1982 yılında kurulan Storefront for Art and Architecture, sanat, mimari ve tasarımı bir araya organik bir şekilde getiren projeleriyle New York’un hızla değişen kültürel çehresinde önemli bir yere sahip. Kar amacı gütmeyen bu organizasyonun mekanı SoHo’nun merkezinde yer alıyor. Mekan dışarıya açıldığından, bir cepheden çok sokakla iç mekanın arasındaki ayrımı kaldıran, dışarıdakileri içeriye davet eden, içeridekileri de dışarıyla ilişki kurmaya teşvik eden bir yapıya sahip. Bu yüzdendir ki, Storefront’un Pike Loop adlı, bir robot tarafından inşa edilecek projeyle ilişkili olduğunu öğrendiğimde hiç şaşırmadım.
devamMerve Unsal
7
Jan 10
tayfun serttaş ile söyleşi: bir şamdan sayesinde tarih, şehir ve sanat üretimi üzerine
“Yer Kavgası”, Tayfun Serttaş’ın Galata’daki bir otoparka yerleştirdiği salon şamdanı bağlamında günümüz koşullarında sanat üretimi, kent ve mutenalaşma olgularını sorguluyor. Sanatçının kişisel deneyimlerinden damıtılmış özel bir alandan, kamusal alana yönelen proje, P1’in pilot bölge olarak konumlandığı yer olan Galata, daha genel anlamda ise kent ve sanat ilişkisine duyarlı herkese bir şeyler söylemeye odaklı.
2
Jan 10
robert frank metropolitan’da
Robert Frank’in ‘The Americans’ projesi, 20. yüzyıl görsel hafızasını şekillendiren fotoğraflardan oluşuyor. İlk defa 1959′da yayımlanan ‘The Americans’ın 50. yıldönümünde Robert Frank’in bu unutulmaz kitabına dikkat çekmek için düzenlenen sergi, Washington’daki National Gallery of Art tarafından organize edildi. Metropolitan’ın üç galeride sergilediği ‘The Americans’ fotoğrafları, projeyi bir çerçeveye oturtmak için kullanılan belgeler ve duvar metinleriyle birlikte Frank’in tarihsel süreçteki yerini göstermenin ötesinde, görsel anlatımının bir bütün olarak algılanmasını sağlıyor.
2
Jan 10
engin güneysu: varlıkla yokluk arasında
Engin Güneysu’nun fotoğraflarına ilk baktığımda hissettiğim derin bir üzüntüydü. İnsan fotoğraflarına bakıyordum ama bir şekilde o insanları görmüyordum, fotoğraflar portreden çok peyzaj resimleriydi sanki. Şehir, bireyleri bastırıyor, içine alıyordu, insan figürleri şehrin bir parçası haline geliyordu. Bu yüzden de bu fotoğrafları belli bir kategoriye koyamıyorum, sanki ortak noktaları konudan çok ifade ettikleri. Fotoğraflardaki insanlar da hem var hem yok. Güneysu da görsel dilini işte bu noktada ustalıkla kullanarak izleyiciye bir ikilem yaşatıyor, bu insanlara baktırırken saklıyor.
2
Jan 10
zsar chankian: gerçeküstü sıradan anlar
Sanatçının ‘Cebir’ olarak tanımladığı bu fotoğraf projesi, siyah-beyaz fotoğrafçılığın şekil, ışık ve kompozisyonu öne çıkarma özelliğini kullanarak gündelik hayattan detayları soyutlaştırıyor, yabancılaştırıyor.
21
Dec 09
levent kopuz: kusursuz hayranlık
Levent Kopuz’un BoltArt’la paylaştığı bu ikinci projenin arkasında iki çelişen güdü olduğunu düşünüyorum. Birincisi, fotoğraf karesini kontrol etme ve düzenleme isteği. Bu, çoğu fotoğrafçı için adeta içgüdüseldir, her an, her görüntü, kusursuz bir fotoğrafa dönüştürülebilecek potansiyel birer durumdur. İkinci güdü ise sonsuz bir merak, şaşkınlık, hayranlıktan kaynaklanıyor. Yukarı doğrultulmuş objektif, çocuklara özgü sınırsız gözlemciliğe işaret ederken, titiz bir şekilde düzenlenmiş kareler de uslanmaz mükemmeliyetçi fotoğrafçıyı ele veriyor.
20
Dec 09
sina demiral: işte o kız
Sina Demiral’ın fotoğraflarının moda fotoğrafçılığıyla aynı görsel dili paylaştığı kuşku götürmez. Demiral’ın moda fotoğrafçılığını bir adım öteye götürüp süjeleriyle arasındaki mesafeyi yok ettiğini düşünüyorum. Fotoğrafçı, sanki bu kareleri ‘yakalamış’. Şehir hayatında her gün yaşadığımız, yabancıları izlerken duyulan hayranlık ya da bir anlığına kurulan kişisel bir bağı, bir bakışı, bu fotoğraflarda yakalamış Demiral. O ‘an’ları fotoğraflarla bir anlama ölümsüz hale getiren Demiral, belgesel fotoğrafçılığının tam tersini yapıyor. Kurgulanmış bu anları doğal bir şekilde göstererek, kurgu aracılığıyla gerçekliği yakalıyor, donduruyor ve evrenselleştiriyor.
20
Dec 09
özgür çakır: şehirde bireysellik
Özgür Çakır’ın fotoğrafları, İstanbul’un sokaklarında yakalanmış ‘an’lar olarak okunabilir. İstanbul’un o hüzünlü haline işaret eden insanları fotoğraflayan sanatçı bir ‘belgesel fotoğrafçısı’ olarak görülebilir. Ben bu fotoğraflarda sanatçının kendisini görüyorum. Diğer bir deyişle, her kare sanki bir oto-portre. Bu portreler yakalanmamış, yaratılmış. Hepimizi sarmalayan şehir dünyasında bu portreleri yaratmak, sanki bu bireylerden çok sanatçının kendisi hakkında ipuçları veriyor. Portrelerin süjelerinin bireyselliği hiçe sayılıyor, fotoğrafçı o insanı kendisinin bir parçası haline getiriyor, bir bağ kuruyor. Fotoğrafçı bu insanlardan bir anı alıyor, sahipleniyor, bize geri veriyor. Görmemizi istediği bir hissiyat, kendisiyle ilgili. Çakır’ın demokratik fotoğraf makinesi, herkesi eşitliyor. Şehirdeki bireyselliği, Çakır kabul etmiyor.
17
Dec 09
Sina Demiral: İşte O Kız
17
Dec 09



