01
Feb 10

DUYURU

2. Söbütay Özer Resim Yarışması resim teslim tarihi: 23 ŞUBAT 2010 tarihine kadar uzatılmıştır. Eser Toplama Merkezi : Cer Atölyeleri Modern Sanat Müzesi (CER MODERN) (CSO Arkası)/ Ankara

31
Jan 10

Fotoğraf(çılık) ve Eleştiri Üzerine

Bir senedir BoltArt.net’in fotoğraf projeleri üzerinde çalışıyorum. Yeni bir yayının genç bir editörü olarak, yaklaşık otuz beş fotoğraf projesi yayınladıktan ve birçok farklı fotoğrafçıyla muhattap olduktan sonra, fotoğrafla ve fotoğrafçılıkla ilgili eleştirel bir platform yaratıp yaratamadığımızdan hala emin değilim. Peki ben neden hala fotoğraf üzerine yazmaya devam ediyorum? Bu yazı aracılığı ile fotoğrafla eleştirinin arasındaki ilişkiyi ve benim fotoğraf eleştirmenliğiyle ilişkimi sorgulamak istiyorum.

Fotoğraf bir sanat dalı olmanın ötesinde işlevsel bir araç. Habercilik akla ilk gelen görevlerinden biri olsa da, fotoğraf özel ve kamusal hayatımızda farklı rollere sahip. Fotoğraf, başkaları tarafından görülen benliğimizin sosyal medya araçlarıyla tanımlanmasından sokakta yürürken şahit olduklarımıza kadar çeşitli sahalara nüfuz etmiş.

Eğer fotoğraf her yerdeyse ve herkes fotoğraf çekip dünyayla paylaşabiliyorsa fotoğrafçıyla fotoğraf makinesine sahip olan birey arasındaki fark nedir? Fotoğraf projeleri adlı kategoriyi ilk oluşturmaya başladığımızda fotoğrafçı olmayan ya da daha doğrusu fotoğraf üzerine eğitim almamış editör arkadaşlarımla fikir birliğine varamamıştık. Herkesin fotoğrafçı olabileceğini ve farklı kaynaklardan gelen projeleri yayınlamamızın uygun olacağını söylediklerinde şiddetle karşı çıkmış, fotoğrafçılığın bir meslek, bir niyet meselesi olduğunu savunmuştum. Şu anda öyle düşünmüyorum. Gelen her ‘iyi’ fotoğraf projesini yayınlamasak da fotoğraf yayıncılığı konusundaki fikirlerim bu geçen sene içinde evrildi.

Fotoğrafçılık, alınan eğitimle ya da teknik ustalıkla ilişkili olmasa da benim bir proje üzerine yazmak istememe sebep olan unsurlar var. Çoğu zaman basit bir fikrin, belki de bir takıntının başlattığı üretim sürecinin sonucunda, beklenmedik bir sonuca ulaşmak ve sonra da bu sonucun farklı tepkileri, yorumları ve yeni üretimleri tetikleyebildiğini düşünmek istiyorum. Bu fotoğrafarın da kendilerini bir şekilde gösterdiğini ve beni etkilediğine inanmak istiyorum. Şu anda tek kriterim bu, kendi içgüdülerime güveniyorum.

Eleştiren ya da yorumlayan ya da anlamaya çalışan biri olarak rolümü bir ‘tetikçi’ olarak görüyorum. Ben en basit, en içten düşüncelerimi paylaşır isem, bunun bir fark yarattığına, fotoğrafçı, izleyici ve yorumcudan oluşan bu garip üçgenin üç kenarının da değiştiğine inanmak istiyorum. Benim rolüm, ‘iyi’yle ‘kötü’yü birbirinden ayırmaktan çok, büyüyebileceğini düşündüğüm bir dalgayı başlatmak, bir davetiye çıkarmak. Ve bunu yaparken de bana yardımcı olan altı senelik eğitimden çok bakmaya aşık olmam.

Bu noktada da çoğu fotoğrafçının ilk iletişime geçtiğimizde benden şüphe duymasına değinmek istiyorum. Eleştirmenin rolünün ‘tanımlamak’ olduğu gibi bir yanılgı var. Aldığım yorumlar arasında, fotoğrafın farklı bir dile sahip olduğu ve bu görsel dilin kelimelere dökülmemesi gerektiği var. Fotoğrafın kendine özgü bir dile sahip olduğuna katılıyorum ama izleyici olarak düşüncelerimi kelimelerle ifade etmemin fotoğrafın görsel dilinden eksilttiğine inanmıyorum; fotoğrafın o görsel dilini tanımlayan, adeta dokunulmaz olması, kendi içinde tutarlı olmasıdır.

Eleştiri, sanattaki üretim sürecinin bir parçasıdır. Sanatçı üretir, bunu dünyaya sunar ve eleştirmenlerin verdiği tepkiler, izleyicilerin yorumları, projeyi yoğurarak kamusal bir mal haline getirir. Bu demek değildir ki sanatçının ürettiği değişir ya da değer kaybeder ya da değer kazanır. Eleştiri bir işin izleyici tarafından alındığının ilk işaretidir. Ve bu da değer vermek demektir. Bir şeyden nefret etmek bile bir enerji, bir reaksiyon gerektirir. Bu bir iletişimdir. Sanat işi, kültür ağındaki yerini almaya başlamış demektir. Eğer ben bir yazar olarak bir işi beğenmediysem ve bunu eleştirel bir dille yazarsam, izleyici benim dediğimin doğru olduğunu düşünmez, ya da düşünmemelidir. Benim olumsuz eleştirim, izleyicinin kendi görüşünü üretmesi için tetikleyici olmalıdır ve ancak bu şekilde, sanat ve eleştirel düşünce günlük hayatımızın birer parçası olur.

Bu yazı yazıldığı sırada yayınladığımız son fotoğraf projesi Erhan Şermet’in İstanbul Aile Albümü idi. August Sander’ın 1920ler Almanyası’ndaki insanları, aileleri, sosyal statü ve yaptıkları işlere göre adlandırarak fotoğrafladığı ve daha sonra yayınladığı kitabın üzerinden seksen sene geçtikten sonra İnternet’te yayınlandı Şermet’in projesi. Şermet’in fotoğraflarının her birine işlemiş olan fotoğrafçı-süje ilişkisi, bu fotoğrafların her izleyicide tetiklediği-tetiklemediği tepkiler, bana neden hala bir fotoğraf eleştirmeni-editörü-amatör fotoğraf takipçisi-fotoğrafçı olduğumu hatırlattı; bu fotoğraflar daha önce gördüğüm fotoğrafları çağrıştırabilirdi ya da benzeyebilirdi ama her kare bambaşkaydı, özgündü. Bunu düşündüğümde de çaresiz bir şekilde fotoğrafı plüralist bir kültürel alana dönüştürmek için çalışmaya devam edeceğimi fark ediyorum.


30
Jan 10

Sokak Sanatları

15 Haziran, 2007 - 15 Temmuz, 2007

Sokak Sanatları None None None None None None None None None None None None None None None None None None None None None None None None None None None None None None None None None None

SOKAK SANATLARI

Ülkemizin ayrıksı sanat topluluğu Hafriyat'ın Karaköy'de açtığı Çeşitli Sanatlar Alemi, sokak sanatçılarının "Müdahale" adlı sergisine ev sahipliği yapıyor. Şehrin sokakları her geçen gün daha da çok sokak sanatı ile kaplanırken, Hafriyat Karaköy sokağı galeriye sokuyor. Hafriyat ameleleri, şimdi de güncel sanat sahnesi ile sokağın özgür yaratıcıları arasında bir köprü inşa ediyor. Şablon, duvar resmi, grafiti, sticker, afiş ve fanzinler hak ettikleri şekilde birer sanat ürünü olarak sergileniyor. Duvar İşçileri: 2/5 BZ, Ali Demirel, Ari Alpert, Atılkunst, Bonan, Bora Akıncıtürk, Caner Duyar, Cins, Cype, DasMetal, Deniz Örnek, Dilemma, Ekstramücadele, Esat Başak ve Tampon, Flypropaganda, Fransizka Schaum, Gökçe Sümerkan, İlhan Sayın, Kırdök, Kop-Art, Leo, Met, Murat Başol, Onur Uyar, Özgür Özersin, Pars, Rad, S.E.T. (Perşembe, Bob Actor a.k.a. ECA, OnstOn, Cem Kadir PULAN, Süleyman Zafer HANDAN, Hüseyin UĞUR, Ozitras, Fantom, Sesver, Narkız), Sedat Türkantoz, Solucan, Tab, Tetik, Turbo, Upsaki, Wyne...


29
Jan 10

Çağdaş Türk resminin önde gelen ismi Ömer Uluç 79 yaşında hayata veda etti.

İki yıldır kanser tedavisi gören ünlü sanatçı geçtiğimiz yıl iki büyük sergi açmış, Yapı Kredi Sanat Galerisi’ndeki son sergisine kanserle mücadelesinde yaşadıklarından haraketle ‘Parçalanmanın Kimyası’ adını vermişti. Uluç’un cenazesi cumartesi günü Bebek Camii’nde öğlen kılınacak cenaze namazından sonra Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verilecek.

Son sergisi Parçalanmanın Kimyası’nda yer alan karakalem otoportresinin yanına Lucretius’un “Ölümün olduğu yerde ben yokum/Benim olduğum yerde ölüm yok” dizelerini yazmıştı Ömer Uluç. İki yıldır yakalandığı kanserle mücadelesini sadece hastane koridorlarında değil, atölyesinde yaptığı çalışmalarıyla da kıyasıya sürdürüyordu.

Sanat yaşamının en cesur denemelerini yaptığı, en üretken zamanıydı aslında son iki yılı. Beylerbeyi Sarayı’nda açtığı Beylerbeyi Cinleri ve Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi’nde açtığı Parçalanmanın Kimyası ve Sağ El, Sol El Desenleri sergileriyle sevenlerini şaşırtmaya devam ediyordu.
Şaşırtmak, gidilmemiş yollara girmek onun sanat anlayışını özetliyordu aslında.

1931 yılında İstanbul’da doğan sanatçı 1953 yılında Robert Koleji bitirdikten sonra 1953-1957 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nde önce mühendislik sonra resim eğitimi gördü.  İlk kişisel sergisini 1955 yılında Boston’da açan sanatçı,
1953 yılında Nuri İyem’in öncülüğünde kurulan “Tavanarası Ressamları” olarak adlandırılan grupta yer aldı, 1965’te bir yıl süreyle Londra ve Paris’te, 1972-1973’de ABD ve Meksika’da, 1973-1977 arası Nijerya’da bulundu.
1983’ten beri Paris’te yaşayan sanatçı yılın önemli bir bölümünü İstanbul’da geçiriyordu.
Başta Paris, Berlin ve İstanbul olmak üzere çok sayıda yurtdışı ve yurtiçinde sergi açtı.
Tablonun dışına çıktı

Yapıtlarında anlamlı bir resim yaratmak değil, doğrudan çizgi ve renk ile dışsallaşan bir anlatıma ulaşmayı amaçladığını dile getiren Uluç, 1960’ların sonunda başladığı yoğun çizimlerinde temel olarak resimlerindeki imgeleri oluşturan fırça vuruşlarını geliştirdi.  1969 Sao Paulo, 1987 ve 1989 Uluslararası İstanbul bienallerine katılan Uluç, 1970’te TRT Resim Yarışması Birincilik Ödülü’nü almıştı.
Uluç’un yapıtları Paris’teki Kültür Bakanlığı Müzeleri, Berlin’deki Canlı Müze ve İstanbul’daki Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde yer alıyor.
Uluç’un 2005 yılında Baki’den alıntı ile “Heves Kuşu Durmaz Döner” adını verdiği ve kendi konuşma kayıtlarından seçtiği “Fragmanlar”la başlayan ve sayfalarını bir sergi mekanı olarak düşünerek tasarladığı kitabı, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmıştı.
Yazar Sevim Burak’la evliliğinden Elfe adında bir kızı bulunan Ömer Uluç, 1988 yılından beri de yazar Vivet Kanetti ile evliydi.


27
Jan 10

Yakında

Gümüş Özdeş : Camera Obscura
12 Şubat 2010 – 5 Mart 2010 // Mtaär
Gümüş Özdeş, ilk kişisel sergisinde; dağılan, çarpan, yapışan ve parçalanan ışığın kendi kendine kurguladığı anların ve alanların akromatik bir yorumunu sunuyor

Gümüş ÖzdeşGümüş Özdeş : Camera Obscura

12 Şubat 2010 – 12 Mart 2010 // Mtaär

1982 İstanbul doğumlu sanatçı Gümüş Özdeş, Mtaär’da açılacak ilk kişisel sergisinde dağılan, çarpan, yapışan ve parçalanan ışığın kendi kendine kurguladığı anların ve alanların akromatik bir yorumunu sunuyor.

Lak ile astarlanmış tuvallerin üzerine siyah ve beyazın çeşitli tonlarında uyguladığı tablolardan oluşan sergi, Mart ayının 12’sine kadar Mtaär’da izlenebilir.

Sergi Açılışı : 12 Şubat 2010 // 19:00 // Mtaär

(Performans : Bora Çeliker)

Işığın kendi rastgeleliği ve plastik düzlemdeki davranışının fizik gerçekle olan çelişkisini temel alan bir palet anlayışıyla ışığın kendi kurgusunun asla tamamiyle planlı olamayacağını görüyorum. Bu prensibe göre kurgu teklifsiz veya plansız da ortaya çıkabilen bir tür plastik fenomen. Bir ânı veya bir alanı kurgulamada, ışık; sadece kendine özgü kaosu ve serbestisi dikkate alınmadan geçilmeyecek bir şey midir yoksa sıradan bir davranışı, nesneyi paylaşılan bir inanç dizgesine dahil ederek sembolik bir anlam kazandıranın ta kendisi midir?

Renksizlik kelimesizlik gibi. Kelimesizliği anlatabilir misiniz? Anlatabilecek olsanız anlatır mısınız? Yoksa o kelimesizlikle bir iş mi yaparsınız?  Rengin yokluğu, zihne sonsuz olasılıklar evrenini de açıyor böylece. Resmin içine yapıldığı boşlukta görünmeyen, ancak oradaki imgeler yoluyla dimağın girebildiği düşünce labirentlerine daha çok yer tanıyan, daha az tanımlayan, daha az söz söyleyen.. görüneni kodlanmış sınırlı sayıda anlama indirgememek için zihinlere dinleyebilecegi en zengin müzigi : “sessizligi”; hareket edebilecegi en geniş alanı: “boşluğu” sunan. İçinde dolaşıp dansedecek, olabilecekleri görecek olansa zihnin kendi kamerasıdır.

Gümüş Özdeş

“ Çoğu zaman gözlerimi kısıyorum, teferruattan kurtulup sadedi görebilmek için. Görüntüdeki renklerin dalga boyunu kısma çabası bir nev-i. Peşinde olduğum şey; rüya-vari bir netsizlik. Böyle her şey daha açık, daha doğrudan. Rüyadaki görüntüyü benim için farklı kılan, öyle ya da böyle bana şeylerin özünü göstermesi olabilir mi?

Olayları bana uyanık, ayık hayatımda pek tasavvur edemediğim biçimlerde sunması yani.

Zihin, biriktirdiklerini kendi ”camera obscura’’sından geçirdiği için mi böyle görür rüyaları?

Karanlığın içinde ışıldayan parçaları veya ışıkla yıkanan karanlığı.“

Erkin Gören


26
Jan 10

suna no onna (1964)

Kōbō Abe’nin 1962 tarihli kitabını sinemaya uyarlayan Hiroshi Teshigahara’nın Suna No Onna’sı, sürreallikle gerçeklik arasında gidip gelen bir film. Junpei Niki (Eiji Okada) adlı entomolojist kum tepelerinin olduğu bir bölgede bir böcek türünü bulmaya çalışmaktadır.

Şehre dönen son otobüsü kaçırdığında, oradaki köylüler, geceyi köyde geçirmesini, ertesi sabah otobüse binebileceğini söylerler. Şaşkınlık içinde bu misafirperverliği kabul eden Junpei, ipten yapılan bir merdivenle bir kum çukurunun dibinde yaşayan dul kadının (Kyoko Kishida) yanına indirilir.

Ertesi sabah uyandığında ip merdiven yerinde yoktur. Köylüler, Junpei’yi kocasını bir kum fırtınasında kaybeden dul kadına yardım etmeye mahkum etmiştir. Köylüler şehirdeki inşaat firmalarına masa altından tuzlu yani çimento yapımında kullanılmaması gereken kum satmaktadır. Kurdukları sistemde, kum çukurlarının dibinde yaşayanlar evlerinin etrafındaki kumları kovalara doldurarak her gece çalışırlar ve karşılığında, diğer köylülerden su ve benzeri hayati ihtiyaçlarını sağlarlar.

Zamanla köyden şehre göçle çalışan köylü sayısı azalınca, köylüler köylerine gelenleri ‘kaçırmaya’ başlarlar. Junpei, bu sisteme karşı koymaya çalışsa da birkaç gün susuz kaldığında çaresizlikten kendini kum küreklerken bulur.

devam


24
Jan 10

NAKKA!


23
Jan 10

Solo exhibition at Non Gallery// 18 feb. – 27 march 2010//

They Were To Climb Against The Current //Akıntının Tersine Tırmanmaya Çalışıyorlardı –

Güneş Terkol

18 Şubat – 27 Mart, 2010 Gunes-Terkol-exhibition-non-Feb-2010 “İki”den ayrıntı , kumaş üzerine dikiş, 95 cm x 96 cm , 2009

22
Jan 10

SERPİL ODABAŞI- KATİLİ MÜBAH SERGİSİ

“… anladım ki “azınlık” olan herkes, hayatın ve dünyanın neresinde olursa olsun, neresinde durursa dursun nihayetinde “azınlıktır” ve en küçük bir ayrıntıda sıradan bir kıvrımda veya alalade bir diyalogda bunu bir “yazgı” gibi taşımak zorunda oldugunu bazen yüreği sızlayarak bazen sarsılarak bazen de öleyazarak kavrar” (Baki Koşar “Kilidi Sırlı Anahtar”)

SiyahPembeÜçgen İzmir Derneği’nin bu yıl ikincisini düzenlediği “ Baki Koşar Nefret Suçlarıyla Mücadele Haftası” Etkinliklerinde, Ressam (Güncel Sanatçı) Serpil Odabaşı’nın “Kat(i)li Mübah” sergisi de yer alıyor. Goethe İnstitut – Alman Kültür Merkezi-deki sergi, “Transfobi, Homofobi, Nefret Cinayetleri ve Toplumsal Cinsiyetçilik” başlıklarında enstalasyon ve illüstratif işlerden oluşuyor.

Çalışmalarıyla günümüz aktivist sanatçıları arasında öne çıkan isimlerden biri olan Serpil Odabaşı, fırçasıyla bir kez daha sistemin kuşatması altındaki bireylere, sosyal yapıların kıskaca aldığı hayatlara değiyor. Sanatçı , güçlü ironik biçemiyle; “mutlu yuvalar”ın temellerinden, “kat(i)li mübah” sayılanların unutturulmak istenen suretlerine uzanan geniş bir yelpazede, günümüz Türkiye’sinin sosyal ilişkilerini eleştirel bir mercekten geçiriyor.

SiyahPembeÜçgen İzmir Derneği, Politik illüstratif anlatım işlerinden oluşan bu sergiye İzmir’de yaşayan herkesi davet ediyor.

Serpil Odabaşı Hakkında;
1975’te Diyarbakır’da doğan Serpil Odabaşı, Gazi Üniversitesi M.Eğitim Fakültesi Resim Bölümü çıkışlı. Üç yıl Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nda çalışan Odabaşı, bu sürecin öncesi ve sonrasından beri hak ihlalleriyle ilgilenen biri. Savaş , otorite ve seksizm karşıtı, mizahla ilgili bir isim olan sanatçının ironik bakış açısı resimlerine de yansıyor. Resim öğretmenliği, karma-kişisel sergiler derken çeşitli organizasyon, kolektif, dergi ve fanzinlere özel çalışmalarda da destek sağlayan sanatçı Ankara’da, Atina’da, İstanbul Hafriyat’ta ve Diyarbakır Keçiburcu galeride kişisel sergiler açtı. Çeşitli karma sergilere katıldı. (Uluslararası Aktivist Sanatçılar Birliği üyesidir)
Tarih:06-20 SUBAT 2010
Adres:GOETHE INSTITUT IZMIR SERGI SALONU


20
Jan 10

richard avedon, renata adler, 1978

Richard Avedon, Renata Adler, 1978. Renata Adler, Avedon’un diğer modellerinden kişilik olarak oldukça farklıdır. Adler’in yazar kimliğini, basit bir portre ile izleyiciye iletmek isteyen Avedon, Adler’i olabilecek en basit şekilde fotoğraflamıştır. Beyaz bir gömlek giyen Adler’in sade güzelliğinin beklenmedik bir çekiciliği vardır. Dimdik bakışları, kalın saç örgüsü, rahat vücut dili Adler’in fotoğrafı dikte eden, güçlü bir varlığa sahip olmasına neden olur. Avedon fotoğraflarında adeta tapılan bir tanrıçayla basit bir adam arasındaki ilişkiyi belgeler. Fotoğrafladığı her kadının kendine özgü bir güzelliği ve miti vardır. Avedon, sadece bunu gösteren, açan araçtır. -Merve Ünsal