günlerde Masa’nın Beyoğlu İş Merkezinden küçük esnaf kapitalizmini ortaya seren bir bahaneyle atılması, aynı kapitalist nedenlerle Asmalı Mescit’in ticarileştirilmesi kapsamında Apartman Projesinin kesintiye uğrayan programı gibi küçük olayları yan yana koyduğumuzda sanatın zaten zayıf olan toplumsal zemininin iyice aşındığını görüyoruz. Sanat ortamına çekilmeye başlanan uzlaşmacı sanatçı-eleştirmen-küratör-izleyici grubu ve bu konformist ruhu destekleyen holdinglerin bu koşullarda daha da palazlanması hiç şaşırtıcı olmayacak.

Bu sergiyi ve genel olarak sanatı içinde bulunduğu ekonomik koşullardan dolayı hiçleyen sol cenahın, sanat cephesini güçten düşürerek asıl olarak kendi yaşamsal damarlarından birini umarsızca kestiğini iddia edeceğim. Özellikle mesele sanat gibi ele avuca sığmaz zihinsel ve duyusal sonuçlar ortaya çıkarabilecek bir üretim alanı olduğunda, işin ekonomik yapısı dolayısıyla alanı toptan silmek hiçbir siyasi sorumluluk anlayışı ile bağdaşmıyor.
Kaldı ki bu sol grupların çoğunun sanat alanındaki minör oluşumlarla da nerdeyse hiçbir ilgisi yok. İnsanın aklına asıl ilgilendikleri ne diye sormak geliyor; bir büyük sahne ve o sahnede tepkiselliklerini ortaya koyarak medyatik bir kimlik edinme fırsatını mı kovalıyorlar yoksa gerçekten sanat/siyasetle mi ilgileniyorlar? Sanatla ilgilenseler Masa’dan ve Apartman Projesinden ve yaşadıkları zorluklardan haberleri olurdu. Ama bu sol eğilimli grupları, tepkisel tavırlarını olumlu bir dayanışmaya çevirebilecekleri minör alanlarda göremiyoruz maalesef.

Çeşitli toplantılarda ve mail gruplarında bu toptan silme tavrına karşı verilen cevapları burada uzun uzadıya yansıtmayacağım. Ama birkaç soru sormakta fayda var. Bu seneki bienalin başlığı -WHW’nin de vurguladığı gibi- Brecht’ten alınmasaydı da “Çiçek Böcek ve Diğer Hoşluklar” olsaydı rahat mı edecektik? Güncel sanatı içinde bulunduğu ekonomik yapıdan dolayı eleştirenlerin kütüphanesinde YKY’den kaç kitap var? Yaşar Kemal’in yeni çıkan kitabını satın alacaklar mı? Ya da Yaşar Kemal’i protesto etmeyi düşünüyorlar mı? Ya da Yıldırım Türker’i? Peki film festivallerine(Film Ekimi ve İstanbul Film Festivali) ne demeli; Express dergisi her nisan ayında sayfa sayfa yayınladığı festival filmleri tanıtımları yerine bu sene festivali düzenleyenleri veya katılanları KOÇ ve Eczacıbaşı hakkında bilgilendirip sorgulayacak mı? Bu listeyi daha da uzatabilirim ama çok da gereksiz olduğunu düşünüyorum. Çünkü şöyle bir sonuç çıkıyor: Solun geleneksel sanatları edebiyat ve sinema sermaye ve finans tarafından dolayımlanabilir bunda bir sakınca yok. Ama güncel sanat hafif bir uğraş olduğu için ya siyasallaşmamalıdır ya da ancak münzevileşirse inandırıcı olabilir. Express dergisinin ve çeşitli sol grupların asıl olarak böyle düşünmediğine inanıyorum fakat bütün bu çıkışlardan sonra oluşturulan sanatın siyasallaşmasını sorunlu bulan kamuoyunu düşündüğümüzde çıkan sonuç budur. Ve günün anti-siyasi havasını göz önünde bulundurduğumuzda bu çıktının sonunda siyaseti vuracağı, vurduğu açıktır. Siyasi bir mesele çerçevesinde yola çıkan birçok insan için öncelikle sanat olmak üzere her alanın (ekonomi, üretim, eğitim, bilim, sağlık vs.)siyasallaşması, mücadelenin çoklu kollardan yürümesinin elzem olduğu tartışma götürmez.

Amacı sanat alanını sermaye dolayımından kurtarmak olan bir blogda yazdığım için sanatın bu koşullardaki durumunu kabullenmemiz gerektiğini savunmadığımın verili olduğunu düşünüyorum. Sanat alanı ve genel olarak kültür alanı sermaye dolayımından kurtulmalıdır. Buna hiç kimsenin bir itirazı yok. Ama içinde bulunduğumuz koşullar nefes alacağımız temiz alanı bize bırakmıyor. Gündelik hayatımız, fabrikalar, ofisler, okullar dahil her alanda kapma, üst-kodlama ve sömürme mekanizmaları çalışıyor. Elbette kariyerizm, konformizm, üretimcilik, başarısızlıktan korku, güvensizlik gibi ruh halleri sanat alanından da pis kokular gelmesine sebep oluyor. Fakat diğer alanlar farklı mı? Böyle bir kuşatılmışlık içerisinde bütün mesele ne yapacağımız, neyi bırakacağımız neyi tutacağımız, neyi güçlendireceğimiz ve adım adım neyi nasıl kendimizin kılarak bir temel, çatı ve sonunda başka bir yaşamı inşa edeceğimiz.

Ve Sergi

Şimdi sergiyi ve sanatsal/siyasal tutumunu daha genel bir çerçeve içinde değerlendirelim. İşe birkaç soru sorarak başlayalım. Serginin açılış tarihiyle aynı günlere denk gelen sel felaketi neden toplumsal bir ayaklanmaya dönüşmedi? Neden Türkiye’de son bir sene içinde polis tarafından öldürülen 23 kişi ancak Yunanistan’daki ayaklanma sonrasında hatırlanıyor? Ve Yunanistan’daki ayaklanmaya ne oldu? 2000’li yılların sonunda inişe geçen karşı-globalleşmeci hareketin akıbeti nedir? 2003 yılında dünya çapında düzenlenen ve milyonların katıldığı anti-savaş yürüyüşlerinden ne gibi sonuçlar elde edildi? 2008 krizinde hiç yüzüne bakılmadan bir çırpıda işten çıkarılan binlerce insanın öfkesi neden toplumsal bir kalkışmaya dönüşmüyor? Bugün kapitalizm 1848’den ya da 1871’den daha mı az vahşi? Fredric Jameson’ın söylediği gibi neden dünyanın sonunu hayal edebiliyoruz da kapitalizmin sonunu hayal edemiyoruz? Bu anlamda sergideki Arthur Zmijevski’nin “Demokrasiler” video enstalasyonu, bir nümayiş olduğunda dahi ortada alternatif bir dünya tasavvuru mevcut değilse ifade özgürlüğü ve demokrasi gibi kavramların sadece tepkisel bir kimlik sergileme(bu kimlik solcu, anarşist, anti-militarist, müslüman, vs. de olabilir) olarak kısıtlı kaldıklarında ne kadar anlamsızlaştıklarını gösteriyordu. Dolayısıyla nedir temel sorun?

Ben bu manzaranın bize tek bir şey söylediğini düşünüyorum. Toplumun vizyonu/hayal gücü/dünya görüşü/hayat tasavvuru kapitalizm tarafından o kadar esir alınmış durumda ki, ne kendi hayatımızı ve sonuçlarını ne etrafımızda olan biteni tam olarak anlayabiliyoruz ne de alternatif olacak bir proje, bir başka vizyon geliştirip bunu yaygınlaştırabiliyoruz. Topluma dayatılan hayat tarzlarının sonuçlarını yeterince algılanabilir, hissedilebilir, görülebilir kılamıyoruz. Tek yapabildiğimiz menzili kısıtlı tepkisellikten ibaret eylemler planlamak. Oysa daha olumlu ve dönüştürücü etkiler yapacak yöntemlere ve bilgilere ihtiyacımız var. Eğer kafalarımızda alternatif bir vizyon oluşmuş olsaydı, bütün bu olup bitene cevap verecek aletleri, gücü ve kitleyi kolayca bir araya getirebilirdik. Buradaki mesele bir örgütlenme ya da basitçe bir tavır sorununa indirgenemez. İnsanların kafalarında üzerinde ortaklaşabileceği ve kendilerini içinde buldukları alternatif bir dünya imgesi bulunmuyor. Böyle bir imgenin yokluğunda kapitalizmin aptallaştırıcı ve özgürleşme arzularını sömürücü teknikleri hayatımızın her alanında cirit atıyor. Çeşitli örgütlenmeler olsa dahi bunlar antagonist olmanın çok uzağında toplumsal düzenin bir devamı olabilecek vizyonlarla hareket ediyorlar.

Çokça üzerinde durulmuş olan “bilgi toplumu” gibi klişeleşmiş tanımların hakkını verircesine sömürü her şeyden önce hayal gücümüzden başlıyor. Bu anlamıyla bilgi, imge, duygulam akışlarının henüz kısıtlı olduğu 19. yüzyıla göre bizim içinde bulunduğumuz dünyada sömürü fabrikadan değil tam da hayal etmek ve hareket etmek için ihtiyacımız olan bilme, öğrenme ve tasavvur etme kapasitemizden başlıyor. Bugünün kapitalizminde her ihtiyaç ona ihtiyaç duyulmadan önce kapılıyor ve sırası geldiğinde tatmin ediliyor. Bu tam anlamıyla bilişsel üst-kodlayıcı bir süreç vasıtasıyla ilerliyor. Örneğin İstanbul’da son zamanlarda pıtrak gibi her yerde biten yaşam standartları yüksek kapılı-cemaatler hangi arzuları kışkırtıyor ve tatmin ediyor? Bilbordlarda ve televizyonlarda gördüğümüz güvenlikli, Havai havuzlu rezidanslar bizim için nasıl bir hayat tasavvur ediyor? Bu hayat tarzının tehlikelerini haber verecek araçlardan biri sanat değilse nedir? Hiç kuşkusuz eğer sömürü gayri-maddi alanlara, bilişsel alanlara da sirayet etmişse, mücadele de bu alanlara yayılmalıdır. Bu anlamda başta sanat olmak üzere işi bilgi, imge, fikir, düşünce üretmek olan her alanın(sanat, üniversite, basın vs.) bir antagonizma oluşturma niyetiyle işe koşulması gerekmektedir. Eğer içinde bulunduğu finansal koşullardan dolayı bu bilgi alanlarını toptan gözden çıkartacaksak, mücadelenin ne niteliğini anlamışız demektir ne de böyle bir mücadeleyi kazanma şansımız vardır. Alternatif bir vizyon oluşturmak için sanata belki de hiç olmadığı kadar çok ihtiyacımız var. Ne kadar sorunlu olsa da sanat elimizde kalan deneysel tartışmalar ve soruşturmalar yürütebileceğimiz yegâne özerk bilgi alanıdır.

Sanırım “İnsan Neyle Yaşar?” sergisi bağlamında gelmek istediğim nokta kendini ele vermeye başlamıştır. “İnsan Neyle Yaşar?” sergisinin en ayırıcı özelliklerinden biri açıkça zihinsel bir çalışmaya kışkırtan sanat işlerinden kurulu olması. Şatafatın, büyük enstalasyonların, ileri teknoloji kullanan çeşitli süslemelerin yokluğu izleyiciyi, sanatsal olduğu söylenen bir takım gizemli meseleden ayırarak içinde bulunduğu dünyayı öğrenmeye, bu dünya içinde gizlenmeye çalışılanı görmeye çağırıyor. Bu sergi hem estetik, hem siyasal hem de epistemolojik tavrıyla en hakikisinden disiplinler-arası bir karşı-bilgi toplaşması olarak görülebilir. Eğer saf estetik dertlerin dışlandığını ve eğitici, öğretici ve dolaysız bir hakikat oluşturma tavrının benimsendiğini kabul edersek bu sergide “izleyici” dediğimiz pasif bir seyretme konumunu tanımlayan kavramın geçersiz olduğunu da kabul etmiş oluruz. Tütün Deposunda en üst kattaki Brecht alıntısını vurgularcasına bu sergi ve ortaya çıkan karşı-bilgi onu en çok sevene, en çok öğrenene ve onu en çok kullanana aittir. Bu şu anlama gelir: Çeşitli liderlerin, dehaların, yıldızların ve uzmanların arkasında hizaya girmekten başka bir var oluş konumu hayal edemediğimiz bu günlerde, bu işler ile ortaya çıkan bilgi onu kullanana, işleyene, yorumlayana aittir- ne isim plakalarında yazan sanatçılara, ne de küratörlere…

Hele hele o sergiyi finanse eden holdinglere veya burjuvalara hiç ama hiç ait değildir. Fakat şunu iyice anlaşılır kılmalı: Ancak ve ancak söz konusu sergi çeşitli insanlar ve gruplar tarafından bir soruşturma atölyesine çevrilirse, bu insanlar ve gruplar bu fikirleri ve bilgiyi sahiplenebilirler ve bir fail olarak inisiyatifi ellerine alabilirler. Tıpkı alternatif bir dünya tasavvuru ortaya çıkarmanın bilişsel bir emek işi olması gibi alternatif bilginin de sahiplenilmesi bir emek ve başta belirttiğim gibi bir sorumluluk meselesidir. Sanat, fikirler, hayaller, tasavvurlar söz konusu olduğunda hiçbir burjuva, hiçbir kurum, hiçbir holding sırf maddi lojistik sağlayıcılığıyla bir fail olarak ortaya çıkamaz. Holdingler gelir holdingler gider, kurumlar gelir kurumlar gider fakat fikirler, hayaller ve tasavvurlar baki kalır.

Sermaye ilişkilerinin düzenlediği bu illüzyona kapılmak ve sanat/siyaset ilişkisini hiçlemek toplumu siyasi hayal gücü kıtlığına mahkûm etmek anlamına gelecektir. Bunun vebali ise siyasal bir konumdan söz aldığını ve her hangi bir şekilde sanatla ilgilendiğini iddia eden herkesin boynunadır.

Comments Off

sezen sezen sezen

Bu şehirde buldum buğday elleriniBu şehirde sevdi badem dilleriniSenle unuttum bütün ezberlerimiPişman değilim ama göçtüm kederdenDüşman değilim ama çöktüm erkendenBir daha bu yolları aynı hevesle yürürmüyümKim bilir ne bekliyor k…

Comments Off

nalan yirtmac 2009-07-26 20:45:00

Doksanlı yılların başında İstanbul’da küçük ölçekli de olsa kentli bir kültürel fark üretmeyi başarabilmiş post-punk ortamının aktif üyelerinden biri de Nalan Yırtmaç olmuştu. İronik biçimde düşük teknolojiye dayanan müzik…

Comments Off