Erkan Özgen
17
Nov 09
Meeting Europe – Istanbul exhibitions
open-flux.blogspot.com/.../meeting-europe-istanbul-35-years-of.html
-----------
Rencontrer l’Europe – Istanbulexpositions / projections / publication25-30 novembre 2009 Parc des expositions du Waken, Strasbourgdansle cadre de st-art’09, 14ème Foire européenne d’art contemporain Regards Projetés35 ans d’art vidéo turc Artistes: Hakan Akçura / Halil Altındere / Selda Asal / Nancy Atakan / Fikret Atay / Bulent Baş / Tennur Baş / Ali M. Demirel / Burkay Doğan / Köken Ergün / Esra Ersen / Özlem Günyol / Gülsün Karamustafa / Mustafa Kunt / Ahmet Öğüt / Erkan Özgen / Ferhat Özgür / Şener Özmen / Candaş Şişman / Nil YalterCommissariat: Ege Berensel (artiste, critique d’art) et Celenk Bafra (critique d’art, IKSV) Présentée sous la forme d’une exposition, cette large sélection présente un vaste panorama de l’utilisation du médium vidéo en Turquie, des premières expérimentations aux tendances les plus contemporaines. Par ailleurs, une table ronde sur le thème de « L’art vidéo en Turquie » sera organisée, en collaboration avec l’École supérieure des arts décoratifs de Strasbourg (26 novembre 2009 au Parc des expositions du Wacken, horaire à confirmer). apollonia est une association de droit local créée en 1998, faisant suite au travail conduit à partir de 1994 par le Conseil de l’Europe dans le cadre du Programme d’Echanges Artistiques Européens. Aujourd’hui, apollonia se définit comme une plate-forme de coopération dans le domaine des arts visuels entre les pays européens et plus spécifiquement avec les pays d’Europe centrale et orientale, les Balkans, les pays Baltes et du Caucase du Sud. apollonia est une structure autonome dont le fonctionnement repose sur une coopération étroite avec d’autres partenaires européens, intra et extra-communautaires. Ainsi, la conception et la réalisation des projets se font grâce à l’appui des partenaires impliqués. La grande majorité des manifestations sont itinérantes touchant un large public européen.
**********************************************************************************************
16
Nov 09
, 2009-11-16 15:47:00

02/11/2009 08:41
Çağdaş sanat dünyasının etkili isimlerinden küratör Vasıf Kortun, son haftasına giren 11. İstanbul Bienali'yle ilgili 'Biraz kıskanıyorum, mükemmele yakın. Bu sefer sahiden dünyanın en iyi bienali İstanbul'da' yorumunu yapıyor
document.write();
AYSİM TÜRKMEN (Arşivi)
İSTANBUL - Batı basınında ‘En politik bienal İstanbul’da’ gibi başlıklarla haber olan 11. İstanbul Bienali’nde son haftaya girildi. 9. İstanbul Bienali’nin küratörlüğünü Charles Esche ile birlikte yapmış olan Vasıf Kortun, ‘İnsan Neyle Yaşar?’ temalı 11. İstanbul Bienali’ni, İstanbul’un bienaller tarihinin içinden bakarak değerlendiriyor.11. İstanbul Bienali’ni nasıl değerlendiriyorsunuz?Biraz kıskanıyorum, mükemmele yakın. Beğenmediğim zaman söylemediğimi bırakmayacak kadar çoğu İstanbul bienalini eleştirmişimdir. Yakın ya da uzak durduğumdan değil, bu sefer sahiden dünyanın en iyi bienali İstanbul’da, diyebilecek yere geldik. İstanbul Bienali, Venedik Bienali’ni solladı deniliyor.Venedik Bienali’ni çok değişik yönlerden geride bıraktı. Venedik modeli, hala ulus pavyonlarıyla küratörlü sergiler arasında gidip gelen, uluslar çoğaldıkça da uluslar yarışına dönen bir proje. Para ve keyif sektörünün, genelde sanat dışındaki bileşkelerin hükmünde. Sanat fuarları ile ardışık zamanlı ve ilgilenmediğim bir kalabalığa uzanıyor. Venedik yeniliğe işaret eden, genel durumu analiz eden, büyük cümleleri olan, sorgulayan bir bienal değil artık. İstanbul’un böyle bir lüksü var. Çok daha mazbut, çok daha ekonomik, uluslararası sanat haritasının tam ortasında değil ama dışında da değil. Özgürlüğünü ve görece tarihsizliğini daha iyi kullanmaktaNeoliberal ekonomik düzende, bienaller nasıl bir rol oynuyorlar? Venedik ya da İstanbul gibi şehirlerde ne gibi etkileri oluyor?Bienallerin Venedik’e ya da İstanbul’a getirisi finansal anlamda çok ciddi. Çok ciddi miktarda harcama kapasitesi yüksek bir izleyici grubu da geliyor. Bunun çok büyük, hesaplanması güç, kongre turizminin çok ötesinde bir ekonomisi var. Venedik de bienalleri bunun için yapıyor. 19. yüzyıl sonunda dünyaya sunabileceği az şey kalmış olan, askeri deniz gücünü yitirmiş, sanayileşemeyecek durumdaki Venedik, dahiyane biçimde, ticari liman potansiyelini de kullanarak, büyük fuar ve sergileri başlatıyor. Şehri değiştirmeden bir gezi yeri olarak, bir kongre şehri gibi, büyük parkını ulusların masraflarını kendilerinin karşıladığı, birbirleriyle yarışırcasına sergi yapıları gerçekleştirdikleri, pavyonlara dağıtarak kullanıyor. Venedik’teki sanat bienali de, mimarlık bienali de, film festivali de bununla alakalıdır. İstanbul gibi Venedik de dolaşım ağı üzerinde. İstanbul’la Venedik’in servis şehri olarak algılanmalarında benzerlikler var. Mesele şu, Türkiye’de neredeyse 30 yıldır süregelen neoliberal ekonomi-politika soluk alışımıza kadar her şeyi etkiledi. Şehri markalandırma süreci bunun bir parçası. Bienal de bu süreçten bağımsız değil. Ama her şey aynı şey değildir. Çok net olarak 2005’den beri İstanbul Bienali sergileri bu süreci sorguluyor, başka dünyalar öneriyor. Son bienal daha da fazlasını yaptı, sürecin kendisini afişe etti, serginin hangi ekonomik ilişkiler sonucunda ortaya çıktığını gösterdi ve sanat alanının kamusal potansiyelini değerlendirdi. Boyutuna göre sanırım dünyanın ekonomik olarak en mazbut bienali ve Türkiye’deki buharlaşan kamusallığın acısını çekiyor. Özel sektörle olan zaruri, olmazsa olmaz bir ilişki var ve burada bienali destekleyenleri cezalandırmanın dünyanın en abes işi olduğunu düşünüyorum. Örneğin Onuncu Bienalde serginin küratörü Hou Hanru’nın katalog yazısına, sergiye destekleyen özel sektör etik bir yerde durarak karışmaya yeltenmezken muhtırayla cevap veren bir kamu üniversitesinin güzel sanatlar fakültesi olması. İstanbul Bienali’nin kendi içinde bir evrimi var. İlk bienalleri hatırlarsak, yani turistik bir tanıtım işlevi olan bir sanat etkinliği olma çizgisinde giderken farklı bir kimlik kazanıyor.İstanbul Bienali’ne bir çok yerden bakabiliriz. Birincisi, İstanbul bienalinin çıkışı 12 Eylül sonrası. İkincisi, 1985 master planından sonra başlıyor. Sonra, Bienaller şehir markalaması çerçevesi içinde. Güney Kore’deki Gwangju Bienali, Gwanjgu başkaldırısı ve demokratik devrimden sonra başlar. Africus, yani Johannesburg Bienali, Apartheid’in bitiminden hemen sonra 1995’de başladı. Avrupa’nın gezici bienali Manifesta 1993’te başladı ki, 1989’da Berlin Duvarı’nın inmesi ve Avrupa’nın doğusu ile batısının yeniden tarif edilmesiyle ilgiliydi. Kısaca bienaller travma-sonrası projeleri. Neoliberalizmin klasik demokrasiye ihtiyacı yok ama bienaller bu başat model dünyasında çoğaldı. Devlet de desteklese özel sektör de desteklese bu böyle, ikisini birbirinden ayırmak zor. Örneğin bu bienale kamusal desteğin %86’sı 2010 ve Tanıtım Fonundan geliyor. Bunlar kamu fonları değil. İlk bienaller Türkiye’deki sanat ortamı zenginleşsin, İstanbul’daki üretime dikkat çekilsin gibi gayet idealist duygular ve gereksimlerle başladı. Birinci bienalin sponsoru Halil Bezmen, ikincisinin ise Asıl Nadir’di.Aydınların bakış açıları da değişti. Nostaljik bir kent geçmişiyle haşır neşir olan bir kent ilgisi birdenbire daha modern, daha bağımsız bir bakış açısına kavuşmaya başladı. Çok doğru. 1987- 1989 bienallerine bakarsak, serginin odağı Aya İrini, Aya Sofya, Yerebatan, 3. Ahmet Çeşmesi’nin önü gibi tarihi yarımada eksenindeydi. 1992’de bienalde sergiyi oradan uzaklaştırdım. Çünkü tarihi yarımada artık yaşanılan şehir, Bab-ı Ali değildi, turistik bir bölgeye dönüştürülmüştü. Yerel izleyiciye turist muamelesi yapmak istemedim. Haliç kıyılarının dozerlenişi sonunda Feshane ortaya çıkmıştı. 1989’daki Serotonin sergisinde Feshane’nin farkına vardım. Feshane modernizasyon açısından çok önemliydi, sembolik anlamı önemliydi. Şehrin turistik alımlanması dışındaydı.Bir de 1992 bienalinden sonra, biz bu işi en iyi biliriz diye hareket etmedik. Zaten 2 tane küratör vardı, biri Beral Hanım bir de ben. Bize geri dönülmeyeceği açıktı. Bienal 1992’den sonra hızla profesyonelleşti, uluslararası gündeme oturdu. Oturmadığı Türkiye gündemi. Ama bu durum, bienalin ya da İKSV gibi bir kurumun çözebileceği bir şey değil. 12 Eylül’den sonra aslen ve neredeyse sadece özel sektörün taşıdığı bir kültür sanat ortamı var. Devletten kültüre desteği talep etmek düşünülemezdi bile. Ancak, özel sektörün devletle yakın ilişkisinden dolayı sadece suya sabuna dokunmayan ifadelerin desteklendiği bir kültür ortamı belirginleşti. Kamusallık ifadeleri, kültür yönetimde özerkleşme yeni yeni boyut atlamakta. Halk Ramazan etkinliklerine gidiyor. Belediye de sadece oradaki stand’leri kiralıyor, bir yenilik getirmiyor. Siyasetçiler sanatçılara ‘Bunlar kimseyi temsil etmedikleri halde bu gücü nereden alıyorlar?’ diye bakıyor. Kaybetmekte olduğumuz bir mücadelenin içinde bienal kendini nasıl kurtarır ve toparlar diye bakıyorum. Bienalin çevresindeki güncel sanatın ne olduğu belli, bir şamata ve faaliyet curcunasıydı, izliyor olmaktan bile utanç duyuyorum. 2005 bienalini gerçekleştiriken bu durumun bilincinde bir İstanbul sergisi yaptık. Büyük gösterileri olmayan, zamana yayılan, sergiye destek kapsamlı rehber. İstanbul’un hızına yetişemeyeceğimizi anlayınca 5 ayrı mazbut mekana böldük ve sergiyi İstanbul’da bir yürüyüş haline çevirdik.Şehrin içindeydik ve bulunduğumuz her yerde bir tostçu ya da çayhane gibi şehrin kendinden gelen ekonomisiyle ilişkimizi bozmayacak bir model geliştirdik. Bienalin kuruluşu esnasında Tütün Deposu’ndaki güvenlik aradı ve ‘Karşıdaki çaycı buraya 3 iskemle getirdi, bir de şemsiye açtı, ne yapacağız?’ diye sordu. ‘Sakın dokunmayın’ dedim. Bienalin kendiliğinden kafesi olmuştu. Bazı ilişkileri normalleştirmek gerekiyor. Başka türlü sınıflar, renkler, insanlar, alışveriş merkezleri gibi pürüzsüz ve kontrollü alanlar dışında karşı karşıya gelemiyor. Şehir yaptığınız işe ‘benim’ demeli. Kimseye bir şey dayatamayız, bir şey sunabilirim ve tartışabiliriz. Bienal bu anlamda bir araç.10. Bienal’de Hou Hanru’nun İMÇ, AKM gibi yapılar üzerinden modernizm elestirisi önemliydi. Hou Hanru’nun yaklaşımı ve mekan seçimleri çok iyiydi ama sunumdaki dikkatsizliklerden dolayı, özellikle İMÇ bazında sorunum oldu. İstanbul’da kaosa kaos katmak çok hayırlı bir şey değil. Bu yüzden bu yılki bienal çok önemli. Kendini İstanbul odaklılıktan ayırdı. İşler arasında mesafe var. Küratörlerin müdahaleleri çok net ortaya çıkıyor. Olağanüstü iyi bir kurguyla açılıyor. Bu bienal mekanla ilişkili bir bienal değil, derdi farklı. Alıp Kudüs’e de götürebilirsiniz, gene aynı şeyi söyleyebilir. Bu anlamda şu ana kadar düzenlenen diğer bütün İstanbul bienallerinden farklı bir çizgisi var bu bienalin. İstanbul değil bienalin kendisi öne çıkıyor. 70’lerde doğanlarla, 70’lerde üretenleri yanyana getirmesi de olağanüstü. Sergide mutlak gücü ortaya koyan işler var. Yani güç bu kadar dümdüz işliyor diyen bir tavır.Çok heyecan duyuyorum. Benim için öğretici bir sergi. Küratöryel çıtayı uluslararası anlamda yükseltti.
23
Oct 09
Sanatın Güncesi /Devrimci politik tavrın nostaljisi

Bu güne kadar gerçekleşen en politik içerikli Bienal kapsamında düşünülebilir, 11.Uluslararası İstanbul Bienali. Politikanın, devrimci kimliğin ve söylemlerinin günümüze dek süregelen yankılarının hafızalarımızda yenilenmesi, sanatın olanaklarıyla sunulunca lezzetli bir şölen sofrasına dönüşmüş.
11. İstanbul Bienali, Bertolt Brecht’in “İnsan Neyle Yaşar?” kavramıyla sorunsalını ortaya koyuyor.
Brecht in Elisabeth Hauptmann ve Kurt Weill ile birlikte 1928 yılında yazıp besteledikleri “Üç Kuruşluk Opera” adlı oyununda yer alan ve çok sevilen şarkının sözleriyle dönem kapitalizmine kafa tuttuğu görülür. Üç Kuruşluk Opera burjuva toplumunda mülkiyetin ve emeğin yeni baştan dağıtım sürecini anlatıyor, yanı sıra emek, işgücü ve makineleşen yapılanmanın paradoksal anlatımına da zaman zaman ironik bir dille ışık tutuyor…1930’larda yeni yeni baş gösteren liberal ekonominin kendisinden önceki toplumsal yapıyla çelişkisi ve uzlaşmazlığı yarattığı politik ve sosyolojik profille günümüz yaşam değerleri arasındaki paralellikler son derece etkili.
“İnsan Neyle Yaşar ?” Sizce bunun yanıtı ne olmalı. Hava mı, su mu, ekmek mi, yoksa sevgimi, sanat mı, aşk mı, emek mi, tutku mu? Umut mu? Yoksa sadece bilgi, teknolji ve para mı?
Bunun yanıtı her çağda her toplumda aranmış. B. Brehct te Spinoza da, Marks da da Hz. İsa da, S.Freud da belki de Frank Sinatra da hep bu yönde çaba göstermiştir.
Temsil ettikleri topluluğu düşünceleriyle desteklemiş ve onlara yaşam kaynaklarını sunmak istemişlerdir. Bu tavır politikanın inancın ve ekonominin iç içe değerlendirilmesi gereğini yaratmıştır. Zaman ne olursa olsun günceldir ve yaşamsaldır. “Aç ayı oynamaz”, “Açlık sofuluğu bozar” ya da “Sanatsız kalmış bir toplum, hayat damarlarından yoksundur” atasözleri söylemi destekler niteliktedir.
11. Bienal’de Batılı sanatçı sayısından daha çok Batı dışından ve özellikle siyasi olarak sorunlu bölgelerden gelen sanatçıların yer aldığını görüyoruz.
Hırvat asıllı Küratörlerin kolektif çalışmalarının sonucu olan ve “What, How & for Whom” (Ne, Nasıl ve Kimin için) ekibi ile oluşturdukları ve bu güne kadar izlediğimiz en politik içerili İstanbul Bienalinde 40 ülkeden 70 sanatçının ana fikrinden yola çıkarak ürettikleri 140’a yakın projesinin birlikte harmanlanışına şahit oluyoruz. Birbirlerine karşın teke tek etkili oldukları kadar sentezleriyle de Bienalin genelini biçimliyorlar.
Bu gün artık insanlar politik olmak anlamını hâsıl hissediyor ve değerlendiriyorlar? Bu Brecht dönemi kadar açık ve yalın mı? Bu gün İnsanlar artık neye inanıyor ya da inanamıyorlar. Ardından gidilecek söz ve ya slogan artık kalmadı mı? Ve artık yaşam, uğruna savaşım verilecek meselelere vakit ayırmağa gerek duyulmayacak kadar basit ve özensiz mi? Acil ve yaşamsal meseleler, neden artık toplumsal dayanışmaları ateşleyecek kadar önemli değil. Neden artık kimse dünyayı değiştirmek istemiyor? Acaba yalnızca seyretmek ve pasif kalmak artık günümüzün “Tembelliğe övgü” sünün manifestosu mu? Sanki günümüzde ,“Yalnızca seyretmek” ve olgunun parçası olmamak tek seçenekmişçesine sürülen bir yaşam anlayışının tarifsiz huzurunu yansıtıyor.
Bu açıdan belki de bu Bienal in “Devrimci Politik “ tavrı, nostaljiyle süslü güzel paketlenmiş bir karamela şekerini andırıyor.
Üniversite yıllarımda koltuk altlarımızda taşıdığımız toplum polislerden sakındığımız “Kapital”, artık süslü kapakları ve Marks’ın sevimli gülüşüyle paketlenmiş cep kitaplarına dönüştü. Che’nin tek yıldızlı kepi ve sakallı portresinin ikona dönüşmüş grafiği artık facebook’ların profil fotoğrafları yerine kullanılıyor. Mao’nun, Lenin’in, Stalin’in, Nazım’ın sloganları, yaşadıkları toplumsal dalgalanmaların itici gücüyle önder kimliklerinin haykırışları, kitleleri birleştirmek yerine, günümüzde cafe’lerin duvarlarını gaffitiler şeklinde süslüyor.
Evet, bu Bienal’e belki de en politik içerikli bienal diyebilirsiniz. Ardarda sıralanmış projeler, belgeler, belgeseller, enstalâsyonlar sanatsal kaygıyı ve yaratıcı imgeyi ortaya koymasa da küratörler sanatçıların eserlerindeki politik yorumlamaları günümüzün “apolitik” düşünce yaklaşımına paradoksal bir bakışla ortaya koymak istemişlerdir. Başarıları ve yankıları ile getirdikleri ses de bu yüzdendir.
11. İstanbul Bienali açık, izlenmesi kolay, daha çok küçük boyutlu çalışmaların yer aldığı bir sergi olarak gözüküyor. Otuz yaş altındaki sanatçıların bugünkü dünyasal siyasi sorunlara bakışı, Ortadoğu’daki Filistin meselesine, Kuzey Kafkasya coğrafi bölgesine, Hırvat Boşnak çatışmasına yoğunlaşmış bir bakış olduğu izlenimini veriyor. Üçüncü dünya ülkelerinin sanatçılarının çoğunlukta temsil edildiği eserlerinde hep ezilmişliğin mağduriyetin varlık savaşının izlerini sürmek mümkün. Aynı bölgeden hem Filistinli hem İsrailli sanatçıların eserlerinde farklı izdüşümlerin yanı sıra aynı kaygılar ve barış özlemini sezmekte olanaklı. 1979 Hebron doğumlu Wafa Hourani’nin “Kalendiye” enstalâsyonu savaş ile yaşam döngüsünü ve buna rağmen geçen zamanın algılanışını anlatırken, Tel-Aviv’den Avi Mograbi’nin bireysel barış arayışını,1971 Mardin doğumlu Erkan Özgen in “Diyarbakır da Yaşam”ın kaygıların ortak paydasındaki endişeyi ve geleceksizliği hissedebiliyorsunuz.
Çağdaş Sanatın tarafsız kalamayacağı Peter Watkins’in dizeleriyle daha bir anlaşılır.
I don’t belive or I’am not interested in the idea of / Tarafsız bir sanatçı fikrine inanmıyorum,
A neutral artist, even if there were such a thing, I don’t / Bununla ilgilenmiyorum, böyle bir şey var olsa bile bence açıkçası,
Think it is interesting very much,frankly. / Pek de ilginç bir şey değil.
Peter Watkins
Ve “İnsan Neyle Yaşar” …Yemekle mi? Suyla mı? Sevgiyle, tutkuyla, ahlakla, erdemle, gururla, heyecanla, parayla, bilgiyle mi? İnsan neyle yaşar? …
Bienal özetle, “Savaşların, barışlara olan karşıtlığı ile”, “İnsanın insana”, “Erkeğin kadına”, “Makinenin emeğe” çatışmasını anlatıyor. İnsandan başlayarak, toplumların nasıl meta haline geldiğinin, metalaşan insanlığın da nasıl sömürüldüğünün serüvenini izletiyor. Günümüz coğrafyası ve politik dengelerinin sonucu olarak doğu batı sentezi oluşturulması kaygısıyla özellikle son yıllarda İstanbul’un büyük bir çekim merkezi olması, Avrupa şehirlerinden çok daha fazla ilgi görmeye başlaması, Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyolojik ve sanatsal dinamiğin de bir parçası olduğunu görüyoruz... Ve iyi ki sanat var.
Masa tamam marangoz.
Bırak alıp gidelim.
Artık rendelemekten vazgeç
Boya falan da istemez
Övmen de, yermen de gerekmez:
Olduğu gibi alalım. Ona ihtiyacımız var.
Artık ver.
Bertholt Brecht,
Lindbergh’in Uçuşu
14 Ekim 2009 Yazar Rubi ASA
*************************************************************************************
12
Oct 09
Magnus Ottertun – Artist-
Ingenious artpieces that mix pessimism with bizzare humour.
When "commonlanguage" just confirms tirefull experiences, art can be at help according to C.F Reuterswärds recipe: "Your behaviour must surprise you, or you have to surprise it". Magnus Ottertun to, is connected to this spirituell line with Duchamp and Wittgenstein in the other "phone" (a little bit weird, but somehow correctly translated).
His frail "Chair of confessions" can't handle any heavy confession. A lonely "goldfish" has on it's bowl engraved: "It's not me living life, it's life living me". It's supposed to be a selfportrait. I think of Kafka, who also balanced his pessimism with bizzare humour.
In one other piece Ottertun sees himself as a lonely women in a bar: "Portrait of myself as a lonely women in a bar". He refers to Solanas manifest "SCUM", place a "trap for a rat" with a "jelly ratcandy" on the female gender, and creates this way a "vagina dentata" against unwished concepts penetrating the "self". It feels like a very hopefull idea.
I am stupid and sick enough to try to encrypt this text to insanity. Does this make this text good, or just state the fact that I'am crazy? Anyhow: the bottom line is; I should be gratefull that sombody says something about my ehibit in the newspaper. Funny destiny...
***************************************************************************************
1
Oct 09
İLK KURŞUN GAZETESİ
Bienal Açılımı (2)
Lale Şıvgın
29 Eylül 2009ÖNCEKİ yazımda 11. İstanbul Bienali’nde açılım gündeminden faydalanan bazı sanatçıların, sergi alanlarını milli değerlere karşı bir propaganda aracına çevirdiklerini, hatta bazılarının, ayarı kaçırıp işi bölücülük propagandasına götürdüğünü yazmıştım. “Ne Mutlu Türküm Diyene” ifadesinin zorla kabul ettirildiğini varsayan bir video çalışmasından bahsettiğim o yazıdan sonra çok sayıda mesaj aldım. Ancak Bienal’de tartışmalı başka çalışmalar da vardı. Bir başka örnekle devam edelim. *
CANAN Şenol, “İbretnüma” adını verdiği animasyonlu videosunda, Güneydoğulu bir aileye mensup bir kadının hikayesi üzerinden siyasi, dini ve toplusal göndermelerde bulunuyor. Kadının genç kızlık yıllarından, evlenip çocuk sahibi olmasına kadar devam eden bir süreci anlatan video animasyonunda, kadın mutsuz bir evlilik yaşıyor, dahası ilerleyen yıllarda eşi oğlunu taciz ediyor. Ama kadın, yaşanan bu aile içi dram karşısında gözünü kulağını kapatmayı tercih ediyor. Mutsuzluklar ve tatminsizliklerle dolu bu hayatı sürdürmeye devam ediyor. Bu mutsuz kadının hikayesi videoda bir masal gibi anlatılırken, tüketim kültürüne, siyasi ve sosyal dönüşümlere, evlilik ve aile kurumlarına göndermeler ağırlık kazanıyor. Benim takıldığım şey ise, videonun başındaki bir kare. Animasyonda öyle bir kare var ki, sanki kadının hayatındaki tüm sorunların müsebbibi gibi sunulmuş. Videonun başında henüz evlenmemiş olan genç kız annesinden öğütler dinliyor. Annesi, kızına geleneksel kıyafetlerden kurtulmasını öneriyor. Gerekçe olarak da yıllar önce “Kemal’in askerlerinin” köye gelerek kıyafet konusunda nasıl baskı yaptıklarını anlatıyor. Anlatı sürerken, dev ekranda aşağıdaki resim beliriyor. “Kemal’in askerleri” köylülerin çağdaş kıyafetler ya da şapka giymelerini istiyor. Bunun için köylülerin üstünü başını yırtıyor, donunu indiriyor. Köylülere çağdaş kıyafetler giymelerini emreden “Kemal’in askerleri” köylülerin cinsel organlarını bile apaçık ortada bırakarak baskı ve zulüm yapıyor. İşte bu kare, animasyonun devamında dile getirilen toplumsal sorunların, çarpıklığın ve mutsuzluğun müsebbibi olarak sunuluyor.
Can Dündar’a haksızlık etmişiz(!)
BİENAL’DEKİ bu animasyon videoyu izledikten sonra düşündüm de Can Dündar’ın Mustafa filmine ne kadar da haksızlık etmişiz(!) Neden diye sorarsanız cevabı basit. Can Dündar sapık bir babayı ya da eşler arasındaki cinsel sorunları bile Atatürk’e bağlayacak kadar ileri gitmemişti. Dahası, Can Dündar’ın bir tek sponsoru vardı. Oysa Bienal’in yüzlerce destekçisi var. Tek tesellimiz, bienal destekçilerinin bu çalışmaları önceden görmemiş olduğunu ümit etmek olabilir. Ama eğer bu çalışmaları görüp, onaylayarak sponsor oldular ise o zaman vay halimize…
*
PEKİ ne yapacağız? Elbette benzer propaganda ürünleri karşısında Melih Gökçek tavrı takınıp da “Tüküreyim böyle sanatın içine” demeyeceğiz. Bizim alacağımız tavır ancak düşünce ve ifade özgürlüğünün uygulamadaki sınırlarını sorgulamak olacaktır. Mesela şu sorulara cevap arayabiliriz. Eğer bu ülkenin kurucusuna ve milli değerlerine yönelik her türlü hakareti ve saptırmayı hoşgörüyle karşılayacak kadar demokratik bir ülkede yaşıyorsak, neden aynı hoşgörü iktidarın icraatlarını eleştirenlere de gösterilmiyor? Yoksa düşünce ve ifade özgürlüğü, bu özgürlüğü yalnızca milli değerlere karşı kullananların tekelinde mi? Ve bu özgürlükler milli değerleri aşındırmanın bir aracı haline mi geldi?
***************************************************************************************************
28
Sep 09
İnsan politikayla yaşar
11. İstanbul Bienali’nin teması “insan neyle yaşar?” Sosyolog ve küratör Ali Akay bienalin sanat felsefesini anlattığı yazısında sergilenen eserlerin kırılgan anlatımlar ve kişisel hayatların içinden geçerek “minör estetik” performansı sunduğunu söylüyor.
Ali Akay
Prof. Dr. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı
nbirinci İstanbul Bienali B. Brecht’in “İnsan Neyle Yaşar?” kavramıyla sorunsalını ortaya koyuyor. 11. Bienal’de Batılı sanatçı sayısından daha çok Batı dışından ve özellikle siyasi olarak sorunlu bölgelerden gelen sanatçılar yer alıyor. 11. Bienal üç ayrı yere yayılıyor. İstanbul Bienali İstanbulmodern müzesinin hemen yanındaki Salıpazarı’ndaki 3 numaralı Antrepo ana mekan; Feriköy Rum Okulu daha çok bienal formatına uyan ikinci mekan ve Tophane’deki Tütün Deposu da diğer mekan.
Bunların yanında şehrin çeşitli yerlerine yayılan güneş gözlükleri posterleri, Emek sinemasında sadece 10 Eylül’de gösterilen Rabih Mroue ‘nin performansı, Hürriyet Daily News ve Radikal gazetelerinin 12 Eylül sayısındaki Işıl Eğrikavuk’un çalışması gibi yan çalışmaların yerleri de Bienali şehre yayma imkânlarının bir göstergesi olarak duruyor. Bu anlamda, aşağıda ele alacağım gibi 11. Bienalin üç mekânın ayrı yerleştirme özellikleri var. Bunlar bize bu Bienalin yerleşme fikrini gösteriyor.
Bienal Doğu’ya doğru
Bienale katılan sanatçılar arasında az bir farkla erkekler kadınlardan daha fazla. Az sayıda sanatçı kolektifi ve daha da az sayı da ortak projelerle Bienal’e katılmış. Genelde genç sanatçıların daha çok yer aldığı kanısı hâkimdi ancak bu yıl bunun tersine otuz yaşının altından yetmiş yaşının üstüne kadar nesiller arası bir geçişlilik sağlamış duruyorlar. Orta yaş grubu yani yirmi yaş üstü ve altmış yaş altı sanatçı Bienalin çoğunluğunu oluşturmakta: yüzde seksene yaklaşan bir sanatçı grubu bu sosyolojik kategoriye girmekte.
11. İstanbul Bienali temiz, izlenmesi kolay, daha çok minör çalışmaların yer aldığı bir sergi olarak gözüküyor. Otuz yaş altındaki sanatçıların bugünkü dünyasal siyasi sorunlara bakışı, Orta Doğu’daki Filistin meselesine, Kuzey Kafkasya cografi bölgesine yoğunlaşmış bir bakış olduğu izlenimini veriyor. Bu, dünyamızın git gide daha hızlı bir şekilde, son on beş yıldır takip edildiği üzere, Doğu’ya doğru gitmekte olduğunun bir göstergesi. Özellikle son yıllarda İstanbul’un büyük bir çekim merkezi olması, Avrupa şehirlerinden çok daha fazla ilgi görmeye başlaması, Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyolojik ve sanatsal dinamiğin de bir parçası.
İstanbul’un zaten eğlence merkezi olarak dünyadaki konumu sanatsal pratiklerindeki hızlanmalar, daha çağdaş sanata doğru yönelmeye başlayan kurumlar bu çekim merkezinin ana ögeleri arasında bulunuyor. Çağdaş Sanat Bir Akbank Sanat Antolojisi’ne bakıldığında Bienal dışındaki bir örnek olarak gösterebileceğimiz bu kurumun sergilerinin uluslararası boyutu da Türkiye’deki güncel sanatın geldiği yeri görmek açısından başlı başına bir gösterge olarak duruyor.
Bu gelişim 1990’larda başlayan ve yavaş yavaş ilerleyerek birden bire görünür hale gelen “moleküler bir devrimin” ürünüdür. Bu açıdan bakılınca 1990 sonrasının sanatçılarının ve küratörlerinin yanında onlara destek olan kurumların (sanat merkezleri, galeriler, müzeler) da bu yeni durumu ortaya çıkartmaktaki rollerini görebiliriz.
Bu anlamda 11. İstanbul Bienali dünyadaki bienaller zinciri içinde yerini teyid etmiş bir İstanbul Bienalinin içinden konuşmaktadır ve bu anlamda da çekim noktasını vurgulamaktadır. Doğru Bloku ve 1970’li yılların muhalif sanatçılarının eserlerini gördüğümüzde, gelişimin sadece İstanbul ile sınırlı olmadığı da anlaşılacaktır.
Doğru Bloku’nun 1990 sonrası dinamiklerinin Türkiye üzerindeki etkisini de gözden uzak tutmak doğru olmayacaktır. Batılı kurumların ve sanatseverlerin İstanbul’a ve Bienal sırasındaki diğer sergilere gelmelerindeki neden tam da bu yeni durumun içinde İstanbul Bienalinin Batılı Bienallere nazaran özgünlüğünü ortaya koyabilen, merak duyulan bir ‘yapı’ haline geldiğini bize ispatlamaktadır. Bu anlamda, diğer galeri ve müze sergileri (“Beuys ve öğrencileri” sergisi, Sarkis’in “Site”’ sergisi, Yüksel Arslan, Ömer Uluç sergileri dikkat çekicidir) de merak uyandıran ve izleyici için tam bir çekim dinamiği oluşturan mekanlar olmuştur; çünkü bu sergiler sadece Türkiyeli sanatçıların değil, kimi zaman karışık, hatta bazen yabancı sanatçıların sergileridir. Akbank Sanat, Galerist, Ura, Mimar Sinan Üniversitei, Proje 4L, Bilsar Bulding, “İl faut etre absolument moderne” sergisi vs. izleyiciye Türkiye dışından sanatçılar sunulmaktadır. Daha doğrusu buralı ve oralı ayrımının sonuna gelinmiş oldugumuzu görüyoruz. Bu durumda, artık bir yerelliği değil küresel dünyanın bugünkü sanatsal çizgisini ortaya koyan bir İstanbul önümüzde durmaktadır.
Yerleştirmelerin mantığı
Her zaman olduğu gibi değişimin en büyük hızını ve geçişlerini görsel sanatlar vermiştir. Görsel sanatların bu öncü durumunu 1980’lı yılların başında dünyaca ünlü eleştirmen Clement Greenberg de yazmıştı. Amerikan ve Batı sanatının en hızlı gelişmini ve modernliğin dinamiğini, tiyatro, dans, müzik ve edebiyattan daha önce -hatta 19. yy’ın ikinci yarısından beri- güzel sanatlar adını alan dallar, öncü olarak, üstelenmişti. Bugün İstanbul bu yeni güçlü durumu yaşamaktadır.
11. İstanbul Bienali’nin yerleştirme felsefesine gelirsek, Antrepo’daki ana mekânındaki kuruluş yapısı “beyaz küp” denilen beyaz duvarların yansızlığı içinde eserlerin sergilenmesinden oluşmaktadır. Mekâna ait olmaktan çok herhangi bir mekâna yerleşen eserler olarak okunmaktadır. Hâlbuki Feriköy’deki Rum okulunda farklılaşma ve mekana göre yerleştirmeler ön plana çıkmakta. Lado Darakhvelidze’nin enstalasyonunda okul sıraları sanatçı tarafından müdahale edilerek kullanılmış ve sıraların üzerine eserler, kitaplar ve videolar yerleştirilmiştir. Sınıflara ait öğelerin kullanılması, kara tahtanın üzerine çizimler ve elle yazılan metninler ve coğrafi ülke haritacılığı dikkat çekmektedir. Aynı diyagram ve haritacılığı Fransız sanatçı kolektifi Bureau d’etudes’ün Antrepo’daki çalışmasında izlemekteyiz. Aydan Murtezaoğlu ve Bülent Şangar’ın “İş bulma” üzerine olan performatif ve fotografik çalışmaları insanın neyle yaşadığına dair bir noktaya parmak basmaktadır. Canan Şenol’un videosu bir yandan feminist bir aksiyona dikkat çekerken bunu yerel malzeme ve zihniyetle harmanlamaktadır.
Erkan Özgen’in videosu “Ne Mutlu Türküm diyene” şiarını göçmenlere söylettiğinde milliyet ve iltica konularına dikkat çekiyor ve insanın nasıl ve neyle yaşadığı sorununa dokunmaktadır. Nevin Aladağ’ın popüler şarkı sözlerinden oluşan dikiz aynaları şehrin müzik ve popüler kültürle nasıl haşir neşir olduğunun bir göstergesidir.
Sanat dünyasında “site specific” diye adlandırılan eserlerin mekâna göre yerleştirilmeleri küratörlerin bu tercihini oluşturmaktadır. Hem müzeal yerleştirme hem de bienalvari, mekâna göre işleyen eserlerin kullanıldığı bir yerleştirme usulü gerçekleştirilmiştir.
Bu şekilde küratörlerin tercihi birden çok yerde sanatçılara eserlerini gösterme imkânı sunmak olmuştur. Ayrı mekânlarda başka eserleriyle sanatçıların tekrarlanması hatırlatmaları oluşturmakta ve izleyiciye sanatçılar hakkında yeni düşünme imkânları sunmaktadır.
1970’lere ait politik durumu “minör bir estetik” olarak düşünülebilecek eserlerin kullanımıyla birlikte günümüzdeki Orta Doğu (Jumana Emil Abboud, Avi Morarabi’nin video film çalışması) ve Kafkaslar’daki (Alimjan Jorobaev’un fotoğrafları post-sosyalist dönem ile alakalı çalışmaları, Vyacheslav Akhunov’un sosyalist propaganda posterleri) ekonomik ve siyasi yeni oluşumlara yer verilmektedir.
Bir yandan 1970’lerdeki devrimci bir döneme ait çalışmalar, diğer taraftan Doğu Bloku içindeki rejime muhalif çalışmaların gün yüzüne çıkartılması Bienal’deki politik çizgileri bize göstermektedir. Dünya ekonomisinin ve siyasetinin sanatla buluştuğu bu kesişme noktalarında yakın tarihe ait ve günümüze ait sorunsalar desenlerde, yazılarda, anlatıların yazıya dökülüp, desenlerle kullanımlarında hep benzer bir sanatsal yaklaşım söz konusu: büyük eserler ve bitmiş yapıtlar yerine, sanatçıların eserlerindeki hatırlatmalar, notlar, eğreti desenler, kırılgan anlatımlar, kişisel hayatların içinden geçen ve en uluslararası politikayla buluşan hikayeler bir “minör estetik” kanımca. Bu bienalin “estetik felsefesini” bize vermekte.
Minör estetik hakim
Bu anlamda, politik bir sergi görünümünde durmasına rağmen sanatsal ve estetik kaygılarla Bienal minör bir estetiği bize sunuyor. Daha büyük enstalasyonların, tanınmış isimlerin mevcudiyeti yerine arkada kalmış, perdenin ön yüzüne çıkmamış isimleri ve onların minör eserlerini gündeme getiriyor olması 11. Bienalin layık olduğu değeri haketmesindeki en dikkat çeken nokta.
Bunlar arasından tıpkı Yüksel Arslan’ın bu yıl bienalde uluslararası bir mevcudiyet kazanmasında olduğu gibi, Cengiz Çekil’in Antrepo ve Tütün Deposu’ndaki eserleri birer keşif niteliğindedir. Daha önce Cengiz Çekil’in eserlerini 1990’ların başında “Anı-bellek” sergisinde ve 1990 sonunda Proje 4L’de, “Yerleşeme” sergisinde görmüş, yakın zamanda Yapı Kredi’de “Saat Kaç?” sergisini izlemiştik. Ama burada 1970’lere bakan toplu bakışın içinde görmek ilginç olmaktadır. Hüseyin Alptekin’in Antrepo’ya girer girmez “Don’t Copmlain” dijital yazısı, engellere ve krize rağmen gerçekleştirilen bu Bienalden şikâyetçi olmamamız gerektiğinin bir ifadesi olarak duruyor.
En ilginci ve absürdü ise reklamlarda “İnsan neyle yaşar?” sorusunun cevaplarını kreatiflerin bulup kendilerine göre çoğaltmasıdır, bana göre. Ama bu başlı başına başka bir yazının konusu olacaktır.
aliakay99@hotmail.com
Kaynak: Star
Tarih: 00:06:10 28.09.2009
**************************************************************************************************
26
Sep 09
www.turkmedya.com 25,09,2006
| Lale ŞIVGIN - Tercüman |
| lalesivgin@yahoo.com |
Yazı boyutu |
| Bienal açılımı |
İNSAN Neyle Yaşar? Bu sorunun yer aldığı reklâmlar, gazetelerde, televizyonlarda ve billboardlarda sık sık karşımıza çıkıyor. Bu ilanla neden bu kadar sık karşılaştığımızı merak edenler için açıklayalım: İnsan Neyle Yaşar sorusu, 11. İstanbul Bienali’nin temasını oluşturuyor. Bu sorunun yer aldığı reklâm bombardımanı da aslında bizi Bienal’e davet ediyor. Biz de bayramda kalabalık bir arkadaş grubuyla bu ilanların peşine takıldık ve kendimizi Bienal mekânlarından 3 nolu antrepoda bulduk.Bienal’de kapitalizm, sosyalizm, militarizm ve feminizm gibi alanlara göndermede bulunan pek çok çalışmayla karşılamayı zaten bekliyorduk. Ama ne yalan söyleyeyim Bienalin AKP’nin açılımına bu kadar amatörce destek vermesini beklemiyorduk. Çünkü AKP’nin açılımına destek vermeye çalışırken ayarı kaçırıp işi bölücülük propagandasına götüren çalışmalar gördük. Açılıma göndermede bulunan çalışmaların çoğunda bodoslama verilen mesajlar vardı. Oysa bu tür modern sanat etkinliklerinde sergilenen işlerin insanları düşünmeye, sorgulamaya teşvik etmesi beklenir. Ayrıca “İnsan Neyle Yaşar” sorusuna cevap ararken, milli değerlere karşı yürütülen bir propagandanın parçası haline gelmiş olması, Bienal açısından açıklanması zor bir durum. Ne demek istediğimi bir örnekle anlatmak daha faydalı olacak. Erkan Özgen imzalı Köken isimli bir video enstalâsyonunda bir grup kaçak Afrikalı göçmeni sokakta uygun adım yürürken görüyoruz. Asker gibi sıralanmış zencilerden oluşan bu grup, “Ne Mutlu Türküm diyene” diye bağırıyor. Yaklaşık beş dakika süren video boyunca aynı ifade tekrarlanıyor. Ne mutlu Türküm diyene BİENALİN rehberine bu videoyu sorduğumuzda ise şu cevabı alıyoruz: “Biliyorsunuz okullarda yıllardır and içiriliyor. Benim yabancı bir arkadaşım buna tanık olduğunda gözlerine inanamamıştı. Bizim için her gün and içmek sıradan gibi geliyor ama dışarıdan bakılınca bu hiç de normal değil. İşte sanatçı da bu bakış açısıyla nasyonalizm ve militarizm eleştirisi yapmış.” Üniversite öğrencisi olduğunu tahmin ettiğim genç rehber arkadaş sözlerini tamamladığında hepimiz acı acı gülümsüyorduk. Onun eserle ilgili anlatacakları bitmişti ama bizim videoyla işimiz bitmemişti. Videoyu tekrar tekrar izledik. Filmde bir yabancılaştırma efekti verilmek isteniyordu. Bunun için zenciler seçilmişti. Birilerinin Türkiye’nin zencileri olduğu iması da çıkıyordu aynı videodan. O birilerinin kim olduğu ise Afikalı göçmenlerin kıyafetlerindeki renklerde gizliydi. Filmde rol alan zencilerin hemen hepsinin kostümüne sarı kırmızı ve yeşilin hakim olduğu bir bayrak iliştirilmişti. Bu bayrak aslında Kamerun bayrağıydı. Ama bu konseptte doğal olarak PKK’nın sahiplendiği renkleri çağrıştırıyordu. Zencilerin kıyafetlerine iliştirilen sarı kırmızı yeşil renkli Kamerun bayrağı ile sözde Kürdistan bayrağı simgelenmişti. Kısaca bu çalışmaya göre, Türkiye’nin zencileri Kürtlerdi ve onlara zorla “Ne Mutlu Türküm diyene” dedirtiliyordu. Nitekim Bienal rehberinde de sunuyla ilgili şu ifadeler yer alıyordu: “Sunu zorla kabul ettirme mekanizmalarını açığa çıkarıyor” Açılım trafiğinin hızlandığı ve andımızın kaldırılmasının gündeme geldiği bir süreçte, bu video sizce de manidar değil mi? Belli ki Bienal de kendince bir açılım yapmış. Ama Bienal’deki tartışmalı tek iş bu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Acemi bir propaganda aracı haline getirilen bu “Sanat etkinliği”ndeki tartışmalı diğer işleri bir sonraki yazıya bırakıyorum. Siz de bu arada “İnsan Neyle Yaşar” sorusuna cevap aramaya devam edin (!) http://www.tercuman.com/v1/yazaryazi.asp?id=10000 |
26
Sep 09
http://www.cemaat.com/bir-can-kirk-dort-parcaya-mi-bolunur-kirilinca
Bir Can Kırk Dört Parçaya mı Bölünür Kırılınca?

Ne tarafta, hangi düşüncede olursak olalım olaylara, şahıslara, kurumlara orantısız tepki veren bir toplumuz nitekim! İfratımız ve tefritimiz bile hududu aşıyor yeri gelince. 12 Eylül Darbesinin yıldönümünde bir haber sitesi iki farklı gazeteden biri köşe yazısı, diğeri haber olmak üzere iki alıntı yapmıştı ki bunların altına girilen okuyucu yorumları bahsettiğimiz gibi tepkilerimizde nasıl uçlarda gezdiğimizi gösteriyordu.
O iki alıntıdan biri olan köşe yazısı 12 Eylül’ün ne olduğunu, nasıl olumsuz bir etki yaptığını en can alıcı cümlelerle anlatıyordu; “Co’yu neden bilmeliyim ben? Kaç kadına copla tecavüz edildiğini, insanların fosseptik çukurlarında bekletildiğini, Mamak’ta başlarından aşağıya boşaltılan suyla ayakları buzlu zemine yapışmasın diye zıplayan çıplak adamları niye bilmeliyim? Bi’ deyiversene general, babasının çocuğuna tecavüze zorlandığını niye öğrenmeliydim? İdam sehpalarında adamların kendi taburelerine tekme attığı niye rüyama girmeliydi daha 16 yaşımdayken?”
İşte bu yazının altına girilen yorumlar da en az bu cümleler kadar şiddetli… Yorumcular darbe karşıtı, insan hakları savunucusu, Kürdleri kardeş gören bakışa sahib!
Fakat “16 yaşındaki tutukludan yürek sızlatan mektup” başlıklı haberin yorumlarında ise durum birden tersine dönüveriyor. "Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Kanunu'na muhalefet yüzünü kısmen kapatmak" suçlarından tam 44 yılla yargılanan K.A.'nın mektubu kısaca şöyle:
"E Tipi Kapalı Cezaevi 12. "Çocuk" koğuşundan yazıyorum. Çocuk yazdım çünkü anayasaya göre 18'inden küçükler çocuktur. Suç işlemeye eğilimi yoktur, suça itilir. Bu yüzden topluma kazandırılmalıdır, diyor. Ve yasalar bana 44 yıl ceza istiyor. Üstelik ağır ceza mahkemelerinde yargılanıyorum. Topluma kazandırılmam için ne kadar güzel bir yöntem değil mi? 61 yaşımda topluma kazandırılmış bir birey olarak mutlu, mesut cezaevi kapısından çıkacağım." İşte bu haberin altında neredeyse söz konusu çocuk ellerine geçse linç edecekler havasını veren yorumcu tepkileri! Yorumculara göre: “15 yaşındaki biri iyiyle kötüyü ayırt edebilecek konumdadır ve ne ceza alırsa hakkıdır; devlete ve polise karşı gelenlere bu az biledir; çocuğun okumak maksadlı Kürtçe dergi isteği ise tam bir faciadır…”
Bu tenakuz, bu ani U dönüş sanki şuna benziyor: meşhur boksör Muhammed Ali Clay Vietnam’a gitmemek için ABD yasalarına isyan ederse kahraman olur, büyük adam/efsane olur; ama mesela bir TC vatandaşı Kore savaşına “neden gideyim ki” deyip gitmemekten yana tavır koyarsa bir anda bölücü/vatan haini/asker düşmanı/korkak damgası yer!
12 Eylül’ün anlatılan insanlık dışı işkencelerine haklı bir tepki gösteren “kamuoyu” neden 16 yaşındaki bir çocuğun kendince haklı şikâyetine kör kalabiliyor hayret! Bu yasalar, sövüp saydığımız o meşum 12 Eylül damgalı değil mi peki? 12 Eylül’ün izlerini silmeden nasıl sivilleşeceğiz, nasıl daha eşitlikçi olacağız?
Madem 15 yaşı 44 yıl ceza alabilmek için yeterli görüyorlar o zaman kanunlar değişmeli. Tam ceza ehliyet yaşı, akl-ı baliğ olma yaşı olan 15'e çekilmeli… İsteyen bir kız 15'inde evlenebilmeli, 15'inde cezası idam olan suçu işleyen bir genç asılabilmeli! Ama eldeki bu kanunlara göre 18 yaş altı çocuktan sayılıyorsa o halde ona göre hüküm verilsin vatandaş farkı gözetilmeden. Eğer gerçekten "insanı yaşat ki devlet yaşasın" öğretisine inanıyorsak...
(Yine aynı gün bir gazetede ama sadece bir gazetede ufak bir haber daha vardı ki bunu da bir dipnot olarak darağacınıza sunuyorum: “Karabulut cinayeti zanlısı C.G. Daha az ceza için 29 Ekim’de 18 yaşına girmeden önce teslim olacak. Ailenin, can güvenliği ve ifadesinin alınmasıyla ilgili talepleri var.”)
Yaşadığım tecrübedir; 18 yaşıma gelmemişken bir resmi binada olay çıkardım. Camları kırıp 4-5 görevli memurla boğuştum, kavga ettim. Batılı oluşum, üniversiteyi kazanmış oluşum onları yumuşattı. Şikâyetçi olmadılar. Olsalardı büyük ihtimal ceza alacak, hapse girecek ve acaib bir "devlet delisi" olacaktım. Şimdi düşünüyorum da galiba kürd olsaymışım beni düşünmeden polise teslim ederler, bir şans daha vermezlermiş. Sonra da bu kanunlarla ve de kanunun adamına göre yorumuyla toplum barışından, sosyal dengeden filan bahsedelim. Birileri pis bir oyun oynuyor, oyuna gelen kobaylar elastiki kanunun önüne düşüyor, gözünü açtığında ise içinde bir kinle yaşamaya başlıyor! Sonuç her iki kesimde de gözünü kan bürümüş insanlar...
Toplumuzun genelinde de eskiden miras olan devletin kutsallığı, devlet adamının dokunulmazlığı algısı vardır. Şunu unutmamak gerekir ki kutsallık Allah ile irtibattan doğar. Bir şeye kudsiyet atfedilecekse onun Allah tarafından kutsal ilan edilip edilmediğine bakılır. Bu bağlamda kutsal olan Kur’an’a, peygambere ve hatta kutsallığın kaynağı Allah’a her türlü hakaretin, sövüp saymanın, tacizin suç olmadığı bir ülkede devlet malının kutsallığı nasıl anlaşılıyor ki en şerefli varlık olan insan ona feda edilebiliyor? Yapılan işi (devlet malına zarar vermeyi/polise taşlı sopalı saldırıyı) asla tasvib etmiyorum ama birisi kutsal(!) devletin kutsal(!) camını kıracak 44 yıl ceza alacak; diğeri bir insanı, bir canı kıtır kıtır kesecek 18 yaş altı olmaktan yararlanıp azamî 14 yılla kurtulacak; birisi peygambere çöl bedevisi, Kur'an'a çöl kanunu diyecek ve alkışlanacak! Sonra biz neyi nasıl savunacaksak savunacağız...
Yorumlar
Robben...
Per, 24/09/2009 - 03:31 — manolya şahin11. uluslararası İstanbul Bienali etkinliğinin katılmcı sanatçılarından Erkan Özgen'in "Robben" başlıklı videosu görülmeye değer bir tema içeriyordu. Video, üç parçalı ayrı görüntüyle, aynı yerde geçiyor; diyarbakır cezaevi! Üç şahsın birincisi cezaevinin kapısında içli bir türkü söylüyor, en fazla 16 yaşında. İkincisi 12 yaşlarında bir çocuk, cezaevinin duvarlarını yıkmaya çalışıyor elleriyle. Üçüncüsü ise cezaevinin duvarına yapıştırdığı Michel Foucault'un resmini taşla indirmeye çalışıyor, o da en fazla 13 yaşında. Üç ayrı resim farklı ama ortak bir acıyı yansıtıyor reflektör misali; içsel her türlü olguya dokunul(a)mayacağını ama hissedilebileceğini...
Birbirine paralel güzel konular seçmişsiniz. Çok incelikli bir yazı olmuş, teşekkürler...
Not; "Robben" ismi 17. yüzyılın sonunda beri Güney Afrika'da çeşitli hollanda kolonilerindeki tutukluları yalıtmak için kullanılan Robben adasına gönderme yapıyor.
******************************************************************************************




