Odman ve Bostancı’nın daha önce ürettikleri iki solonun kardeşliklerinin farkına vararak onları aynı sahnede yan yana getirdikleri “sensin festival!” genel olarak belli bir kavram çerçevesinde yapılan festival karma gösterimlerinin mantığının tersiyle işliyor. Farklı kalitelerin kendi dünyalarını korumalarına izin verirken, yan yanalıklarının ortaya çıkardığı yeni anlamlarları da hoşgeldinleyen “sensin festival!” yeni yakınlıklar kurdukça eklemlenerek büyüyecek bir Full Article…
“sensin festival!” /// kısa formatlar 1@kumbaracı50
“sensin festival!” /// kısa formatlar 1 aslı bostancı – ilyas odman Odman ve Bostancı’nın daha önce ürettikleri iki solonun kardeşliklerinin farkına vararak onları aynı sahnede yan yana getirdikleri “sensin festival!” genel olarak belli bir kavram çerçevesinde yapılan festival karma gösterimlerinin mantığının tersiyle işliyor. Farklı kalitelerin kendi dünyalarını korumalarına izin verirken, yan yanalıklarının ortaya çıkardığı yeni Full Article…
Bıyık Kedide de Vardır” ile Canan Şenol 21 Ocak’ta x-ist’te
BIYIK KEDİDE DE VARDIR Biopolitik kavramlar üzerine çalışmalarıyla tanıdığımız Canan Şenol, 21 Ocak – 13 Şubat 2010 tarihleri arasında x-ist’te sergilenecek “Bıyık Kedide de Vardır” başlıklı sergisinde yer alan yapıtlarında, geçmiş ile bugün arasında bağlantı kuruyor. “Haberleri duyuranlar, eserleri nakledenler ve zamanın olaylarını anlatanlar bildirirler ki” diye başlarmış eski doğu masalları. Bundan dolayı eskiden, masal Full Article…
Lapses’in Yapım Süreci
Katalog MetniIlk olarak 53. Venedik Bienali, Turkiye Pavyonu, Istanbul Kultur ve Sanat Vakfi, 2009′da yayinlanmistir. / First published in: 53rd La Biennale di Venezia, Pavilion of Turkey, Istanbul Fundation for Culture and Arts, 2009Lapses’in y…
“Batman Batman’a Karşı”@ OUTLET

Fikret Atay’ın Türkiye’deki ilk kişisel sergisi 22 Ekim’de Outlet//İhraç Fazlası Sanat’ta açılıyor! Sergide sanatçının iki yeni videosunun dünya prömiyeri yapılacak.
Daha önce Bonner Kunstverein(Almanya), Site Gallery(İngiltere), Maison de l’Architecture(Fransa), Index(İsveç), Buro Freidrich(Almanya) gibi dünyanın önde gelen sanat merkezlerinde kişisel sergiler gerçekleştiren Fikret Atay, Türkiye’de ilk defa bir kişisel sergi hazırlıyor. Sanatçının sergide 2009 yılı içinde ürettiği “Batman Batman’a Karşı” ve “Gooaall!” isimli iki yeni çalışmasının yanısıra, “Fuck Tic”, “Spring Fever”, “Holiwutt” gibi klasikleşmiş çalışmaları da Türkiyeli izleyiciyle buluşacak. Sergiyle eş zamanlı olarak gerçekleştirilecek Lyon Bienali’ne “Teorisyenler” isimli video çalışmasıyla katılacak olan Atay, Aralık ayında ise İskenderiye Bienali’nde yer alacak. Sanatçının son çalışmalarından olan “Gooalll” bienalde, ilk kez uluslararası izleyiciyle buluşacak.
FIKRET ATAY’ın video çalışmaları, kurduğu kültürel, sosyal ve coğrafi bağlantılar ile memleket meselelerine göndermeler yapar. Sanatçı çalışmalarında, batı etkisinde yaşanan geleneksel hayatın izini sürer. Çok genç yaşta, dünyada en çok tanınan Türkiyeli sanatçılardan biri olması, yerel görünen bir konunun evrensel boyutlarını keşfetmesinde ve bunları göstermeyi bilmesinde yatar.
“Batman Batman’a Karşı” videosunda Atay, Batman çizgi karakteri ve Batman şehri arasındaki komik ses benzerliğinin farkına varılarak dava açılmasıyla ilgileniyor. Dünyada ciddiye alınmayan bu olayın üzerine giderek, meseleyi tam da Batman filmlerinde görülebilecek polisiye-süper kahramanlık hikayesine dönüştürüyor. Batman şehrinin belediye başkanı neredeyse Batman’e dönüşüyor. Belgesele yaklaşan araştırması ve Batman filminden küçük fragmanlarla desteklenen video çalışma, cüretkar bir yer değiştirme oyununu izleyiciyle paylaşıyor.
“Gooaall” çalışmasında ise sanatçı, merkeze modernitenin simgesi asfalt yolları koyuyor. Ve çocukların farkında olarak ya da olmadan modernizmi deneyimlemelerini, çıplak ayaklarıyla futbol oynamaları üzerinden anlatıyor. Geçmişle gelecek, merkezle periferi asfalt yol üzerinde karşılaşıyor. Yaşlı adamın çığlığı, Maradona’nın çığlığına karışıyor ve boş kaleye gol atılıyor. Aslında kale, onu izleyenler tarafından doldurulmuş durumda. Yaşlı adam ise onu izleyenlere gol atmaktadır.
1976 yılında Batman’da doğan Atay, 2003′ten bu yana Paris ve Batman’da yaşamaktadır. Yapıtlarında semboller, sembollerin kodları, kimlik kavramının coğrafya ve tarih ile ilişkisi üzerinde yoğunlaşan sanatçı, son dönemde kişisel sorumluluk çerçevesinde zaman ve mekânın temsiliyle ilgilenmektedir. Sanatçının çalışmaları; Tate Modern başta olmak üzere FRAC, MUSAC, Museé d’Art Contemporain de Montreal, Museé du Luxembourg gibi koleksiyonlarda yer almaktadır.
Fikret Atay “Batman Batman’a karşı” sergisi 22 Ekim’den 26 Kasım’a dek Salı’dan Cumartesi’ye 10.00-18.30 saatleri arasında Outlet//İhraç Fazlası Sanat ‘ta görülebilir.
OUTLET HAKKINDA
Outlet, sosyal ve kültürel adaletsizliğin bunca derinleştiği bir ortam/zamanda, lüks olarak görülen sanatı, kitlelerle buluşturma girişimidir. Outlet; müzeler, enstitüler, banka galerileri, kurumlar arasında giderek sıkışan sanat ortamı için bir nefes alma alanı yaratmayı ve yenilikçi, risk alabilen projeler gerçekleştirmeyi hedefler.
Sanatın gündemini takip etmek isteyenlerin yeni adresi Outlet; Canan Pak, AYK, MAS Matbaası, BenQ, The Point Otel, Beck’s, Coca Cola, Netcopy Center ve Derin Design’ın sponsorluğuyla Azra Tüzünoğlu tarafından yürütülmektedir.
Outlet Proje Alanı: Sanatçıların özgün/farklı çalışmalarına ev sahipliği yapmak, yeni projeler üretmeyi desteklemek amacını taşır. Türkiye’den ve dünyadan sanatçıların davet edilmesi ve/ya başvurularla şekillenen proje alanı; Outlet’te aynı anda birbiriyle ilintili farklı sergiler görmeyi mümkün kılar.
ZAMAN:
Açılış: 22 Ekim 18.30-20.30
Sergi: 22 Ekim – 26 Kasım
Ziyaret saatleri: Salı-Cumartesi 10.00 – 18.30
MEKAN:
Outlet//İhraç Fazlası Sanat Galerisi
Boğazkesen Cad.
Kadirler Yokuşu No:69
Tophane-İstanbul
“Batman vs. Batman”
Outlet//Independent Art Space presents the first solo show in Turkey of the internationally known artist Fikret Atay! The artist will premiere two video works for the Istanbul audience.
Fikret Atay has had solo exhibitions at prestigious venues such as Bonner Kunstverein (Germany), Site Gallery (UK), Hammer Museum (USA), Maison de l’Architecture (France), Index (Sweden), Büro Friedrich (Germany). The exhibition brings together the recent works “Batman vs. Batman” and “Gooaall!!”, both produced in 2009. Added to these are a selection of already classic works including “Fuck Tic”, “Spring Fever” and “Holiwuut”. Atay, who presents his video work entitled “Theorists” at the ongoing 10th Lyon Biennial, will also participate at the Alexandria Biennial this December, where one of his recent works “Goaall” will reach the international audience for the first time.
In his videos, FIKRET ATAY makes reference to “country matters” through cultural, social and geographical connections. His work is involved with traditional lifestyles which are marked by Western influences. As a Turkish artist who has gained worldwide acclaim at an early age, his success is rooted in his ability to discover the universal aspects of supposedly local concerns and his ability to reflect on these.
In his “Batman vs. Batman” video, Atay depicts the comical homonymy between the city of Batman and the superhero figure as a contention that is taken seriously by local authorities and which leads to a lawsuit. Whereas internationally the case wasn’t taken seriously or derided, Atay turns the event into a superhero story, similar to the genre of the Batman movies. The mayor of Batman mutates virtually into “The Dark Knight”. Atay’s documentary style inquiry is meshed with snippets of the Batman series, thus involving the audience in a spirited and playful displacement.
In the video “Goaall” the artist deals with the asphalt roads which are prime symbols of modernism. He depicts children experiencing modernism, consciously or not, as they play football barefoot on the asphalt road where past meets future and centre meets periphery. The old man scores in the empty net. Actually the net is kept by the viewers. He scores against the centre.
Born in Batman in 1976, Atay lives and works in Paris and Batman since 2003. The artist, who focuses on symbols, codes of symbols as well as the relationship between the concepts of identity and geography as well history, got interested recently by the representation of time and space within the framework of personal responsibility. Fikret Atay’s work is held in major public collections including FRAC, MUSAC, Musée d’Art Contemporain de Montreal and the Museé du Luxembourg.
The exhibition “Batman vs. Batman” can be seen from October, 22 to November, 26 between Tuesdays and Saturdays from 10.00 to 18.30.
ABOUT OUTLET
Outlet is a venture to bring art, regarded as a luxury commodity, to the masses, in a time and space where social and cultural inequity is ever more deeply entrenched. Outlet hopes to provide an innovative and vigorous platform for an artistic context wedged between the city’s many bank galleries, private institutions and museums. Outlet is run by Azra Tüzünoğlu with support of Canan Pak, AYK, Mas Printing, BenQ, Point Hotel, Beck’s, Coca Cola, Net Copy Center and Derin Design.
Outlet Project Room will host distinctive works by artists from Turkey and abroad, as well as helping to support the production of new projects with the desire to intertwine a commercial and a non-profit project space to encourage new attitudes and conversations.
WHEN:
Opening: 22 October 18.30-20.30
Exhibition: 22 October – 26 November
Visiting Hours: Tuesday – Saturday 10.00 – 18.30
WHERE:
Outlet//Independent Art Space
Bogazkesen Cad.
Kadirler Yokuşu No: 69
Tophane-Istanbul
www.outlet-istanbul.org
Mtaär 2009-10-09 20:02:31
Mtaär açık sanat alanı, gönüllüler ve destekçiler arıyor. Daha ayrıntılı bilgi için lütfen tıklayın.
Burak Delier “Zapturapt”
10, 07 – 31, 07 2009
Sanatçı, Kontratak adı altında kamusal alana yaptığı “Zapturapt” adını verdiği, mütevazi bir müdahelenin görsellerinden oluşan bir düzenlemeyi MASA’da gösteriyor.
Delier, yaptığı eylem için seçtiği mekandaki arada kalma hali arayışını sergileme mekanı seçiminde de sürdürüyor. Cihangir, Başkurt sokakta iki apartman arasında kalan işlevsiz bir mekanı sergileme alanı olarak belirliyor. Müdahalesinin içerdiği, kamusal alan, müdahale hakkı, sahiplenme ve işlev değiştirme gibi kavramları sergileme alanı üzerinden de tartışmaya açıyor.
Burak Delier çalışması hakkında şunları söylüyor;
“Özelleştirme, yalıtma, elegeçirme, kapatma, zapt etme gibi birçok fiili çağrıştıran bu küçük müdahale uygarlığın temelinde yatan en başat eylemlerden birine göndermede bulunuyor. Ama onu hâlihazırda şahit olduğumuz tepeden inmeci özelleştirme ve kapatma furyasından ayıran birçok özellik var. Aşağıdan ilerlemesi, ölçek küçüklüğü, ancak düzen tarafından fark edilinceye kadar sürecek mütevazı krallığı…”
Burak Delier, 1977 Adapazarı’nda doğdu. 2004 Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde lisans, 2007 yılında da Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi’nde de yüksek lisan eğitimini tamamladı. 10.İstanbul Bienali (2007), “Gerçekçi Ol, İmkansızı Talep Et!” Karşı sanat, İstanbul (2007), 6. Taipei Bienali, Taipei, Tayvan (2008) gibi sergilerinin katımlımcıları arasında yer alan sanatçı İstanbul’da yaşıyor ve çalışıyor.
Kontratak, çeşitli müdahaleler tasarlayan ve uygulayan bir örgüttür. Mümkün olduğunda kamusal alanda var olan siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel mücadeleler ile işbirliği geliştirir.
Hayatı yeniden kuracak güç, hâlihazırdaki hayatı üreten ellerde mevcuttur. Kontratak üretici güçlerin ve işbirliğinin denetim mekanizmalarından kaçan niteliğini vurgulayarak, şehrin içindeki çatlakları, olanakları ve çelişkileri ortaya çıkartır. Düzenin kendinden başka bir gerçeklik tanımayan yapısına karşılık hayatı, enerji ve üretim akışlarını farklı değerler üzerinde yeniden kuran eylemlerde bulunur.
Kontratak toplumun bağrında bulunan bilgi, deneyim, beceri birikimlerinin ve emek gücünün potansiyelini geçerli düzenin sömürüsünden kaçırarak onu tekrar kendisine döndürür; maddi ve maddi olmayan emeğin mülk edilmez birikimini ve yeteneklerini kamusal bir hizmet olarak sunar.
TRANSIT 2
TRANSIT 2
Didem Özbek, Osman Bozkurt, Danilo Correale
Curated by Adriana Rispoli, Eugenio Viola, Pelin Uran
01.07.2009-30.08.2009
MADRE Museum
Via Settembrini 79
80139 Napoli
Didem Özbek ve Osman Bozkurt’un İtalyan sanatçı Danilo Correale‘yle ortaklaşa gerçekleştirecekleri Transits projesi Pelin Uran’ın kuratörlüğünde 1 Temmuz – 31 Ağustos 2009 tarihleri arasında Napoli Madre Müzesi’nde ve Eylül 2009’dan itibaren de İstanbul’da PiST/// Disiplinlerarası Proje Alanı’nda izleyiciyle buluşuyor.
TRANSITS projesi Italya’nın Madre Müzesi’ni temsilen Adriana Rispoli ve Eugenio Viola’nın girişimiyle Napoli’nin karakteristik özelliklerini paylaştığı düşünülen Beyrut, Kahire, Tel Aviv, İstanbul ve Atina ile ilişki kurmak üzere gelişti. Serginin İstanbul ayağında Didem Özbek ve Osman Bozkurt, 150 yıl önce Grand rue Pancaldi olarak adlandırılan günümüz Cumhuriyet ve Halaskargazi Caddeleri’nin bugün unutulma noktasına gelmiş İtalyan geçmişinden yola çıkarak video, enstalasyon ve basılı malzemeden oluşan 3 aşamalı bir proje geliştirdiler. Napoli adlı video Osmanbey’de 50 yıl önce bir İtalyan tarafından açılmış aynı isimli bir bakkal dükkanındaki günlük hayata odaklanırken, 40 kadar fotoğraftan oluşan enstalasyon Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’a göç etmiş olan İstanbul İtalyan İşçi ve Yardımlaşma Derneği (Societá Operaia Italiana di Mutuo Soccorso in Costantinopoli) üyesi göçmenler ve bugün farklı Avrupa ülkelerine göçmeye çalışan dünyanın dört bir yanından insanlar üzerine bir çalışma. Sergi süresince müze biletiyle beraber dağıtılacak piyango biletleriyse sergiyi Napoli’de izleyen 1 talihli izleyicinin 1 haftalık ‘rüya gibi’ İstanbul seyahati kazanmasını sağlayacak.
Özbek ve Bozkurt’la beraber işleri sergilenecek İtalyan sanatçı Danilo Correale ise Osmanlı İmparatorluğu döneminden beri azınlık zanaatkarların çalışma alanı olan el yapımı zilleri araştırması sonucunda sadece İstanbul markalı zilleri kullanarak hazırladığı müzik performansı ile sergiye katılacak.
Pelin Uran’ın sergi için yazdığı İngilizce metin aşağıda;
FLASHBACKS OF A FOOL by Pelin Uran
Is it possible to grasp the perspective of the present by archeologically excavating the movement of the immigrant? What potentials can this perspective carry? What significance can Istanbul’s Italian community have in a socio-political context? What causes amnesia in relation to the recent past? And how can this amnesia be overcome? These are the questions pondered by Osman Bozkurt and Didem Ozbek’s project Flashbacks of a Fool.
As a city, Istanbul fielded great waves of immigration during the Ottoman Empire thanks to the Terms of Surrender enacted in1867 which granted Europeans the right to buy and sell property. Therefore, any European citizen was free to live and work on Ottoman land. At the command of the Sultan, European migrants were given permission to settle around the Pangalti district of Istanbul. At the beginning of the 20th century, ninety percent of the population of the district used to be European and non-Muslim. Today, the number has dropped to just a few Levantine families.
Flashbacks of a Fool reflects on the presence of the Italian community around the Pangalti district during the Ottoman Empire. Excavating the region, as much as allowing themselves to chance upon situations, gave an opportunity to the artists to tap into buried layers of history, both personal and collective: and they were confronted with imprints of the minority community such as schools, cemeteries, food stores, workers’ associations etc. mainly hidden behind walls.
In terms of content, Flashbacks of a Fool consists of a three-video installation, a visual installation, a slide projection and printed material. The three-video installation Napoli takes place at a grocery store in Pangalti, which was opened by an Italian in the 1950s and subsequently turned over to Turkish owners under the same name. Even though the name of the store inspired their interest, Napoli is not about the store’s history but its contemporary incarnation and the daily interactions of consumers with the owners. The subject matter of their daily conversation varies from politics to sports and from economics to popular culture. Moreover, the conspicuous absence of the store’s Italian past within the dialogues is a sign of the amnesia of the shop owners in particular, as well as signalling the amnesia of the neighborhood of its European past in general.
Flashback/Flashforward is a slide projection composed of 40 portraits of the immigrant members of Societá Operaia Italiana di Mutuo Soccorso in Istanbul. Societá Operaia Italiana di Mutuo Soccorso was founded in 1863 by Italian immigrants living in Istanbul. Based on their archive, there were approximately 30.000 Italian workers registered at the association, one being the famous Giuseppe Garibaldi in the 19th century. By now, the number of members has dropped to forty. The work brings together a selection of archival portraits of these Italian immigrants.
Breaking the Waves is an installation composed of a single image of a boat full of people roaming during the night. This image is projected on a basin filled with water and the audience sees this looped nocturnal scene reflected on the water. It is taken from Euronews and shows the illegal immigrants just before they got caught at Lampedusa, Italy in 2008. Breaking the Waves immediately recalls Theodore Gericault’s painting The Raft of Medusa (1818-1819) in which people who escaped from a shipwreck on the West African coast are depicted on a raft on the brink of starvation and exasperation. Yet the piece works like a snapshot in the audience’s mind and serves to link the immigrant question to today.
Un viaggio da sogno is a humorous printed project which brings to mind a regular lottery. The work, which will be distributed to the audience with their entrance ticket, consists of two parts: one part will work as a give-away art piece which the audience will be able to keep, while the other half will work as a lottery ticket to be collected by the museum staff in a box designed for this purpose until the end of the exhibition. After the duration of the show, just like the idea of a lottery, the museum staff will select one of the tickets and the lucky audience member will win a trip to Istanbul when the exhibition travels to Istanbul. The work refers to the marketing strategy of shopping malls. Organizing a lottery, which usually promises the lucky consumer a free trip to European countries, serves to increase their sales. Un viaggio da Sogno applies this marketing strategy to a lucky museumgoer, promising a trip to Istanbul.
According to Homi Bhabha, the renowned post-colonial theorist, it is to the city that emigrants, minorities, the diaspora come to change the history of a nation. Therefore, by concentrating on a small district, the artists implicitly make the presence of the Italian community visible within the Ottoman Empire. Believing that self-knowledge is important in understanding the Other, Flashbacks of a Fool reflects both on the forgotten history of Italian community and also stands as a reminder of the Italian’s immigrant past in this case in Istanbul. Even though Osman Bozkurt and Didem Ozbek’s excavation is confined to a small district, the project aims to take it to a larger perspective and link the past to the present.
Osman D. Bingöl “İsimsiz”
12, 06 – 30, 06 2009
Bingöl, Ankara’da gecekondulardan yüksek ve çok katlı apartmanlara dönüştürülen bir alanda yaptığı kazıdan çıkardıklarını Masa’da sergileyecek. Kazı yapmak eyleminin ilk elden barındırdığı güncel ve kavramsal bağıntılarının yanında sanatçı, eylemini mekan, arkeoloji, bilgi ve üretimi üzerinden anlamdırıyor.
Osman D. Bingöl çalışması hakkında şunları söylüyor;
“Kör, karanlık, “yaşayanlarınkinden” farklı bir kimya ile var olan ve hayat-dışı “seyyar olmayan bir kanal” olarak toprak, nesneleri rastgele bir arada tutuyor. 1981 yapımı “The Evil Dead” filminde şeytani varlıkları dirilten sihirli sözlerin okunduğu sahneye gönderme yapan buluntu ses ile toprak altındaki rastgele birarada bulunan nesneleri biraraya getirmeye çalıştım. Nesneleri kazıp çıkarma eylemi bana kalırsa “bilgi üretmek” ve ölüleri diriltmek arasındaki metaforik bağa işaret ediyor.”
Osman D. Bingöl, 1979 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde lisans, Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi’nde de yüksek lisan eğitimini tamamladı. Bingöl’ün çalışmaları Halil Altındere’nin küratörlüğünü yaptığı “Seni Öldüreceğim İçin Üzgünüm” (Proje 4L, İstanbul, 2003), “Free Kick” (9B Misafirperverlik Alanı, Antrepo, İstanbul, 2006), “EurHope 1153” (Villa Manin Art Center, Cordopio, İtalya, 2006) ve “Far from Home” (Slovenya, 2006) gibi sergilerde gösterildi. Seyhun Babaç ve Ahmet Öğüt ile birlikte 2002 yılında Ankara’da açılan “Ünlü Olma Sergisi”nin de düzenleyenler arasında da yer alan Osman D. Bingöl, Ankara’da yaşıyor ve çalışıyor.
Mtaär 2009-06-14 14:06:00
Mtaär olarak, Horaley Sergisi‘nin içeriğini yaratan bütün Horaley katılımcılarına, sergi kurulumu aşamasındaki yardımlarından dolayı Nico, Alina, Cecille ve Sedat‘a, başta Serkan Öz olmak üzere bütün G.A.F. ekibine, fedakarlıklarından dolayı James Hakan Dedeoğlu ve Aylin Güngör‘e, destekleri için Göktan Budak‘a ve Arka Oda‘ya, ilk partide bizi Rock’n Roll’a boğan sevgili Gözen Atila ve Doruk Yürdesin‘e, sergiyi [...]
SERGİ / EXHBITION
www.horaley.com
KATILIMCILAR
12 Haziran Cuma
—————————-—————————-—————————-
İletişim:216 4180277
TELAŞA MAHAL YOK//NO ROOM FOR PANIC
29 Mayıs-29 Temmuz 2009
Geçtiğimiz Ekim ayından itibaren düzenlediği sergilerle İstanbul güncel sanat ortamına taze bir soluk getiren Outlet//İhraç Fazlası Sanat’ın sezon sonu sergisi “Telaşa Mahal Yok//No Room for Panic” 29 Mayıs’ta açılıyor.
Ayşe Topçuoğulları (İzmir), Bengü Karaduman(İstanbul), Berat Işık(Diyarbakır), Ceren Oykut(İstanbul), Evrensel Belgin(İstanbul) ve Mehmet Ali Boran(Mardin)’ın militarizmi ve gölgesinde yaşanan hayatları gün yüzüne çıkaran çalışmaları bir araya geliyor.
Mekanın alt katında yer alan Outlet Proje Odası’nda ise, Mustafa Kunt’un “Zonk Zonk” isimli enstalasyonu ve Özlem Günyol’un çalışmaya paralel tasarladığı t-shirt tasarımları görülebilecek.
Ayşe Topçuoğulları bu topraklarda halen erkeklik kurgusunun ana kaynağı olan askerlik deneyimlerini fotoğraf karelerinden yola çıkarak aktarırken; Berat Işık kışkırtıcı müziğe uygun adımlarla yürüyen Kırmızılı Kadınıyla, klişe canlı bomba figürlerine sinematografik bir ironiyle yaklaşıyor. Marilyn Monroe’nun “Bazıları Sıcak Sever” filminin unutulmaz karesi, “You’re my Angel” şarkısıyla yeniden kurgulanıyor. Bengü Karaduman, karşılıklılık üzerinden kurguladığı ikili kağıt işleriyle, meseleye kişisellik katarken, Ceren Oykut, kalabalıkların ve akışın içinden seçip aldığı meseleleri yakınlaştırıyor. Militarizmin koyu gölgesi en “beklenmedik” anlarda sivil hayata sızıyor. Mehmet Ali Boran kahvehanede oturan gençleri kaynağı belirsiz bir sinyalle hazır ola geçiriyor. Başka bir kahvehanede ise üstünün aranması normalleşmiş gibi.. Evrensel Belgin’in huzur dolu bir manzaranın üzerine yerleştirdiği F16 siluetleri, ilk bakışta farkedilmese de izleyiciyi ürpertiyor.
Outlet Proje Alanı’nın konukları Özlem Günyol ve Mustafa Kunt enstalasyonlarıyla ezber bozuyorlar. “Zonk Zonk” isimli çalışmada kendinden geçmişçesine dans eden gençlerin görüntüleri duvar üzerindeki gölgelerle çakışıyor; üst üste binen görüntüler arası geçiş, farklılıkları bulanıklaştırıyor. Duvardaki siluetlerin gazete haberlerinden kesilmiş savaş mağdurlarına mı videoda dans eden gençlere mi ait olduğu belirsizleşirken yaşamın bağdaşamayacak iki tarafının farklı sebeplerle aldıkları benzer bedensel şekilleri somutlaşıyor. “Zonk Zonk” kültürel deneyimlerin görüntüleri kavrayışımız üzerindeki etkisini görünür kılıyor. Paralelinde tasarlanan tshirtler ise, gündelik hayata karışıyor..
“Telaşa Mahal Yok” sergisi 29 Mayıs’tan 4 Temmuz’a dek Salı’dan Cumartesi’ye 10.00-18.30 saatleri arasında görülebilir. (Tel: 0212 245 55 05)
Horaley Sergisi
Horaley sanat yayını, 2007’den beri internet üzerinden yaptığı sergilemeleri sonunda gerçek bir sergiye dönüştürüyor!
Horaley Sergisi
www.horaley.com
12 Haziran – 12 Temmuz
Mtaär’ın düzenlediği sergi, İstanbul’un iki yakasında, üç ayrı mekanda, 39 genç sanatçının katılımıyla gerçekleşecek. Horaley sayılarından seçilmiş, resim, illüstrasyon, fotoğraf, kolaj gibi farklı görsel disiplinlerden toplam 70 eser Mtaär, G.A.F. ve Alan’da 12 Temmuz tarihine dek izlenebilir.
12 Haziran Cuma
19:00 Açılış : Mtaär
21:30 Horaley Partisi : Arkaoda
(DJ’ler : Gözen Atila / Doruk Yürdesin) ROCK’N [...]
Personality Crisis
Image of Opening …Krizden Sanat Çıkaranlar..İzmir, Diyarbakır, Antakya, Berlin… Adresler farklı, teşhis aynı… Outlet İhraç Fazlası Sanat Galerisi’nin son sergisi ‘Kişilik Krizi’nde yedi sanatçı, yedi ayrı dilden kriz hikâyeleri anl…
9. ANKARA SANAT BULUŞMASI ANKART 2009
Başkent Ankara’nın plastik sanatlar alanında en kapsamlı etkinliği olan
Ankara Sanat Buluşması – ANKART’ın dokuzuncusu 06-12 NİSAN 2009 tarihlerinde Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde düzenlenecektir.
24.12.2008: Kitap Tanıtımı ve Sergi/Book Launch and Exhibition
“White Sugar Cube Book“
Didem Özbek’in Frieze Sanat Fuarı 2008 için gerçekleştirdiği “White Sugar Cube Book / Beyaz Küp Şeker Kitabı”, 24 Aralık 2008, Çarşamba, saat 17’de PiST/// Disiplinlerarası Proje Alanı’nda İstanbul sanat izleyicisiyle buluşacak.
Dünyanın en saygın sanat fuarlarından olan Frieze Art Fair, her yıl Ekim ayında Londra’da gerçekleşiyor. Bu yıl ki fuar dünyanın çeşitli yerlerinden birçok sanat kurumunun yanı sıra Türkiye’den PiST’e de ev sahipliği yaptı.
PiST, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ve Canan Pak’ın desteğiyle hazırlanan standında, İstanbul, Pangaltı’da sürdürülen çalışmaların ilham kaynağı olan mahalle ölçeğindeki iletişim biçimini fuar ölçeğine taşımak için, bu ağın merkezi öğesi olan “çay ocağı”nı İstanbul’dan Londra’ya taşıdı. Yalnızca temsili değil, işlevsel olarak da Londra’ya giden çay ocağı PiST’in Frieze standına kurularak fuar mekanı içinde PiST’in görünürlüğünü arttırmayı ve PiST etrafında şekillenecek bir network oluşturmayı hedefliyordu. Standda Caner Aslan, Osman Bozkurt, Köken Ergun, Yang Ah Ham, Sefer Memişoğlu ve Fahrettin Örenli’nin işlerinin yanı sıra Didem Özbek’in Frieze için özel hazırladığı “White Sugar Cube Book” isimli sanatçı kitabı da sergilendi.
“White Sugar Cube Book” Frieze Sanat Fuarı’nda yer alan seçkin sanatçı ve galeriler hakkında bilgi veren yıllık kitabı “Frieze Art Fair Year Book 2008”in editöryel desteğiyle gerçekleştirilen ve yalnızca 240 adet basılmış bir sanatçı kitabı. Kitabın sayfaları, alışık olduğumuz kitap formatının dışına çıkarak, beyaz küp şekerlere sarılı kağıtlara bütün olarak basılmış ve her bir küp şeker, kitabın bir sayfası haline gelmiştir. Fuar süresince, binlerce ziyaretçi aşırı bir görsel yüklenmeye maruz kalırken, sanatçının şeker küpleri çalışmasının üzerinde yer alan cümleler fuarın içeriğine dair ipuçları vererek herkes için bir yönelim aracı haline gelmiştir. Kitap sayfalarını oluşturan ve Türk çayının ayrılmaz parçası olan “beyaz küp” şekerler, fuarın bilgilendirme aracı olmasının yanı sıra, sanatın sergilendiği mekan olarak “beyaz küp” kavramının da bir metaforunu oluşturmaktadır.
24 Aralık’ta PiST’te tanıtılacak olan “White Sugar Cube Book”a aynı zamanda İstanbul’dan Londra’ya seyahat eden “Çay Ocağı” enstelasyonu da eşlik edecek. Kitabın tanıtımıyla birlikte PiST’te çalışmaya başlayacak olan çay ocağı 24 Ocak 2009’a kadar ilgilenenler tarafından ziyaret edilebilecek. Çaylar müesseseden olacak.
Kitap Tanıtımı:
White Sugar Cube Book
24 Aralık 2008, Çarşamba
17:00 – 20:00
Sergi / Exhibition:
Çay Ocağı ve White Sugar Cube Book
24 Aralık 2008 – 24 Ocak 2009
PiST’in açık olduğu günler / PiST will be open:
Çarşamba ve Cumartesi günleri 14:00 – 18:00 arası.
Every Wednesday and Saturday 14:00 – 18:00
Bir Örgütlenme Metni:
Burak Delier- Kamil Şenol
DURUM
Kapitalizmin meşrulaştığı, kapitalizmden başka bir düzeninin düşünülemediği tarihsel bir evreden geçiyoruz. Bilim adamları yaşam tarzımızı ve değerlerimizi değiştirmediğimiz takdirde yerkürenin bunu kaldırmayacağını söylüyorlar. Kapitalizmin doğal sonucu olarak toplum ilk önce sınıflara ardından da rekabetçi bireylere bölünmüş durumda. Artık sınıftan bile sayılmayanların, resmi olarak var olmayanların, mültecilerin, yoksulların, kayıt dışıların, sömürülemeyenlerin nüfusu dünyanın en kalabalık ülkesini oluşturabilecek çoklukta. Dünyanın her bölgesinde asimetrik savaşlar, şehrin her bölgesinde duvarlar, dikenli teller, “güvenlik” kameraları, kimlik kontrolleri…
Duvarın ötesinde ya da berisinde olsun, kameranın önünde ya da arkasında olsun, var mı dünyanın barbarlığından, ahlaksızlığından, ikiyüzlülüğünden, sömürüden ve korkunun kısırlaştırıcı etkisinden muaf, gerçekten zenginleştirici bir yaşam sürdüğünü iddia eden?
Sadece doğa kapitalizmin vahşi sömürüsü altında inlemiyor. Sadece ekonomik olarak sömürülmüyoruz. Sömürü bütün hayatımıza, bedenimizin en duyarlı bölgelerine, en içten duygularımıza; ruhumuzun, bedenimizin ve aklımızın en saf “ürünlerine” bile fütursuzca yayılıyor.
Bir çıkış yoluna ihtiyacımız var. Doğa, hayatımız, bedenlerimiz, aklımız ve duygularımız üzerindeki doğal haklarımızı geri almalıyız. Kendi hayatımız üzerinde tekrardan söz sahibi olmalıyız. Hemen ve derhal dayanışma, eşitlik ve birliktelik üzerine kurulu anti-hiyerarşik, insani, sosyal, siyasal ve ekonomik bir örgütlenmeyi gerçekleştirmeliyiz.
SANAT (“TÜKETİCİ” PROFİLİNİN DEĞİŞMESİ)
Hiç kuşkusuz, geçerli olan düzen içinde sanat da kendine düşen payı alır: Profesyonelleştirilir, ticarileştirilir ve işleştirilir. Bunlar, herhangi bir faaliyetin yönetilmesi ve sömürgeleştirilmesi sırasında geçtiği evrelerdir. Sonunda, sanat içeriği, malzemesi ne olursa olsun üst-sınıfların ince zevkini ve üst-sınıflığını tasdik eden bir temsil ve yatırım aracına ya da bir devletin ve ulusun ne kadar ileride olduğunu belirleyen bir anlatıya indirgenir. Sanat bütün insani, dönüştürücü alakalarını yitirerek, bir prestij kaynağı, soyut değerlerin, kültürün ticarileştiği, araçsallaştırıldığı bir alan olarak sömürgeleştirilenler arasında yerini alır.
Oysa, sanat faaliyetinin ve emeğinin alamet-i farikası, bu faaliyetin özerk bir faaliyet olmasındadır. İktisadi çıkar elde etmeyi gözetmeyen, akılsallığın dışlandığı, saçmanın, deliliğin yaşayacak bir alan bulabildiği, sadece kendisi için yapılan, -istense bile- doğru bir şekilde fiyatlandırılamayacak, hayatı, ruhumuzu dolaysız bir şekilde zenginleştiren, entelektüel ve düşünsel, bu dünyadaki başka bir dünyaya ait olan bir faaliyettir. Sanat, bu anlamda “alternatif” bir faaliyettir. Yaşamın profesyonelleşmesine, iktisadi bir biçimde düzenlenmesine karşı hala, insani değerlerin ve özgürleşme vaadinin nefes alabileceği bir alan sunar. Bu anlamda sanat mülkiyete ve temsile dayalı kaba burjuva ideolojisinin ötesinde kendine bir yaşam alanı bulur.
Sanat, kişilerin öznel yeteneklerinin mucizelerine göre değişen derecelerde sömürgeleştirilmez. Sanat her faaliyet alanı gibi bir üretim alanı olarak, total bir biçimde sömürgeleştirilir. Kişi, eserinin “dehası” vasıtası ile sömürüden kaçamaz. Sanatın sömürüden kurtulmasının ve özgürleşmesinin tek koşulu geçerli düzene alternatif olacak anti-kapitalist değerler üzerine inşa edilmiş bütünlüklü bir başka modelin kurulmasıdır. Ekonomik, sosyal, siyasi ve sanatsal başka bir model oluşturulmadan girişilen direniş güdük kalmaya mahkûmdur.
Biz, sadece “sanat”ı kurtarmakla değil, özgürleşmekle ilgileniyoruz. Sanat, ancak özgürleşmeye katkıda bulunabiliyorsa bir anlam ifade edecektir. Sanattaki göreceli özgürleşme, dünyadaki özgürleşmeye tekabül etmediği sürece bir anlamı ve önemi yoktur.
EKONOMİ (NEDEN KOOPERATİF?)
Bugün dünyanın en büyük şirketleri bile başında patronları ya da yönetim kurulları olmadan kendi kendini yönetebilirler. Sanat ise sömürünün kaymağını yiyen koleksiyoner, büyük sermaye sponsorluğu, artı-değerin biriktiği müzeler, ticari galeriler, profesyoneller aracılığı olmadan da kendi kendine yetebilir. Günümüzde, sanat sponsor şirketlere, ticari galerilere ve rekabetçi piyasaya bağımlı hale gelmiştir. Oysa sanat ürettiği artı-değeri kendi alanına geri döndürebilirse, kendi ayakları üzerinde duran bir yapıya kavuşacaktır. Şüphesiz sanat ancak bu yolla ticaret ve temsil olmanın ötesine gidebilecek ve dönüştürücü güçleri olan bilişsel, düşünsel, deneysel sosyal bir etkileşim alanı olarak kendini ortaya koyabilecektir.
Yatay bir şekilde örgütlenen, patronun, yönetici kadroların, kurumların olmadığı, kendi hayatına egemen olma saiki ile hareket eden, özerk, gönüllülük, ortaklık, dostluk ve dayanışma üzerinden, somut bir ihtiyacı karşılama amacı ile işleyen, sürekli olarak kendini sorgulayan ve yenileyen bir yapıyı kurmak gerekiyor.
Hepimiz toplumsal üretime emek güçlerimizi katarak üretici bir faaliyet içersindeyken, aynı zamanda tüketiciyiz. Bir taraftan artı-değerin üretilmesini sağlıyoruz, diğer taraftan bu ürünleri tüketerek artı-değerin gerçekleşmesini sağlıyoruz. Üretimde ve tüketimde, barınmadan, giyeceğe, eğitimden, sağlıya birçok ihtiyaç maddesi, işveren-çalışan ilişkisi girmeden, kooperatif tarzı bir örgütlenme ile sağlanabilir. Sanatın da, büyük “sanat” anlatısının ve büyük ticari kurumların vasıtasına ihtiyacı yoktur. Sanat alanında faaliyet gösterenler, ancak kendi üretimleri üzerindeki hakları geri almalarını sağlayacak, kendi kurdukları ve ortak oldukları bir yapı ile sektörün nesnesi olmaktan kurtulup, özneleşebileceklerdir.
Biz sanatın, sağlık gibi, eğitim gibi, gıda gibi, barınma hakkı gibi insanın temel haklarından biri olduğunu söylüyoruz. Biz sanatın “demokratikleşmesi”, hatta aşırı-demokratikleşmesi gerektiğini söylüyoruz. Bulunduğumuz durumda sanatın demokratikleşmesi, yani, sanatın, spekülatör koleksiyoncuların, ticari galerilerin, sponsorların, sanat profesyonellerinin oyun sahası olmaktan çıkması ve tabana yayılması ancak;
1- üretim profilinin değişmesi ile: Sanatın, deneyler, araştırmalar, tartışmalar, pratikler alanı haline gelmesi ve üretimin siyasallaşması [bu kısmi olarak değişmiştir ve değişmektedir. Sanatın tecimselleşmeye direnen ve kendi varoluş koşullarını sorgulayan bir kanadı vardır. Fakat bu üretimler sembolik olarak da olsa piyasayı beslemektedir. Eğer, bu farklı üretimler ve bu üretimlerin failleri(sanatçılar, inisiyatifler, kolektifler, eleştirmenler, küratörler), sponsorların, bankaların, halkla ilişkiler ayağı olarak kalmak istemiyorlarsa, piyasanın dışında, farklı bir maddi alanda iş görmelidirler. Sektöre eklemlenmek yerine, kendi siyasal, söylemsel alanlarını yaratmaları kadar kendi ekonomik alanlarını da yaratmalıdırlar. Yani, siyasal, sanatsal özerklik, ekonomik özerklikle de desteklenmelidir. Bunun için alandaki bütün üretici faillerin, üretimine katkıda bulundukları artı değeri tekrar kendilerine döndürmeleri gerekmektedir.]
2-izleyici/koleksiyoner profilinin değişmesi ile: Sanat toplumun tabandaki üretici güçlerinden filizlense de egemen sınıfların mülkü/eğlencesi olarak kalmıştır. Sanat başlı başına ezilen sınıflar için ve onlar tarafından yapılsa dahi, egemen sınıf içerdiği değerlerden dolayı sanatı kendine mal etmeye çalışmıştır. Bu kapılma dinamiğine direnen sanat ise, dışlanmış ve değersizleştirilmiştir. Sanatçılar bunu eleştirseler dahi, dönüp burjuvazinin kucağına kendilerini bırakmak zorunda kalmışlardır. Sanat üzerindeki mücadele bugün de sürmektedir. Sanatı anlamak ve takdir etmek için yüksek seviyede eğitimli olmak gerektiği savı, ırkçı, elitist, egemenliği meşrulaştırmaya hizmet eden bir yalandır. Biz, artık koleksiyon yapmanın, müze kurmanın sadece egemen sınıfların ayrıcalığı olmaktan çıkacağını iddia ediyoruz. Bunun yolu ise bir “tüketiciler kooperatifi” kurmak ve bu kooperatifte birikecek “tüketicilerin” ortak katılımı ile bir koleksiyon ve müze oluşturmaktır. Böyle bir koleksiyon ve müze, katılan bütün “tüketicilere” eşit bir biçimde ait olacak ve her “tüketici” koleksiyon üzerinde eşit yönetim ve söz hakkına sahip olacaktır.
Karşı-güç Olarak Sanat (Bazı Notlar)
Burak Delier[1]
1.
Dünyanın kültürel, siyasal ve ekonomik krizlerle boğuşmaktan başını kaldıramadığı bu günlerde sanat alanının toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasal konumlanmasını sorunsallaştırmamız gerekmektedir. Bu sorunsallaştırmayı yaparken tek bir toplumsal, kültürel, siyasal ve ekonomik tabakaya ait olan homojen bir “sanat dünyası”nın bulunmadığı göz önünde alınmalıdır. İçinde bulunduğu dünyayı yansıtırcasına sanat dünyası da parçalı ve çeşitlidir. Bugün de 19. yüzyılda olduğu gibi sipariş üzerine iş yapan veya “kültür endüstrisi” içinde çalışan ve sanatı “özerk” bir alan olarak gören sanatçı/küratör/eleştirmenler olduğu gibi sanat alanını toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal güçlerin karşısında, alternatiflerin nefes alacağı bir direniş alanı olarak gören sanatçılar ve sanatsal tavırlar da mevcuttur. Bu farklı tavırlar arasındaki ayrım hem siyasal, hem sınıfsal, hem de sanatsal ayrımlara denk gelmektedir.
90’larda ve yoğun olarak 2000’lerde sanat dünyası siyasal olanın geri dönüşüne tanık oldu. Hem büyük sergilerin (Documenta’lar, İstanbul, Sao Paulo, Gwanju ve Venedik Bienalleri) hem de küçük, sanatçı inisiyatifi seviyesindeki sergilerin kavramsal çerçevelerine baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. 2000’lerin başında çıkmış olan Nicolas Bourriaud’nun “İlişkisel Estetik” kitabı da –kendisi bunu reddetse de- genel olarak 70’lerin estetik ve siyasal söyleminin bir devamı olarak okunabilir. Müzelerde çokça kullanılan, özerk ve dünyadan soyutlanmış bir sanat alanı yaratmaya yönelik; sanat eserlerini kronolojik sıralamaya göre nötr bir renge boyanmış küplere yerleştirme yönteminin eleştirisi bugünün sanatsal yönelimlerini anlamak için bir çıkış noktası niteliğinde. Fakat bugünün sanatı sadece ve sadece Daniel Buren, Hans Haacke ve Marcel Broodthears’ın ve 60’lardaki Kavramsal Sanat’ın, daha sonra feminist sanatın “kurumsal eleştiri”lerinden filizlenmiyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri bugün sanat alanının her zaman zaten toplumsal, ekonomik ve siyasal ilişkilerin çevrelediği ve ürettiği bir alan olduğu bilgisinin kabul edilmiş olmasıdır. Dolayısıyla, sanat alanı kendi sorunlarını, ancak başka alanlardan ve sosyal meselelerden gelerek, diğer alanlarla ilişkilenerek ve şimdiye kadar dışlandığı söylenen farklı sosyal katmanlara giderek çözebiliyor. Bu bilginin sonucu olarak sanatsal “devrimler”, birçok kurumun, müzenin ve sanat tarihi anlatısının belirttiği gibi sanat eserinin kullandığı dilin farklılaşması ile değil, sanatı çevreleyen ilişkilerin ve buna paralel olarak sanatın paradigmalarının(sanatçı-eser-izleyici) değişmesi ile mümkün olmuştur ve olacaktır. Bu bağlamda, sanat alanındaki alternatif yönelimler ister disiplinler-arasılık densin, ister disiplinler-ötesilik, ister siyasallaşma, kapitalizm-öncesine ya da modern-öncesine dönüş başlığı altında sınıflandırılabilir[2]. Bugünün alternatif sanatı, hayatın sıradanlığının anaforuna kapılmadan, sanatın hayattan ve belli bir işlevden ayrılmak suretiyle metalaşmadığı ve disipline edilmediği bir zaman ve mekân aralığı aramakta ve geçerli dünya düzeni içinde dönüştürücü etkiler yapmayı özlemektedir.
Bugün, sanat, özel ve ayrı bir alan olarak değil, sosyal bilimlerin, sosyolojinin, ekonominin, antropolojinin, siyasetin, kültürel çalışmaların yanında toplumun ekonomik, kültürel ve sosyal yapısı içinde oluşan, bu yapı içinde etkinleşen bir alan olarak anlaşılmalıdır. Dolayısıyla, toplumun ve dünyanın içinde bulunduğu bütün katmanlaşmalardan, kısıtlamalardan, söylem düzenlerinden, mülkiyet, üretim ve tüketim ilişkilerinden, dışlama ve içleme mekanizmalarından muzdariptir. Bunun en açık göstergesi son zamanlarda artan bir ivme ile gelişmekte olan sanatın piyasalaşması, profesyonelleşmesi ve işleşmesidir. Sanat dünyasının bir tarafı liberal kapitalizmin avantajlarını savunur ve sanatın liberal demokrasi tarafından sömürgeleştirilmesini kutlarken, bir diğer taraf buna eleştirel yaklaşmakta ve alternatifler için yerler icat etmeye girişmektedir. Sanatı eleştirel ve siyasal tutumların nefes alacağı hem maddi hem de simgesel üretim ve tüketimin yapıldığı bir faaliyet alanı olarak görmek ve kurmak bu kısıtlamaları aşmaya bağlıdır. Kısıtlama mekanizmaları nelerdir ve nasıl işlemektedirler? Nasıl bunlardan kaçılabilir? Hangi pratikler farklı ve alternatif bir dünyanın kapılarını açmaya adaydır? Sanat alanında çokça rastlanan aşırı romantik ve siyasal olarak kolaycı tavırlara kaçmadan, ayakları yere basan gerçekçi argümanlarla bu tür disipline edilmemiş alanlar nasıl savunulmalıdır? Bunlar gibi sorular sanatın uğraşması ve baş etmesi gereken sorular olmalıdır.
2. 1.
Sanat alanında ne tür bir üretim yapılmaktadır ve bu tür üretimin koşulları ve sorunları nelerdir? Sanat alanında faaliyet gösteren aktörlerin emeği, kültürel alanda faaliyet gösterdiklerinden dolayı “maddi olmayan emek” olarak sınıflandırılabilse de, bu aktörler “emekçi” ya da “işçi” değildirler. Günümüz için sorun yaratan şey “özerk” olduğu düşünülen sanatsal faaliyetin işleştirilmesi vasıtası ile sanatçının veya eleştirmen/küratörün vs. giderek işçileştirilmesidir. Sanatçının veya küratör/eleştirmenin vs. maaşlı bir papağan olduğu durumlarda işçileştirme süreci tamamlanmış demektir. Bu ise tam anlamı ile bütün olasılıkların/farklılıkların, açılacak alanların, filizlenecek tohumların daha doğmadan öldüğü çatlaksız tam bir kapanma anlamına gelir. “Kültür endüstrisi” kavramı sanatçının özerkliğinin yitirildiği, tam anlamıyla “işçileştiği” bu tür karamsar bir vizyonun ürünüdür. Bilindiği gibi kendi emeğine yabancılaşan, kendi emeğinin niteliği ve etkinliği üzerinde inisiyatif sahibi olmayan, emek gücü ve ürünü kendisinden çalınan işçiye karşın, sanat alanında faaliyet gösteren aktörlerin kendi emeklerinin ürünleri üzerinde inisiyatifleri ve tam mülkiyet hakları bulunmaktadır. İşçinin kendi emek gücünün niteliği üzerinde hiçbir inisiyatifi ve ürünü üzerinde hiçbir mülkiyet hakkı yoktur. Sanat alanındaki “özerklik” kaybı ile işçinin kendi emeği üzerindeki özerklik kaybı karşılaştırılamaz. Kaldı ki, işçileşmenin önemli koşullarından biri de, işçinin üretim araçlarına sahip olmamasıdır. Yani, işçi işsiz kaldığı takdirde hiçbir şekilde üretime katılamaz, toplumsal olarak anlamsızlaşır ve emek gücünün değeri sıfırlanır. Marx’ın keşfettiği artı-değerin kaynağı burasıdır. Patron değersizleşmiş ve anlamsızlaşmış emek gücünü(tanımsız, ileride ne yapacağı belli olmayan sadece bir potansiyel olan emek gücünü), sadece bu soyut gücü hayatta bırakacak bir meblağa satın alarak, üretim araçları vasıtası ile bu emek gücünden satın aldığının çok üzerinde somut bir değer elde eder. Artı-değerin kaynağı, emeğin, üretim araçlarından kopartılarak değersiz bir metaa dönüştüğü sınıflara ayrılmış toplumsal düzendir. Sanatçılar, küratörler/eleştirmenler vs. ise üretimlerinin niteliğinden dolayı üretim araçlarından kopuk değildirler. Bir yazı yazmak için veya kültürel bir üretimde bulunmak için bir kalem ve bir kâğıt yeterlidir. Yine de Bourdieu’yü takip edersek sanat alanında, “simgesel sermaye” türünden belirleyici bir değerin bulunduğunu söyleyebiliriz. Buna rağmen, kültürel üretimde bulunan birinin “simgesel sermaye” biriktirmesinin koşulları, işçinin sermaye biriktirmesinin koşulları ile karşılaştırılamayacak kadar geçişken ve açıktır.
Dahası sanatsal simgesel değer bu özerkliğe bağlıdır. Özerk olmayan herhangi bir sanatçının “sanatsal” değer atfedilebilecek bir üretimde bulunması ve kendi üzerinde simgesel değer toplaması mümkün değildir. Siyaset alanının -Marxizmin ve Anarşizmin- sanatla bu kadar ilgilenmesinin en önemli sebeplerinden biri sanat alanındaki faaliyetin bu (kısmi ve sorunlu) özerkliğidir. Siyasal mücadele açısından sanat pratiği handiyse başka bir dünyaya açılan kapıya giden patika olarak görülmektedir. Sanat hâlen böyle bir potansiyel barındırsa da bugün onun da kurtarılmaya ihtiyacı olduğu su götürmez.
Konumuza dönelim; sanatçılar/küratörler/eleştirmenler vs. “kültür işçileri” değildirler, olamazlar. Ürünlerinin niteliği nedeniyle “maddi olmayan emek” statüsünde sayılabilecek olan reklam/sinema/televizyon sektörü çalışanlarının durumu işçinin durumuna oldukça yakın gözükmektedir. Her halükarda, sol, Marxist, komünist veya anarşist mücadele “işçi olmak ve kalmak” için değil, işi yok etmek, işçilikten kurtulmak ve -belli bir ölçüde- kullanım değerinin ön planda olduğu kapitalizm-öncesi, modernlik-öncesi duruma dönmek için verilmektedir. Eğer sanat ve popüler kültür alanında faaliyet gösteren aktörler bu mücadelenin bir parçası olmak istiyorlarsa, kendilerini olduklarından daha fazla işçi göstermek yerine, kendi faaliyet alanlarını ve niteliğini daha iyi tanımlayarak, bazı avantajları mücadele lehine daha etkili kılmanın yolları aramalıdırlar.
2. 2.
Sanat alanındaki sorun giderek artan bir ivme ile sanatın bütünlüklü bir şekilde, bir alan olarak sömürgeleştirilmesidir. Bulunduğumuz durum içinde sanat alanı toplumsal artı-değerin üzerinde oturmaktadır. Müzeler/koleksiyonlar/galeriler, devasa şirketlerin, holdinglerin, kurumların, zengin ailelerin toplumdan gasp ettiği artı-değeri, kendilerine tekrar simgesel değer(prestij) olarak döndürdükleri mekân haline gelmiştir. Sanat bütün insani alakalarını yitirerek, bir prestij kaynağı, soyut değerlerin, kültürün ticarileştiği, araçsallaştırıldığı bir alan olarak sömürgeleştirilmektedir.
Oysa sanat faaliyetinin ve emeğinin alamet-i farikası, bu faaliyetin özerk bir faaliyet olmasındadır. İktisadi çıkar elde etmeyi gözetmeyen, akılsallığın dışlandığı, saçmanın, deliliğin yaşayacak bir alan bulabildiği, sadece kendisi için yapılan-istense bile- doğru bir şekilde fiyatlandırılamayacak, sayılamayacak, hayatı, ruhumuzu dolaysız bir şekilde zenginleştiren, bu dünyadaki başka bir dünyaya ait olan bir faaliyettir. Sanat, bu anlamda bizi “başka bir dünyaya açılan patikaya” götüren “alternatif” bir faaliyettir. Sanat, maddi değişim değeri ya da simgesel prestij değeri ile değil, mübadele edilemez kullanım değeri ile değerlendirilmelidir. Sanatın kullanım değeri yaşamın işleştirilmesine, profesyonelleşmesine, iktisadi bir biçimde düzenlenmesine karşı hala, insani değerlerin, kamusallığın ve özgürleşme vaadinin nefes alabileceği bir alan sunar.
Sanat üzerindeki mücadele değişim değeri/simgesel değer ile kullanım değeri ekseninde düşünülmelidir. Bu iki kavram arasındaki karşıtlık veya fark, siyasetin ve antagonizmanın ortaya çıktığı bir ayrışma eksenini işaret etmektedir.
Başka bir mücadele ekseni ise kavramlar üzerinde ortaya çıkmaktadır. İş dünyasının dili ile sanat dünyasının dilinin birbirlerini besler hale gelmesi başlı başına bir sorundur. “Yaratıcılık”, “özerklik”, “öznellik”, “yenilenme”(innovation), “esneklik” gibi sanat alanına ait “maddi olmayan” değerler iş dünyası, medya ve daha genel olarak liberal sermayenin ideolojisi tarafından sömürgeleştirilmiştir. Alternatifin, farklılığın, dile gelmez olanın nefes alacağı üretim kanalları sermayeye bağlanmıştır. Yeni kapitalizmin sanata olan ilgisi sadece şirketlerin halka ilişkiler ayağı olarak kurdukları bir ara-yüz oluşturma ihtiyacından kaynaklanmaz. Demokratikleşme, özgürleşme, öznelliklerin savunusu, farklılıklar, yeni ve esnek kapitalizmin ideolojisini oluşturan retoriksel öğeler olarak vasatlaştırılmış ve sömürgeleştirilmişlerdir. Sanat alanındaki aktörlerin söz konusu kavramların itibarlarını geri vererek, onları tekrar kendilerine mal etmeleri gerekmektedir.
3.
Bugün sanat alanında geliştirilecek herhangi bir eleştiri avangardın ve 60-70’lerin “kurumsal eleştirisinden” uzağı hedeflemelidir. 20. yüzyılın sanat tarihi müzeden, galeriden ve sanattan kaçışın tarihidir. Fakat bugünden geriye doğru en yüzeysel bakışın bile fark edebileceği gibi sanattan her kaçış tekrar sanat kurumuna yakalanmıştır.
Foucaultgil terimler ile ortaya koyarsak, sanat kurumu ve bu kurumun öğeleri (sanat mekânı, sanat eseri, sanatçı ve imzası, sanat izleyicisi, sanat piyasası, eleştirmen) ortaya çıkabilecek her hangi bir farklılığı düzenleyerek, görünür kılarak disipline ederler. Elbette, sansür mekanizmaları ile kritik durumlarda maddi müdahalelerle görünmez kıldığı da olur. Ancak mekanizma büyük ölçekte, sanat üretimini engelleyerek değil belli bir tarzda üretilmesini sağlayarak denetler. Sanat kurumu bu anlamda şeyleri yerine-yurduna oturtan bir mekanizma olarak işler. 20. yüzyıldaki sanat kurumundan kaçmaya yönelik akımları göz önünde bulundurduğumuzda, sanatı yıkmaya yönelik çabaların, yıkmaya çalıştıkları şeyin tarihini oluşturduklarını görürüz. Bu tam da Foucaultvari bir hikâyedir. Dada, Konstrüktivizm, Bauhaus, Sitüasyonizm, Fluxus, Kavramsal Sanat, bütün bu akımlarda, günümüzde Negri ve Hardt’ın izini sürdükleri çokluğun üretici ve devrimci komünizmi fikri canlıdır. Ne var ki bu üretimler müzelerin ve sanat piyasasının içinde muteber yerlerini almış gözükmektedirler. Sanat kendi özel, yüksek, ayrıcalıklı alanından uzaklaşabildiği, “aşağı” gidebildiği ve minörleşebildiği ölçüde çokluğun içinde yer alabilecektir. Bugün sanatın çevresini kuşatan piyasalaşma, profesyonelleşme ve kurumsallaşma dinamikleri minörleşmeye değil, majörleşmeye hizmet etmektedir[3]. Sanat alanı bu anlamda bir tampon bölge ve rehabilitasyon aracı olarak çalışır. Kendinden kaçabilecek “tehlikeli” enerjileri tekrar kendine çeker, yükseltir, düzenler, görünür kılar, toplumsallaştırır, entegre eder ve olabilecek sapmaların önüne geçer. Alternatifi, farklılığı ve ötekiliği oluşturabilecek bütün çaba, vasatın hükmündeki ortalama değerler silsilesiyle kuşatılmış sanat alanına doğru akarak, orada geçerli söylemsel hiyerarşileri tekrar üreterek eriyip gider.
4.
20. yüzyılın bu karamsar hikâyesinin yanında başka bir yüzü daha vardır. Bu ise Foucault’nun siyasetinin can alıcı noktalarından biridir. İhlalin kolaycılığının reddedilmesinin anlamı veya düzenin dışarısının var olmaması, sanatçının(bu noktada aktivist veya araştırmacı da diyebiliriz) ilişki kurduğu veya “icat ettiği” tavırların, farklılıkların, sosyalliklerin ve siyasetin tam da kurulan ilişki içinde ortaya çıkmasıdır. Bu demektir ki, kurulan bu ilişkiden önce söylemsel matriste söz konusu tavırlar, potansiyeller, kapasiteler, yetenekler ve “özneler” bulunmamaktadırlar. Verili düzen içinde daha önce bulunmayan bir öznenin/potansiyelin görünür olması duvarda bir çatlağın(alan açmak) açılması demektir. Sanat en başından beri temsil edil(e)meyenle, görünür ol(a)mayanla, duvarın arkasındaki ile ilgilenmiştir. Sanat pratiği görün(e)mez, sayıl(a)maz, algıl(a)namaz ve vasatın dışında olan, bu haliyle örtbas edileni, dışlananı sahneye alır.
Sanat, söylemsel düzende bir alan açabilmek için öznenin söylemsel düzen tarafından çerçeve dışı bırakılan “tehlikeli” uzuvları, ve “tehlikeli” yetenekleri ile ortaklık kurar- elbette bu uzuvlar suça ilişkin olabilirler. Siyaset farklılaşmış bir öznenin meydana ayak basmasındadır, yoksa eğitimcinin yaptığı gibi genel ahlaka uygun hale getirilmesinde değildir. Siyasetin ve antagonizmanın ortaya çıkabilmesi için ehlileşmek ve merkeze doğru yönelerek toplumsallaşmak yerine toplum-dışına doğru gidilmelidir. Düğümün kilitlendiği nokta “dışarısı” ile kurulan ilişkinin muhteviyatındadır. Kurulan ilişki verili düzen içindeki hiyerarşileri tekrar üretiyor mu, üretmiyor mu? Bu hiyerarşileri kırıyor mu, onaylıyor mu? Sanatçının dünya ile ya da “alttakilerle” ilişkisinin ahlaki ve siyasal sınırları nelerdir?
5.
Günümüzde siyasal ve sanatsal müdahaleyi gözeten çalışmalar açısından iki önemli sorun ortaya çıkar. Birincisi(Santiago Sierra örneği) sanat alanı içinde kalınarak sözde-özerk konuma yaslanıldığında sadece temsili bir müdahalede bulunmuş olunur. Sanat izleyicisi kendi toplumsal konumu ile yüzleşmediği, genel izleyici profilinin dışına çıkılmadığı ve bu tür çalışmalar kolayca sanat sistemi ve piyasası tarafından ehlileştirildiği için ilk baştaki şok etkisi rahatlıkla sindirilir. Kaldı ki bu tür şoklar çoğu zaman, çok tüketilmiş sanat kanonu olan belgesel fotoğrafa yakalanır. Elverişsiz koşullarda çalışan maden işçileri fotoğraflarını ya da Uzak-doğu ülkelerinde kaçak atölyelerde çalıştırılan çocukların sayısız fotoğrafını düşünelim. Ezilen sınıflara mesafe ile bakan göz bu sınıfları mağdur, yoksul, kimliksiz, anonim bir kalabalık olarak tanımlar. Bu bakış, bizim dünyayı ve alt sınıfları algılayışımızda bir kayma yaratmaz. Düzen bize zaten doğallaştırılmış bir şekilde “insanlar sömürülüyor” demektedir, Sierra ise bunu sadece biraz daha bağırarak tekrar eder: “Bakın! İnsanlar sömürülüyor!” İkinci sorun ise(Thomas Hirshhorn, Bataille Monument ve Musée Précaire Albinet örneği), sanat alanının kısıtlamalarından kaçılarak, “dışarı” çıkıldığında meydana gelir. Burada, sanatın profesyonel çerçevesinin terk edilmemesinden ve “alttaki” kalabalıklara “sanat” bahşedilmesinden dolayı, yerleşik hiyerarşinin dışına çıkılmaz. Bu senaryonun içinde edilgen kalabalıklar yine edilgen olarak kalırlar. Sanatçı bilen ve bahşeden, topluluk ise bilmeyen ve öğrenmesi gereken olarak kalır. Her iki yönelim de, sanat alanı terk edilmediği ve geçerli düzenin hiyerarşilerinin dışına çıkılmadığı için performatif ve gösterisel bir boyutta kalır.
Tıpkı sömürgeci misyoner veya rehabilitasyona çağıran psikiyatr gibi sanatçılar, alt-sınıflardan öğrenmek yerine öğretmeyi, dinlemek yerine konuşmayı tercih ederler; potansiyel “suçluları” ve ezilenleri, hakim söylemsel düzen gibi bir tehlike olarak görür ve yapıtlarının kurgu/senaryolarında onları tekrar “suçlu”, “ezilen”, “lanetliler” olarak damgalarlar. Oysa bu Foucault’nun daha fazla söze gerek olmayacak açıklıkta belirttiği gibi herhangi bir kırılmanın, düzene çomak sokmanın karşısına çıkabilecek en tehlikeli engeldir. Foucault, Attica Hapishanesinde yaptığı çalışmalar hakkında bir söyleşide şöyle der:
“(…) görünüşte çok iyi, çok liberal, olaylara oldukça doğru bir yaklaşım gösteren psikologlara rastladık. Bununla birlikte, eğer onlar için başkasının mülkiyetini çalmak, bir banka soygunu yapmak, fahişelik yapmak, öldürmek, bir erkek olarak bir başka erkekle yatmak; eğer tüm bu edimler çözümü için bireye yardım etmeleri gereken psikolojik sorunlarsa, bu, özünde sistemin suç ortakları olduklarının işareti değil mi? Sonuçta bir suç işlemenin, bir cinayetin, toplumun işleyişini temel bir biçimde sorguladığını gizlemeye çalışmıyorlar mı?
… topluma yeniden bütünleşmeyi içeren her şey, soruna psikolojik veya bireysel çözüm oluşturan her şey bu bireylerin toplum tarafından elenmesinin ve bu bireylerin topluma karşı gelmesinin son derece siyasi doğasını maskelemiyor mu? Diye merak ediyorum. Tüm bu karanlık mücadelenin siyasi olduğuna inanıyorum. Suç, “aşağıdan gelen bir hükümet darbesidir.” Deyim “Sefiller”dendir.”[4]
6.
Simgesel düzen içerisinde “alan açmak” ne demektir? Sanat alanının ekonomik, kültürel, siyasal birçok güç ve kurumla ile çevrelendiği/sıkıştırıldığı günümüzde “alan açma” tabiri oldukça sorunlu gözükmektedir. İçeriden bir siyaset geliştirmek kimilerinin kastettiği gibi bir “içeriden dönüştürme” ya da “içeride kendine yer açma” değildir. İçeriden bir siyaset geliştirmek, içerinin içinde bulunan iktidar ilişkilerini bozmak, zorlamak ve genişletmek anlamına gelir. İçeriden bir siyaset geliştirmenin nihai amaç olarak, “içeriyi”, kurumu, “sanatı”, düğümlenmiş iktidar matrisini ve oradan yayılan söylemi yıkılıncaya kadar esnetmeyi, yok etmeyi, yerine başka bir örgütlenmeyi oluşturmayı gözetmiyorsa, buna “alan açmak” denilemez. Bu ancak alanı kapatmak olacaktır.
İçeride açılan alan sanatın kendisini değiştirdiği anlamda değerlidir. Kurumun değişimi durağan veya asli amaç olarak ele alındığında kendisini ve pratik alanını sadece kurum ile sınırlayan bir “kurum olarak kurum eleştirisi” ortaya çıkar. Kurumlar da bütün alanlar gibi durağan değildir. Toplumun içinde diğer iktidar ilişkileri ile bağlantılı olarak hareket halindedir. Sanat alanı içinde verilen mücadele, sanat alanını ve sınırlarını genişletir, diğer alanlarla(sosyal, siyasal alanlarla) kesişme noktalarını çoğaltır ve yavaş yavaş bu noktaları çatlakların açılacağı ortaklaşma/kamusallaşma alanlarına dönüştürür. İçeriden gelişen siyaset bağlı olduğu alanı, başka alanları da dönüştürebilmek üzere ve birlikte dönüştürür. Bu sanata veya belirli bir alana hapsolmak değildir, bu her tarafa dağılmaya müsait olan potansiyellerin soğurucu uçuculuğundan kurtularak bizzat hâlihazırda bulunulan alana somut bir noktadan çakılmak(güç ilişkileriyle örülü belli bir alanda bulunmayı kabul etmek) ve içinde bulunulan ilişkilerin yapısını ve sınırlarını değiştirmektir. Bunun da ötesinde bir alanın ve iktidar ilişkilerinin içerisine çakılmadan(“içeride” durulmadan) ortaklık ve kamusallık gerçekleştirilemez. Kamusallık –o büyük çatlak- tanımsız, soyut, ötede, “dışarıda” değil, tam da faaliyetin gerçekleştiği alanın sınırlarında, genişleme kapasitesindedir. Çatlak, sanat alanında bulunan çeşitli aktörlerin(sanatçı, küratör, eleştirmen vs.) faaliyetleri ile üretilecek bir şeydir. Faaliyetler sanat alanının diğer alanlarla olan sınırlarını iç içe geçirdiği (söz gelimi siyasi mücadele alanıyla) çakışma, kesişme noktalarını çoğalttıkları sürece çatlak büyüyerek bir alana dönüşecektir.
7.
Günümüzde sanat alanından bir bütün olarak bahsedemeyiz. Hem günümüz sanatçılarının bir kısmı hem de 20. yüzyıl sanatının önemli bir çoğunluğu sanat kurumunu sorunsallaştırmışlar ve bu kurumun sınırlarını aşmaya çalışmışlardır. Bu çabaların sonunda ise sanat alanı dağılmış, parçalanmış ve çeşitlenmiştir. Sanat disiplinin sınırı neredeyse sanatın merkezinden geniş bir hale gelmiştir. Bugün, sanatın ne olduğuyla ya da ne olmadığıyla ilgilenmek ve belli bir özü olduğunu iddia etmek ve bu özü sarsacak spektaküler eylemlere girişmek anlamlı gözükmemektedir. Bunun yerine kendini sadece sanat alanı ile kısıtlamayan, sadece sanatın kendine özel dili içinden konuşmayan başka bir dil ve paradigma aranmalıdır. Görülebilir, söylenebilir, duyumsanabilir, kabul edilebilirin sınırlarını araştıran ve hayata yeni düzenlemeler, hakim düşünüş biçimlerinin ötesinde farklı değerlerin üzerine oturmuş farklı yaşam biçimlerini görülür, işitilebilir, duyumsanabilir kılmak sanatsal ve siyasal değeri de ihtiva eden bir çabadır. Farklılığın mücadele ekseni sanat içi bir dil ile değil, daha geniş ve gündelik yaşamla iç içe olan kültür alanından kurulabilir. Bu anlamda sanat da kültürün düzeni içinde bir alan olarak düşünülmelidir.
Sanat literatürü içinde çokça düşünüldüğü gibi “angaje” olmakla, “özerk” olmak birbirini ittiren, karşıt iki tavır olmak zorunda değildir. Aksine, angaje olmak hakim değerler silsilesinden özerkleşmeye bağlıdır. Antagonizmayı kurabilecek böyle bir özerklik, kurum olarak sanatın sahte “özerkliği”ni değil, sanat alanında faaliyet gösteren aktörlerin hakim düzenin alanından ve değerlerinden bütünlüklü bir kopuşunu gerektirir. Böyle bir kopma gerçekleştiğinde sanat alanının içinde ya da dışında olma sorunu da çözülmektedir. Farklılık veya antagonizma bütün yakıcılığı ve hakikiliği ile kamusal bir görünürlük kazandığında sanat alanının içinde ya da dışında olmak önemini yitirmektedir. Keza üretimlerin çeşitliliğinden dolayı bugün sanat alanının dışını veya içini belirlemek mümkün değildir. Burada asıl mesele, -sanat alanında olsun ya da olmasın- hakim vasatın hükümdarlığından kopabilen, başka bir değerler yörüngesine oturan, farklı bir siyasetin, düzeneğin ve bilginin oluştuğu üretimlerdir.
[1] Tartışmalarıyla yazıdaki düşüncelerin gelişmesine yapmış oldukları paha biçilmez katkılardan dolayı Eylem Akçay ve Mert Tokur’a teşekkürü bir borç bilirim.
[2] Belirtmeden geçmeyelim: Modern-öncesine dönme özlemi 19. yüzyılın iki büyük modernlik eleştirisi ekolü olarak okuyabileceğimiz Marxizm ve Anarşizm’de de mevcuttur. Siyaset ve sanat arasında sanıldığından çok daha fazla somut ve belirgin bağlar vardır. Sanat ve siyaset/direnme edimi tartışması, “sanat siyasal olabilir mi?” ya da “olursa sanatlığından kaybeder mi?” ya da “sanatla direnme edimi arasındaki müphemlik” gibi sorunlar abesle iştigaldir.
[3]Türkiye’de uzun zamandır “gelişmekte olan” sanat piyasası bunun en canlı örneğidir. Sadece 98-2008 yılları arasında yapılacak bir karşılaştırma majörleşmeyi ortaya koyacaktır
[4] Foucault Michel “Attica Hapishanesi Hakkında” Büyük Kapatılma Seçme Yazılar 3 çev: Işık Ergüden Ayrıntı yayınları 2000 s.162
Azra Tüzünoğlu’nun düzenlemiş olduğu M.S.Ü Konuşmaları kitabında yayımlanmıştır, Ekim 2008.
outlet/İhraç Fazlası Sanat 10 Ekim de açılıyor..
Outlet, sosyal ve kültürel adaletsizliğin bunca derinleştiği bir ortam/zamanda, lüks olarak görülen sanatı, kitlelerle buluşturma girişimidir. Outlet; müzeler, enstitüler, banka galerileri, kurumlar arasında giderek sıkışan sanat ortamı için bir nefes alma alanı yaratmayı ve yenilikçi, risk alabilen projeler gerçekleştirmeyi hedefler. Outlet; farklı ülke ve kuşaklardan sanatçıların; farklı teknik, üslup ve ifade biçimleriyle ürettikleri yapıtlarını kamuyla paylaşmayı dert eder. Hem galeri hem de non-profit bir mekan olarak işleyecek olan proje; yayın, eğitim, arşiv, sanat ve koleksiyon danışmanlığı bölümleriyle geniş bir faaliyet alanına sahiptir. Outlet; içinde bulunduğu alanın ihtiyaçlarına yanıt vermekten ziyade, ihtiyacı belirlemek ve dönüştürmekle ilgilenir. Bu anlamda değeri vaktinde anlaşılmamış, üretim kalitesi-dili açısından üstün ama çeşitli koşullar sebebiyle değer bulamamış üretimleri sergilemeyi-paylaşmayı dert edinir. Türkiye güncel sanat ortamına canlılık kazandırma girişimi olarak kurgulanan mekan, galerisi olan küçük bir sanatçı azınlığın ötesinde, çokça üreten ve yapıtlarını paylaşma olanağı bulamayan sanatçıların yanında olmayı hedefler. Sanatçının da kendini ait hissedebileceği bir alan yaratmanın derdinde olan esnek bir yapı kurmayı amaçlar. Bu anlamda Outlet bir galeri değil, galeri ironisidir. Outlet; İstanbul’un sanat haritasında Beyoğlu’ndan Fındıklı’ya inen aksın, “sanat yürüyüş alanı” olmasında dönüştürücü bir rol üstlenmeye adaydır. 3 kata yayılan sergileme alanıyla Outlet, merkeze çokça yakın olmasına karşın, Beyoğlu’yla neredeyse hiç bağlantı kurmayan Tophane’nin; sanatla yakınlaşmasında belirleyici alanlardan olacak. Sanatın gündemini takip etmek isteyenlerin yeni adresi Outlet, büyük bir sermaye desteği olmadan, bireysel çabalar ve Canan Pak, AYK, MAS Matbaası, Koyuncu Bilgisayar, The Point Otel, Beck’s, Netcopy Center ve Derin Design’ın sponsorluğuyla Azra Tüzünoğlu tarafından yürütülmektedir.
OUTLET of Contemporary Art opens its doors on October 10th 2008!
Outlet is an attempt to bring art, regarded as a luxury commodity, to the masses in a time and space where social and cultural inequity is deeply entrenched. Outlet aims to create a recreation area or a breathing place, for the art milieu captured by museums, institutions, bank galleries and intends to actualize innovative and risk-taking projects. Outlet’s concern is to share the works of artists from different countries and generations, produced with different art techniques, styles and forms of expression. The project will function both as a gallery and a non-profit organization and has a broad connection to publication and education means, as well as to artists’ archives and consultancy for art collections. Outlet is concerned with determining and converting the needs of the art milieu rather than fitting into it. In this sense, it is concerned with remarkable art works that are perhaps not appreciated in their time and those which attract attention in terms of quality of production and expression, but are ignored in some circumstances. Outlet is conceived as an attempt to revitalize the contemporary artistic milieu in Istanbul and aims to support prolific artists who rarely have the chance to show their works. Outlet will foster an atmosphere in which the artist can feel at ease in a flexible structure. In this sense, Outlet is not a gallery; but is a sheer irony! Outlet is the brand new address for those who are interested in the current / contemporary art agenda and is run by Azra Tüzünoğlu, with the contribution of individual efforts and the sponsorship of Canan Pak, AYK, MAS Printing House, Koyuncu Computer, The Point Hotel, Beck’s, Coca Cola, Netcopy Center and Derin Design. Outlet//Export Surplus ArtTuesday-Saturday: 10:00-18:00, Closed on Mondays, Sundays (from October 10th)Boğazkesen CaddesiKadirler Yokuşu No:69Tophane-Istanbul









