Merve Unsal
12
Jun 10
David Brooks, Greater New York
14
Feb 10
erhan şermet, i̇şaretler
Fotoğrafçının İşaretler olarak tanımladığı serinin benim için neyi temsil ettiğini tanımlamakta zorlandım. Bu işaretler içleri boşaltılmış simgeler miydi yoksa fotoğrafçının da altını çizdiği gibi ‘bizden bağımsız’ izler miydi? Şermet’in işaretlerinde evrensel bir altmetinden çok kişisel bir ifade, dünyayla kurulan bir ilişki görüyorum. Şermet’in sokakta yürürken neler düşündüğünü, neden belli ‘işaret’lere yoğunlaştığını merak ediyorum. İnsanlar olmadan insanları fotoğrafladığını düşünüyorum; insanlardan bağımsız var olan bu izlerin, izi bırakanlar hakkında ipuçları taşıdığına ve Şermet’in de merakını dolaylı olarak bu fotoğrafları çekerek giderdiğini düşünmeden edemiyorum. Fotoğrafların arasındaki sıkı ilişki, Şermet’in güçlü görsel dili, işaretleri azat etmek yerine sanki daha da sıkı bağlıyor insanlara ve işte bu yüzden de Şermet’in dolaylı da olsa portreler çektiğine inanıyorum. İşaretler, benim işaretlerim oluyor, fotoğrafların her birinin hikayesini kurgulayarak görmedigim insanlar hakkında düşünüyorum.
31
Jan 10
Fotoğraf(çılık) ve Eleştiri Üzerine
Bir senedir BoltArt.net’in fotoğraf projeleri üzerinde çalışıyorum. Yeni bir yayının genç bir editörü olarak, yaklaşık otuz beş fotoğraf projesi yayınladıktan ve birçok farklı fotoğrafçıyla muhattap olduktan sonra, fotoğrafla ve fotoğrafçılıkla ilgili eleştirel bir platform yaratıp yaratamadığımızdan hala emin değilim. Peki ben neden hala fotoğraf üzerine yazmaya devam ediyorum? Bu yazı aracılığı ile fotoğrafla eleştirinin arasındaki ilişkiyi ve benim fotoğraf eleştirmenliğiyle ilişkimi sorgulamak istiyorum.
Fotoğraf bir sanat dalı olmanın ötesinde işlevsel bir araç. Habercilik akla ilk gelen görevlerinden biri olsa da, fotoğraf özel ve kamusal hayatımızda farklı rollere sahip. Fotoğraf, başkaları tarafından görülen benliğimizin sosyal medya araçlarıyla tanımlanmasından sokakta yürürken şahit olduklarımıza kadar çeşitli sahalara nüfuz etmiş.
Eğer fotoğraf her yerdeyse ve herkes fotoğraf çekip dünyayla paylaşabiliyorsa fotoğrafçıyla fotoğraf makinesine sahip olan birey arasındaki fark nedir? Fotoğraf projeleri adlı kategoriyi ilk oluşturmaya başladığımızda fotoğrafçı olmayan ya da daha doğrusu fotoğraf üzerine eğitim almamış editör arkadaşlarımla fikir birliğine varamamıştık. Herkesin fotoğrafçı olabileceğini ve farklı kaynaklardan gelen projeleri yayınlamamızın uygun olacağını söylediklerinde şiddetle karşı çıkmış, fotoğrafçılığın bir meslek, bir niyet meselesi olduğunu savunmuştum. Şu anda öyle düşünmüyorum. Gelen her ‘iyi’ fotoğraf projesini yayınlamasak da fotoğraf yayıncılığı konusundaki fikirlerim bu geçen sene içinde evrildi.
Fotoğrafçılık, alınan eğitimle ya da teknik ustalıkla ilişkili olmasa da benim bir proje üzerine yazmak istememe sebep olan unsurlar var. Çoğu zaman basit bir fikrin, belki de bir takıntının başlattığı üretim sürecinin sonucunda, beklenmedik bir sonuca ulaşmak ve sonra da bu sonucun farklı tepkileri, yorumları ve yeni üretimleri tetikleyebildiğini düşünmek istiyorum. Bu fotoğrafarın da kendilerini bir şekilde gösterdiğini ve beni etkilediğine inanmak istiyorum. Şu anda tek kriterim bu, kendi içgüdülerime güveniyorum.
Eleştiren ya da yorumlayan ya da anlamaya çalışan biri olarak rolümü bir ‘tetikçi’ olarak görüyorum. Ben en basit, en içten düşüncelerimi paylaşır isem, bunun bir fark yarattığına, fotoğrafçı, izleyici ve yorumcudan oluşan bu garip üçgenin üç kenarının da değiştiğine inanmak istiyorum. Benim rolüm, ‘iyi’yle ‘kötü’yü birbirinden ayırmaktan çok, büyüyebileceğini düşündüğüm bir dalgayı başlatmak, bir davetiye çıkarmak. Ve bunu yaparken de bana yardımcı olan altı senelik eğitimden çok bakmaya aşık olmam.
Bu noktada da çoğu fotoğrafçının ilk iletişime geçtiğimizde benden şüphe duymasına değinmek istiyorum. Eleştirmenin rolünün ‘tanımlamak’ olduğu gibi bir yanılgı var. Aldığım yorumlar arasında, fotoğrafın farklı bir dile sahip olduğu ve bu görsel dilin kelimelere dökülmemesi gerektiği var. Fotoğrafın kendine özgü bir dile sahip olduğuna katılıyorum ama izleyici olarak düşüncelerimi kelimelerle ifade etmemin fotoğrafın görsel dilinden eksilttiğine inanmıyorum; fotoğrafın o görsel dilini tanımlayan, adeta dokunulmaz olması, kendi içinde tutarlı olmasıdır.
Eleştiri, sanattaki üretim sürecinin bir parçasıdır. Sanatçı üretir, bunu dünyaya sunar ve eleştirmenlerin verdiği tepkiler, izleyicilerin yorumları, projeyi yoğurarak kamusal bir mal haline getirir. Bu demek değildir ki sanatçının ürettiği değişir ya da değer kaybeder ya da değer kazanır. Eleştiri bir işin izleyici tarafından alındığının ilk işaretidir. Ve bu da değer vermek demektir. Bir şeyden nefret etmek bile bir enerji, bir reaksiyon gerektirir. Bu bir iletişimdir. Sanat işi, kültür ağındaki yerini almaya başlamış demektir. Eğer ben bir yazar olarak bir işi beğenmediysem ve bunu eleştirel bir dille yazarsam, izleyici benim dediğimin doğru olduğunu düşünmez, ya da düşünmemelidir. Benim olumsuz eleştirim, izleyicinin kendi görüşünü üretmesi için tetikleyici olmalıdır ve ancak bu şekilde, sanat ve eleştirel düşünce günlük hayatımızın birer parçası olur.
Bu yazı yazıldığı sırada yayınladığımız son fotoğraf projesi Erhan Şermet’in İstanbul Aile Albümü idi. August Sander’ın 1920ler Almanyası’ndaki insanları, aileleri, sosyal statü ve yaptıkları işlere göre adlandırarak fotoğrafladığı ve daha sonra yayınladığı kitabın üzerinden seksen sene geçtikten sonra İnternet’te yayınlandı Şermet’in projesi. Şermet’in fotoğraflarının her birine işlemiş olan fotoğrafçı-süje ilişkisi, bu fotoğrafların her izleyicide tetiklediği-tetiklemediği tepkiler, bana neden hala bir fotoğraf eleştirmeni-editörü-amatör fotoğraf takipçisi-fotoğrafçı olduğumu hatırlattı; bu fotoğraflar daha önce gördüğüm fotoğrafları çağrıştırabilirdi ya da benzeyebilirdi ama her kare bambaşkaydı, özgündü. Bunu düşündüğümde de çaresiz bir şekilde fotoğrafı plüralist bir kültürel alana dönüştürmek için çalışmaya devam edeceğimi fark ediyorum.
26
Jan 10
suna no onna (1964)
Kōbō Abe’nin 1962 tarihli kitabını sinemaya uyarlayan Hiroshi Teshigahara’nın Suna No Onna’sı, sürreallikle gerçeklik arasında gidip gelen bir film. Junpei Niki (Eiji Okada) adlı entomolojist kum tepelerinin olduğu bir bölgede bir böcek türünü bulmaya çalışmaktadır.
Şehre dönen son otobüsü kaçırdığında, oradaki köylüler, geceyi köyde geçirmesini, ertesi sabah otobüse binebileceğini söylerler. Şaşkınlık içinde bu misafirperverliği kabul eden Junpei, ipten yapılan bir merdivenle bir kum çukurunun dibinde yaşayan dul kadının (Kyoko Kishida) yanına indirilir.
Ertesi sabah uyandığında ip merdiven yerinde yoktur. Köylüler, Junpei’yi kocasını bir kum fırtınasında kaybeden dul kadına yardım etmeye mahkum etmiştir. Köylüler şehirdeki inşaat firmalarına masa altından tuzlu yani çimento yapımında kullanılmaması gereken kum satmaktadır. Kurdukları sistemde, kum çukurlarının dibinde yaşayanlar evlerinin etrafındaki kumları kovalara doldurarak her gece çalışırlar ve karşılığında, diğer köylülerden su ve benzeri hayati ihtiyaçlarını sağlarlar.
Zamanla köyden şehre göçle çalışan köylü sayısı azalınca, köylüler köylerine gelenleri ‘kaçırmaya’ başlarlar. Junpei, bu sisteme karşı koymaya çalışsa da birkaç gün susuz kaldığında çaresizlikten kendini kum küreklerken bulur.
20
Jan 10
richard avedon, renata adler, 1978

16
Jan 10
irving penn, jean cocteau, 1948

13
Jan 10
irving penn, pablo picasso, 1957




