Viewing 21 to 28 of 28 items
Archive | Necla Rüzgar RSS feed for this section

BURADA GÖRDÜĞÜMÜZ İNSANLARDAN BEKLENEN BİZİM BORÇLARIMIZI ÖDEMELERİDİR


(afiş: Klaus Staeck)

Bu afiş Berlin duvarının yıkılışının 20. yıl kutlamalarının yapıldığı alana bakıyordu. 32 devlet başkanı ve binlerce insanın olduğu alana… Türkiye’nin de yüzleşmesi gereken katliamlar, utanç duvarları var. Ve ödemesi gereken borçları…

Hazır gündeme gelmişken DERSİM’le başlayabilir bu yüzleşmeye. Yeni bir kuşağı daha “devrim zayiatı” yapmadan…


(ATIL KUNST’un bu haftaki çıkartması)
http://gundemfazlasi.blogspot.com/2009/11/subject-matter-of-todays-class-is.html

SEYİT RIZA
O dönemdeki yasaların 75 yaşını geçkin kişilerin idamına izin vermemesinden ötürü yaşı küçültülen Rıza, oğlu Resik Hüseyin, Şehanlı Kürt Aşiret reisi Seyd Hüsen, Yusufan Kürt Aşiret reisi Kamer’in oğlu Fındık, Demanan Kürt Aşiret reisi Cebrail’in oğlu Hasan, Kureyşan Kürt Aşiret reisi Ulkiye’nin oğlu Hasan ve Mirza Ali’nin oğlu Ali ile birlikte idam edilmiştir.

“Seyit Rizayi Meydana cikardik. Hava soguktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Riza Meydan insan doluymus gibi, sessizlige ve bosluga hitabetti.
-Evladi Kervelayme, Be gunayime, Ayvo, Zulumo, Cinayeto. (Evlad-i Kerbelayiz, gunahsiziz, ayiptir, zulumdur, cinayettir.) dedi. Benim tuylerim diken diken oldu.
Bu yaşlı adam rap – rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu. İnfazi yapti.” (İhsan Sabri Çağlayangil’in Anıları)

Comments Off

Istanbul Next Wave

http://www.adk.de/istanbul_next_wave/Kuenstler.htm
http://www.artefacti.de/abstrakte-kunst/index.php/kunst-nachrichten-2009/september-2009/4706-istanbul-next-wave.html

İstanbul Modern Berlin Martin-Gropius-Bau

Haluk Akakçe, 1970
Erol Akyavaş, 1932 – 1999
Özdemir Altan, 1931
Avni Arbas, (1919 – 2003)
Hale Asaf, 1905/1906 – 1938
Ferruh Başağa, 1914
Bedri Baykam, 1957
Ramazan Bayrakoglu, 1966
Aliye Berger, 1903 – 1974
Nurullah Berk, 1906 – 1982
Sabri Berkel, 1907 – 1993
Semiha Berksoy, 1910 – 2004
Bubi, 1956
Cihat Burak, 1915 – 1994
Ibrahim Çalli, 1882 – 1960
Ali Avni Celebi, 1904 – 1933
Taner Ceylan, 1967
Adnan Çoker, 1927
Cevat Dereli, 1900 – 1989
Nejat Melih Devrim, 1923 – 1995
Ismet Dogan, 1957
Burhan Doğançay, 1929
Feyhaman Duran, 1886 – 1970
Ayşe Erkmen, 1949
İnci Eviner, 1956
Bedri Rahmi Eyüboğlu, 1911 – 1975
Leyla Gediz, 1974-
Hamit Görele, 1894 – 1981
Mehmet Güleryüz, 1938-
Nedim Günsür, 1924 – 1994
Nazmi Ziya Güran, 1881 – 1937
Mustafa Horasan, 1965
Balkan Naci İslimyeli, 1947
Doğan İsmet, 1957
Ergin İnan, 1943
Nuri İyem, 1915 – 2005
Zeki Faik İzer, 1905 – 1988
Gülsün Karamustafa, 1946
Zeki Kocamemi, 1900-1959
Temür Köran, 1960
Komet, 1941
İrfan Önürmen, 1958
Erkan Özgen, 1971
Şener Özmen, 1971
Hikmet Onat, 1882 – 1977
Ahmet Oran, 1957
Mübin Orhon, 1924 – 1981
Mustafa Pancar, 1964
Orhan Peker, 1926 – 1978
Sarkis, 1938
Yusuf Taktak, 1951
Hale Tenger, 1960
Cemal Tollu, 1899 -1968
Canan Tolon, 1955
Selim Turan, 1915 – 1994
Ömer Uluç, 1931
Adnan Varinca, 1918
Nil Yalter, 1938
Pınar Yolaçan, 1981
Fahrelnissa Zeid, 1901 – 1991

Boden unter meine Füßen, nicht den Himmel Akademie der Künste, Pariser Platz

Yeşim Ağaoğlu
Gülçin Aksoy, 1965
Nancy Atakan, 1946
Atıl Kunst
Nazan Azeri, 1953
Handan Börüteçene, 1957
Ipek Duben, 1941
Nezaket Ekici, 1970
Gözde İlkin, 1981
Gül Ilgaz, 1962
Cemile Kaptan, 1977
Şükran Moral, 1962
Nazlı Eda Noyan, 1974
Neriman Polat, 1968
Necla Rüzgar, 1972
Gülay Semercioğlu, 1968
Nalan Yırtmaç, 1969

Sechs Positionen kritischer Kunst aus Istanbul Akademie der Künste, Hanseatenweg

Halil Altındere, 1971
Bedri Baykam, 1957
Altan Gürman, (1935 – 1976)
Balkan Naci İslimyeli, 1947
Şükran Moral, 1962
İrfan Önürmen, 1958

Gleichzeitigkeit – Parallelen – GegensätzeModerne und zeitgenössische Kunst aus IstanbulIm Rahmen der 20jährigen Städtepartnerschaft Berlin-IstanbulEin Projekt der Stadt Istanbul und der Akademie der Künste in Kooperation mit Kulturprojekte Berlin11.11.09, Eröffnung12.11.09-03.01.10, Akademie der Künste, Pariser PlatzBoden unter meinen Füßen, nicht den Himmel12.11.09-17.01.10, Akademie der Künste, HanseatenwegSechs Positionen kritischer Kunst aus Istanbul12.11.09-17.01.10, Martin-Gropius-BauIstanbul Modern BerlinAkademie der KünstePariser Platz 4, 10117 Berlin-Mitte, Tel. 030 200 57-1000Hanseatenweg 10, 10557 Berlin-Tiergarten, Tel. 030 200 57-2000Di – So 11-20h, Eintritt: Euro 6, ermäßigt Euro 4am 1. Sonntag im Monat Eintritt frei, Besucher unter 18 Jahren Eintritt freiMartin-Gropius-BauNiederkirchnerstraße 7 Ecke Stresemannstr. 110, 10963 Berlin, Tel. 030 254 86-0Mi – Mo 10-20 Uhr, Eintritt: Euro 6, ermäßigt Euro 4Kinder und Jugendliche unter 16 Jahren Eintritt freiMit der Ausstellungsreihe „Istanbul Next Wave. Gleichzeitigkeit – Parallelen – Gegensätze” stellt die Berliner Akademie der Künste zeitgenössische Kunst aus Istanbul vor. Das gemeinsame Projekt der Stadt Istanbul und der Akademie der Künste ist einer der derzeit innovativsten Kunstszenen weltweit gewidmet und umfasst drei Ausstellungen in den Akademie-Häusern am Pariser Platz und am Hanseatenweg sowie im Martin-Gropius-Bau. Mit mehr als 250 Werken von 88 Künstlern wird der Weg Istanbuls in die Moderne, vor allem aber die aktuelle Kunstszene mit Medienarbeiten und Installationen gezeigt. „Istanbul Next Wave“ ist der Höhepunkt der Berliner Veranstaltungen zum 20. Jubiläumsjahr der Städtepartnerschaft Berlin-Istanbul und erster internationaler Auftakt des Programms, mit dem sich Istanbul 2010 als europäische Kulturhauptstadt in Zusammenarbeit mit Kültür A.Ş. präsentiert.Im Martin-Gropius-Bau zeichnet die Ausstellung, die fast vollständig aus den Sammlungen des Museums Istanbul Modern zusammengestellt wurde, die Entwicklung der zeitgenössischen türkischen Kunst vom Beginn des 20. Jahrhunderts bis in die Gegenwart nach. Die Schau am Pariser Platz konzentriert sich auf die herausragende Bedeutung von Künstlerinnen für die Istanbuler Kunstentwicklung. Die 17 präsentierten Künstlerinnen aus drei Jahrzehnten und Generationen eint Provokation und gesellschaftspolitisches Engagement. In der Akademie der Künste am Hanseatenweg stehen sechs exemplarische kritische Positionen von türkischen Künstlern im Zentrum. Sichtbar wird hier ein Widerstand gegen gesellschaftliche und politische Machtstrukturen und Gewalt.„Istanbul Next Wave“ ist kuratiert von Çetin Güzelhan (Leitender Kurator), Beral Madra, Levent Çalוkoğlu und Johannes Odenthal. Konzerte, Konferenzen, Führungen begleiten die Laufzeit. Zu der Ausstellung erscheint ein umfangreicher Katalog im Steidl Verlag.Ausgewählte Künstler: Yeşim Ağaoğlu, Gülçin Aksoy, Halil Altındere, Hale Asaf, Nancy Atakan, Atıl Kunst, Nazan Azeri, Bedri Baykam, Aliye Berger, Semiha Berksoy, Handan Börüteçene, Taner Ceylan, Ipek Duben, Nezaket Ekici, Ayşe Erkmen, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Altan Gürman, Gül Ilgaz, Gözde İlkin, Balkan Naci Islimyeli, Cemile Kaptan, Şükran Moral, Nazlı Eda Noyan, İrfan Önürmen, Neriman Polat, Necla Rüzgar, Sarkis, Gülay Semercioğlu, Yusuf Taktak, Hale Tenger, Ömer Uluç, Nalan Yırtmaç, Pınar Yolaçan

Comments Off

rüzgar imgesinin şiddeti – rafet arslan

http://pangorselkultur.wordpress.com/2009/10/20/ruzgar-imgesinin-siddeti-rafet-arslan/

Resim sanatı çoktandır bir çöl iklimine mahkum kalmış gibi. Eskinin tekrarı ya da yurtdışında popüler olanın izleği ve benzeri yaratıcılık eksiklikleri bir yana, ‘güncel sanat’ dünyasında eskimiş-gözden düşmüş bir ifade tarzı olarak görülmenin moral bozukluğu hissediliyor. Değişen merkez tarafından tutucu-demode olarak listelenip, hor görülen bunun karşısında küsüp tavan arasına saklanan bir resim. Eskimişliğini sanki kabul etmiş, tozlanmaktan rahatsız olmayan, iddiasızlaşmış, muhafazakarlaşmış bir resim. Şiddetini, yıkıcılığı, yabancılaştırma gücünü yitirmiş, güçten düşmüş bir resim.

Çizdiğim bu olumsuz tablo içinde durmayan imgesinin keskinliği ve deneyciliği körelmemiş yaratıcılar da var. Dünya gezegeni üzerinde hala birçok ressam hiçbir komplekse kapılmadan, yaratıcı ve şiddet gücünden bir şey kaybetmemiş bir resim üretebiliyor. Bu ressamlardan ülkemizde ilk akla düşeni kuşkusuz Necla Rüzgar.

Rüzgar’ın imgesini sadece görülen üzerinden okumaya kalkarsak, kuşkusuz derinlerinde yatan anlamları ıskalayacağız. Çünkü Rüzgar öncelikle tekinsizin ressamıdır, simgesel düzende ifade edilemeyen, bilinçdışının karanlık çatı katlarında gizil kalmış durumlar ile uğraşır. Bilincin ya da dilin oto-sansürüne takılan, bastırılan söylemleri açığa çıkarmaya çabasındadır. Post-modern dünyada tüketim çılgınlığı ve gündeliğin pornografileşmesinin sonucunda gerçeklik terörü dediğimiz yeni bir baskı aşamasına adım atmış durumdayız. Böyle bir zamanda salt görülen gerçekliği resmetmek, dayatılan bir illüzyonu resmetmekten öteye gidemeyecektir. Bu yüzden Rüzgar görülmek istenmeyen, dile gelmeyen, ağza alınmayan, bilinci bastıran mekanizmaları deşmeye uğraşır.

Ev kadınlarının toplaştığı bir ‘gün’ de, anüsüne geçirdiği halkalar ile performans yapan kadını izleyen sıradan insanların verdiği tekinsizliktir bu. Ve okumak için sadece yerel kültürel-ahlaki kodları kullanma kolaycılığına kaçarsak, Lacancı anlamda Gerçek’i ıskalayacağımız, bir tekinsizlik. Bu noktada Rüzgar imgesini, David Lynch filmleri ya da G.J. Ballard’ın öyküleri ile beraber ele almak gerekecektir. Çünkü bu imge gündelik hayatın içine sızmış, sıradan insanlarının sapkınlıklarının, hastalıkların resmini çizer. Bu resmi çizerken de derinden kopup gelen şiddeti aktarmaktan, radikal olmaktan, yasak alanı ihlal etmekten korkmaz.

Ama bu uğraşında popülist, güncel olana hapis, sansasyonel bir tavır takınmaz. Sanatçı olduğu kadar, öğretmen, akademisyendir, öne çıkmadan, gölgelerin içinde kalmayı tercih ederek sanatını icra eder. Kadın, Hozat doğumlu vb güncel kimlik sunumlarından ve bunların sözde sanatsal ifadelerinden kaçınır. İdrak gücü gelişkin bir yaratıcı olarak, kadının içindeki kara deliğe bakmaktan, onunla da radikal bir biçimde yüzleşmekten, sorgulamaktan kaçınmaz. Aksine kurban, töre vb toplumsal- ahlaki baskı araçlarının köklerindeki arketipleri deşer, insan var oluşunun düşkünlüğünü kabul etmekten kaçmaz. Bloody Mary de dudaktan öpüşen başörtülü kadınlar ya da köpek başlı sevişen çiftler de bilinen görüntüleri normal denilen kalıpların dışında olasılıklar içinde sınar. Ve bu denemelerde en uç kıyılara temas eder.

Rüzgar imgesinin şiddetine dair ilk akla gelecek örneklerden biri de ‘aklın uykusu’ resmidir. Benzer dönem çalışmalarındaki gibi bu yapıtta da insan oluş ve hayvan oluş durumları iç içe geçmiştir. Aynı anda saldırgan ve bekçi olan köpek ya da kurban ayininin en temel figürü koyun kafaları, postakileri giyinilen birer melez kimliğe dönüşür. Gündelik gösterinin illüzyonuna dönüşmüş politik kodlar ötesinde iktidar kavramının karanlık dehlizlerine inen Rüzgar imgesi, tek tek her bireyin içindeki iktidarı ifşa eder. Kurbanlık sembolü koyun bedeni iktidarı (ve de psikanalitik dilde baba’nın adını) temsil eden yarı insan mutant canlının üzerindedir. Gördüğümüz yadırgatıcı bir uslupla çizilmiş Anadolu feodal geleneklerinden fırlamış bir ritüeldir. Baba’nın (şeyhin, ağanın, faşist şefin ya da başka bir iktidar figürünün) ayağının yıkanması olarak resmedilir. İki oğlu/marabası/maaşlı kölesi şefin ayaklarını yıkarken, baş örtülü kadın elinde havlu hazır beklemektedir. Kadının tüm bedeni tesettürlüyken, fetiş nesnesi ayakları ise çıplaktır. Bu dönem resimlerinde benzer iktidar-baba figürüne sarılmış, şefkat ya da arzu üreten tebaalar ‘bizden olan 1-2’ resimlerin de işlenmiştir.

‘Kararda söz hakkı’ adlı eserinde ise güçlükle düşürüp kırmamak için bir yumurtayı dışarı sarkmış diliyle taşıyan bir kadın resmedilir. Kadının dilinde taşıdığı toplumsal-ahlaki ödevin sonucu konuşamamak, suskunluğa mahkum olmaktır. Ya da otoritenin demokrasicilik oyunun neticesi insanlara bir yumurtayı kırmama özgürlüğü sunmaktır, bedeli söz hakkını yitirmek olsa da. Fazla özgürlük talep edilirse, bakın ‘kutsal’ yumurta (din yumurtası, ahlak yumurtası ya da en büyük yumurta devlet yumurtası) kırılıp, yok olacaktır. Kişilerin görevi; konuşan, hak talep eden, dövüşen özneler olmak değil; özgürlüğe fit olarak kutsal yumurtaların kırılmamasını sağlamaktır. Bu seriye ait resimler görsellik olarak bana Magritte’i anımsatırken, düşünsel anlamda anti-otoriter tavrından ödün vermezler.

Rüzgar imgesinin bu topraklardaki köklerini de bulmak zor değil. İblislerin dünyasına sızmış üstat Mehmet Siyah Kalem’den, Yüksel Arslan’a bağlanan bir geleneğe kuşkusuz yerleştirilebilir. Bu tespitten de yola çıkıp Rüzgar’ın kendi imgesinin ağırlığını koyduğu bir çeşit Sürrealist resmin yaratıcısı olduğunu söyleyebiliriz. Panic Hareketi diye anılan, başını R. Topor, F. Arrabal ve A. Jodorowsky’nin çektiği Sürrealist akıma yabancı olmayanlara oldukça tanıdık gelecektir Rüzgar imgesi. Sadece bu ruh ortak ortaklığını idrak edenler için değil, hayatın karanlık yüzüne bakmaya cüret eden her gören göze çok şey anlatıyor Necla Rüzgar’ın resmi.

Agustos/Eylül 2009

Comments Off

YÜCEL KAYIRAN

“Our semiological interpretation about the work of art is identified by our world perception. We perceive it according to the paradigm that composes our mind. Some works of art refer to the changing world and that is why one should define the paradigm of this changing world. Moreover, with respect to the recent artistic tendencies, such paradigm must absolutely be described. Necla Rüzgar’s recent works need this kind of paradigm description.

Today, we live in a world of the post-September 11. In terms of the geographical paradigm in which we live, the importance of the September 11 are following:

The September 11 New York attacks gave rise to decadence of both neo-liberal world design that is based on “westernize” and the non-Marxist leftist idea. It also made the lies of capitalism and its brutalities acceptable. All artistic tendencies which isolate individual’s life from his/her geography and its contradictions, ignoring the experience of existence, are also included in this decadence.

The September 11 changed the center of poor and abandoned people as well. Before it, the black population in Africa were the poor and abandoned people of the world. But after the September 11 this center slids towards Muslim regions.

Muslims were left uneducated, strategically impoverished by their rich owners, and lacked their artists, revolutionists and intellectuals…

Necla Rüzgar’s ‘works’, while technically investigate ‘the hidden concept in the images’, or ‘conceptual situations derived from the images’, within the context of meaning, they show us the changing nature of the world after the September 11…”

Ne kavramın dünyasında yaşıyoruz artık, ne de imgenin. Bugünün dünyası kavram ile imgenin iç içe geçirildiği, ‘kavramsal durumun imge haline’ getirildiği bir dünya. Kavram, gerçekliğin karşıtı olduğu kadar, gerçeklikteki belli bir nesnenin zihindeki hayali demek olan imgenin de karşıtıydı oysa. İmge, dünyeviliğin aynadaki yüzeyi idi; kavram ise, zihnimizi kurcalayan tornavida.

Kuşkusuz, bir sanat yapıtının neliğine ilişkin algımız, içinde yaşadığımız dünyanın neliğine ilişin algımızdan bağımsız değildir. Sanat yapıtlarının anlam dünyalarına ilişin yorumumuz, dünya algımız tarafından belirlenir. Zihin dünyamızı düzenleyen paradigmaya göre algılarız. Bazı yapıtlar, değişmekte olan dünyaya atıfta bulunurlar ve bu nedenle de, bu değişmekte olan dünyanın paradigmasını belirlemek gerekir. Dahası, son yıllarda ortaya konan sanat yapıtları için, tanımının mutlaka yapılması gerekli olan bir paradigma bu. Necla Rüzgar’ın, son dönem çalışmasında yer alan ‘işler’ de, bu türden bir paradigma tanımını gerektirmekte.
Bugün, 2001, 11 Eylül olayının sonrası bir dünyada yaşıyoruz. İçinde yaşadığımız coğrafyanın paradigması bakımından, bizim için 11 Eylül 2001’in anlamı şu:

· 11 Eylül New Yok saldırısı ‘batılılaşmaya’ dayalı bir dünya tasarımı sunan liberal ve Marksist olmayan sol düşüncenin dekadansına yol açtı ve kapitalizmin yalanları ile vahşiliğini kanıksanır hale getirdi. Kişinin yaşamını, yaşadığı coğrafyadan, o coğrafyanın çelişkilerinden soyutlayan, varoluş tecrübesini hesaba katmayan bütün sanat kavrayışları bu dekadansa dâhildir.

· 11 Eylül 2001, yoksulların ve sahipsizlerin merkezini değiştirdi. 11 Eylülden önce, dünyanın yoksul ve sahipsizlerini, Afrika’da yaşayan siyahlar oluşturuyordu. 11 Eylülden sonra, bu merkez Müslümanların yaşadığı bölgelere kaydı. Müslümanlar; eğitimsiz, yönetimleri tarafından yoksullaştırılmış, sanatçıları, devrimcileri ve aydınları yok, zenginleri tarafından sahipsiz bırakılmış..

Necla Rüzgar’ın, özellikle, “Hoşça Kal Lenin”, “Büyük Küre, Küçük Yer”, Ayın Karanlık Yüzü”, “ve Ondan Sonra”, “Ankara’nın Taşına Bak”, “Cennetten Çok Uzakta”, “Hazır Yapıt İyidir”, “Sinagrit Baba”, “Uyuma!”, “El Sanatı”, “Çölde Çay” ve “Kötü Eğitim” adlı ‘iş’leri, teknik bakımdan ‘imgenin içine oturtulmuş kavram’ı veya ‘imge haline getirilmiş kavramsal durumları’ imlerken, anlam bağlamı bakımından, 11 Eylül 2001 sonrası dünyanın anlam bağlamını göstermektedir bize.

Comments Off

ELİF İPEK AKKAYA

Güç ve Denge
Sessiz kalmayı bir meziyet gibi benimsemiş her türlü aktivizmden uzak, pasif yozlaşmış bir toplumun bireyleriyiz. Değiştirmek ve mücadele etmek ruhumuzda yok. Dışarıdan bakıldığında mazoşistçe mağdur olmaktan keyif aldığımız yorumu bile yapılabilir. Etkisizleşmiş toplumun içinde protest bir anlatıcı rolünü benimsemek Necla Rüzgar’ın kendi tabiriyle evcilleşmemiş bir sanatçı olmaktır. Necla Rüzgar, özellikle toplum-insan ilişkisini araştıran, irdeleyen; iyi bir hatırlatıcı. İzleyicisine bildiğini sandığı ama çoğu kez unuttuğu insan rollerini tekrar tekrar düşündüren keskin ürünler sunuyor .

Güç ve otorite karşısında sinme durumu sadece kadınlara ithaf edilmiş bir özellik olarak karşımıza çıkmaz. Din, dil, ırk, cinsiyet gözetmeksizin dünyanın kırılgan dengelerinde ezilen, güçsüz olandır. Güç size karşınızdakileri yontma, bükme, kalıplandırma hakkini verir ya da sizden öncekiler size güç gösterirken bonkör davrandıkları için gücü kullanma sırası size geldiğinde-şayet bir gün gelirse- çektiğiniz sıkıntılar hiç yaşanmamışçasına belleğinizin en ücra köşelerinde saklanır ve kendinizde gücün getirilerine kucak açma hakkini görürsünüz. Siz de yontar, büker ve kalıplandırırsınız.

Necla Rüzgar ürünleriyle, güçlüyü güçlü yapanın güçsüzler olduğunu bize hatırlatmak istemektedir. İsyana kapalı, elindekiyle yetinen, hakkını aramayan bireyler sessizlikleriyle kendilerini boyunduruk altına aldırırken, karşılarındakilere de kendi üstlerinde uygulanmak üzere sınırsız bir güç armağan etmiş olurlar. Kısaca ezilen sessiz kaldığı sürece ezilmeyi hak edendir. “the sleep of reason”, if…”, ve “insider” ’da görülen refleksleşmiş mağduriyete tutunan, dalgalanan – belki de yargılamadığı için sabitleşmiş- bir yaşam tarzı ifadesidir. Çift taraflı bir bakışla ele almak gerekir bu ürünleri: gücü alan-gücü veren. Gücü alan, iktidarı ele geçirme çekişmesinden ya da özetle bir post kavgasından zaferle çıkar. Gücü veren savaşı kaybetme alışkanlığından olsa gerek sıradan bir kabullenmeyle rollerini düşünmeden, ezberden güçlünün arzuları doğrultusunda oynar.

Necla Rüzgar sessiz gerçeklere yeni bir görüntü kazandırmıştır. Bireylerini gerçeği yansıtmak üzere kurgulamış ve izleyicisinin üzerine tüm ağırlıklarıyla bırakmıştır. Ürünleri, yaşadığımız toplumun kişileri şekillendirme biçimlerinin bir özetidir. Bu ürünlerin çarpıcılığı yalınlıklarındaki keskinlikte yatmaktadır. Mağduru oynamak, yokmuş gibi yaşamak, sessiz kimliği benimsemek kendimizi güvende hissetmemizi sağlamayacak çünkü bize bakan, bizi deşifre etmiş biri, Necla Rüzgar artik yüzleşmemiz gerektiğini ve kabullenmeyi bir kenara bırakmamız gerektiğini söylüyor.

Yalnızlık
Bugünün en acıklı hastalığı: yalnızlık. Parayla, seksle, yemekle doldurulamayan içi boş delikler var insanların ruhlarında. Aitsizlik duygusu, yalnızlığın köklerini besliyor, ondan uçsuz bucaksız, dalları yerleri süpüren salkım söğütler inşa ediyor. Ait olmak için sessiz kalıyoruz ve yozlaşıyoruz. Yalnızlık, büyük bir boşluk, eksiklik, acı, umutsuzluk olarak hayatlarımızı sarmalıyor. Korkuların içinde küçülüyoruz, sevilmek, dahil olmak, fark edilmek istiyoruz.

Necla Rüzgar sindirilmiş ve çoğu zaman açık bir şekilde konuşulmayan konuları, toplumsal akışa ters, emin adımlarla ilerleyerek izleyicisine anlatmaktadır. Mekansız işlenen konuların başrol oyuncuları kırılgan ve dışlanmış yapıları düzenli olarak ön planda tutulmuş kurbanlardır. Figürler, yalnızlıklarının bunaltıcı hikayesine hapsolmuş durumdadır. Dışlanan olmamak için dışlıyorlar, etik değerleri göz ardı ederek olumlu ya da olumsuz bir gruba üye olma kaygısındalar.

Bireyler, bedenlerini, kararlarını, yaşamlarını, kadın ya da erkek, başkalarının yönetimine, uygulamasına, şiddetine açmış ya da açmak zorunda bırakılmış, kimliklerini baskıyla zaman içinde kaybetmiş, pasif, her türlü kabullenmeye açık kişiler olarak karşımızdadır. Her aşağılanmada asıl suçlu kendisiymişçesine maruz kalanın başı öne eğiktir, utanır, sıkılır ve sadece susabilir çünkü yalnızdır ve kendini savunacak gücü yoktur. Susma ve kabullenme: ben kadınım, ben erkeğim, ben güçsüzüm, ben safim… Maruz kalanlar sıfatlarını sanki sıfatların onları koruyabilme becerisi varmış gibi sahiplenirler. O sıfatlarla bir yerlere dahil olurlar ve böylelikle kalabalığın içinde sığınabilecek sessiz bir limanları olur. Belki onun gibi olan biri onu fark eder ve yalnızlığın tüketici boşluğundan kurtulur.

Necla Rüzgar’ın figürleri başkalarının yargılama mekanizması içinde, baskıdan ezilmiş, varoluş haklarından habersiz, tepkisiz, sakince olayların akışını izlemektedir. Bir grup, bir diğer grubu dışlamakta, yalnızlığa itmektedir. Bu noktada figürler, ortak kullanıma açık, isteyenin fütursuzca hakaret ederek ya da iftira atarak deşarj olabileceği bir nesnedir.’’Ben’’ bu figurlerde yok olmuştur. Onlar yalnızlar, kim olduklarını ya hiç öğrenmemişler ya da unutmuşlar. Necla Rüzgar’ın ürünlerinde, bireylerin benliklerini tüketmeleri şiddetli bir şekilde işlenmiştir. Odak noktamız bireylerin kendine ve çevreye başkalaşmış durumundan çok toplumun ürettiği, bireyi yalnizliga, baskı karşısında tek başına kalma durumuna düşüren yargılara kaymaktadır. Bu yargılar ötekinin baskısıyla itilmiş, ezilmiş, yalnızlaştırılmış figürleri geri plana yerleştir. İzleyicilerde öncelikli uyanan duygu: bireyleri yalnızlıklarından çıkarmaktan öte, toplumun ürettiği baskıcı kimlikleri eleştirmektir. Konu dahi baskınlığıyla figürleri, şahısları, bireyleri içine çekip tüketir, onları ikinci plana atar.

Necla Rüzgar’ın yüzleşmek istemediğimiz, dışladığımız, ötekiler gibi olamama, grubun dışında kalma kısaca yalnızlıkla boğuşma tasvirleri ürünlerindeki sadelikte gizlidir. Sessiz insan grupları aitlik duygusuyla güvenli bir küme yaratır ve gruba bir şekilde dahil olamayanlar, din, dil, irk; cinsiyet ya da başka sebeplerden yalnızlığa mahkum edilirler. Bu unutulmuşluğun içinde bireyler ezilmektedir. Necla Rüzgar çarpıcı ürünleriyle bizde gizli kalan bu yalnızlıkları su üstüne çıkartıp, onlarla yüzleşmemizi sağlamaktadır.

Comments Off

Konuralp İren


“Çirkinliği sanatıdır onların; kendileridir. Çirkinliklerini yaşayıp oynarlar.”
Bilge Karasu

Yorum, bir anlama/anlamlandırma grameri olma bakımından, hem karşılıklılık gerektiren çok katmanlı bir şeydir hem de her zaman bir tehlikeyi de içinde barındırır: bir şeyin/işin hak etmediği –‘olmadığı’ ya da ‘söylemediği’— başka bir şeye —bir değer de olabilir bu— taşınması ya da indirgenmesi. Günümüz güncel sanatında bu tehlike daha sırıtır oldu. Güncel sanatta, işleri yapanlar işleriyle değil ama o işlerin ortaya çıkmasını sağlayan referansları okura boca ederek, konuşmağa koyuldular. Söylenenle okuduğumuz arasında bir türlü kuramadığımız ilişki, günümüzde vardığı bu biçimiyle sanat yapıtı, üstüne düşünmek, kriterleri gözden geçirmek gerekiyor…

Bir de işleriyle anlatanlar, yapıtında, yapıtıyla —sesle, çizgiyle, renkle, sembolle— anlatanlar, inatla ‘anlatı’ geleneğini sürdürenler, yeğleyenler var. Onlar da güncel, dert edindikleri (problemler) var olduğu sürece, her çağın günceli olacaklar… ya da…

Necla Rüzgar’ın işleri de (öncelikle) anlatmayı dert edinmiş işlerden: yani kendini, içinde bulunmak zorunda kalınan ortamlardaki kadınlık/erkeklik hallerini “nasıl” anlatabileceğini… Necla Rüzgar’ın çizme serüveninde, çizgisinde garipsenebilecek, yadırganabilecek “çirkinlik”, (başlı başına) bir anlatma, anlatım problemidir. Bir ifade olanağı olarak gördüğü “ortam”ını estetize etmekten bile isteye kaçınmak, salt anlatmağa odaklanmak, bunun yolunu “çirkin”likte bulmak, bir de “çirkin”in ele alınışında, bir anlatı ortamına dönüştürülmesinde, bunun sanatsallığı konusunda direnmek… diğer bir yanıyla bu, Necla Rüzgar’ın gerçeklikle kurduğu ilişkide, bir arayıştır [fotoğraftan sonra, fotoğrafla (her iki tekniği de fotoğrafla çizgiyi bir arada kullanır) —“güzel”e övgü düzülen bir geleneğin ardından]… gerçeği (bugüne dek kurulandan apayrı, dibine kadar birebir yaşamak mecburiyetinde kaldığımızın) bir arayışı, bir “söz”ünü söyleme, bir samimiyet uğraşı… arayışı… belki bütün bunların bir arada ifade edilmesinin yolunun, yordamının arayışı… Yaşadığımız hayat, hele başkalarıyla yaşamaya mahkûm olduğumuz bir hayat başka nasıl bir “ortam”la anlatılabilir ki?..

Rüzgar’ın “çirkin”liği (ki bu çirkinliği, örf, adet, gelenek ve her türden ahlaki normlar bağlamında) bu türden bir çirkinliktir. Yine de haz verir… üstüne düşünülmüş olanın karşısında duyduğumuz bir haz… Bu “ortam”da kadınlık halleriyle erkeklik hallerinin nasıl varolduğu da (özellikle son dönem işlerinde) bir problem olarak karşımıza çıkar. Hem parça parça (tek tek) hem bütününde (işleriyle) bu halleri bize anlatır Rüzgar: Cinselliklerinden —“namus”larından—, kendilerinden sorumlu olmağa terkedilmiş kadınlarla (kentsoylu olmayan, görsel imge bombardımanında, cinselliklerini usumuza bile getirmekte zorlandığımız, yoksul/yoksun kadınlarla), erkeklerin (ekmek parası için dışarıda dolanan, hemcinsleri içinde ayakta kalabilmek için koyun ya da koç postuna bürünen, ama bir yandan da postlarından sıyrılmağa çabalayan, çaresiz erkeklerin) hallerini… ki erkeklik hali (hem güçlü hem çaresiz hali bir arada) bu kadar yalın ama gösterilmedi (bir kadının elinden)… Necla Rüzgar yapa yapa yaklaşıyor anlatısına… Yapıtına…

Comments Off

SPRINGERIN

The Stranger as Erlkönig

Süreyyya Evren

Although Turkey has been hosting various immigrants from different countries (i.e. Iran, Nigeria, Somalia, Yugoslavia, Moldova, etc.) in recent decades, it continues to have the category of »the Stranger,« who is crucial in the construction of Turkish national identity, and who has been in this position since the beginning of the Turkish Republic. This »privilege« of being considered as »the Stranger« is given to people who are categorized as »others within ourselves.«

These strangers, who originate from »us« – the Ottoman Empire – and who on various political grounds played an important role as the other for the new Turkish Republic, are the ones who in the national imagination supposedly represent the biggest threat (the ethnic side of this spectrum contains most prominently Armenians, Kurds and Jewish immigrants, and Arabs of various origins). The politically threatening stranger is the real alien figure for both the nationalists and the state. The way those strangers are represented in society thus constitutes a major concern. There are various control mechanisms over their actual persons, but also there are various control mechanisms for their representations. Sociologically, there are many differences in the ways these representations are repressed in detail. But here I will be mostly interested in the ways artists deal with the control mechanisms over strangers (and especially »the Strangers«) and the control mechanisms over their representations.

If we are aiming to focus on how today’s art learnt to deal with the figure of the Stranger, it is necessary to work out how artists dismantle various control mechanisms over the »specters of the strangers.« And in the Turkish case, because the stranger is understood in a political way, according to the mainstream discourse Kurd is something very close to the communist and Arab is something very close to the Islamist threat. They are also understood as actual human beings with historical content. And repressions over actual beings intermingle with an official history-writing process. Historical ghosts are breathing inside the Strangers…
However, if it is essential for all nations to control the movements of ghosts, and if this is done using many forms of repression, resistance against those forms is crucial to let the ghosts be! Specters/ghosts related to Strangers or of Strangers are obviously not free to move under existing conditions.

If we take the Turkish case, the Stranger is always redefined by those control mechanisms, which fear ghosts moving independently. Ghosts are supposed to be controlled by the official history and official national identity. There is one discourse that we all have to fit in. Artists interested in acting against these controls deploy several tactics, ranging from ironical disguise of control forms to direct identification with the specters/ghosts of Strangers. In search of artists working against this control, we may find figures of the Stranger reflected freely in the movements of its ghosts.

Hiding themselves
Artists deploy sophisticated tactics to identify themselves with the ghosts. One main approach to resisting any repression has always been to give voice to the repressed, but there has been a twin sister: to »give voice« to the silence. Here, the repressed forms hide themselves, talk without words but with silence, without appearance but with non-existence. They find languages of hiding themselves.

Cengiz Tekin, an artist from Diyarbakir, works very interestingly with this hidden discourse, accepting the position of being a ghost, but under this repression still keeping the ghost moving in an uncontrolled way. Thus he interprets the Kurdish question in Turkey in a special manner.
In his »Man Behind a Curtain« (2003), we see the naked legs of a man behind a curtain. The carpets and curtain imply a traditional house. Everything is normal and calm. But there is a potential crisis. There is a man hiding behind the curtains and his naked legs imply that he is totally naked. His nakedness is a kind of existence and resistance; he hides himself but he can also expose himself any minute. He wants you to feel that potential by using the language of silence in a rebellious way without the actual rebellion. The language of silence uses potentials and possibilities instead of words. We can read this together with Tekin’s two other works, »Calm Situation« and »Duvets,« and Bulent Sangar’s »Man in the Closet.«

»Calm Situation« is striking for its sense of absence, repression and potential. This time we see the total picture of a traditional room (not only curtains and carpets), an everyday scene, with its daily details. A man (»Father«) sits in the middle of the scene. There is nothing unusual here as long as you don’t notice the hand under the man – the hand of the »ghost.« The repressed is buried under the »normal« scene. The violence of daily life and normality is confronted with the hand of the ghost, the rebellious potential again.

In the »Duvets« the rebel-ghost shows its existence by hiding itself even more. You can’t silence them anymore because they silence themselves in an even more violent manner in daily life. They are burying themselves under beds, behind curtains or inside a colorful mountain of duvets. Or just inside a closet as in Sangar’s work.

Especially the family scene with a buried man under the bed shows how the culture is constructed upon someone whose face you cannot see. You can’t face them. And even in the »Duvets« you see them pressing their own face into colorful traditional duvets so you can’t see their face at all. The ghost doesn’t have a face and does not exist in normal living spaces; the ghost lives in voids, between duvets, under beds, behind curtains, in closets. And that’s the way it speaks.

In between the duvets the ghost seems like a pattern, embedded inside the patterns of culture. The ghost of the stranger is a potential monster for the state and mainstream discourse, an Erlkönig, as in Goethe’s poem. The Stranger-as-Erlkönig is considered as a threat to the stranger-as-(harmless)-child and the stranger-as-(cynical)-father.

In various ways, artists embrace Erlkönig in an empowering way for the oppressed and for the stranger. By hiding themselves in voids, artists show another face of the Erlkönig, a hidden face, as the rebel in a pose of exaggerated submission.

But they also show the Stranger-as-Erlkönig after the rebellion.
In a striking example from Cengiz Tekin’s series »Still Life,« we see a different version of hiding yourself in the pattern. This time we see a ghost with a gun. We again can’t see his face. But we can see his gun. He doesn’t seem to be hiding, but rather as if he were shot, and dead. But still, he has a potential. He existed, and his existence is embedded in the patterns of nature. Knowing that is an empowerment for the Stranger-as-Erlkönig. He is a part of the frame at last…

The desire for the Erlkönig
Tekin’s Erlkönig is embedded in daily life, hidden under a bed, under a culture, or shot dead in nature. Erlkönig turns into a tool for inventing a language to make the silence speak. Positioning the stranger as the Stranger-as-Erlkönig or as the stranger who desires to be Erlkönig are two tactical shifts seen in artistic responses to the control mechanisms over strangers. This is obviously more empowering than situating yourself as the powerless and even cynical father.

Guido Snel examines how Bosnian poet Semezdin Mehmedinovic was surprised by the rise of Serb nationalist leader Radovan Karadzic as a killer during the war, because formerly Karadzic wrote poems for children. Yugoslavia was a terrible example of evil emerging from inside, monsters emerging from the words of a children’s book even. Just like the Erlkönig’s nice-sounding words attract the child in Goethe’s poem.
Mehmedinovic didn’t really want to demonize Karadzic, because he didn’t want to turn evil into metaphysics. But he still continued to refer to the Erlkönig metaphor, and living with his son in Sarajevo under the Serbian siege, he couldn’t help but position himself as the father (and even at times as the son by remembering his own father). Mehmedinovic opens an important area by rethinking the situation in Erlkönig terms – but we can step forward and look at artists who, instead of accepting the ethically comfortable positions of the father and son, desire the Erlkönig inside themselves.

Angela Carter, a British writer known for her feminist approach, also works on this »desire for the Erlkönig« theme, but in a slightly different manner. In her short story »The Erl-King,« where she rewrote the poem, the main protagonist is a woman who meets the Erlkönig in the forest and who has an affair with »him.« But then she thinks the Erlkönig will do her harm and in order to pre-empt this, she kills the Erlkönig by strangling him while he is lying on her knee. The last sentence of the short story is remarkable: »Mother, mother, you have murdered me!« Although she has a relationship with the Erlkönig she doesn’t let him inside her and kills »her own imagination.«

Here we remember Octave Mirbeau’s novel »The Diary of a Chamber Maid,« where we follow the adventures of the chamber maid Celestine. Most strikingly, in the last episode Celestine falls in love with a man, Joseph, although she is pretty much sure that Joseph raped and killed a small child! Nevertheless, Celestine’s desire for this Erlkönig goes further and she lets the Erlkönig in. In the last paragraph of the novel, she says that Joseph got inside her like a demon, and she feels that she will do whatever he wants, and this could even be a murder!
Instead of murdering the imagination she decides to take the Erlkönig in and murder together with him.

Speaking through what is hidden
The Stranger doesn’t talk at a normal pace. He talks faster or slower. Beyond the consensus. And he plays with the consensus mechanisms he sees that exist outside him.

The mainstream discourse forces the stranger to be sorry for the child in herself/himself who has been taken in by the Erlkönig. The Stranger is only loved in his innocent and childish form or in his helpless father form. The Stranger wants to express himself as a potential Erlkönig who will take the life of the child in himself. As someone who can’t be forgiven but who is nonetheless desirable. Loving the stranger in its Erlkönig form has crucial consequences. And even having a child by the Stranger-as-Erlkönig…

Necla Rüzgar’s French-kissing women with scarves brings to the fore two ghost forms – lesbians and women with scarves. But by mixing them she dislocates many things – repression of the hidden lives of women with scarves, a general repression of women’s position as a sexual subject who searches for her own desires. Instead of marginalizing the category of lesbians, these daily traditional outfits bring the ghost of lesbianism back to traditional daily life.

In another work by Rüzgar we see a man, a slaughtered sheep behind the man, and a woman behind that sheep. They are in a kind of »threesome.« A love triangle. The ritual of sacrificing animals is criticized without the sheep being stuck in the position of victim. The sheep becomes part of the family and situates itself behind the man and in front of the woman, just in between them. The classical picture of a family sacrificing a sheep changes into a family sacrificing themselves, or not being able to sacrifice the animal.

Similarly in some ways, Korean director Kim Ki-Duk’s film »Bin-jip« (3-Iron, 2004) tells the story of a drifter. He stays in other people’s homes, but the residents can’t see him, and he does housework in return. He is the helping ghost of several houses, an artist of hiding, an artist of being a ghost-being. And at the end of the story, he even becomes the lover of a woman who suffers under a violent husband. This time we have a »happy end« where the woman and her ghost lover live happily ever after in voids…

These ghost forms talk with silence, with rests. These repressed forms never talk too much. They can’t talk too much. Their own language is taken away or suspended or repressed. So they express themselves with rests. They talk with hiding, emptiness, voids… We see various types of talking with hiding in the Stranger.

Resistance and disobedience
The Stranger in Cengiz Tekin’s works talks by embedding himself in colors, patterns, nature, everyday life. He is expressing a potential rebellion with this awareness. He is also showing that he is very much aware of the voids and patterns that are left to him. And when he is inside the duvets his neck also looks like a broken neck – is he really alive? Or faking death like some animals do to survive?

The stranger is also represented in »hidden rebellions.« Ahmet Ogut’s animation »Light Armoured« depicts a light armored military vehicle in the middle of nowhere. As the animation begins, we slowly start to witness stones being thrown at the army vehicle. Against the powerful form of the military vehicle we have the forms of little stones. Stones are thrown with hands, not with any computer-aided war machine. And the thing is, we can’t see who is throwing the stones. They are coming from a hidden corner. Little by little. Slowly. Never really damaging the military vehicle. But showing that they are there. In the void. In the pattern. They exist. We don’t see the people who are throwing stones, and they don’t even always hit the vehicle. Basically these stones are not being thrown to damage the vehicle but they are being thrown to show that there are people out there who are repressed by this vehicle and who resist and dare to resist it. Here the artist directly identifies himself with forms that are linked to resistance. Again, it works with the language of rests, and the language of silence. People who throw stones do so from a place unseen and without making much noise.

We can trace this same theme in Ahmet Ogut’s artwork »School Memory.« Here we see a boy detached from his friends in a school memory photo which is supposed to show their togetherness. And the boy seems proud of it; he is still in the picture, in the frame of their supposed togetherness but in his own detached way. »Civil disobedience« at a very early stage of »society.« The silence of our discontent enters the stage.
In the Turkish case there is also a strange two-sidedness. The mainstream national identity discourse declares some people as strangers and as potentially unwanted Erlkönige. But at the same time there is a growing feeling that this national mainstream identity is itself considered as the other, alien identity in the idealized EU conceptualization. Being in the position of the stranger against the EU adds a different psychology to the repression inside the country. Repressive languages also see themselves as victims. And the EU becomes our national identity’s desired other, the desired Erlkönig in a way. We want the EU but it is going to eat us as in Angela Carter’s story. A notorious question is heard: Shall we strangle it beforehand?

In the »Temptations of Doctor Antonio« (part of »Boccaccio 70«) Federico Fellini is somehow dealing with the same problem. A prudish man, Doctor Antonio, is fighting against a huge billboard advertisement of Anita Ekberg, which he finds extremely dangerous for the whole society. He works hard to remove the billboard, but he does not succeed, and in his dreams we see that he is actually feeling a strong desire for her. And he also wants to kill her. Here we have a femme fatale Erlkönig (very similar to how we imagine the EU in the mainstream discourse in Turkey). And, like the woman in Carter’s story does, in the end Antonio throws a pike at the billboard to kill her… But of course it is not that easy to kill a »femme fatale Erlkönig«; the next morning Antonio is taken to the hospital, while the billboard is still there…

Comments Off

ARTFORUM

“Emergency Exit”

November Paynter

This recently formed gallery functions as a nonprofit project space, as well as a commercial venue that represents several young Turkish artists. Its second exhibition, “Emergency Exit,” explores tensions between tradition, prejudice, and assumed roles in society though drawings, paintings, and sculptures by six artists. The outlined figures in Nilbar Güres’s drawings mingle the act of household cleaning with participation in unusual sporting events and sexual fantasies. While Güres infuses freedom of expression and imagination into the mundane habitual experience of home organizing, she also exposes this very private sphere to a public, voyeuristic audience. Her drawings undermine socially constructed customs regarding women’s roles by revealing corporeal desires that are normally covered by a traditional appearance. Similarly, the paintings of Necla Rüzgar present hidden desires and temptations through depictions of sexual relationships that challenge culturally coded expectations in an explicit manner.In the project room, Nevin Aladag’s video installation Raise the Roof, 2007, thrusts energy into the exhibition. Themes of escape and female expression appear again, but in Aladag’s work the exploration of an ecstatic form of freedom is made physical. The video depicts four women on a tar-covered rooftop, each preoccupied with her own thoughts while dancing to music played from personal headphones. In the heady abandon of the context, their stilettos tear at the roof’s surface, leaving a permanent impression of their footwork. While their individual actions create a sense of liberation from the crowd, they also unite the women in a shared passion and rhythm of movement.

http://artforum.com/picks/id=21734&view=print
http://www.artforum.com/picks/section=eu#picks21734

Comments Off